Ruhum var diyorsun senin değil, cesedim var diyorsun senin değil, mülk de senin değil. İnsanda bunlar varken bunların kendisinin olduğunu zanneder. Allah-u Teâlâ'yı zanla anar. Bunları kendinden uzaklaştır, nefsine senin olmadığını bildir! Ruh senin değil, vücudun senin değil, mülk de senin değil. Şimdi senin neyin kaldı? Hiç! Bunu hayatta bir defacık tefekkür ettik mi? Halbuki hiçbir tanesine sahip değiliz. "Benim" diyen insan onu vereni nasıl öğrenebilir? Sen bunları kendinden uzaklaştırmadın ki, onu vereni bilesin. 'Bana Sahib'im ruh verdi, O'nundur. Binayı kurdu, O'nundur. Mülkünde yaşıyorum, O'nundur. Gerçekten benim bunlarla hiçbir ilgim yok, Allah-u Teâlâ'nın bana koymasıdır, vermesidir, muvakkattır, hepsini alır, hepsini verir!' diyerek bunları bir bir kendinden uzaklaştırmadıkça vereni bilemezsin. Vereni bilmeyince vereni tanımak ne mümkün?
Daha evvel de arz ettik, fakir namazlarda: "Ettahiyyatü lillâhi ves-salâvâtü vet-tayyibât" dediğim zaman zâhirî mânânın yanında; Allah'ım! Ruhum senin, bedenim senin, mülk de senin. Bunları bana sen verdin. Ben bunların bir tekine değil, bir zerresine bile şükretmekten âciz olduğumu itiraf ediyorum.
Şehâdet getirirken, orada zerre bir pislik olduğumu görürüm ve onun yok olmasını isterim. Zerre kerih suyun orada ne işi var! Onu ifnâ edeyim ki Sahib'imi tespih edebileyim. O'nunla O'nu tespih edebileyim. O kerih su tespihime mâni oluyor.
Bunun için Sahib'ime o kadar yalvarıyorum. İtimat edin başka bir şeye bu kadar yalvardığımı pek bilmiyorum. 'Allah'ım! Hakir bir zerre olduğumu bana bildir ve beni orada tut! Ben sana bunun için yalvarıyorum.' diyorum. Bunlar sırların da sırrıdır.