"Haydi, yalanlamış olduğunuz azaba doğru gidin! Üç kola ayrılmış olan bir gölgeye gidin. O, ne gölgelendirir, ne de alevden korur. O ateş öyle kıvılcımlar atar ki, her biri bir saray gibidir. Sanki o kıvılcımlar sarı sarı develer gibidir.
O gün, (hakikatleri) yalanlayanların vay haline!
Bu, onların konuşamayacakları gündür. Kendilerine izin de verilmez ki mazeretlerini beyan etsinler.
O gün, (hakikatleri) yalanlayanların vay haline!
İşte hüküm günü budur. Sizi de sizden öncekileri de bir araya toplamışızdır. (Kurtulmanız için) bir hileniz varsa, gösterin bana hilenizi!
O gün, (hakikatleri) yalanlayanların vay haline!
Muttakiler ise gölgeler altında ve pınar başlarındadırlar. Canlarının çektiği meyveler arasındadırlar. Yaptıklarınıza karşılık olarak afiyetle yiyin için! İşte biz muhsinleri (iyilik yapanları) böyle mükâfatlandırırız.
O gün, (hakikatleri) yalanlayanların vay haline!
Yiyiniz, faydalanınız biraz! Gerçek şu ki sizler suçlusunuz!
O gün, (hakikatleri) yalanlayanların vay haline!
Onlara: "Rükû edin!" denildiği zaman rükû etmezler.
O gün, (hakikatleri) yalanlayanların vay haline!
Artık onlar bundan sonra hangi söze inanacaklar?" (Mürselât: 29-50)