Selmân-ı Fârisî -r. anh- Abdullah bin Abbas -r. anhümâ-ya hayatını şöyle anlatmıştır:
Ben İsfahan halkından bir Farslı idim. ... Mecusîliğe çok bağlı idim. ... Çiftliğe giderken yolda bir kiliseye rastladım. ... İbadetleri pek hoşuma gitti, yanlarından ayrılmadım, çiftliğe hiç gitmedim. Onlara: “Bu dinin aslı nerededir?” diye sordum, Şam’da olduğunu söylediler. ... “Oraya Şam’dan bir kafile geldiği zaman bana haber verin.” diye kilisedekilere haber saldım. Bir zaman sonra haber geldi, ..., onlarla birlikte Şam yolunu tuttum. Şam’a gelince oranın en üstün din adamının kim olduğunu sordum. Kilisedeki piskopos olduğunu söylediler. ... Piskopos iyi bir adam değildi. ... Nihayet adam öldü. ... Yerine başka bir rahip getirdiler. Bu gelen çok iyiydi. Ben onun kadar ibadete düşkün birini görmedim. Onu sevdiğim kadar da hiç kimseyi sevmedim. Uzun zaman yanında kaldım. Sonra bu zât ölüm döşeğine düştü. Kendisinden sonra kimin yanına gitmemi tavsiye ettiğini sordum. Mevsil’de bir zât olduğunu, onun da kendisinin tuttuğu yol üzerinde bulunduğunu söyledi. Bu rahip de ölünce Mevsil’deki zâtı buldum. ... O da hayırlı bir insandı. Fakat çok geçmeden o da ölüm döşeğine düştü. Ona da kendisinden sonra kimin yanına gitmemi tavsiye ettiğini sordum. “Nusaybin’deki filân zâttan başka bizim gidişatımızda bir zât daha var mı bilmiyorum?” dedi.Onun da ölümü üzerine Nusaybin’e gittim. ... Bu da hayırlı bir kişi idi. Fakat vallahi çok geçmeden ona da ölüm gelip çattı. Kendisinden sonra ne yapmamı, kimin yanına gitmemi tavsiye ettiğini sordum. “Oğulcuğum! Rum topraklarında Amûriyye’deki zâttan başka sana tavsiye edebileceğim bir kimse kaldığını bilmiyorum.” dedi ve o da dünyasını değiştirdi. Kalktım, Amûriyye’deki arkadaşının yanına gittim. Durumu anlattım.