
“Onlar doğru yolda olsalardı Yâsin sûre-i şerif’inin 21. Âyet-i kerime’si mucibince kimseden para dilenemezlerdi.
Halbuki Hazret-i Allah: “Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” buyuruyor. (Yâsin: 21) O ise para toplayıp trilyonlarca lirayı fakirin hakkı olduğu halde binaya, lükse, süse harcamış, müslümanların yaptırdığı cami ve Kur’an kurslarını gasp etmişlerdir.” (Sözler ve Notlar 10, s. 548)
“Onların dininde fâizin helâl olduğunu ilân ettiler. Fâize çığır açtılar. Böylece fâiz kapılarını açtılar, imanı zayıf olanların hepsi o kapıdan dışarı çıktı. İlk defa fâizin helâl olduğunu onlar söylediler. Para, öşür ne varsa topladılar, böylece ilk çığırı açmış oldular. Oysa fâizin azı da çoğu da İslâm dinine göre şiddetle haramdır. Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Yok eğer fâizi terketmezseniz, bunun Allah’a ve peygamberine açılmış bir savaş olduğunu bilin.” (Bakara: 279) Hazret-i Allah ve Resulullah Aleyhisselâm’a harp ilân edip büyük isyanda bulunanlara müslüman denir mi?” (“İslâm Dini ve Vehhâbîlik Dini” s. 469-470)
Din ve vatan düşmanlığında FETÖ ile birlikte hareket eden, Fetullah Gülen’in cenazesine adam gönderen; FETÖ ile irtibat ve iltisaklarına dair delil ve belgeler soruşturma dosyasına giren; yabancı istihbarat örgütleri ile irtibat ve bağlantıları herkes tarafından dile getirilen; yurtdışına milyarlarca dolar tutarında para kaçıran; FETÖ gibi küffar memleketine kaçıp örgütü oradan yönetmeye hazırlanan; siyasete, bürokrasiye nüfuz ederek devleti ele geçirmeye çalışan süleymancılara 13 Ağustos tarihinde devletimiz büyük bir operasyon başlattı.
“Suç örgütü” kapsamında yürütülen operasyonda süleymancılara ait holding ve şirketlere kayyum atandı. Polisten kaçmaya çalışan süleymancıların lideri Alihan Kuriş ikinci bir evde, saklandığı gizli bir bölmede bulunarak yakalandı. Mahkeme Alihan Kuriş başta olmak üzere 32 örgüt yöneticisini tutukladı.
FETÖ taktikleri ile hem din-i İslâm’ı, hem de bu güzel vatanımızı kendisine mal etmeye, devleti ele geçirmeye çalışan bu din ve vatan bölücülerine operasyon yapılması, bunların üzerine gidilmesi çok lüzumlu idi, devletimiz en doğrusunu yapmıştır. Sonuna kadar gidilmesi çok elzemdir.
Zira bunların niyeti ve gayesi FETÖ’den daha az değildir. Bunların da gayesi hem dini hem vatanı ele geçirmektir.
Bugün bunların topladığı, kaçırdığı paralar, siyaseti devleti ele geçirmeye çalışmaları, istihbarat örgütleriyle irtibatları konuşuluyor. Bunların hepsi çok büyük cürümdür, büyük suçtur.
Ve fakat bundan daha büyük olanı dine, imana, İslâm’a, müslümanlara verdikleri zarardır.
Çünkü din bozulduğu zaman, iman kaybolduğu zaman her şey kaybolur. Vatan da, devlet de elden gider.
“İmansız vatan, vatansız iman muhafaza edilmez.” (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Bunların içyüzünü, bu en büyük suçlarını, İslâm ile bir ilgilerinin olmadığını, dinde ve vatanda bölücü olduklarını, İslâm’a, imana, vatana verdikleri zararların hepsini Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri seneler senesi bize duyurmaya, müslümanları uyandırmaya çalıştı. Hiç kimseden çekinmedi, hiçbir şeyden korkmadı. İnsanlar benim hakkımda ne düşünür diye asla düşünmedi, Allah’ın hükmünü neşretti. Tek başına mücadele etti.

Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri bunların icraatlarının, “Türkiye dârü’l-harp’tir, fâiz alınabilir” diye verdikleri fetvaların İslâm’da yeri olmadığını ilk 1986 yılında çıkartmış oldukları “Kardeşlik Dini Siyaset ve Cihad” isimli risalesinde yayınladı, bunları ikaz etti.
1987 yılında çıkartmış oldukları “Kardeşlik Dini ve Hakikatler” isimli eserinde bu defa “Süleymancılar” başlığı altında fâizi helâl kabul edip almalarının doğru olmadığını, bütün müslümanlara duyurdu.
“Alt tabaka masum ve çalışkan. Üst tabaka ise menfaatçi, faaliyet ve gayeleri de süleymancılık içindir.” buyurmuşlardı. (Ömer Öngüt, Kardeşlik Dini ve Hakikatler, s. 27. 1. baskı: 1987)
1991 yılında yayınlanan “Hakikat İle Dalâleti Bilmemiz Lâzım” isimli eserlerinde yine “Doğru yolda olmadıklarını” Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle izah ederek müslümanları irşad ve ikaz ettiler.
Ve fakat bunlar bu kadar ikaza rağmen asla bu yanlışlarından dönmediler. Nihayet Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri 1993 yılında bunlar hakkında “Dinleri Süleymancılık İmanları Para Has Huyları Gasp Meslekleri de Dilencilik Olan Süleymancıların İçyüzü” isimli eserlerini yayınladılar ve büyük bir mücadele yürüttüler.
Süleymancılar önce tehdit ettiler, “Biz onların vakıf binasını da işgal edip depo yapacağız.” dediler. Sonra da mahkemeye verip Âyet-i kerime’leri numara numara şikâyet ettiler.
Ve bugün bu Zât-ı âli’nin söylediklerinin hepsi aşikâr oldu, bunların içyüzü ortaya saçıldı.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri sadece süleymancılar ile değil, İslâm dini’ni ve bu aziz vatanı kendisine maletmek isteyen din ve vatan bölücülerinin her biri ile büyük bir mücadele yaptı, bunlar hakkında eserler neşretti.
30-40 yıl önce bu neşriyatları yaptığında herkes bunlara müslüman nazarı ile bakıyordu. Oysa bugün her birinin içyüzü ortaya çıkıyor. Bu Zât-ı âli’nin mücadelesini Allah-u Teâlâ’nın desteği ve ilmi ile yaptığı, görmek isteyene aşikâr oluyor.
Bir beyanlarında şöyle buyurmuşlardı:
"Ve bunlar mânen biçilmiştir. Kelime itibariyle de susturulmuşlardır."
Nasıl ki bir kumandan atının üstünde yalın kılıç düşmanına dalıp, düşman saflarını tarumar ediyorsa, manevî sahada da böyle büyük bir cihad yapmışlardı. Ve onun bu cihadı bugün de eserleriyle, manevî tasarruflarıyla devam ediyor.
Bu din ve vatan bölücülerinden bir tanesi;
Cemalettin Kaplan Almanya’da “Anadolu Federe İslâm Devleti” adı altında halifeliğini ilan edip, stadyumlarda tahta tüfeklerle büyük gösteriler yapıp, Türk bayrağına paçavra dediğinde onun hakkında 1991 yılında “Cemalettin Kaplan’ın İçyüzü” isimli kitap çıkarttı.
Kitabın arka kapağında şunları yazmışlardı:
“Biz yalnız seninle değil, din-i mübin’imizi zayıf düşürmek, devletimizi bozmak, vatanımızı parçalamak isteyen her bölücüye harp ilân etmişizdir. Buna cihad-ı ekber denir, cep cihadcılığı denmez.”
Dikkat ederseniz Almanya öteden beri nasıl ki süleymancıları destekliyorsa Cemalettin Kaplan’ı da desteklemiş, himaye etmişti.
“Bir yakınına sordum: “Ne ile geçiniyorsunuz?” “Beytülmal ile.” “Siz kim, beytülmal kim? Bu dinini ilân etmektir, haramdır.” O zaman lafını değiştirdi. “Almanlar kendisine maaş veriyor.” “Desene Alman hükümeti tarafından tutulan bir ajandır.” dediğimizde, hiçbir cevap vermedi.” (“Dinine ve Vatanına İhanet Eden, Nankör Bölücü Sahte Halife Sahte Kahraman Cemalettin Kaplan ve Oğlunun İçyüzü”, s. 77)
Bugün ne Kaplan kaldı, ne de fitnesi kaldı.
Dikkat ederseniz süleymancılar da topladıkları paraya “Beytü’l-mal” diyorlar ve onlarda da bir saltanat, hanedan arzusu var.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- din ve vatan bölücülerinin en büyüklerinden FETÖ hakkında da 1994 yılı ve devamında Hakikat Dergisi’nde birçok defa makaleler yayınlamış, 1999 yılında “Küfrü Hoş Gören Narcıların İçyüzü” isimli kitabını çıkartmıştı. Amerikan ajanı olduğunu, münafık olduğunu, küffarla işbirliği yaptığını, ajan yetiştirdiğini, İslâm dini ile bir ilgisinin olmadığını açık açık defaatle beyan etmiş ve yayınlamıştı, büyük bir mücadele yapmıştı.

FETÖ’cüler âhir ömründe bu Zât-ı âli’nin ismini kumpas davalarına karıştırdılar, büyük bir hukuk mücadelesi vermesine sebep oldular.
Bu Zât-ı âli 2000 yılında yayınlanan bir kitabında bunlar hakkında neşrettiği bir şiirinde şöyle yazmıştı:
“Bu millet uyanacak, gaspçı olduğunuzu anlayacak,
Emdiğiniz kanları burnunuzdan çıkaracak, hilenizi anlayacak.
Âkıbetinizi bekleyin artık, ne eviniz ne de dükkânınız kalacak.
Bu vatanımızı kimlere peşkeş çektiğinizi bu millet anlayacak.
...
Bu kadar küfür ve isyan cezasız kalmaz,
Bu millet sıkışınca sizi cezasız bırakmaz,
Kaçacak delik arayacaksınız, bu ah sizde kalmaz.
İlâhınızın yanına kaçmaya bakın, başka çare kalmaz.”
(Ömer Öngüt -kuddise sırruh-, “Hazret-i Kur’an’da Yahudilerin Hıristiyanların ve Münafıkların İçyüzü”, 1. baskı, Temmuz 2000. s. 471)
Öyle olmadı mı? Aynen bu zâtın dediği yaşanmadı mı?
Dikkat ederseniz Kaplan olsun, FETÖ olsun ikisi de küffarın kucağında Türkiye aleyhine çalıştılar, küffarla işbirliği yaparak bir yere geleceklerini, Allah-u Teâlâ’nın bu vatanı kendilerine bırakacağını sandılar.
Allah-u Teâlâ; hiçbirine bırakmadı, yıkılıp gittiler, bugün de süleymancıları yıkıyor. Elhamdülillah.
Ve dikkat ederseniz bu Zât-ı âli’nin başlarına işaret koyduğu, ifşa ettiği her bölücünün içyüzü birer birer ortaya çıkıyor.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri’nin bunları “din ve vatan bölücüsü” olarak isimlendirmeleri ve bugün bu bölücülerin her birinin hem dine hem vatana yaptıkları ihanetlerin bir bir ortaya çıkması bu Zât-ı âli’nin ilminin Allah-u Teâlâ’dan geldiğinin bir delilidir; bu bölücülerle mücadele etmeye vazifeli olduğuna dair beyanının tecellisi, bu zâtın bir kerametidir.
Hâlâ ibret almayacak mısınız?
Bu Zât-ı âli seneler evvel bunların içyüzünü bize haber vermiş, bu bize hiçbir şey anlatmıyor mu, bizde bir şey çağrıştırmıyor mu?
Süleymancılar da küffarın kucağında oturmakla bir yere geleceklerini hesap ediyor, FETÖ’nün yerini almaya çalışıyordu.
Ancak Allah-u Teâlâ bunlara da bırakmadı. Elhamdülillah.
•
“İmamlar imamlar, dinde şirket kuranlar,
Hakk’tan bahsederler, halktan meded umarlar.
Cep cihatçılığı ile milyarları vuranlar.
Hesaba siz çekileceksiniz,
Yaptığınız marifetleri göreceksiniz,
Bunca israfın hesabını vereceksiniz.
Bu imamlar dinimizi parçalıyor,
Vatanımıza darbe vuruyor,
Düşmanımıza zemin hazırlıyor.
Siz yaptığınıza pişman olacaksınız,
Rezil ve rüsvay olacaksınız,
Cehennemin dibini boylayacaksınız.

İnşaallah yakında Cenâb-ı Hakk bütünlüğü sağlayacak birini gönderir. Dinimizi ve vatanımızı bölen bölücülerden kurtarır. Bir vücut haline getirir. Sizi sorguya çeker. Şu gasp ettiğiniz malları, halktan emdiğiniz kanları sorguya çekmekle, sizde ne yurt kalır ne de keş’ane.” (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 214-215, 1. baskı 1993)
•
“Bunların başına bir, iki, birkaç belâ gelecek, sonra bunlar biçilecek. Bunlara bu meydanı bırakmayacak.
Çünkü Allah-u Teâlâ’nın bunlara büyük bir musibet vereceğini Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde haber veriyorlar:
“Ahir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki, bunlar dinlerini dünyalığa âlet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler. Dilleri şekerden bile tatlıdır, amma kalpleri kurt gönlü gibidir.
Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ (bu gibi kimseler için) şöyle buyuruyor:
‘Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar, yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için, onlara öyle ağır bir musibet vereceğim ki aralarında bulunan yumuşak başlılar şaşakalacaklardır.” (Tirmizi)” (Ömer Öngüt, “Her İsim Bir Dindir”, 1. Baskı, 1995, s. 65-69, 10. baskı s. 112-113)
Hiç mi ibret almadınız? Adliyede, askeriyede her yerde devleti neredeyse tamamen ele geçirmiş olan küffarın ajanı Fetullahçı Terör Örgütü’ne fırsat vermeyen Allah-u Teâlâ’nın; İslâm ümmetinin ümit besleyip duâ ettiği bu devleti size bırakacağını, size fırsat vereceğini mi sandınız?
“Yâ Rabb’i! Halilullah Mekke için duâ etti, Yâ Rabb’i! Resulullah Medine için duâ etti, Yâ Rabb’i! Fakir bu devlet için duâ ediyor, bu devlete zevâl verme!” (Ömer Öngüt -Kuddise Sırruh-)
Görüyorsunuz bu Zât-ı âli’nin söyledikleri, haber verdikleri bir bir meydana çıkıyor.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- bizi bütün bu din ve vatan bölücülerine karşı uyandırdığı için, imanların ve vatanın muhafazası için yaptığı mücadele için ne kadar teşekkür etsek azdır.
Onun din ve vatan bölücülerine meydan vermemek için yaptığı mücahede ve mücadele havsalanın fevkindedir. Onun bu mücadelesi olmamış olsaydı meydan tamamen bunlara kalacaktı, her birisi memleketimizi bölüm bölüm bölecek, müslümanları İslâm dini’nden çıkartıp kendi kurmuş oldukları sahte yollarına, kendi kurmuş oldukları dinlerine bağlayacaklardı.
Onun neşrettiği kitaplarla, dergilerle, halk bu din ve vatan bölücülerinin içyüzünü gördü, öğrendi.
Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Efendi Hazretleri İslâm dini’nde olmayan hükümleri bir din gibi ortaya koyan, ayrı bir isimle ortaya çıkıp ayrılık, bölücülük yapanların En’am Sûresi 159. Âyet-i kerime, Müminun Sûresi 53. âyet-i kerime ve buna mümasil Âyet-i kerime’ler, Hadis-i şerif’ler mucibince İslâm dini’nden ayrıldıklarını, ayrı bir din hâline geldiiklerini beyan ve ispat etmişler, birçok eserlerinde bu din ve vatan bölücülerini ifşâ etmişlerdi. Bu beyanları hakikatin neşri ve İslâm dini’nin muhafazası içindir. Yoksa hiç kimseye bir kini, bir garazı asla olmamış ve fakat kimsenin İslâm dini’ni aslından çıkarmaya matuf küfrüne de rıza göstermemiştir.
Bu Zât-ı âli 40 yıldır süleymancıların içyüzünü beyan etmiş, din-i İslâm için değil süleymancılık için çalıştıklarını, ayrı bir isimle din kurduklarını ilân etmiş, onlarla büyük mücadele vermiş, halkı ikaz, irşad ve tenvir etmişlerdi.
“İslâm’da bölücülüğün, tefrikanın yeri yoktur ve din adına yapılan her bölünme İslâm dininde bir ihanettir, bir zulümdür.
Her isim yapan kim olursa olsun din kurucusudur. ...
“Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.” (Müminun: 53)
Dinden murad isimleri, kitaptan murad ise zan ve tüzükleridir.” (Ömer Öngüt, “Dinleri Süleymancılık İmanları Para Has Huyları Gasp Meslekleri de Dilencilik Olan Süleymancıların İçyüzü”, 17. baskı, s. 372-373)
“Süleymancıları Allah-u Teâlâ’nın dinden çıkardığını, İslâm dini ile hiçbir ilgileri olmadığını Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle ispat ediyorum:
Allah-u Teâlâ En’am Sûre-i şerif’inin 159. Âyet-i kerime’sinde onları kulluğuna kabul etmediğini, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e haber veriyor:
“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.”
Yani “Ben onlardan ilgimi kestim, sen de kes!” Bunu kat’i olarak bildiriyor.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de Hadis-i şerif’lerinde:
“Ayrılık yapan bizden değildir.” buyuruyorlar. (Münâvi)
Allah-u Teâlâ kulluğundan, Resulullah Aleyhisselâm da ümmetliğinden çıkarmış oldu.” (Ömer Öngüt, “Dinleri Süleymancılık İmanları Para Has Huyları Gasp Meslekleri de Dilencilik Olan Süleymancıların İçyüzü”, s. 81-82, 1. Baskı 1993)
Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Efendi Hazretleri süleymancıların dilenerek, İslâm’mış gibi halkı kandırarak para toplamaları, para için her türlü ilâhî hükmü çiğnemeleri sebebiyle; Allah ve Resul’ünün hükümlerine iman etmediklerini, imanlarının paraya olduğunu, bunlara para vermenin, yardım etmenin;
“Fasıka ikram eden İslâmiyet’in yıkılmasına yardım etmiş olur.” (Münâvi)
Hadis-i şerif’i mucibince İslâm dininin yıkılmasına yardım etmek olacağını ikaz etmişlerdi.
“Allah-u Teâlâ para istemeyi yasakladığı gibi, aynı zamanda bu paralar nereye harcanıyor? Hem istiyorlar, hem de zekât ve fitre diye toplanan paralar fakire ulaştırılmıyor. Oysa talebelerden de para alınıyor. Hem de kendilerini müslüman imiş gibi göstermek isterler.” (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 11-13)
Oysa Alihan Kuriş ve ailesinin üzerinde birçok gayrimenkul olduğu ortaya çıktı. Yapılan aramalarda kasalarında kilolarca altın ve büyük miktarda paralar ele geçirildi. Sadece Alihan Kuriş’in kardeşine ait kasada değeri 1 milyar TL’nin üzerinde 200 kg. altın bulundu. Alihan Kuriş’in annesi üzerine kayıtlı 138 gayrimenkulden birisinin İzmir açıklarındaki Ege’nin Maldivleri olarak bilinen Kalem adasının yarısı olduğu, 258 dönümlük ada toprağının 45 milyon dolar ödenerek alındığı haberlere yansıdı.
Müslümanlardan topladıkları paralarla kurdukları saltanat ortaya saçıldı.
Görüyorsunuz ne kadar büyük paralar toplamışlar. Bu holdingler, şirketler işin resmi görünen yüzü, topladıkları paraların yanında âdeta bir hiç. Görünmeyen kısmı çok daha büyük.
Halbuki;
“Yâsin Sûre-i şerif’inin 21. Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruluyor:
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)
Bu Âyet-i kerime mucibince para toplayanların doğru yolda olmadığını Cenâb-ı Hakk bildirdiği halde, ya doğru yolda imiş gibi göstermek isteyenlerin durumu ne olacak?
Bu Âyet-i kerime bir berzahtır. Binaenaleyh kim ki para topluyorsa doğru yolda olmadığını bu Âyet-i kerime beyan eder.
Bu para toplayanlar, bu Âyet-i kerime’ye iman etmiş değillerdir. İman edenlere ise bu Âyet-i kerime kâfidir. Çünkü hepsi eğri yoldalar, hepsi soyuyor, yoluyorlar.” (Ömer Öngüt, “Dinleri Süleymancılık İmanları Para Has Huyları Gasp Meslekleri de Dilencilik Olan Süleymancıların İçyüzü”, 17. baskı, s. 11-12, 1. Baskı: 1993)
Yıllar yılı halktan ne paralar topladılar, ne faiz paraları biriktirdiler, nice kurban paralarını, zekât paralarını iç ettiler. Bizzat örgütten ayrılanlar itiraf ediyor; kurbanları kesmediklerini, toplanan paraları nasıl kendi nam ve hesaplarına kullandıklarını.
Zât-ı âlileri onların has huylarının gasp olduğunu da şöyle haber vermişlerdi:
“Halkın yaptırdığı binaları -kendilerinin hiçbir katkıları olmadığı hâlde- gasp suretiyle üzerlerine geçirdiler.” (Süleymancıların İçyüzü, s. 112)
Süleymancıların müslümanların cami, Kur’an kursu yapmak için kurdukları derneklere sinsice sızıp ahalinin yaptığı cami ve kurs binalarına el koyup, gasp etmelerine dair onlarca örnek mevcuttur. Dernek yönetimlerini halktan birileri imiş gibi görünüp ele geçirdikleri için; dernek adına yaptıkları satış ve devir işlemleri karşısında halk hukuken eli-kolu bağlı kalmakta. Uyandıkları zaman iş işten geçmiş olmaktadır.

Zekât, öşür, fitre, kurban, kurban derisi her şeyi topladılar, halk neyin hasatını yapıyorsa o vakit kapılarına dayanıp talebe okutuyoruz bahanesi ve maskesi altında dilencilik yaptılar, para toplamak için dükkan dükkan dolaştılar.
“Herkes kendi memleketinde kendi köyünde araştırma yapsın, bu sahtekârların gasp ve soygunlarını kendi gözü ile her yerde görsün.
Halkın yaptığı Kur’an kursu binalarına “Hocalığını biz fahri olarak yaparız.” diyerek yerleştiler. Daha sonra da binaların tapularını üzerlerine geçirdiler. Senelerdir bu işi yaptılar.
Bunlar değil bir müslümana, kâfire dâhi yakışmaz. Kâfirlerin kendilerine yakıştıramadıklarını, süleymancılık dinine intisab edenler kendilerine yakıştırıyorlar.
Din perdesi altında müslüman kardeşlerimizi soyan bu gasbcılara yardım etmek, dinin yıkılmasına sebep olmak demektir.
Artık bunların kâfirden daha tehlikeli olduklarını görün ve bilin, soyulmayın yolunmayın.
Eğer yardım edeceksen, elini vicdanına koy da, gerçek mânâda lüzumlu olan yeri ara, bul ve yardım et. Bu ağır mesuliyetten kurtul!...
Çünkü bunlar hem size kaz ismini verirler, hem de yolarlar.” (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 119-120)
İslâm’da dilencilik yoktur. Din adına, dini alet ederek dilenmek hiç yoktur.
Oysa süleymancıların en büyük icraatı herkesten her esnaftan talebe okutuyoruz diyerek, din duygularını istismar edip dilenmek suretiyle para toplamak; alış-veriş yaptıkları esnaf ve tüccarları istemeye istemeye de olsa para vermeye zorlayarak İslâm’ın haram kıldığı yollarla menfaat temin etmektir.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyurmuşlardı:
“Allah-u Teâlâ’nın ferman-ı ilâhisini hiçe sayarak, Din-i mübin’i âlet ederek dileniyorlar. Gerek kendi etraflarını gerekse diğer müslümanları soyup duruyorlar.” (Sözler ve Notlar 8, s. 395)
“Allah-u Teâlâ istemeyi, dilenmeyi, para toplamayı Yâsin Sûresi 21. Âyet-i kerime’si ile yasaklamıştır.
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.”
Bunlar ise doğru yolda olsalardı kimseden para dilenmezlerdi. Para toplayıp trilyonlarca lirayı fakirin hakkı olduğu halde binaya, lükse, süse harcamış, müslümanların yaptırdığı cami ve Kur’an kurslarını gasp etmişlerdir.
Birkaç çocuk âlet ederek, güyâ İslâm dini’ni öğretiyorlarmış gibi göstererek onlara Süleymancılık dinini aşılıyorlar. Hem talebelere yardım adı altında, onları âlet ederek zekât, öşür, fitre, kurban derisi... topluyorlar, hem de ayrıca talebelerden para alıyorlar. Halk da hâlâ onları müslüman zannediyor.
Ey müslüman! Bir düşün. Bunların yaptığını müslüman olan yapabilir mi? Bunu ancak kıpkızıl küfür ehli yapar.” (Her İsim Bir Dindir, s. 16)
Bunların topladıkları bu paraların nereye harcandığı bugün ortaya çıktı.
“Allah-u Teâlâ Yâsin Sûre-i şerif’inin 21. Âyet-i kerime’sinde “Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” diye buyururken, onlar dileniyorlar, din-i mübini dahi âlet ederek, ücretlerini peşin peşin alıyorlar. Din-i İslâm’ı küçük düşürüyorlar, müslümanlığa ısınacak kimseleri uzaklaştırıyorlar.” (“Sözler ve Notlar 5”, s. 455)
“Bizim hitabımız bütün herkesedir. Hatta Süleymancılar süleymancı demiyorlar da, çeşitli isimler altında mektuplarla, zarflarla dileniyorlar. Bunların hepsi fakirin hakkıdır. Fakat onlar halkı yanıltıyorlar.
“Şüphesiz ki inkâr edip insanları Allah yolundan çevirenler, Hakk'tan çok uzak bir sapıklıkla saptılar.” (Nisâ: 167)” (İmanlı Gönüllere Hitap, s 666)
Bunların yüzleri hep dünyaya dönük, paraya, maddeye dönük, ama maneviyata kör. Varlık ve enaniyet içinde yüzüyorlar.
“Onlar ise bunu arkalarına attılar ve az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kötü.” (Âl-i İmran: 187)
Talebeler için diyerek, kurbanını keseceğiz diyerek, zekâtı yerine harcayacağız diyerek topladıkları paraları kurdukları dini kuvvetlendirmek için, kendi arzuları, kendi lüks ve saltanatları için harcadılar, müslümanların emanetlerine ihanet ettiler.

Oysa Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuştur:
"Müslümanların işine harcanmak üzere ayrılan maldan birçok haksız harcamalar yapan kimseler için kıyamet gününde cehennem vardır." (Buharî. Tecrid-i sarih: 1294)
Bunlardan ayrılanların itiraflarından öğreniyoruz ki Almanya gibi bazı yerlerde helâl kesim diye müslümanlara domuz etinden yapılmış sucuk bile yedirdiler.
Bir müslüman bunları yapar mı?

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:
“Gerçek müslüman şol kimsedir ki, müslümanlar onun dilinden ve elinden emir olsun.” (Buhârî)
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri imanın, teslimiyetin mücessem bir temsilcisi, büyük bir Allah dostu idi. Din ve vatan bölücüleri ile mücadele ettiği gibi talebelerini de İslâm’a, imana, vatana bağlı yetiştirdi, ahkâm-ı ilâhî’yi nasihat ve vasiyet etti.
Bütün kitaplarına almış oldukları vasiyetlerinde şöyle buyurmuşlardı:
•
“Çalışırken takvâ yolunu seçin. Takvâ Hakk'a yöneltir, Diğer yollar halka yöneltir.
•
Talebe az olsun, öz olsun.
Aç duralım, avuç açmayalım.
Süsü lüksü içimize sokmayalım.
•
İyi olan verir, almaz. Kötü ise, menfaat için çalışır, o da bize yaramaz.
•
Kimseden istemeyin, geleni reddetmeyin.
Başka kuruluşlardan geleni ise, kabul etmeyin.
•
Dünya hayatı ve israf yolunda olanlara vazife vermeyin. İhlâsı yaşayanları seçin. Zira yarın, sizi borçlu çıkarır. İhlâslısını seçin, velev yaptığı iş az olsa da.
•
Sert, ters, şahsiyet ve enâniyet güdenlerden çekinin. Zira onlar parçalayıcıdır, ileride bölücülük yapabilirler.”
•
Bu Zât-ı âli böyle vasiyet etti. Para toplamadı, lüks içinde yaşamadı, kendi kitabını dahi parasını verip satın aldı. Müslümanlara en güzel bir numune oldu. İman dedi, vatan dedi. Ve bu düsturun devam etmesini vasiyet etti, “Dinimize ve vatanımıza sahip çıkın” buyurdu.
Hem kendi yaşadı, hem vasiyet etti.
İslâm budur, iman budur.
Sahteler ise dünya menfaati ve para peşindedir. Dine uymak şöyle dursun, menfaat için dini kendilerine uydurmaya çalışırlar.
Din ve vatan bölücüsü saptırıcı imamların cemaatlerine ne vasiyet ettiği ortada. Talebelerine öğrettiği ve bıraktığı miras din ve vatan bölücülüğü, müslümanların emanetlerine hıyanet ile topladıkları paralarla lüks ve saltanat içinde yaşamak.
Oysa bu Zât-ı âli’nin kimseye buğz ve düşmanlığı yoktu. Tek gayesi İslâm binasının yıkılmasına engel olmak, müslümanların imanlarını kurtarmak, yanlış yapanları istikamete, sırat-ı müstakim yoluna davet etmekti. Dinleyenler hatasından dönenler çok oldu. Dinlemeyenler ise dalmış oldukları bataklıkta kalakaldılar.
Din-i İslâm’ı yıkmaya çalışanlara din ve vatan bölücülerine ise asla müsamahası yoktu.
“Benim hiç kimseye kinim yok, amma dinime ve vatanıma el uzatana da hiç müsamaham yok.” (“Hatmü’l-Evliyâ Ömer Öngüt -kuddise sırruh-”, s. 352)
“Biz sadece Hazret-i Allah'a ve Resulullah Aleyhisselâm'a ücretsiz dâvet edenlerdeniz. Hiç kimseye garazımız, düşmanlığımız olmadığını söyleriz. Fakat kimsenin küfrüne rızâ gösterenlerden de değiliz. Eğer bu müdahalemiz olmasaydı, Allah-u Teâlâ'nın hükmünü hafife alanlar gibi olurduk.” (Hakikat ile Dalâleti Bilmemiz Lâzım, s. 302)
“Hiçbir gayemiz ve maksadımız olmaz, fakat hakikati söylemekten de hiçbir zaman geri kalmayız.
Bütün gayem Allah-u Teâlâ’nın emir ve hükümlerinin mevcudiyetinin, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, Sünnet-i seniyye’sinin varlığının dimdik ayakta durmasıdır.
Allah-u Teâlâ’nın emir ve hükümlerine gözü yumuk bakıyorlar, anlamak bile istemiyorlar. Neden onların gözünü açmayayım?
Bâtıl inançlarla beyinleri bozulmuş, hakikat ile neden onların beyinlerini parçalamayayım?
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“De ki: Hak geldi, bâtıl zâil oldu. Çünkü bâtıl yok olmaya mahkûmdur.” (İsrâ: 81)
Eğer ilâhî hükümlere uymazsanız artık suçu kendinizde arayın.” (“Biz Küfrü Hoş Görenlerden Değiliz”, s. 17-18, 1. baskı: 2005)
Buyurmuşlardı.
Din ve vatan bölücülerinin hepsi “Madde ve makam için dinine de, icabederse vatanına da ihanet ederler.” (Ömer Öngüt, Kıyamet ve Alâmetleri, s. 232)
Dikkat ederseniz her din bölücüsü vatanda da bölücülük yapıyor. Çünkü İslâm’a ihanet eden vatana rahat ihanet ediyor.
“Bugün ortaya çıkan grupların hemen hepsi din-i İslâm’ı alet ederek menfaat için, dünya saltanatı için çalışıyor. Bugün din adına menfaatlenen, dinini, imanını peşkeş çeken, yarın küffardan gelen menfaate de hayır demez. Çünkü dinini bir kere sattı. Dinini satan vatanını da satar. Bu yüzden devlet emanetini üzerinde taşıyanların bunlara fırsat vermemesi gerekir. Çok dikkatli olmaları gerekir.” (Ömer Öngüt, İman ve Vatan, s. 283)
Ve yine dikkat ederseniz her birisinde bir saltanat ve devleti ele geçirme gayesi var.
Süleymancıların yabancı istihbarat örgütleri ile iltisaklarına dair çıkan haberleri görüyorsunuz.

Yurtdışına 100 milyar TL’nin üzerinde bir parayı kaçırdıkları açıklandı. 2023 yılında örgütün Almanya ayağının kuruluşunun 50. yıl dönümü programına Alman cumhurbaşkanı katılmıştı. Geçtiğimiz ay bu örgüte operasyonun başladığı günlerde Almanya’nın Köln şehrinde 70 milyon euro harcayarak yaptırdıkları genel merkez binasının açılışını yaptılar. Hepsi mavi takke giymiş örgüt elemanları gözyüzüne bakarak ellerini salladılar.
FETÖ liderinin Amerika’ya yerleşip oradan örgütünü yönetmesi gibi, bunların da Almanya’ya yerleşip oradan örgütü yönetmek istediği anlaşıldı. İçişleri Bakanı FETÖ’nün bylock isimli programdan gizli haberleşme yürütmesi gibi bu örgütün de 3 aşamalı girişle bağlanılabilen glooper isimli bir program kullandıklarını açıkladı.
FETÖ gibi devleti ele geçirmeye çalıştıkları, yabancı istihbarat örgütleri ile irtibatları olduğu biliniyordu, böylece herkes duymuş, görmüş oldu.
FETÖ’nün bağlılarını Amerika’ya peşkeş çekip Amerikan ajanı yapması gibi, bunlar da kendi elemanlarını Almanya’ya peşkeş çekmeye hazırlanıyorlardı.
Gayelerine ulaşmak için küfür devletleri ile anlaşıp, yabancı istihbarat örgütleriyle çalışıyorlar. Müslümana, İslâm’a, vatana, devlete ihanet ediyorlar.
“Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır.” (Mâide: 51)
Dost edinenin durumu bu iken, küffarla birlik olup, dinimize, vatanımıza ihanet edenlerin, devletimizi küffar namına ele geçirmeye çalışanların durumu nedir?
“Onlardan bir çoğunu, kâfirleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin kendileri için öne sürdüğü şey ne kötüdür! Allah onlara gazap etmiştir ve onlar azap içinde ebedî kalacaklardr.” (Mâide: 80)
Şu konjonktürde, İsrail, Yunanistan, Rum ve diğer bütün dış düşmanlar savaşa hazırlanıp bize diş bilerken bunlar küffarla, küffarın istihbarat örgütleriyle iş tutup kendi kurdukları yapıyı dünyaya yaymaya, siyaseti, bürokrasiyi ele geçirerek devlete çökmeye çalışıyorlar.
Şüphesiz dış tehditlerin ayyuka çıktığı, savaş tehditlerinin kapıya dayandığı şu zamanda içeride bu bölücülerin, bu süleymancıların, bu FETÖ’nün yaptığı işbirliği, ihanet, vatanımıza verebileceği zafiyet ve parçalanma büyük zararlara sebep olabilirdi. Devletimiz tedbirini aldı, çok yerinde bir operasyon yaptı.
Ancak FETÖ nasıl ki tamamen yok olmadı hâlâ ihanetini yapıyorsa, süleymancılar da aynı şekilde ihanetlerine devam etmeye çalışacaktır. Bu sebeple sonuna kadar gidilmelidir. 15 Temmuz’un üzerinden 10 yıl geçti FETÖ ile mücadele bitmedi. Bunlar da böyle, çünkü bunların da arkalarında Almanya var ve Almanya’daki Türklerin dini temsilcisi olarak süleymancıları ikâme etmek istiyorlar.

Nitekim dikkat ederseniz süleymancılar Almanya’daki müslümanların ortak kuruluşundan Almanya Müslümanları Koordinasyon Konseyi’nden ayrılıp bölücülüklerini, ayrılıklarını ilan ettiler. “Hamas terör örgütüdür” diye protokol imzalayıp Almanya ile işbirliği yapıyorlar, Türkiye’ye sırt çeviriyorlar. Türkiye’den din görevlisi gelmesini engellemek isteyen Almanya diyanet teşkilatının yerine kendisi ile işbirliği yapan süleymancıları destekliyor, Köln’de büyük bir merkez inşa eden süleymancıların yetiştirdiği imamları resmi olarak tanıyor. Türklerin Türkiye ile irtibatını kesmek için süleymancıları kullanıyorlar.
Almanya bir Hindistan kökenli sapkın “Ahmedî” cemaatine destek veriyor, bir de bu süleymancılara.
İsrail kaynaklı para alışverişleri ortaya çıkıyor; küffar ülkelerine milyarları kaçırıp arkasından kendileri de kaçmaya hazırlanıyorlar.
Dikkat ederseniz bu din ve vatan bölücülerinin ortak noktası Türkiye’ye karşı küffarla işbirliği yapmaları, küffardan destek alıp Türkiye’ye nüfuz etmeye çalışmalarıdır.
Bu din, bu vatan FETÖ’den çok büyük darbeler yedi. Bunlar da yıllardır büyük zararlar veriyorlardı. Daha büyüklerinin önüne geçmek için devlet müdahale etti.
Bu yaptıklarından, bu icraatlarından, bu ihanetlerinden dolayı büyük bir gadabullahı celbettiler.
Binaenaleyh başlarına gelenleri ahmetten, mehmetten bilmesinler. Bu musibetler kendi elleri ile yaptıkları, dine ve vatana ihanetleri sebebiyledir.
İslâm’a ve vatana bu ihanetleri yaparken “Hazret-i Allah ne der?” diye hiç bakmıyorlar. Niçin? Ölçüleri ahkâm-ı ilâhî olmadığı için! Gayeleri Allah’ın rızası olmadığı için. Doğru yoldan ve dinden saptıkları için.
Küfür ehlinin telefonları nasıl paralel çalışıyorsa, din ve vatan bölücüleri de öyle çalışıyor. Birbirlerini destekliyorlar, Türkiye’ye karşı birlikte hareket ediyorlar.
Dikkat ederseniz İslâm’da değil, din ve vatan düşmanlığında kardeş oldular, ortak oldular. Hiçbir dış düşmanın veremeyeceği zararı içeriden bunlar verdiler.
Bu kardeşliği kim destekliyor? Yabancı istihbaratlar destekliyor. Gayeleri ne? Din-i İslâm'ı ve Türkiye'yi alaboraya getirip batırmak.
O yüzden FETÖ ile süleymancı ile mücadele etmek demek aslında dış düşmanla da mücadele etmek demek.
Ve şu anki dünya konjonktürünün çok hassaslaştığı bir dönemde içeride birlik halinde olmamız icap ediyorken, bu bölücüler nasıl zarar veriyorlar? Görüyorsunuz, nasıl birlikte Türkiye aleyhine çalışıyorlar? Vatan gemisini batırmaya çalışıyorlar.

Süleymancılara devlet operasyon başlattığında ilk sesler FETÖ’cülerden geldi, internette yayınlar yaptılar.
2024 yılında Amerikan ajanı, vatan haini Fetullah Gülen öldüğünde süleymancılar cenazesine temsilci gönderip iştirak etmişler ve saflarını o gün belli etmişlerdi.
İkisi din ve vatan düşmanlığında ortak oldu.
Bu işbirliği zaten başlamıştı, şimdi iyice ayyuka çıkacak.
Nitekim kasasında 200 kg. altın bulunan Alihan Kuriş’in kardeşi Hilmi Tuna Kuriş yurtdışına kaçmaya çalışırken eski bakan İdris Naim Şahin adına kiralanmış bir araçta yakalandı, aracı kiralayan şirketin sahibi Mehmet Özmen’in FETÖ kaydı olduğu ortaya çıktı. Aynı Mehmet Özmen’in Alihan Kuriş’in karısı Seda Kuriş adına satın alınan Mercedes C200 4MATIC aracın da finansörü olduğuna dair haberler çıktı.

FETÖ Amerika’ya yerleşip oradan ajanlarını yönettiği gibi, süleymancılar da Almanya’ya yerleşip oradan yönetmek için hazırlanıyordu.
Hepsinde bir küffarın kucağına sığınma var.
“Şuurlu bir müslüman nûr ile nârı, iman ile küfrü, hakikat ile dalâleti bilir. Küfrün himayesine sığınıp bağırmak marifet değildir. Samimi bir müslüman ifsat ile değil, kendi vatanında ıslahat ile meşgul olur: Velev ki can pahasına olsa dahi. Mühim olan irşattır, ifsat değil.
Bir müslüman küfür diyarından İslâm diyarına hicret eder. Siz ise İslâm diyarından küfre sığınmış oluyorsunuz, bir yağlı kemik için...” (Cemalettin Kaplan’ın İçyüzü, s. 7-8)
Siz niye Amerika’ya gidiyorsunuz, niye Almanya’ya gidiyorsunuz, niçin oraya para taşıyorsunuz? Neden oraya yatırım yapıyorsunuz? Niye oradan idare etmeye kalkıyorsunuz? Amerika ve Almanya sizi neden destekliyor ve kolluyor?

FETÖ’cüleri Amerika’dan sonra en çok barındıran, koruyup kollayan ülke Almanya. Niçin? Çünkü Almanya Amerika ve İsrail’in güdümünde bir devlet olduğu için. Süleymancılar da Almanya merkezli hareket ediyor, Almanya bunları destekliyor, himaye ediyor. Bu güdümlü Almanya; Amerika ve İsrail’den habersiz, izinsiz sizi destekler mi? Demek ki FETÖ gibi sizi de İsrail ve Amerika destekliyor. Niçin destekliyor? İslâm’ı ve Türkiye’yi yıkmak, bölmek için.
FETÖ ve süleymancılar artık yan yana. Hedefleri dinimiz ve vatanımız.
Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri bunların cılk yumurta olduğunu yıllar evvel duyurmuştu, bugün işte böylece zahir oldu.
Bunların dinde ve vatanda yaptıkları bölücülük yeni başlamış değildir. Bunlar seneler önce “Memleketimiz dârü’l-harp’tir, fâiz alınabilir” diye ortaya çıkan, bu müslüman ülkeyi küfür diyarı ilan eden, Diyanet görevlilerinin arkasında namaz kılmayan, Ayasofya’nın açılmasını hazmedemeyen, Çamlıca Camii’ne “Mescid-i dırar” (Peygamber Aleyhisselâm devrinde münâfıkların açtıkları, Resulullah Aleyhisselâm tarafından yıktırılan mescid) diyen din ve vatan bölücüleridir.
“Bazı kimseler “Memleketimiz ‘Dârü’l -harp’tir, Cuma ve Bayram namazları kılınmaz, fâiz alınabilir...” şeklinde fikirler ileri sürmektedirler.
… Bu fikir sahipleri ya gaflet içinde olduklarından veya kasten, İslâm düşmanları ile birleşiyorlar. İçeriden satın alınanlar da bu fikri yayabilirler.
Misal olarak şöyle arzedelim. Müslüman Ordusunun kumandanı, düşman tarafından satın alınmış, “Bırakın düşman çıkarma yapsın, üzerine gitmeyelim. Çember içine alır hepsini imha ederiz.” diyor. Düşman çıkarmayı tamamlayınca da “Bunlar çok kalabalık, mücadele edemeyiz teslim olalım” diyerek ordusunu teslim ediyor.
Memleketimizin Dâr-ül harp olduğunu söyleyenler, çatlayan İslâm binasını içerden yıkmak isteyenlerdir. Yapıcı değil tahripçidirler. Madem ki Dârü’l-harp deyip fitne çıkarıyorlar, niçin harp etmiyorlar?...” (Ömer Öngüt, Kardeşlik Dini Siyaset ve Cihad, 2. Baskı: 1986, s. 13-14)
Binaenaleyh hem dinde hem de vatanda bölücülük yapanlar din-i İslâm’a ve vatanımıza büyük zarar verdiler.
Dikkat ederseniz yurtdışı toplantılarında Alihan Kuriş’i “Emirü’l-müminin” diye takdim ediyorlar, soyadını da Kuriş değil “Kureyşi” olarak çeviriyorlar. Topladıkları paraları “Beytü’l-mal” adını verdikleri örgütün kasasına aktarıyorlar. Kendilerine de süleymancı değil “Süleymanlı” diyorlar.
“Tarihçi bir araştırmacının dediğine göre, Kemal Kacar’ın Almanya’da bir konferansta yaptığı konuşma bunu teyit edici niteliktedir:
“Biz süleymancı değiliz. Fakat Osmanlı gibi süleymanlıyız.” (Mainhaim, 1976)
Bizzat bu sözü dinleyenden dinledim, icab ederse ispat ederim.
Aynı zamanda burada bir hanedan saltanatı kokusu var. Buradan anlaşılıyor ki ayrı bir din, ayrı bir devlet kurmak istiyorlar..” (Ömer Öngüt, “Dinleri Süleymancılık İmanları Para Has Huyları Gasp Meslekleri de Dilencilik Olan Süleymancıların İçyüzü”, 17. baskı, s. 148, 1. Baskı: 1993)

Örgütün Alihan Kuriş için kullandığı Emirü’l-müminin sıfatı siyasi bir sıfattır, müminlerin emiri, yöneticisi demektir. İslâm tarihinde devlet başkanları ve halifeler için kullanılmış resmi ünvandır.
Alihan Kuriş’in soyadını çevirerek kullandıkları Kureyşi kelimesi Kureyşli demektir ve İslâm halifesinin Kureyşli olmasına dair dini görüşleri akla getirmektedir.
Beytü’l-mal ifadesi ise İslâm devletinde devlet hazinesini ifade etmek için kullanılan kelimedir.
Niyetlerini, amaçlarını görüyorsunuz. Hem dini kendilerine maletmek, hem de devleti ele geçirip kendilerine ait bir saltanat kurmak istiyorlar.
Cemalettin Kaplan da Almanya’da stadyumlarda kendisini halife ilan etmişti. O da topladığı paralara Beytü’l-mal diyordu. Almanya onu da desteklemiş, Türkiye aleyhine kullanmıştı.
Dikkat ederseniz ihanetleri ayan beyan ortaya çıkan hiçbir bölücü nedamet edip, pişmanlık duymuyor.
Bunun en büyük örneğini FETÖ’de gördük. Millete silah çekip birçok insanı şehit ettiler. Bütün millet bunların yaptıklarından ikrah ettiği hâlde hâlâ ihanetlerine devam ediyorlar. Çünkü bunlar Fetullah Gülen İslâm’a ihanet ettiği zaman, dinde olmayan birçok beyanını duyduklarında ahkâm-ı ilâhî’yi değil Fetullah Gülen’i kabul ettiler, böylece onu ilâh edinmiş oldular. “Muhammedü’r-resulullah demese de olur.” dediği zaman onu tasdik edip dinden çıkanlar, dine bir daha geri dönemediler, Amerikan ajanlığına devam ettiler. Çünkü Allah-u Teâlâ bunlara gadap edip, kalplerini mühürledi.

Ebu Zerr-i Gıfârî -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Şüphesiz ki benden sonra ümmetimden bir zümre gelecektir. Onlar Kur’an okuyacaklar, fakat Kur’an’ın feyzi onların boğazlarından öteye geçmeyecektir. (Yalnız dilde kalacaktır.) Nitekim onlar okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar, bir daha da ona dönemeyeceklerdir. İşte bütün insanların ve hayvanların en kötüsü bunlardır.” (Müslim: 1067)
Binaenaleyh Alihan Kuriş iki peygamber gücünde dendiği zaman, “Fâiz alınabilir” diyerek memleketimizi küfür diyarı ilan ettikleri zaman, kurban paralarını, zekât paralarını veren müslümanların emanetlerine ihanet ettikleri hâlde sesini çıkartmayanlar, ahkâm-ı ilâhî’yi arkasına atıp bunlara iman edenlerin durumu da böyledir.
“Nitekim Ebu Said-i Hudrî -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’te Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Sizin aranızda öyle zümreler türeyecektir ki; siz onların namazlarının yanında kendi namazlarınızı, oruçlarının yanında kendi oruçlarınızı, iyi işleri yanında kendi iyi işlerinizi küçük göreceksiniz. (Yani onların yaptığı işler dıştan sizinkinden üstün gibi görünecektir.)
Onlar Kur’an da okuyacaklar. Fakat Kur’an’ın feyzi onların boğazlarından öteye geçmeyecektir. (Yalnız dilde kalacaktır.) Nitekim onlar, okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklar. Okun sahibi (avı delip geçen) okun demirine bakar (kana benzer) bir şey göremez. Sonra ağaç kısmına bakar, bir şey göremez, yelesine bakar, orada da bir kan izi göremez. Daha sonra (acaba ava dokunmadı mı?) şüphesiyle, kirişe gelen ve fok denilen çatal yerine bakar, orada da bir iz göremez.” (Buharî, Tecrid-i sarih: 1783)
Hadis-i şerif’ten anlaşılıyor ki, bu kadar ibadet ve taatlarına, Kur’an-ı kerim de okumalarına rağmen ok yaydan çıktığı gibi dinden çıkmışlardır. Neden dinden çıktıklarına dair hiçbir iz de yok gibi görünüyor? Fakat Âyet-i kerime’ler incelendiği zaman göreceksiniz ki, sırf bölücü olmalarından dolayı Allah-u Teâlâ onları dinden çıkarıp atmıştır. Artık zanlarının hükmü yoktur.” (Ömer Öngüt, İlâhî Görüş Birliği’ne Davet, s. 57-58, 1. baskı: 1991)
Nitekim Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“İnsan sınıflarından her birini biz o gün imamlarıyla beraber çağıracağız.” (İsrâ: 71)
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Kıyamet gününde insanlar bir araya toplanır, Rabb’imiz ‘Her kim neye tapmışsa onun ardına düşsün.’ buyurur. Artık kimi güneşin, kimi ayın, kimi tağutların (kodamanların) peşine düşüp gider.” (Buhârî. Rikak: 52)
Herkes dünyada kimin bayrağı altında bulunmuşsa, kime uymuş, kimi desteklemiş, kimleri rehber edinmişse, ahirette de onun bayrağı altında bulunacaktır. Peşine düşüp gittiği lideri orada nereye götürürlerse onlar da oraya gidecek. Dünyada olduğu gibi ahirette de bir ve beraberdirler. İyiler iyilerle beraber cennette, kötüler kötülerle birlikte cehennemde olacaklardır.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Firavun kıyamet gününde milletine öncülük eder, onları cehenneme götürür. Gittikleri yer ne kötü yerdir!” (Hûd: 98)
Herkes tâbi olduğu kimse ile beraberdir.
“Resul’üm! De ki: “İşte benim yolum budur. Ben Allah’a dâvet ediyorum. Ben ve bana tâbi olanlar basiret üzerindeyiz. Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim. Ben müşriklerden değilim.” (Yusuf: 108)
Bu Âyet-i kerime Resulullah Aleyhisselâm’a tâbi olanlar içindir. Küfre davet eden, küffarın hükmünü yürütmeye çalışanlara tâbi olan, bu gibi önderleri destekleyen bir kimse Resulullah Aleyhisselâm’a tâbi olduğunu nasıl iddia edebilir? Bu gibi iddia sahiplerinin sözlerinin Allah katında hiçbir geçerliliği yoktur.
Yâsin Sûre-i şerif’inin 21. Âyet-i kerime’si bugün “Allah yolundayım” diyenlerin doğru yolda olup olmadıklarını gösteren çok mühim bir ölçüdür, bir berzahtır:
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)
“Doğru yolda olanları da olmayanları da bu Âyet-i kerime ayırmaktadır. Gerçek İslâm bunu emrediyor.” (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 131)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz’in, İslâm tarihi boyunca yaşamış hakiki âlimlerin, Allah dostlarının hayatlarına bakarsanız asla madde ve menfaatle ilgilerinin olmadığını, dünyalık bir arzu yaşatmadıklarını, lüks ve israftan şiddetle kaçındıklarını, dilencilik yapıp para toplamadıklarını görürsünüz.
Oysa bugün cemaat ismi altında İslâm adına ortaya çıkanların, hatta bazı tarikat ehliyim diyenlerin para toplamakla işe başladıklarını, lüks ve israf içinde yaşadıklarını görürsünüz.
“Hakiki müslümanlar din-i İslâm için neler feda ettiler. Sahteler ise dini alet ettiler, neler neler elde ettiler.” (Hakiki Müslümanlar ve Sahteleri, s. 92)
Âhir zamanda, fitne ve fesatın ayyuka çıktığı bir devirde, ihlâs ve istikamet üzere gidenlerin yok denecek kadar az olduğu bir devirdeyiz.
Öyle bir zaman ki; Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Huzeyfe -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:
“Birtakım fitneler olacaktır. O fitnelerin kapıları başında cehennem ateşine çağırıcı kimseler olacaktır. Bir ağacın kökünü ısırır halde ölmen onlardan birisine tâbi olmandan senin için daha iyidir.” (İbn-i Mâce: 3981)
Onun için müslümanların kimin arkasından gittiğine, kime tâbi olduğuna, kimi sevdiğine çok dikkat etmesi lâzımdır.
Nitekim dikkat ederseniz bütün bölücüler para toplarlar. Çünkü gayeleri rıza değil, dünya saltanatıdır. FETÖ himmet adı altında büyük paralar toplarken, süleymancılar da para toplamayı cihad gibi kabul edip, kurs ve okul talebelerine yardım adı altında topladıkları parayı örgüt kasasına aktarıp adına da”Beytü’l-mal” adını verdiler, kurban paralarını “kurban vacip cihad farz” diyerek ceplerine indirdiler, kurbanları kesmediler. Bu paraları kurdukları düzeni, saltanatı, süleymancılık dinini kuvvetlendirmek, din ve vatanı bölmek, İslâm dinini ve devleti ele geçirmek için kullanıyorlar.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri’nin para toplayanların, din adına dilencilik yapanların doğru yolda olmadıklarına dair beyanlarından bir kısmını arzediyoruz:
•
«Yâsin Sûre-i şerif’inin 21. Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruluyor:
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)
Bu Âyet-i kerime mucibince para toplayanların doğru yolda olmadığını Cenâb-ı Hakk bildirdiği halde, ya doğru yolda imiş gibi göstermek isteyenlerin durumu ne olacak?
Bu Âyet-i kerime bir berzahtır. Binaenaleyh kim ki para topluyorsa doğru yolda olmadığını bu Âyet-i kerime beyan eder.
Bu para toplayanlar, bu Âyet-i kerime’ye iman etmiş değillerdir. İman edenlere ise bu Âyet-i kerime kâfidir. Çünkü hepsi eğri yoldalar, hepsi soyuyor, yoluyorlar.
Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Resul’üm! Onlara de ki: ‘Ben sizden bir ücret istersem eğer, o ücret sizin olsun. Benim ücretim Allah’a âittir. O her şeye şâhiddir.” (Sebe: 47)
Ve fakat, dini dünyaya âlet edenler, sofrada yemek için dâvet ederler ve orada halkı kaz gibi yolarlar, soyarlar. Bunu, her bölücü yapıyor.
Cemiyet içinde utandırarak evini, arabasını, parasını, elindeki avucundakini alırlar. Senet imza ettirirler. Oturduğu evi, bindiği arabasını, icra yolu ile alırlar. Hepsi faizle iştigal ederler.
Kimisi banka kurar, küfrünü açık ilân eder. Kimisi vaaz vereceğiz diye, gelenleri soyarlar.
Resulullah Aleyhisselâm, din-i İslâm’ı tebliğ ederdi. Onlar da kendi dinlerini, partilerini tebliğ ediyorlar. Çarşıda, pazarda, Arafat’ta, Kâbe’de, Medine-i münevvere’de evden eve gezerler, her çadıra girerler. Kendi din ve partilerini bahis edip, para toplarlar.
Allah-u Teâlâ para istemeyi yasakladığı gibi, aynı zamanda bu paralar nereye harcanıyor? Hem istiyorlar, hem de zekât ve fitre diye toplanan paralar fakire ulaştırılmıyor. Oysa talebelerden de para alınıyor. Hem de kendilerini müslüman imiş gibi göstermek isterler.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 11-13)
•
«Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” buyuruyor. (Yâsin: 21)
Bu imamlar ise Allah-u Teâlâ’nın bu fermân-ı ilâhîsini hiçe sayarak, beytülmâl ismi altında gerek kendi etrafını, gerek diğer müslümanları soyup duruyorlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Resulüm! Onlara de ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Kendiliğimden bir şey iddiâ edenlerden de değilim.” buyuruyor. (Sâd: 86)
İmamlar ise kendi dalâlet yollarını Hakk yolu imiş gibi gösteriyorlar ve sonra da menfaat, mevki ve nam için İslâm dini’ni alet ediyorlar. Halkı soymak için cep cihatçılığı yapıyorlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Resulüm! Onlara de ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Sadece Rabb’ine doğru bir yol tutmak dileyen kimseler olmanızı istiyorum.” buyuruyor. (Furkan: 57)
Onlar ise halkı Hakk yolundan çevirerek kendi dalâlet yollarına çekip çevirmeye çalışıyorlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Resulüm! Onlara de ki: Ben sizden bir ücret istersem eğer, o ücret sizin olsun. Benim ücretim ancak Allah’a aittir. O her şeye şâhittir.” buyuruyor. (Sebe: 47)
Onlar ise ücretlerini halktan peşin olarak alıyorlar, bunların Hakk ile ne işi var!
Bir bu Âyet-i kerime’lere bakın, bir de bu bölücü imamların icraatlarına bakın!» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 207-208)
•
«Bu Âyet-i kerime'ler kendi menfaat ve rahatları doğrultusunda para toplayanların, zorla isteyen dilencilerin, halkı yolan, gasp eden, zorla alan soyguncuların doğru yolda olmadıklarına dairdir. Bu Âyet-i kerime'ler iman edenlere mahsustur ve iman edenlere kâfidir.
Binaenaleyh kim ki para topluyorsa, bu Âyet-i kerime'lere iman etmemiş ve inkâr etmiştir.
Zira Âyet-i kerime'de:
“İyi bilin ki yaratmak da emretmek de O’na mahsustur.” buyuruluyor. (A'râf: 54)
Yaratmak da emretmek de Allah-u Teâlâ'ya âittir, mahlûkun hiçbir hükmü yoktur, kim olursa olsun.» (“Hakiki Müslümanlar ve Sahteleri”, s. 8-9)
•
«Allah-u Teâlâ’nın ferman-ı ilâhisini hiçe sayarak, Din-i mübin’i âlet ederek dileniyorlar. Gerek kendi etraflarını gerekse diğer müslümanları soyup duruyorlar. Diğer taraftan din namına ‘hayır’ diye bir kâfirden bir fasıktan, haram olduğunu bildikleri halde istiyorlar. Bu durumda onların o fâsık ve kâfirden hiç farkları yoktur. Yani onlar da onun gibidirler. Niçin? Bilerek haramı irtikap ettikleri için, İslâm dini’ni küçültmeye gayret ettikleri için. Onların bütün çalışmaları İslâm dini’ni küçültmek içindir. Bu sebepledir ki onlardan daha aşağıdırlar. Bunlar dini dünyaya âlet ediyorlar. Müslümanlığa ısınacak kimseleri uzaklaştırıyorlar.

Onlar bu Âyet-i kerime’ye iman etmiş değiller. Bunu katiyetle bilin. Onlar din-i İslâm’dan çıkalı çok olmuş, Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerin hükümlerinden ayrılmışlar.
Konuştukları ilk şey maddedir, ilk saldıracakları yer ceptir. Tıpkı bir kurt gibi dalarlar. Halkı soymak için hep ihtiyaçtan bahsederler. Neden böyle yapıyorlar? Onların işi Hakk ile değil ki!
Kim Allah için çalışırsa, Allah-u Teâlâ dilediği kadar ona destek verir. Kim de menfaati için çalışırsa, Allah-u Teâlâ dilediği kadar onun çalışmasının karşılığını verir. Fakat halktan ücret alan Allah-u Teâlâ’dan ücret alacağını ümit etmesin.
Çünkü iki ücret bir arada verilmez. Bunu kesinlikle bilin. Ya Hakk’tan ücretini alacak, ya halktan. Seç hangisini seçersen. İşte bunun delili bu Âyet-i kerime’dir.» (Sözler ve Notlar 8, s. 395)
•
«Ücret istemeyen, gizli emelleri olmayan, Allah için, vatan için, ümmet-i Muhammed’in selâmeti için çalışan kimseler doğru yoldadırlar.» (İman ve Vatan, s. 292)
«Kurdukları dini metheder ve hep paradan bahseder. Çünkü kurdukları din paraya dayanıyor.
Hadis-i şerif’te:
“Onların dinleri para olacak.” buyuruluyor. (Münâvi)» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 47)
•
«Dünya için olanlar, paraya tapanlara gelince:
Bir isim ile bir din kurmuştur. Kurduğu dini kökleştirmek için ve kuvvetlendirmek için, dünya hayatını refah ile geçirmek ve yaşamak için, şöhret ve nam peşinde koşarlar. Bunun çoğalması için de çok para toplarlar ve halkı kaz gibi yolarlar. Halk bunların İslâm dininden çıktığını bilmiyor. Onların din-i İslâm için çalıştıklarını zannediyor. Oysa Allah-u Teâlâ bunların içyüzlerini Âyet-i kerime’leriyle bir bir izah ettiği halde Âyet-i kerime’leri bilmiyor, bakmıyor ve ibret de almıyor. Din kurucu bölücülerin peşine takılmış gidiyor.
Amma Allah-u Teâlâ onların âkıbetini Âyet-i kerime’sinde şöyle beyan ediyor:
“Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak.” (Mü’minûn: 54)
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde onlar hakkında böyle buyurduğu halde bunlara tâbi olanlar ise: “Sen bilmezsin bunlar sağlamdır.” diyor.» (Hakiki Müslümanlar ve Sahteleri, s. 85)
•
«Bu sapıtıcı nankörlerin halkı nasıl soyduklarını, yolduklarını, dinlerinin para olduğunu geçimlerinin dilencilik olduğunu ve halkı soyup yolduklarını biliyorsunuz.
Onlar doğru yolda olsalardı Yâsin sûre-i şerif’inin 21. Âyet-i kerime’si mucibince kimseden para dilenemezlerdi.

Halbuki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” buyuruyor. (Yâsin: 21)
O ise para toplayıp trilyonlarca lirayı fakirin hakkı olduğu halde binaya, lükse, süse harcamış, müslümanların yaptırdığı cami ve Kur’an kurslarını gasp etmişlerdir.» (“İslâm Dini ve Vehhâbîlik Dini”, s. 470)
•
«Size diyecekler ki: “Biz de namaz kılıyoruz ve tedrisat yapıp çocuk yetiştiriyoruz.”
Onlara deyin ki: Bütün bu işleriniz süleymancılık dinini gizlemek içindir. Zira bunları yapmasaydınız gasp ve soygun da yapamazdınız. Çocukları alet edip dilendiremezdiniz.
Çocukları alet edip hem dilencilik yaptırıyorsunuz menfaatiniz için, aynı zamanda çocuklardan da para alıyorsunuz.

Bu yaptığınız faaliyet Allah için değil, süleymancılık dinini kuvvetlendirmek içindir. Aynı zamanda lüks hayat yaşamak için, cebinizi doldurmak içindir.
İslâm’mış gibi görünerek soygun, gasp ve dilencilik yapıyorsunuz. Saf ve temiz insanların kanını emiyorsunuz.
Bunların hangisi İslâm dini ile bağdaşır? Bütün bu icraatlarınızı İslâm dini yasak etmiştir.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 172-173)
•
«"Cihad, cihad..." derler. Onların cihadı dinardır. Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bunlar hakkında "Dînuhum dinâruhum = Onların dinleri para olacak." buyuruyorlar.
Bunlar cihadı gerçekte mevki ve maddeye açmışlardır. Her biri kendi dalâlet yollarına davet ederler.» (“İlâhî Görüş Birliği’ne Dâvet”, s. 129)
«Para toplamak, din adına dilencilik yapmak İslâm’da yoktur.» (“Hâinlerin İçyüzü”, s. 540)
•
«Dilenci olarak nerede bir talebe görseniz, bilin ki Süleymancılardandır. Her tarafı işgal etmişlerdi. Önderleri de mercedes arabalarla sanayi çarşılarında dükkan dükkan gezerlerdi.
Onların dinleri Süleymancılık, imanları para olduğu için, bütün gayeleri madde idi, icabettiği zaman gasptı. Böylece bütün sahayı istilâ etmeye çalışıyorlardı. Din-i İslâm’ı âlet ederek koyun postuna bürünen bunlar, halkı kaz yerine koyup yoluyor ve soyuyorlardı.
Çeşitli kurnazlıklarla mallarını gasbediyorlardı.

Bu dilenen küfür ehli, bu mücahidlerin cihadı ile yok oldular.
Muhtelif memleketlere kitap yayma turlarına çıkan bu akıncı bayraklılar, bu mücahidler diyorlar ki:
“Gittiğimiz yerlerdeki Süleymancılar bize ateş püskürüyorlar.”
Evet doğrudur. Zira mâlum maskeleri düştü, küfürleri meydana çıktı, gelirleri kesildi, yurtları boşaldı. Ne dilenebiliyorlar, ne de halkı kaz yerine koyup soyabiliyorlar.
Halkı bu koyun postuna bürünen, dini dünyaya âlet eden kurtların şerrinden kurtardık, zararsız hale getirdik. Halkı onların yolmasından kurtardığımız için Allah-u Teâlâ’ya ne kadar şükrediyorlar ve bizlere teşekkür ediyorlar.
Bir kitap alan, yerine iki kitap alıyor, hem kendisini hem de beşeriyeti uyandırmak için.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 303)
•
«”Niçin dileniyorsunuz?” dedik. Dilenmediklerini, öşür topladıklarını söylediler. Çarşıda, pazarda, köyde, kasabada, nerede bir isteyici grup görürseniz, bir de bakıyorsunuz süleymancı! Dükkân dükkân, ev ev gezmekle mi öşür topluyorlar? Bir taraftan halka mahsulünün öşürünü vermelerinin gerektiğini telkin ediyorlar, diğer taraftan memleketimizin İslâm olmadığını savunarak haram olan fâizi helâl kabul ediyorlar. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? Bu milleti ahmak yerine mi koyuyorlar?
Onlara “Haram olan fâize neden helâl diyorsunuz?” diye sorduğumuzda “Dâr-ül Harp hakkındaki fikriniz nedir?” dediler. Üç kitabımızı birden ellerine verdik. “Bunları okuyun, sizden Âyet-i kerime ile cevap istiyoruz.” dedik.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 172)
•
«Onlar ise avuç açmakla geçiniyorlar, isteyip de topluyorlar. Bu doğru değildir.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:
“Cenâb-ı Allah haris (aç gözlü) ve çekiştirilen (tenkit edilen) isteyicilere buğzeder.” (C. Sağîr)
“El açıp isteyenler, o el açıp istemelerindeki zül ve hakareti bilselerdi, dünyada hiçbir zaman dilencilikte bulunmazlardı.” (C. Sağîr)
“Haberiniz olsun ki, dünyâ melundur. İçindekiler de melundur. Ancak Allah-u Teâlâ’yı zikretmek ve O’nun rızasına uygun şeylerle, bilen ve öğreten kimse müstesnâdır.” (Tirmizî)
Biz hiç kimseye bağlı değiliz, kimseden de bir şey beklemiyoruz.
Biz ancak Hazret-i Allah ve Resulü’ne -sallallahu aleyhi ve sellem- sığınırız. Onun içindir ki, cesaretle konuşuyoruz. Kimseden de korkumuz yok.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 261-262)
«Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmaktadır:
"Müslümanların işine harcanmak üzere ayrılan maldan birçok haksız harcamalar yapan kimseler için kıyamet gününde cehennem vardır." (Buharî. Tecrid-i sarih: 1294)
Hazret-i Allah'ın nehyettiği işleri yaparken borçlu düşen kimseye de, aldığı parayı isyan ve israf yolunda sarfedecek olan kimselere de zekât verilmez.» (Süleymancıların İçyüzü, s. 134-135)
•
«Allah-u Teâlâ A’raf sûre-i şerif’inin 31. Âyet-i kerime’sinde “Yiyin için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” buyururken, onlar topladıkları emanet paraları kendi arzuları doğrultusunda lüks ve israf içinde harcıyorlar.
Talebeleri alet ederek kurban derisi topluyorlar, ceplerine indiriyorlar.
Ramazan-ı şerif’i âlet ederek, iftarlara davet ettikleri kimseleri soyuyorlar. Kendi elemanlarını halkın içine sokarak “Benden şu kadar, benden bu kadar!...” dedirtmek suretiyle yalan söylüyorlar, gelenleri yolmak için kandırıyorlar.

Halbuki Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Bizi aldatan bizden değildir.” buyurmaktadır. (Münâvi)
Ayrıca hile ve aldatmacalarla gasplar yapılıyor.
Biz bunların bir kısmını size arzettik.
Bir Âyet-i kerime’yi inkâr eden, hepsini inkâr etti demektir. Birine uymayan hepsine uymadı demektir.
Bunları yapanlar bilin ki Allah-u Teâlâ’nın hükmünü kaldırmaya çalışmış, kendi zan hükümlerini onun yerine koymaya çalışıyorlar.» (“Sözler ve Notlar 5, s. 455)
•
«Onlar topladıklarını zevk ve safâ yolunda süse ve lükse harcarlar.
İsraf ise haramdır.
Âyet-i kerime’de:
“Yiyin için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” buyuruluyor. (A’raf: 31)
Talebeleri âlet ederek topladıklarını kendi arzuları istikametinde harcadıkları için, emanete hıyanet etmiş oluyorlar. Bu ise münafıklık alâmetidir.
Hadis-i şerif’te:
“Münafıklık alâmeti üçtür. Söylediği zaman yalan söyler, vâdederse sözünü yerine getirmez, kendisine bir şey emanet edildiği zaman ona hıyanet eder.” buyurulmaktadır. (Buhârî-Müslim)» (Süleymancıların İçyüzü, s. 178-179)
•
«Diğer bir Hadis-i şerif'te, emanetin ganimet bilineceğini haber veriyorlar:
“Emanet yitirildiği zaman kıyameti bekle! İşler ehil olmayanlara verilince kıyameti bekle!” buyurulmaktadır. (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 54)
Hazret-i Allah'ın nehyettiği işleri yaparken Allah ve Resul'ünün hükümlerine karşı geliyorlar. Hazret-i Allah'ın hükmünü bozmaya ve değiştirmeye çalışıyorlar. Çünkü bu yaptıkları israftır. İsraf ise haramdır. ...
Bütün bölücüler zekâtta bu gaspı yapıyorlar ve fakirin lokmasını ağzından alıyorlar ve bunu rahatça yapıyorlar. Bu İslâm dini ile hiç bağdaşır mı? Bu ancak din kurucularının dinine göre hükmüdür.» (“Hakiki Müslümanlar ve Sahteleri”, s. 14)
«Süleymancılar kendi dinlerini kurunca: “Bizim dinimize göre fâiz helâldir.” diyerek fâizin helâl olduğunu ilân ettiler. Bu inkârlarını alevlendirerek bütün Türkiye’ye ve dünyaya duyurdular, halkı fâize bulaştırdılar.
Sûret-i imanda olanların nefislerine cazip geldi, onların arzularına uydular ve fâize bulaştılar. Hazret-i Allah ve Resulullah ile harbe tutuştular ve fakat O Kahhar’dır, bunların hepsini kahretmeye Kâdir-i mutlak’tır. Hem sıfatını değiştirir hem de Veyl deresine atar.
Hazret-i Allah’a ve Resul’üne harp ilân etmekle, din-i İslâm’dan çıkmakla kalmadılar, Hazret-i Allah’ı ve Kitabullah’ı şikayete kalktılar.
Fâize çığır açtılar. Böylece fâiz kapılarını açtılar, imanı zayıf olanların hepsi o kapıdan dışarı çıktı. İlk fâizin helâl olduğunu söylediler. Para, öşür ne varsa topladılar, böylece ilk çığırı açmış oldular.
Oysa fâizin azı da çoğu da İslâm dinine göre şiddetle haramdır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Yok eğer fâizi terketmezseniz, bunun Allah’a ve Peygamber’ine açılmış bir savaş olduğunu bilin.” (Bakara: 279)
Âyet-i kerime’de geçen “Harp” ifadesi, başka hiçbir tahrim Âyet-i kerime’sinde görülmez.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmaktadır:
“Fâiz yetmiş çeşit günaha sebeptir. Bunların en hafifi, kişinin anası ile zinâ etmesi gibidir.” (İbn-i Mâce: 2274)» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 300-301)
•
«Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun! Eğer imanınızda gerçek iseniz, fâizden arta kalanı bırakın almayın.” (Bakara: 278)
Allah-u Teâlâ müminlerin iman etmiş olabilmeleri için fâizi terk etmelerini şart koşuyor ve imanı fâizi bırakmaya bağlıyor. Allah’tan korkup da arta kalan faizden vazgeçmedikleri takdirde imanla alâkaları kalmıyor. Onlar her ne kadar mümin olduklarını iddiâ etseler de mümin değildirler. Allah-u Teâlâ’nın beyanı, şüphe bırakmayacak şekilde açıktır ve katidir.
“Yok eğer fâizi terketmezseniz, bunun Allah’a ve peygamberine açılmış bir savaş olduğunu bilin.” (Bakara: 279)
Onların Hazret-i Allah ve Resulullah Aleyhisselâm’a harp ilan etmelerinin mânâsı; Hazret-i Allah ve Resulullah Aleyhisselâm’a en büyük isyan ve tuğyanda bulunmanın ifadesi demektir. Böyle bir durumda, Hazret-i Allah ve Resulullah Aleyhisselâm’a harp ilan edip büyük isyanda bulunanlara müslüman denir mi?
Dışarıdaki kâfirlere her zaman savaş açmak zaruri ve gerekli olmadığı halde, bunlara savaş açmak kayıtsız şartsız vacip kılınmıştır.
“Eğer fâiz almaktan tevbe ederseniz, ana paranız yine sizindir. Böylece ne kimseye haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.” (Bakara: 279)
Fakat tevbe etmezseniz, dinden çıkmanızdan dolayı ilâhî harbe muhatap olmakla kendinize yazık etmiş olursunuz.
Hükmü yalnızca fâizi ilgilendiriyor gibi görünen bu Âyet-i kerime’ler, muhtevası ve delâleti bakımından birçok yasaklara âit hükümleri de içine almaktadır.
Fâizciler hakkında buyurulan hem lafzî hem de mânevî bu şiddetli tehditler, hemen hemen hiçbir tahrim âyetinde yer almış değildir.
Hazret-i Allah’a ve Resul’üne harp ilân etmiş olan bu gibi kimseler en şiddetli bir dil ile lânetlenmişlerdir.
Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’lerinde fâizi şiddetle yasaklamıştır:
“Fâizi yemeyiniz!” (Âl-i imran: 130)
Fâiz kesinlikle haram olduğu için, haram bir fiili işlemek Allah-u Teâlâ’nın cezasını mucip olur, fâiz yemek de cezayı gerektirir. Faiz yiyenler dünyada ve ahirette bu suçun ağır cezasını çekerler.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Fâiz yiyenler: ‘Fâiz ticaret gibidir’ dedikleri için kıyamet günü kabirlerinden şeytan çarpmış gibi ihtiyaçlar içinde kalkacaklardır.
Oysa, Allah alış-verişi helâl, fâizi haram kılmıştır.” (Bakara: 275)
Allah-u Teâlâ fâizi ve fâizin girdiği bütün kazanç yollarını kesin olarak haram kıldığı halde; fâiz ile alış-veriş yapıp insanların kanlarını emenler, menfaatleri doğrultusunda fâiz alıp-vermekten çekinmeyenler, Âyet-i kerime’de belirtildiği üzere kıyamet günü kabirlerinden delirmiş gibi perişanlık içinde kalkarlar. Kör gibi, el yordamıyla hareket eden kimse gibi sağa sola yıkıla yıkıla çaresiz olarak dolaşırlar. En çirkin ve en kötü bir görünümle mahşer yerinde teşhir edilirler. Bu hal onların ayrıca özelliği olacaktır.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz miraç gecesinde fâizcileri Âyet-i kerime’nin tasvir ettiği şekilde görmüştür.
“Bundan böyle kime Rabb’inden bir öğüt gelir ve fâizcilikten vazgeçerse, geçmiş günahları kendisine ve hakkındaki hüküm de Allah’a âittir.
Kim de tekrar fâize dönerse onlar cehennemliktirler. Orada ebedi olarak kalacaklardır.” (Bakara: 275)
“Allah fâizle kazanılanı eksiltir, bereketini tamamen giderir. Sadakası verilen malları ise artırır. Allah küfran-ı nimette bulunan günahkâr hiç kimseyi sevmez.” (Bakara: 276)
Fâizi helâl kılarak, fâiz yiyerek isyana devam etmek suretiyle küfrü gittikçe büyüyen, artan ve katmerleşen hiç kimseyi sevmez, aksine nefret eder.» (Sözler ve Notlar 10, s. 551-553)
«Her İsim Bir Dindir.
Binaenaleyh kendine has isim verenlerin hepsinin dini ayrıdır.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.” (Mü’minûn: 53)
Bu Âyet-i kerime’ye göre her kendine has isim yapan, kendine göre bir din kurmuştur, o isim onun resmi dinidir. Bunlar “Biz cemaatiz.” diyorlar, halbuki Hazret-i Allah onların kurdukları ve tuttukları yol için “Dindir” diyor. Sen ki Hazret-i Kur’an’ın tümünü “Biz cemaatiz” demekle inkâr etmeye kalkıyorsun. O zaman apaçık küfre düşmüş oluyorsun.» (“Her İsim Bir Dindir”, s. 74-75)
•
«Bu Âyet-i kerime bir berzahtır, onların ismini ayırmıştır. Her bölüğün dini ayrı olduğu gibi, kitabı da ayrıdır.» (“Sözler ve Notlar 10”, s. 512)
•
«İlâh kabul ettiği bir isimle dinini değiştirdiği ve gayesi para olduğunu duyduğunuz zaman, o topluluk hangi dinden ve hangi ilâhından bahsediyorsa o ondandır.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 75)
•
«Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Evliyâullah’tan olan yüzbinlerce marifetullah ehli gönderdi. Onlar da müridler yetiştirdiler.
Yüzbinlerce hakiki âlim gönderdi, zâhiri ilmi öğretmek için.
Hazret-i Kur’an’ı tâlîm için de yüzbinlerce hafız gönderdi, tâlîm etmeleri ve hafız yetiştirmeleri için. Fakat bunlar İslâm dini’nin içinde:
“Müminler kardeştirler.” (Hucurat: 10)
Âyet-i kerime’si mucibince kardeş olarak yaşadılar. Hiçbirisinin bir din kurmak, aklından bile geçmemişti ve fakat şimdi çıkan bu türemeler, her türeyen bir din kurdu. İslâm dini’ni parça parça ettiler. Bunun için de gadâb-ı İlâhi’ye vesile oldular.
Diyeceksiniz ki; onlar da namaz kılıyor, oruç tutuyor, ibadet ediyor... Şimdi sen kendi zannını bırak, Hazret-i Allah ve Resulullah Aleyhisselâm’ın beyânına bak! ...
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Her bölük her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.” (Mü’minûn: 53)
Buradaki “Yanında bulunan” Allah katındaki değildir. Kendi yanında bulunan dinden murad, yaptığı isimdir. Kitaptan murad kendi zannıdır. Bunların İslâm dini ile hiçbir ilgileri yoktur. Âyet-i kerime’leri, Hadis-i şerif’leri güzelce inceleyin.
Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyurulmaktadır:
“Sizin aranızda öyle zümreler türeyecektir ki; siz onların namazlarının yanında kendi namazlarınızı, oruçlarının yanında kendi oruçlarınızı, iyi işleri yanında kendi iyi işlerinizi küçük göreceksiniz. (Yani onların yaptıkları işler dıştan sizinkinden üstün gibi görünecektir.) Onlar Kuran da okuyacaklar, fakat Kuran(ın feyzi) onların boğazlarından öteye geçmeyecektir. (yalnız dilde kalacaktır.) Nitekim onlar, okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklar. Okun sahibi (avı delip geçen) okunun demirine bakar, (Kana benzer) bir şey göremez, yelesine bakar, orada da bir kan izi göremez. Daha sonra (acaba, ava dokunmadı mı?) şüphesiyle kirişe gelen ve fok denilen çatal yerine bakar, orada da bir iz göremez.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1783)
Neden? Bölücü olduğu için dinden çıkmış oldu.

Nitekim, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Ümmetim için saptırıcı imamlardan korkarım.” (Müslim)
“Şerler ve fesadlar olacak. Kim birlik içinde olan bu ümmetin içinde tefrika çıkarmak isterse, kim olursa olsun kılıçla boynunu uçurun.” (Müslim)
Bu kadar ibadet ve taatine rağmen ok yaydan çıktığı gibi dinden çıkışı nedendir? Öyle ki dinden çıktığına dair hiçbir iz de yok gibi görünüyor. Amma aslında her şey apaçıktır, dinden çıktığına dair.
Zira Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (En’âm: 159)
İşte bu Âyet-i kerime de onları Allah-u Teâlâ’nın dinden çıkardığına dair fermanı. Hadi bunu inkâr edin!» (İmanlı Gönüllere Hitap”, s. 414-416)
•
«Allah-u Teâlâ Mü’minun Sûre-i şerif’inde şöyle buyurmaktadır:
“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabb’inizim. O halde benden korkun.” (Mü’minun: 52)
Cenâb-ı Hakk, inananları tek ümmet kabul ediyor ve bu teklikten ayrılanlar huduttan ayrılmış oluyor. Onlar bu emr-i ilâhi’yi dinlemediler ve korkmadılar. Yetmişüç fırkadan yetmişikisi huduttan böyle çıktı. Allah-u Teâlâ’nın emrine uymadıklarından ve ters düştüklerinden, dinden çıktılar.
Ve Allah-u Teâlâ: “Benden korkun!” emr-i şerif’ini buyurduğu halde: “Hayır, biz senden korkmuyoruz.” dediler. “Bizim imamlarımız var, papazlarımız var, masonlarımız var. Biz senden korkmuyoruz” dediler. Allah-u Teâlâ’ya meydan okudular.
Allah-u Teâlâ da cevaben buyuruyor ki:
“Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.” (Mü’minun: 53)
Dinden murad isimleri, kitaptan murad ise zan ve tüzükleridir.

Bu Âyet-i kerime her sapana ve sapıtıcıya hitap eder, yaptığı icraat ahkâm-ı ilâhi’ye ters düşüyorsa bu Âyet-i kerime’ye bakarak hükmedin ki ilâhi hükme ve din-i İslâm’a ters düştüğü için küfre kaymıştır.
Bu böyledir. Çünkü bu gibi hareketler küfür kapsamına girer.
Allah-u Teâlâ bölücülerin hepsi için “Tuttuğu yoldan memnundur.” diyor. Dikkat edin! Hepsi memnun değil mi? Memnun oldukları için bu Âyet-i kerime’nin kapsamı içine giriyorlar. Binaenaleyh Mü’minun sûre-i şerif’inin 53. Âyet-i kerime’si bir berzahtır.
İslâm’dan çıktıktan sonra her bir bölücü birer isim yaptı. Bu isimler birer dindir. Oysa İslâm’da bir tek ümmet, bir tek din vardır.
“Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran: 19)
Allah-u Teâlâ’nın yanında makbul olan din yalnız budur.
Kitaba gelince; İslâm dininin kitabı birdir, o kitap Hazret-i Kur’an’dır. Onların kitapları ise kendi zanlarına göre uydurdukları hüküm ve tüzükleridir. Allah-u Teâlâ burada açık olarak işaret ediyor. Murad-ı ilâhî budur, bunu böyle bilmemiz lâzımdır.
Onların dini ayrıdır, kitapları ayrıdır. Her bölük kendi dinine göre, kendi kitabına göre hareket ediyor. Böylece dinden çıkıyorlar ve bundan pek memnundurlar, aralarında bununla seviniyorlar. Hepsine sor, hepsi de kendi tuttukları yoldan memnundur. Bu yoldan onları alıkoymak da mümkün değil.
Bu Âyet-i kerime’lere bak, bir de bunların icraatlarına bak. Kararını kendin ver.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 9-11)
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri İslâm dini’ni Allah-u Teâlâ’nın ahkâmını kendi arzularına göre değiştirmeye çalışanları tarif ederken “din ve vatan bölücüleri” olarak bunları bize tanıttılar.
Bu beyanlarının nasıl bir hakikati ifade ettiğini bugün ayan beyan görüyoruz.
Almanya’daki Müslümanların haklarını savunmak ve Alman devletine karşı ortak bir muhatap oluşturmak amacıyla 2007 yılında Almanya’daki müslüman teşkilatları Almanya Müslümanları Koordinasyon Konseyi (KRM) adı altında bir araya geldiler. Türkiyeli ve diğer ülke müslümanlarını bir araya getiren bu kurulda DİTİB (Diyanet İşleri Türk İslam Birliği) başta olmak üzere süleymancıların VIKZ (İslam Kültür Merkezleri Birliği) de vardı. İsrail saldırılarının başlamasından sonra süleymancılar 2024 yılında bu kuruldan ayrıldılar ve Almanya ile HAMAS’ı terör örgütü kabul ettiklerine dair bir protokol imzaladılar.
Böylece içleri dışarıya çıktı, gerçek niyetlerini gösterdiler.
Zaten Alman devleti ve istihbaratı ile yakın ilişkileri olan süleymancılar böylece safını ve bölücülüğünü ilân etmiş oldu. İkinci bir FETÖ olduğu meydana çıktı.
2023 yılında süleymancıların Almanya kuruluşunun 50. yıl programına Alman cumhurbaşkanı da katılmıştı. Süleymancılar Köln’de 70 milyon euroya mal olan bir genel merkez yaptılar. Açılışını Ağustos ayında yaptılar.
Süleymancılara yapılan operasyonda 100 milyar TL gibi büyük bir parayı yurtdışına kaçırdıkları açıklandı. Yabancı istihbaratlarla irtibatları herkes tarafından dile getirilmeye başlandı.
İçişleri Bakanı örgütü yurtdışından idare etmeyi planladıklarını açıkladı.
Binaenaleyh hem dinde bölücülük yapıyorlar, hem FETÖ gibi küffar devletleriyle birlik olup oradan Türkiye’ye nüfuz etmek istiyorlar. Müslümanlardan topladıkları emanet paralarla kurdukları sinsi ve gizli teşkilâtı dini, vatanı, devletimizi ele geçirmek, FETÖ gibi devlete sızmak için kullanıyorlar.

Ey müslüman!
Bunların iç yüzünü görüyorsunuz. Sakın bunlara müslüman nazarı ile bakmayın. Bunların İslâm’a verdikleri zararı hiçbir küffar veremez. İç düşmanın yaptığını dış düşman yapamaz. FETÖ örneğinde olduğu gibi.
Halbuki Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri bunların dinlerinin ayrı olduğunu, dine ve vatana verdikleri zararı seneler önce Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle izah ve ilan etmişlerdi.
Bugün devletin bu operasyonları ile nasıl bir din istismarcısı oldukları, dinlerinin imanlarının para olduğu, devleti ve vatanı hedef aldıkları iyice aşikâr oldu. Hâlâ bunlara müslüman nazarı ile mi bakacaksınız?
«Allah-u Teâlâ En’âm Sûre-i şerif’inin 159. Âyet-i kerime’sinde onları kulluğuna kabul etmediğini, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e haber veriyor:
“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.”
Yani “Ben onlardan ilgimi kestim, sen de kes!” Bunu kat’i olarak bildiriyor.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de Hadis-i şerif’lerinde:
“Ayrılık yapan bizden değildir.” buyuruyorlar. (Münâvi)
Allah-u Teâlâ kulluğundan, Resulullah Aleyhisselâm da ümmetliğinden çıkarmış oldu.
...
Her biri birer isim yaptı. Kendi zan kitabına ve kendi dinine göre tâbi oldu. Allah-u Teâlâ’nın emrine uymadığından ve ters düştüğünden dinden çıktılar.
“Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.” (Müminun: 53)
Bu Âyet-i kerime’lere dikkat edin. Bunlar İslâm’dan çıktıktan sonra kendi dinlerine ve kendi kitaplarına göre hüküm veriyorlar. Böylece dinden çıkıyorlar ve bundan pek memnundurlar, aralarında bununla seviniyorlar.
“Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak!” (Müminun: 54)
Allah-u Teâlâ burada bunların sapıklığa düştüklerini açık açık beyan buyururken, siz bunları nasıl olur da İslâm olarak kabul ediyorsunuz?
“Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.” (Müminun: 55-56)
Allah-u Teâlâ’nın haklarında verdiği hüküm bu. Ne onlar bu işin farkında, ne de sizler!..
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Ümmetim benden sonra yetmişüç fırkaya ayrılacak, bir fırka müstesnâ diğerleri hep ateştedir.
– Onlar kimlerdir ya Resulellah?
Benim ve ashabımın yolunda olanlardır.” (Ebû Davud)
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Müminler kardeştirler.” buyuruyor. (Hucurat: 10)
Fakat bunlar bu Âyet-i kerime’ye ters düşmüşlerdir. Hem dinimizi hem de vatanımızı parçalıyorlar.
Âyet-i kerime’de:
“İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşınız, kötülük ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayınız.” buyuruluyor. (Mâide: 2)
Bu Âyet-i kerime’yi suret-i katiyede kabul etmemişlerdir. Kendi arzularına göre bir yol tutmuşlardır. Emr-i ilâhi bu. Onlar ise bu emr-i ilâhî’yi hiç dinlemediler. Dini ve vatanı böylece parçalıyorlar.
Âyet-i kerime’de:
“Dine bağlı kalın ve dinde ayrılığa düşmeyin.” buyuruluyor. (Şûrâ: 13)
Bakınız bu emr-i ilâhî’ye de nasıl ters düşmüşlerdir. Dinden kopmuşlar, kendilerine göre birer din seçmişlerdir. İslâm gibi görünüyorlar, fakat fâsıklığa devam ediyorlar.

İşte Âyet-i kerime’lere dikkat ediniz:
“Hepiniz topluca, sımsıkı Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın.” (Âl-i İmran: 103)
Bu Âyet-i kerime’de böyle emredildiği halde, bu Âyet-i kerime’yi de inkâr ettiler. Böylece ayrıldılar. Bu Âyet-i kerime’ler, bunların hep din-i İslâm’dan ayrıldıklarına delil olan Âyet-i kerime’lerdir.
“Aralarında çıkan gruplar birbirleriyle ayrılığa düştüler. Acıklı bir günün azabı karşısında vay o zulmedenlerin hâline!” (Zuhruf: 65)
Âyet-i kerime’si ile, işte Allah-u Teâlâ bunları nasıl acıklı bir azaba müstehak edeceğini ve acıklı bir azapla karşılaştıracağını açıkça beyan buyuruyor. Fakat bunların ilâhî hüküm karşısında kılları kıpırdamıyor. Çünkü ruhları ölmüş.
“Onlar kendilerine ilim geldikten sonra birbirlerini çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler.
Eğer belirli bir süre için Rabb’inin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında hemen hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu.” (Şûrâ: 14)
“İnsanlar ilk önce bir tek ümmet idiler. Sonradan ayrılığa düştüler. Eğer Rabb’inden ezelde bir takdir geçmemiş olsaydı, ihtilafa düştükleri şeyler hakkında hüküm çoktan verilmiş olurdu.” (Yunus: 19)
Bu Âyet-i kerime’lerde de Allah-u Teâlâ onlar hakkında ne kadar gadaba geldiğini, ezelden onlara tanınmış bir sürenin dolmasını murad ettiğinden, hemen helâk etmediğini ve fakat bunları er-geç helâk edeceğini beyan buyuruyor.
Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Allah ve Resulü’ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ile zaafa düşersiniz ve kuvvetiniz elden gider.” buyuruluyor. (Enfâl: 46)
Bunlar hem dinimizi hem vatanımızı parçalıyorlar, dış düşmandan daha büyük tahribatı yaptılar. Din-i mübini bölmekle, vatanımızı parçalamakla da en büyük düşmanlığı yapmış oldular. Bu yüzden dinimizi olduğu gibi vatanımızı dahi büyük tehlikeye düşürüyorlar.
Bölücülerin durumları bu!..» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 81-89)
«Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Sizin için Deccal’den daha çok Deccal olmayanlardan korkarım.”
“Onlar kimlerdir?
“Saptırıcı imamlardır.” (Ahmed bin Hanbel)
“Deccalden daha beter, daha kötü nasıl olabilir?” derseniz bunu size izah edeceğim.
Bu sapıtıcı imamlar, kendilerini sûret-i Hakk’tan gösterdiler. İslâm’ın önderi, kurtarıcısı imiş gibi göründüler. Ve bu suretle etraflarında fertler toplandı. Bu destekçileri görünce içleri dışarıya çıktı. Dinlerini hemen ilân ettiler. Allah’lık dâvâsında bulundukları gibi, kurdukları dini ayakta tutmak için Allah-u Teâlâ’ya ve dinine hasım kesildiler ve küçümsediler.
“İnsan, bizim kendisini kerih bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki, şimdi o apaçık bir hasım kesilmektedir.” (Yâsin: 77)
Hazret-i Allah’ın Din-i mübin’i olan İslâm’ı; menfaatlerine, gaye ve maksatlarına âlet ederek, İslâm’ın ulvî hükümlerini kendi çıkarları doğrultusunda bozmaya, değiştirmeye, yozlaştırmaya çalışarak Hazret-i Allah’a hasım kesildiler.
“O bizim âyetlerimizden birşeyler öğrendiği zaman onlarla alay eder. İşte öyleleri için alçaltıcı bir azap vardır.” (Câsiye: 9)
Bu sapıtıcı imamlar, dinlerini ilân edip ilâhlık dâvâsında bulunduklarından din-i İslâm’dan çıktılar, onlara tâbi olup ilâh kabul edenleri de dinden çıkardılar. Hepsi iman hırsızı oldular, yani imanlarından soyundular, küfre kaydılar. Esası budur.
Allah-u Teâlâ’nın dinini alaya almak, O’nun âyetlerini hafife almak ve inkâr etmek kadar büyük dalâlet olamaz.
“İşte böyle... Çünkü onlar Allah’ın indirdiğinden tiksinip hoşlanmamışlardır.” (Muhammed: 9)
Onlara sorsan kendilerini İslâm’mış gibi göstermeye çalışıyorlar. Âyet-i kerime’lere iman ile baktığınız zaman küfre kaydıklarını görürsünüz. Deccal ise alenen Allah’lık dâvâsında bulunacak. Gerçek iman-ı kâmil olanlar onun küfrüne asla rızâ göstermezler. Canını verir, imanını vermez.

İşte bunun için bu sapıtıcı imamlar, İslâm dininde en büyük tahribatta bulundular. Milyonlarca imanlı müslümanı kitleler halinde küfre kaydırdılar. Dünya kurulduğundan beri İslâm dini bu kadar zarar görmediği için Deccal’den de büyük tahribatı oldu bu sapıtıcı imamların. Bunlar nasıl ilâh olur derseniz:
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rabbleri olarak kabul ettiler. Oysa kendilerine, bir olan Allah’a ibadet etmeleri emredilmişti.” (Tevbe: 31)
Bu Âyet-i kerime’nin mânâsını bizzat Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz kendisi açıklamıştır.
Şöyle ki:
Daha önceleri hıristiyan olan Adiy bin Hâtim boynunda gümüşten bir haç olduğu halde, İslâm hakkında bilgi edinmek niyetiyle Medine’ye gelmişti. Şüphelerini gidermek için Resulullah Aleyhisselâm’a bazı sorular sordu. “Bu âyet bizi âlimlerimizi, rahiplerimizi rabbler edinmekle suçluyor. Halbuki biz onları kendimize rabbler edinmeyiz. Bunun mânâsı nedir?” dedi.
Resulullah Aleyhisselâm “Onlar helâli haram kıldılar, haramı helâl kıldılar. Siz bunu öylece kabul etmiyor muydunuz?” diye sorunca Adiy “Evet böyledir.” diye tasdik etti. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“İşte bu sizin onları rabbler edinmenizdir.” buyurdu. (İbn-i kesir)
Çünkü Allah-u Teâlâ’nın açık hükmü varken, sen bu açık hükmü dinlemiyorsun, onları dinliyorsun, onu hâşâ ilâh olarak kabul ediyorsun.
Bu Hadis-i şerif, Allah’ın Kitab’ını kenara iterek, haramı helâl, helâli haram yapanların nefislerini ilâh ve rab ittihaz ettiklerini, onlara uyup peşinden gidenlerin de onları rabler edindiklerini göstermiş olmaktadır. Dolayısıyle müşrik olmuş oluyorlar. Allah’a inandık deseler bile, bu iddialarının inandırıcı olmadığı ortadadır.

İmamlara iman eden, Allah-u Teâlâ’ya iman etmemiştir. Binaenaleyh bu imamlar size hep Allah-u Teâlâ’nın yasak ettiği şeyleri mübah gösteriyor, helâl olarak kabul ettiriyorlar. Ve siz de onlara uymakla İslâm’ı bıraktığınızdan ötürü, onlara inanıyorsunuz. Allah-u Teâlâ’nın hükmünü arkaya atıyorsunuz ve böylece dinden imandan ayrılmış oluyorsunuz.
Dünyada iken kendilerine tâbi olanları yoldan çıkarıp saptıran imamlar, türemeleriyle beraber ateşli azaba düçar olacaklardır.
“Bu böyle! Şüphesiz ki azgınlar için çok kötü bir dönüş yeri vardır.
O da cehennemdir. Oraya girerler. O ne kötü bir yataktır!
İşte kaynar su ve irin! Tatsınlar onu!
Bunlara benzer daha çeşit çeşit acılar da vardır.” (Sâd: 55-56-57-58)» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 50-54)
«Sual: “Onlara yardımda bulunmak caiz midir?”
Cevap: Hayır.
Sual: “Niçin caiz değildir?”
Cevap: Hazret-i Allah ve Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem- ile harp ettikleri için.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Fâsıka ihsan eden kimse İslâmiyet’in yıkılmasına yardım etmiş olur.” buyuruyorlar. (Münavî)» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 178-179)
•
«Kim ki bunların toplantısına dahil olursa, bunlara para verirse;
“Fasıka ikram eden İslâmiyet’in yıkılmasına yardım etmiş olur.” (Münâvi)
Hadis-i şerif’i mucibince İslâm dininin yıkılmasına yardım etmiş sayılır.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 13)
•
«Her uğradığımız yere bakıyorum ki, artık halkın bunların içyüzünü öğrendiğini, nefret ettiğini görüyorum.
Halk kitabı iştiyakla okuyor, çünkü artık halk bunlardan nefret etmiş.
Müslümanların kanını emiyorlar, yalı yapıyorlar, apartman yapıyorlar, altlarında taksileri var. Bunlar hiç çalışmadıkları halde bu saltanat nereden geliyor?
İşte kardeş;
Fasığa yardım etmekle dininin yıkılmasına vesile olmuş oluyorsun.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 242)
•
«Bu din kurucu imamların durumu budur. Onların bütün gayesi maddedir, şöhrettir. Maksat peşinde koşarlar. Riyâyı severler ve gasbın her türlüsüne başvururlar. Ve bu gasbın içinde çeşitli soygunlar tertip ederler.
Doğrusu bu fâsıklara ikram edenlerin İslâm dininin yıkılmasına vesile olacağını Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde haber vermişlerdir.
“Fâsıka ikram eden kimse İslâmiyet’in yıkılmasına yardım etmiş gibi olur.” (Münâvî)
Dini dünyalığa alet ederek, din adına birtakım haksız sebeplerle insanların mallarını yemek ve kendinde toplayıp biriktirmek kesinlikle haramdır.

Allah-u Teâlâ din adına haksız yollara ve haksız kazançlara başvuran yahudi hahamlarını ve hıristiyan papazlarını kınamakta, dini dünyalıklarına alet ederek çok kötü bir misal olduklarını açıklamaktadır:
“Ey iman edenler! Şu bir gerçektir ki, hahamların ve rahiplerin çoğu insanların mallarını haksızlıkla yerler ve onları Allah’ın yolundan alıkoyarlar.” (Tevbe: 34)
Dinin aslından uzaklaşan ehl-i kitabın düştüğü bu korkunç uçuruma müslüman din âlimlerinin de düşmemesi için uyarıda bulunuyor.
“Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanna uyarlar.” (En’âm: 116)
İşte bu “İmamdır, âlimdir” zannettiğiniz kimseler gerçekten saptırıcılardır. Allah-u Teâlâ bunları tarif ettiği halde bu ilâhi hükmü umursamıyorsunuz.» (“Sözler ve Notlar 4”, s. 505-506)
«Zekât verilecek sekiz sınıf Tevbe Sûresi’nin 60. Âyet-i kerime’sinde tesbit edilmiştir.
1. Fakirler: Sahip olduğu malı ve elindeki parası nisab miktarını doldurmayan muhtaç kimselerdir. Bu gibi kimselere, iş ve güçleri olsa da zekât verilebilir.
2. Miskinler: Günlük yiyecekleri olmayacak kadar aşırı derecede düşkün kimselerdir.
3. Zekât Memurları. (Bu şimdi yok)
4. Müellefe-i kulûb: Kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenenler.
Emr-i İlâhî böyle olduğu halde, bunlar ise büyük rahatsızlıklarla zorla almak istediklerinden ötürü ısınacak olanı İslâm’dan uzaklaştırıyorlar.
5. Köleyi azad maksadıyla harcama yapılması. (Bu da bugün için yok.)
6. Borçlarını ödeyemeyecek durumda olan borçlular. (Meşru işte borçlanılmış)
7. Allah yolunda savaşa katılmak isteyenler.
8. Yolda parası bitip, memleketine gidemeyecek duruma düşmüş olan yolcular.
Bu sekiz sınıfın haricinde zekât verilmez, verilirse tekrar vermek icabeder.
Allah-u Teâlâ’nın emri budur, nizam-ı İlâhî budur. Bu nizam-ı İlâhî’yi bozmak isteyenler ise, Allah-u Teâlâ’nın kitabına göre değil de kendi kitaplarına göre hüküm veriyorlar.
Fakirin lokması ağzından alınıp binaya zinâya verilmez. Niçin ikisini eşit tuttuk? Binaya zekât alan, zinâya da harcar. Partiye-pırtıya verilmez. Partiye alan adam, kendisine de, zevk ve safâsına da harcar. Çünkü o da haram, o da haram.
Bunu yapanlar iyi bilsinler ki Hazret-i Allah’ın hükmünü bozmaya ve değiştirmeye çalışıyorlar. Böylece Hazret-i Allah ve Resulü’nün hükümlerine karşı geliyorlar, Hazret-i Allah’ın hükmünü beğenmiyorlar. Bunların Hazret-i Allah ile ne irtibatı olur?

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“Müslümanların işine harcanmak üzere ayrılan maldan birçok haksız harcamalar yapan kimseler için kıyamet gününde cehennem vardır.” (Buharî. Tecrid-i sarih: 1294)
Hazret-i Allah’ın nehyettiği işleri yaparken borçlu düşen kimseye de, aldığı parayı isyan ve israf yolunda sarfedecek olan kimselere de zekât verilmez.
Bankaya girmiş, fâize dalmış, içki içmiş, kumar oynamış, bu menhiyatlardan ötürü borçlu düşmüş kimselere de zekât verilmez.
Beytül-mal ismi altında topladıkları, sahte imamlara da zekât verilmez.
Veren bir daha vermek zorundadır.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Malının zekâtını zekât düşmeyen kimseye veren, zekât vermemiş gibi olur.” buyurmuşlardır. (Tirmizî)
Çok iyi bilinsin ki bu gibi kimselere zekât verenler soyulmuşlardır. Hazret-i Allah’ın indinde makbul değildir.
Zekât verecek kimseler, yerini arayıp bulmaları gerekir.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 133-135)
•
«Öşürü eskiden Beyt’ül Mâl adı altında devlet, ticaret mallarından topluyordu. Ve toplayana AŞİR denirdi.
Süleymancılar ise halktan “Beytülmâl biziz.” diyerek topluyorlar. Bunu, hasat zamanında; öşür, zekât var diye kafileler düzenliyorlar ve zorla yapıyorlar.
Dükkân dükkân gezerek zekât topluyorlar.
Zekât toplayıcısına da AMİL denilir. Bu da devlet reisince vazifelendirilir. Bugün bu yoktur. Pekiyi sizi kim görevlendirdi? Camii, mescit, yol, köprü, medrese yapımına zekât verilmez. Zekât ancak fakirin hakkıdır.
Öyleyse sizin yaptığınız yol kesiciliktir. Gasptır.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 155-156)
•
«Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Binasını Allah korkusu ve rızâsı üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasını çökecek bir yâr kıyısına kurup da onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanıp giden kimse mi hayırlıdır?
Allah zâlimler topluluğunu hidayete erdirmez.
Yapmış oldukları binâları, kâlpleri parçalanıncaya kadar, yüreklerinde devamlı olarak bir kuşku ve ıstırap kaynağı olarak kalacaktır.
Allah her şeyi hakkıyla bilendir, hükmünde hikmet sahibidir.” (Tevbe: 109-110)
Bu Âyet-i kerime de hakikatı ve dalâleti ayırıyor. Sanki bu gibi gaspçılar için beyan edilmiş, umum cep cihadçılarını içine alıyor.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 128-129)
«Bütün bunların hepsini İslâm dinini âlet ederek, İslâm dini namına yapıyorlardı. Halkı nasıl soyuyorlardı ve yoluyorlardı? Gayeleri, dinlerini kuvvetlendirmek ve ceplerini doldurmaktı.
“Süleymancı yetiştiriyoruz.” demiyorlardı da “İnançlı talebe yetiştiriyoruz.” diyerek kandırıyorlardı. Halk da onları müslüman talebe yetiştiriyor zannediyordu.
Üstelik talebeleri salıverip ev ev, dükkan dükkan dilendirirlerdi ve bu topladıklarını da kendi aralarında taksim ederlerdi. Bu soydukları, yoldukları kazlardan elde ettikleri madde ile de altlarına Mersedes arabalar çekerlerdi. Dünyalığınızı aldıkları gibi, dininizi de imanınızı da alıyorlardı.
Çünkü bunların dinleri Süleymancılık olduğu gibi, imanları para, has huyları da gasp idi.

Oysa ki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’de şöyle buyurmaktadır:
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. Onlar için kıyamet günü büyük bir azap vardır.” (Âl-i imran: 105)
Hani o halkın yardımı ile yapılan câmiler, Kur’an kursları ve hayır müesseseleri?
Hileyle derneklerin idare heyetine girip, çoğunluğu elde ederek câmileri olsun, Kur’an kurslarını olsun, hayır müesseselerini olsun gasbederlerdi. Halkın yardımı ile yapılan binaları üzerlerine geçirip tapularını alırlardı. Bu onların has huyu idi.» (“Her İsim Bir Dindir”, s. 155-157)
•
«Birkaç çocuk âlet ederek, güyâ İslâm dini'ni öğretiyorlarmış gibi göstererek onlara süleymancılık dinini aşılıyorlar. Bu perdenin altında her türlü soygunu ve dilenciliği yapıyorlar. Hem talebelere yardım adı altında, onları âlet ederek zekât, öşür, fitre, kurban derisi... topluyorlar, hem de ayrıca talebelerden para alıyorlar. Halk da hâlâ onları müslüman zannediyor.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 155-156)
«Çeşitli kurnazlıklarla halkın malını gasbettiler, halkı soydular, yoldular. Bunları hep İslâm dini namına yapıyorlardı ve din-i İslâm’ı böylece tahrip ediyorlardı. Bu hareketleri onların dinine göre idi. Ve fakat bunlar İslâm namına yapıyorlardı.
Halbuki bunlar İslâm dininde yok.
Bu sapıtıcı nankörlerin halkı nasıl soyduklarını, yolduklarını, dinlerinin para olduğunu geçimlerinin dilencilik olduğunu ve halkı soyup yolduklarını biliyorsunuz.
Onlar doğru yolda olsalardı Yâsin sûre-i şerif’inin 21. Âyet-i kerime’si mucibince kimseden para dilenemezlerdi.
Halbuki Hazret-i Allah:
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” buyuruyor. (Yâsin: 21)
O ise para toplayıp trilyonlarca lirayı fakirin hakkı olduğu halde binaya, lükse, süse harcamış, müslümanların yaptırdığı cami ve Kur’an kurslarını gasp etmişlerdir.» (“Hazret-i Kur’an’da Yahudilerin Hıristiyanların ve Münafıkların İçyüzü”, s. 589)
«Süleymancılar da bütün bu soygunları yaptıktan sonra Allah-u Teâlâ’nın evlerini dahi gasp ediyorlar. Camileri, Kur’an kurslarını ve ellerine geçirebildikleri malları.
Allah-u Teâlâ bu sapmışlar hakkında buyuruyor ki:
“Her biri kendi tuttuğu yoldan memnundur. Yanında bulunan din ve kitapla sevinmektedir.” (Mü’minun: 53)
İşte bu gaspçılar hakkında Allah-u Teâlâ’nın hükmü:
“Suçlular, cehennem azabında ebedi kalacaklardır. Kendilerinden (azab) hafifletilmeyecektir. Onlar azab içinde ümitsizdirler.
Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar kendileri zâlim idiler.” (Zuhruf: 74-75-76)» (“Sözler ve Notlar 7” s. 475)
•
«Süleymancı yurt sorumlusu Halil İbrahim Gökük’ün, diğer sorumlu yurt müdürüne imzasıyla beraber elden gönderdiği mektupta aynen şu satırları okuduk:
“Onlar kazanızın Hebeler köyünde Cami ve Kur’an kursu yapıyorlarmış. Onlarla ilgilenip o Kur’an kursuna sahip ve malik olmak için elinizden gelen gayreti göstermenizi, bu dernek mensubu hacılarla bizzat ilgilenip, bu meşrepten olanların da müstefit olmalarını temin edip bu yoldan nasibdar etmektir.”
Görüyorsunuz müslümanların yaptırdığı camiyi, kursunu elde etmek istiyorlar. Biz size dememiş miydik bunlar gasp ederler, soyarlar diye...» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 232)
•
«Bornova Kur’an kursu binalarının süleymancılar tarafından gasbedilme hadisesi:
1970’li yıllarda Bornova’lı müslümanlar bir dernek kurarak tam teşekküllü, yatılı bir Kur’an kursu inşa ettiler.
Bilâhare hayırsever bir müslüman Bornova’nın merkezinde iki dönüme yakın arsasını “Kur’an kursu talebelerinin barınması için üstüne bina yapmak” üzere bağışta bulundu. Yine hayırsever vatandaşların yardımıyla bu arsanın üzerine üçer katlı iki büyük bina yapıldı. Talebeler bu binalara yerleştirilerek rahatça öğrenim görmeleri sağlandı.
Diğer taraftan süleymancılar bu binaları ele geçirmek için plânlar yaptılar. Kendilerinden olan kişileri derneğe üye kaydettirdiler. Bir de kendilerinden olan bir öğretmeni de resmi kanaldan Kur’an kursuna tayin ettirmeyi başardılar. Sinsice heyete giriyorlar. Heyette çoğunluğu elde ettiklerinde hemen orasını benimsiyorlar ve rahatça gasbediyorlar.
Bir yıl sonra yapılan dernek seçiminde çoğunluğu sağlayarak derneğin yönetimini ele geçirdiler.
Bu arada kendilerine ait Kur’an kursunu Bornova’ya naklettiler. Bir taraftan da binaların tapularını kendi adamlarının üzerine geçirmek için teşebbüse geçtiler. Tapu dairesinde bazı kişileri elde ederek, sahte belgelerle binaların ve arsanın tapularını resmen kendi adamlarının üzerine geçirdiler, binalara sahip oldular.

Bu oyunlardan haberi olmayan diğer dernek üyeleri ise Kur’an kursunun resmî bir hüviyet kazanması için Bornova Müftülüğü’ne devretmek istediler. Çünkü 1980’den itibaren yatılı Kur’an kurslarının yönetimi ve denetimi müftülüklerce yapılmaya başlanmıştı.
Bu defa, süleymancı olan yeni idareciler binaların kendilerine ait olduğunu, kimsenin buraya karışamayacağını ileri sürerek binaları derhal boşaltmalarını müftülüğe bildirdiler. Bunun üzerine müftülük ve diğer dernek üyeleri mahkemeye başvurarak davâ açtılar.
Süleymancılar kendilerini haklı çıkartmak için bazı nüfuzlu kişileri devreye koydular, mahkemede ellerindeki tapuların kendilerine ait olduğunu ispat ederek davayı kazandılar. Mahkeme de binaların onlara ait olduğunu ve tahliyesinin gerektiğini müftülüğe tebliğ etti. Bunu fırsat bilen süleymancılar, yağmurlu ve fırtınalı bir günde binalarda ne kadar resmi Kur’an kursu talebesi varsa eşyaları ile birlikte dışarı attılar. Hatta zâtî eşyalarını ve talebelere ait Kur’an-ı kerim’leri pencerelerden dışarı attıklarına bütün mahalle sakinleri şahittir. ...
Bu acıklı manzara karşısında o zamanki Bornova müftüsü ve diğer halk gayr-i ihtiyarî ağladılar. Herkesin tüyleri ürperdi. Atılan eşyaları toplayıp zavallı kurs talebelerini geçici olarak başka bir binanın bodrum katına yerleştirdiler. ...
Hatta o binaların ön kısmı mahalleye ait cami idi, mahalle sakinleri orada talebelerle birlikte namaz kılarlardı. Minaresi şimdi bile durmaktadır. O cami olan kısmı bile zaptettiler, kimseyi almıyorlar.

Halkın yaptırdığı binaları -kendilerinin hiçbir katkıları olmadığı halde- gasp suretiyle üzerlerine geçirdiler.
Şu yaptıkları hareketin ahkâm-ı ilâhi’ye uyan hangi tarafı var? Bir tarafta emanete hıyanet var, bir tarafta gasp var. Asıl mühim olan İslâm kültür mevzuatını iptal ettirip, camiyi ve talebeleri boşaltmak, camiye cemaati almamak, camiden talebeleri atmak.
Bunu bir kâfir yapmaz. Fakat bunlar kendi dinleri olan süleymancılığa göre yaptılar.
Adapazarı Büyük Söğütlü Kur’an kursunu süleymancılar nasıl ele geçirdiler?
Söğütlü halkından olan ve dernek yönetiminde çalışan üç kişiyi maddi menfaatlarla önce kendilerine meylettirip elde ettiler. Sonra bu kişiler aracılığı ile kendilerinden olan adamları derneğe üye yaptılar. Çoğunluğu sağlayınca da Söğütlü halkından olan üyeleri âidatlarını ödemediler diye üyelikden sildiler.
Daha sonra kongre yaptılar. Köy halkından olup, Kur’an kursu için canla başla çalışan kişileri “Sizin üyeliğiniz silindi” diye kongreye almadılar. Kendi kaydettikleri üyelerle seçim yaparak hem yönetimi hem kursu ele geçirdiler, daha sonra da kurs binasının tapusunu üzerlerine aldılar.
Size numune için birkaç yer veriyoruz. Fakat dikkat edin, araştırın. Her memlekette süleymancılık dinini kurdukları yerde bu gasp mevcuttur. Araştırın bulacaksınız.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Şerler ve fesadlar olacak. Kim birlik içinde olan bu ümmetin içinde tefrika çıkarmak isterse, kim olursa olsun kılıçla boynunu uçurun.” (Müslim)
“Ümmetim için saptırıcı imamlardan korkarım.” (Müslim) buyuruyorlar.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 110-114)
«Yakın bir ahbabımızın bir akrabası var. Beş vakit namazını hep evde kılıyormuş. Ona: “Niye camide kılmıyorsun?” dediğinde: “Bizden olmayan imamın arkasında namaz kılmayız.” dediğini nakletti.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Her zamanın emirine itaat et. Her imamın arkasında namaz kıl. Ashabımdan hiçbirisine sövüp sayma.” buyuruyorlar. (Câmiu’s-sağir)
Şu kadar var ki, seni Hazret-i Allah’a isyan ettirecek bir emir verirse bu yapılmaz. Zira Cenâb-ı Fahr-i Kâinât -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Yaratana isyan yolunda yaratığa itaat edilmez.” buyurdular. (Ahmed bin Hanbel)
İslâm’a nerede uydular ki burada uysunlar. Bu Hadis-i şerif’i de hiçe sayıyorlar.
Halbuki Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’sinde:
“Size peygamber neyi verdiyse onu alınız. Neden nehyetti ise ondan kaçınız.” buyuruyor. (Haşr: 7)
Biz size bunların sapmış olduğunu, dinden çıktıklarını Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle beyan ediyoruz.
Her yerde bir sahtekârlık yaptıkları gibi, Kelâmullah’ta da yapmaya çalışıyorlar. Allah’ın kelâmı ile onların hiçbir ilgisi yok. Onların kitabı, dini ayrıdır. Binaenaleyh Allah kelâmını ağızlarına dahi almaya sahib-i selâhiyette değiller. Çünkü bunlar dinden çıkarılmış olan kimselerdir.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 147)
«Almanya’dan bir mektup:
“Biz burada 1977 yılına kadar senelerdir ne cuma namazı kılabiliyorduk, ne de ezan sesi işitebiliyorduk. Çünkü yerimiz yoktu. Nihayet 8-10 arkadaş bir araya gelerek Friedrichshafen ve civarında yaşayan müslümanlar için bir cami açmayı plânladık. Bir tüzük hazırlayarak resmi makamlara başvurduk. İsteğimiz kısa zamanda kabul edildi.
Hemen kiralık bir yer bulduk. Gece gündüz çalışarak camiyi faaliyete geçirdik. Çalışmalarımız hızla ilerliyordu. İki ay gibi kısa bir zamanda altıyüz kadar üyemiz oldu. Civardaki Türkler akın akın camiye gelmeye başladılar. Camimize iki de minibüs aldık. Uzakta bulunan müslüman ailelerinin çocuklarını Kuran-ı kerim öğrenmeleri için toplayıp camiye getiriyorduk. İşçiler arasında hafız olan arkadaşlar cumartesi ve pazar günleri gönüllü olarak çocuk okutuyorlardı. Bu mutluluk, bu birlik ve beraberlik altı ay sürdü. Yapılan bir hata yüzünden cami elimizden çıktı.
Şöyle ki:
Sonradan süleymancı olduğunu öğrendiğimiz kişiler gelerek Köln’de bir İslâm Kültür Merkezi kurulduğunu, camiyi bu merkeze bağlarsak Türkiye’deki Kuran kursları gibi bu merkezin her şeyi idare edeceğini söylediler. Biz de buna inandık, tekrar kendi hazırladığımız tüzüğü merkeze gönderdik. Böylece camimiz bu merkeze bağlanmış oldu.
Yalnız iş bizim bildiğimiz gibi çıkmadı. Köln’den camimize hoca yolladılar. Bizleri ve caminin yapılmasında emeği geçen arkadaşların hepsini yavaş yavaş uzaklaştırdılar, süleymancı adı altında kendi adamlarını yerleştirdiler.
Arkadaşlarımız yapılan faaliyetler hakkında bu hocalara hesap sormaya gittiklerinde “Bize hesap soramazsınız, burası İslâm Kültür Merkezi’dir, burada Kuran okunmaktadır.” diye cevap veriyorlardı. Bir ara caminin kapısına “Üye olmayan camiye giremez” diye yazı yazmışlardı. Cami için aldığımız iki minibüsü de sattılar, kimse hesap soramadı.
Çeşitli zamanlarda vermiş oldukları vaazlarda “Kestiğiniz kurbanların derilerini bize vermezseniz kurbanınız kabul olmaz.” diyorlar. “Süleymancılar yüzde ikiyüz daha iyi müslümandırlar.” diyorlar. “Memlekete yatırım yapıyorsunuz, ellibin mark kredi çekiyorsunuz, bir onbin mark kredi çekip de bize verseniz!” diyorlar. Fâizin haram olmadığını savunup, Müslüman kardeşlerimizi fâize teşvik ediyorlar. Onlara üye olmayan müslümanlardan birisi öldüğü zaman cenazeyi bile hazırlamıyorlar. Para veren kişilere karşı daha hürmetli davranıp etrafında pervaneler gibi dolaşıyorlar.
Nihayet cami elimizden çıkınca ikinci bir cami için teşebbüse geçtik. Çalışmayan büyük bir fabrika vardı. Sahibini bulduk, durumu kendisine arzettik. Kendisi zaten yetmişsekiz yaşında idi. Bütün dinleri incelemiş. İslâm’a da meyilli olduğu için iki milyon mark yapan yeri bize bir milyon marka verdi, ayrıca ikiyüzellibin markını da almadı, câmiye bağışladı.
Yediyüzellibin markın ikiyüzbinini peşin olarak anlaştık, kalanını da ayda yedibin mark olarak takside bağladık. Bu anlaşmadan sonra dörtyüzellibinini peşin vermek istedikse de, anlaşmamız böyledir diye üzerini geri çevirdi.
Daha sonra oraya her türlü müştemilâtı içinde olan çok güzel bir cami yaptık.”

Kardeşler! Bunları İslâm Kültür Merkezi sandılar. Cami, minibüs ellerinden gidince, İslâmî faaliyet durunca, o zaman anlaşıldı ki, meğer burası İslâm değil de isyan, kültür değil de küfür merkezi imiş. İsyan küfür merkezine, İslâm Kültür Merkezi adını koymuşlar. İşte deliller.
Şimdi şu kâfir dediğimiz Alman’ın İslâm’a yaptığı hizmete bakın, bir de İslâm perdesi altında şu süleymancı kıpkızıl küfrünü ilân edenlerin yaptıkları icraatlara, gasp ve soygunlara bakın!
Ey müslüman! Burada da mı uyanmıyorsun?
Alman’ın yaptığı mı İslâm’a uygun, bunların yaptığı mı İslâm’a uygun? Hükmünü siz verin!
İslâm adı altında federasyon kurmuşlar, İslâm’ın ismini âlet ediyorlar, gasp ve soygunlarını bu isim altında yapıyorlar.
Yaptıkları icraatlar kâfirin icraatından da yahudinin icraatından da beter! Almanlar yardım ediyor, süleymancılar gasbediyor.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 114-117)
«Nisâ Sûre-i şerif’inin 160. ve 161. Âyet-i kerime’lerini dikkatli bir incele.
Allah-u Teâlâ yahudilerin yaptıklarını bir bir beyan ediyor, akabinde de nasıl bir cezaya müstehak olduklarını haber veriyor:
“Yahudilerin;
Yaptıkları zulümlerinden,
Birçok kimseleri Allah yolundan çevirmelerinden,
Yasak edildiği halde fâizi almalarından,
Ve haksız sebeplerle insanların mallarını yemelerinden ötürü, kendilerine (daha önce) helâl kılınan temiz şeyleri onlara haram kıldık.
İçlerinden küfür üzere kalanlara elem verici bir azap hazırladık.” (Nisâ: 160-161)
Bir Âyet-i kerime’lere bak, bir de süleymancıların icraatlarına bak!
Dinde tefrika çıkarıp, bölücülük yapmakla; İslâm dini’ni bırakıp, kurdukları süleymancılık dinine sapmakla büyük bir zulüm yapmışlardır.
Kendilerine tâbi olanları süleymancı yapmakla, pansiyonlarına aldıkları talebelere süleymancılığı aşılamakla, birçok kimseleri Allah yolundan çevirmektedirler.
İslâm dini’nde fâiz ve fâizciler hakkında açık ve kesin Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’ler olduğu halde fâiz almaktadırlar ve fâizin helâl olduğunu savunmaktadırlar.
Ve dördüncü olarak da, barındırdıkları birkaç talebeyi alet ederek halkı soymakta, haksız yere insanların mallarını ellerinden almaktadırlar.
Âyet-i kerime’lerle bunları kıyasla, kararını ver!» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 106-107)
•
«Yaptıkları iş ve icraatlar İslâm’a değil, gayr-i İslâm’a dahi yakışmaz. Ancak süleymancılık dinine mensup olanlar kendilerine yakıştırıyor. Hem yahudileri beğenmezler ve fakat yahudilerin bütün huy ve prensiplerini benimsemişler, tatbik ediyorlar. Müslüman maskesi altında İslâm’ı parçalıyorlar.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 126)
«Kemal Kacar’ın AP milletvekili olduğu Meclis Grubu’nda 30.11.1978 günü yaptığı konuşma, Başkardinal’e gönderdikleri mektupla ilgiliydi. Almanya ve Avrupa’da İslâm Kültür Merkezleri’nin Hristiyanlarla, ne derece insanî ve medenî münasebetlerde bulunduğunu gösteriyor:
“Köln Başkardinaline yazılan metubun suretidir bu. Aynen şöyle der:” dedikten sonra mektubun suretini okuyor:
“Muhterem Kardinal Cenapları! Bizim 4 Ekim 1976 tarihli yazımıza cevap teşkil eden 8.11.1976 tarihli yazınızı büyük bir memnuniyetle aldık. Filhakika iki taraf da, İslâmiyet de, Hıristiyanlık da, yerlerin ve göklerin ve bütün kâinatın yaratıcısı olan Kadir-i Mutlak fikrinde birleşmektedir. Her ne kadar bu Kadir-i Mutlak’ın zatında ve sıfatlarında oldukça derin farklar bulunsa da...
Bu sebeple dinsizlik ve tarihi maddeciliğin meydana getirdiği komünizme karşı mücadelede müşterek tarafımızın bulunduğu muhakkaktır. Öyle olunca, sizin de mektubunuzda büyük bir isabetle belirttiğiniz gibi, müşterek düşmana karşı mücadelede tarafların birbirini desteklemelerinden hattâ ittifak halinde olmalarından daha tabii, daha makul bir şey olamaz.”

Kemal Kacar ikinci bir mektuptan bahsederek Mason Büyük Locası’na yazdıkları mektubun suretini yine Meclis Grubu’nda okuyor:
“Sayın Dr. Trayn, Büyük Loca’nın Üstadı. Biz de size bilmukabele demokratik bir nizam içinde masonik faaliyetlerinize cebri veya kanuni bir şekilde mani olunamayacağı hakkında öteden beri sahibi bulunduğumuz kanaatimizi muhafaza ve savunmakta devam edeceğimizi temin ederiz.
Buna karşılık masonluk âleminin de sizin gösterdiğiniz yolda samimiyetle devamlı olarak çaba göstermesini temenniye değer buluruz... Hıristiyanlarla müşterek noktamız metafizik âleme inanmaktır. Her ne kadar bu inançlarımız arasında çok büyük farklar olsa da... Metafizik âleme inanmayan siz masonlarla da müşterek noktamız demokrasiye ve insan hak ve hürriyetlerine (ki bunun başında vicdan hürriyeti gelir) olan inancımızdır.
Bu vesile ile içten duygularımızı ve masonluk âleminin iyiye gitmesi hususundaki temennilerimizin kabul edilmesini dileriz. Hürmetlerimizle.”
Görüldüğü gibi Hristiyan ve Masonlarla işbirliği yapıp onlara hürmet etmektedirler.
Halbuki Hazret-i Allah Âyet-i kerime’sinde:
“Ey inananlar! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır.” buyuruyor. (Mâide: 51)
Masonluk da küfür basamağına ayak basmak demektir. O bir yürüyen merdiven gibidir. İnsanı doğru küfre götürür.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 166-167)
«Bu din kurucuların İslâm dininde yaptıkları tahribatları hıristiyan da, yahudi de yapamaz. Zira İslâm’ı tedkik edip iman şerefiyle müşerref olmak isteyen bir ecnebi, bölücünün bir tanesine tesadüf ederse, hemen onu koparır, kendi dinine çevirir. Daha doğarken öldürmüş olur.
“Ehl-i kitaptan ve müşriklerden inkâr edenler, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar (küfürlerinden) ayrılacak değillerdi.
(O apaçık delil) Allah tarafından gönderilmiş, tertemiz sayfaları okuyan bir peygamberdir.
O sayfalarda en doğru hükümler vardır.” (Beyyine: 1-2-3)
Diğer Âyet-i kerime’lerde ise şöyle buyuruluyor:
“Kendilerine kitap verilenler, onlara apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler.
Oysa kendilerine, dini yalnız Allah’a has kılıp O’nu birleyerek Allah’a kulluk etmeleri, namaz kılmaları, zekât vermeleri emredilmişti. İşte dosdoğru olan din de budur.” (Beyyine: 4-5)
Allah-u Teâlâ’nın bu emr-i şerif’lerine itaat eden, namaz kılan, zekât veren kimse Allah-u Teâlâ’ya ve Resulü’ne iman etmiş olur.
Din budur ve Allah-u Teâlâ’nın vaad-i Sübhânisine nâil olanlar işte bunlardır.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 64-69)
«Simalarına dikkat ederseniz, suretlerinin altındaki siretlerini görmüş olursunuz. Ne derece sinsi ve hain olduklarını kolayca anlarsınız.
İslâm dini’nden ayrılarak süleymancılık dinini kurdular. İslâm dini’ni tahrif etmeye ve bu sahte dini yerleştirmeye çalıştılar.
Bunlara karşı savaş açtığımız için, bu sahte dini çökertmeye gayret ediyoruz.

İcraatlarına dikkat edin, hiç çalışmadıkları halde nasıl israf içinde yaşıyorlar.
Hangi parti iktidara gelirse ona sırtını dayıyorlar. Yaptıkları gasplardan ötürü, herhangi bir durumda sıkıştıkları zaman, hemen dayılarına müracaat ediyorlar, takibat olduğu yerde kalıyor.
Kendilerine göre imam seçtiler. İmamları da onlara imansızlığı seçerek, süleymancılık dinini telkin etti.
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Ümmetimden yalancılar, deccaller vücuda gelir.” buyuruyorlar. (Münâvi)» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 107-108)
«Dikkat et; süleymancıdır, dinde ve vatanda kincidir.
Gizli raporlarına bak da sen de kararını ver.
İcraatları hep sinsidir, katliam için kincidir.
Halkı kaz yerine koyarlar, durmadan yolarlar.
Yaşayışlarına bir bak lüks içinde yaşarlar.
Dilendiklerini hep israf yolunda harcarlar.
Bir bak; İslâm dini’ni nasıl alet ederler,
Levhaları İslâm Kültür Merkezi’dir,
Aslında isyan ve küfür merkezidir.
Kâfirler onları madde ile mânen desteklerler.
Dinimizi ve vatanımızı tehlikeye düşürürler.
Onlardan aldıklarını da aralarında bölüşürler.
Kendi dinlerini güçlendirmektir gayeleri,
Bunun içindir ki ilk fırsatta İslâm’ı katletmektir gayeleri.
Bu söylediklerim gizli raporlarda hep mevcuttur.
Gözünüzü açın din kardeşler,
Öz niyetleri budur, bu münâfıklar
Bunun için dış düşmandan daha da tehlikelidir.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 230)
«Bunlardan ayrılanlara asla sözümüz yoktur. Onlar küfre sapanlardan değildir. Küfürlerine rızâ göstermedikleri için onlardan ayrıldılar ve inşaallah imanlarını kurtardılar.
Bu sözlerimiz ancak gasp edici, soyguncu ve dilenci olanlara, süleymancılık dinine tapanlara âittir.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 122)
«Size iki numune veriyorum. Birisi Bediüzzaman Hazretleri, diğeri ise Hacı Süleyman Efendi. Bu zâtların icraatlarına dikkat ederseniz; ne maddeye tapmış, ne de siyaset batağına batmış görürsünüz.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 263)
«Hacı Süleyman Efendi’nin Silistre’den Türkiye’ye geldiği, dersiam olduğu ve fakat dersiamlık yapmayıp ticaretle meşgul olduğu, Medrese-i ibtidaiyye’de öğretmenlik yaptığı söylenmektedir.
... Fakat onu tanımadığım için, onunla konuşmadığım için, onun hakkında hüsn-ü zanda bulunuyorum. Birşey söylemiyorum.
Ve fakat talebelerinin bütün durumları meydanda. Her bir hareketleri ahkâma uymuyor. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde dinlerinin ayrı olduğunu beyan ediyor.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ümmetliğinden çıkardığına, Âyet-i kerime’lere inanıp iman ediyorsanız, bu bölücülerin durumlarını görün.

Halbuki Allah’ın katında din İslâm’dır:
“Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i İmran: 19)
“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, onunki katiyyen kabul edilmeyecek ve o âhirette kaybedenlerden olacaktır.” (Âl-i İmran: 85)
Hacı Süleyman Efendi kendisinden sonra bir vekil bırakmadı. Vekil bırakmadığına göre bu yol burada biter.
Kendisinden sonra bu güruhun nasıl gasp ve dilencilik yapacakları, dinde büyük bir bölücü, vatanda da büyük bir parçalayıcı olacakları bu zâta malûm olsa gerek ki yolu kesti. Eğer vekil bırakmış olsaydı, bunların bütün yaptığı kötü iş ve icraatlardan mesul olurdu, büyük bir vebal altına girerdi.
Ve fakat süleymancılar onu putlaştırdılar. Sevdiklerinden değil, onun ismini âlet ederek kurdukları dini sağlamlaştırmak için putlaştırdılar, imanları da para oldu.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 100-103)
•
«Süleyman Efendi ilk çıktığı zaman talebelere Kur’an-ı kerim ve Arabiyyet okutuyor diye, halk büyük bir iştiyak ile iştirak etti. Ve fakat bu çok sürmedi. Öyle korkunç türemeler türedi ki imandan zerresi dahi kalmadı.
Damadı Kemal Kacar kendi dinini kurunca: “Bizim dinimize göre fâiz helâldir.” diyerek fâizin helâl olduğunu ilân etti.
Süleymancılar bu inkârlarını alevlendirerek bütün Türkiye’ye ve dünyaya duyurdular, halkı fâize bulaştırdılar.» (Sözler ve Notlar 10, s. 547)
«Adil-i Mutlak olan Hazret-i Allah’ı mahkemeye verip şikayet eden, Hâlik-ı Azimüşşan’ı mahlûkuna dâvâ eden, Kelâmullah’ın haklarında verdiği hükmü inkâr edip beğenmeyen, Âyet-i kerime’leri numara numara mahkemeye veren kıpkızıl küfre kayan Süleymancılar, fâizi helâl ilân ettikleri gibi, din-i İslâm’ın haklarında verdiği hükme, itiraz ve inkâr ettiler. Hazret-i Allah ve Resul’üne alenen harp ilân ettiler.
“Yok eğer fâizi terketmezseniz, bunun Allah’a ve Peygamber’ine açılmış bir savaş olduğunu bilin.” (Bakara: 279)
Hazret-i Allah’ın haklarında verdiği hükümden o kadar rahatsız oldular ki, Hâlik-ı Azimüşşan’ı mahlûkuna, Adil-i Mutlak olan Hazret-i Allah’ı mahkemeye dahi şikâyet ettiler.
Çünkü onlar, Hazret-i Allah’a ve Resulullah Aleyhisselâm’a iman etmedikleri gibi, Kelâmullah’a da iman etmedikleri için mahkemeye verip şikayet ediyorlar.
“Yaratmak da emretmek de Allah’a mahsustur.” (A’raf: 54)
Hiçbir mahlûkun ve hiçbir topluluğun hükmü yoktur.

Âyet-i kerime’de:
“Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah’a mahsustur. İşte benim Rabb’im olan Allah budur. Ben ancak O’na güvenirim ve yalnız O’na sığınırım.” buyuruluyor. (Şura: 10)
Bütün insanlar, cinler, hatta melekler dahi Allah-u Teâlâ’nın bir tek Âyet-i kerime’sini inkâr edip karşı çıksalar hepsi kâfir olurlar.
Bunlar ise; Allah-u Teâlâ’ya, Resulullah Aleyhisselâm’a, Kelâmullah’a iman etmedikleri gibi, mahkemeye verip şikâyet ettiklerinden, Âyet-i kerime’leri ve Hadis-i şerif’leri inkâr ettiklerinden, daha büyük küfür ehli ve hatta kıpkızıl küfrünü ilân etmişlerdir.
Kitaplarımızdaki Hazret-i Allah’ın hükümleri karşısında put gibi kesilen bu kızıl küfür ehli, çareyi Hazret-i Allah’ı şikâyet etmekte aramışlardır.
Suç unsuru olarak Kur’an-ı kerim’inde geçen Âyet-i kerime’leri göstermişlerdir.
Kemalpaşa Kurs ve Okul Talebelerine Yardım Derneği adına Başkan Mevlüt Uzun, vekili Av. Fatih Öndin vasıtasıyla Kemalpaşa Cumhuriyet Savcılığı’na Âyet-i kerime’lerin hükümlerini çürütmeye çalışarak suç duyurusunda bulunmuştur. Savcılık ise daha önce İstanbul DGM’nin vermiş olduğu berat kararını gerekçe göstererek tekrar bir kamu davası açmak lüzumu görmemiştir.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 23-25)
Mahkemeler Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- hakkında beraat kararları vermiş, bu berat kararları Yargıtay tarafından onanmıştır. Bu mahkeme kararlarının belgeleri “Süleymancıların İçyüzü” kitabında ayrıntılı olarak yer almaktadır.
«Bize diyorlar ki: “Siz bu beyanları ne cesaretle yaptınız, korkmuyor musunuz?”
Evet, Allah’tan korktuğum için yapıyorum. Bu âciz kölesini dilerse alır, dilerse bırakır. Bu, bizim için farksızdır.
Mühim olan “Ey kulum! Müslümanları kendilerine çekip fitne çıkaran, ümmet-i Muhammed’i paramparça yapan bölücüleri görmedin mi? Onlara karşı ne gibi bir müdahalen oldu?” sualine karşı “Yâ Rabbelâlemin! Bu hâdim-i dervişan, ümmet-i Muhammed’e yönelen fitne ateşini elimden geldiği kadar söndürmeye çalıştım. Kullarını Allah ve Resûlünde toplamak ve birleştirmek için tâkatim nisbetinde gayret ettim. Rızândan gayrı kimseden bir şey beklemedim ve korkmadım.” diyebileyim.
Hakikat yolunu arayana, yolunu tarif etmeye çalışıyoruz...» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 231)
«Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Kelâm-ı kadim’inde:
“Dine bağlı kalın ve dinde ayrılığa düşmeyin.” buyurmaktadır. (Şûrâ: 13)
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde:
“Ayrılık yapan bizden değildir.” (Münâvi; c: 3, s: 357)
“Cemaatte rahmet, tefrikada azap vardır.” buyuruyorlar. (Münâvi)
Müslümanların fırkalara ayrılması, senlik-benlik yüzünden ihtilaf ve tefrikaya düşmeleri; İslâm’ın özüne ve izzetine, şevket ve satvetine halel getirdiği, kardeşlik bağlarını kopardığı, güçlerini parçalayıp zayıf düşürdüğü için şiddetle yasaklanmıştır.
Emr-i ilâhi çiğnendiği için dinde ayrılık yapmanın suç ve cezası o kadar ağırdır ki; Allah-u Teâlâ azapların tehirini ahirete bırakmamış olsaydı, bölücülük yapanların, tefrikaya sapanların cezalarını dünyada vererek onları hemen helâk ederdi.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“Onlar ki, dinlerinde ayrılığa düşüp gruplara ayrıldılar.” (Rum: 32)
“Onlar kendilerine ilim geldikten sonra, birbirlerini çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler.
Eğer belirli bir süre için Rabb’inin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında hemen hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu.” (Şûrâ: 14)
“İnsanlar ilk önce tek bir ümmet idiler, sonradan ayrılığa düştüler.
Eğer Rabb’inden ezelde bir takdir geçmemiş olsaydı, ihtilafa düştükleri şeyler hakkında hüküm çoktan verilmiş olurdu.” (Yunus: 19)
“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am: 159)
“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabb’inizim. O halde benden korkun.
Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.
Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak!
Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.” (Müminun: 52-56)
“İşte bundan ötürü sen onları tevhide, birliğe davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma.
Ve de ki: Allah’ın indirdiği kitaba inandım, aranızda adalet yapmakla emrolundum.
Allah bizim de Rabb’imiz sizin de Rabb’inizdir. Bizim işlediklerimiz bize sizin işledikleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar. Dönüş de ancak O’nadır.” (Şûrâ: 15)
Görülüyor ki Hazret-i Allah birleşmeyi emrediyor, bölücülüğü de şiddetle yasak ediyor. İslâm’da hizmet gerek, bölücülük değil. Bize göre bu böyledir.
Onlara gelince, bölücülük yapıyor, kendi kurdukları dinleri ile övünüyorlar.» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 255-259)
•
«Gayemiz “İSLÂM”dır, isim değil.
Muradımız “Hazret-i Allah ve Resulü”dür, bölücülerden herhangi biri değil.
Biz kendimizi hâdim-i dervişan olarak ilân etmişizdir. İslâm’dan daha büyük şeref olamaz.
Bizim yolumuzun diğer yollardan asıl ayrılış noktası şudur.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” buyuruyor. (Yâsin: 21)
Ne para toplarız, ne de talebelerden ücret alırız. Bütün yaptığımız iş ve icraatlar kendi gayretimizledir. Çalışanlar yalnız Rızâ-i ilâhî için çalışırlar. Bize gelince bu böyledir.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Sizden bir kimse rızkından firar etse bile, rızık ölüm gibi kendisini bulur.” buyuruyorlar. (Münâvî)
“Kimseden bir şey istemeyin, geleni reddetmeyin.” diye ilân etmişizdir. Bize gelince bu böyledir.
Onlar ise avuç açmakla geçiniyorlar, isteyip de topluyorlar. Bu doğru değildir.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:
“Cenâb-ı Allah haris (aç gözlü) ve çekiştirilen (tenkit edilen) isteyicilere buğzeder.” (C. Sağîr)
“El açıp isteyenler, o el açıp istemelerindeki zül ve hakareti bilselerdi, dünyada hiçbir zaman dilencilikte bulunmazlardı.” (C. Sağîr)
“Haberiniz olsun ki, dünyâ melundur. İçindekiler de melundur. Ancak Allah-u Teâlâ’yı zikretmek ve O’nun rızasına uygun şeylerle, bilen ve öğreten kimse müstesnâdır.” (Tirmizî)
Biz hiç kimseye bağlı değiliz, kimseden de bir şey beklemiyoruz. Biz ancak Hazret-i Allah ve Resulü’ne -sallallahu aleyhi ve sellem- sığınırız. Onun içindir ki, cesaretle konuşuyoruz. Kimseden de korkumuz yok.
Biz “İlâhî Görüş Birliği” ne dâvet ederiz. Gelenlerin gönüllerine Hazret-i Allah ve Resulü’nün -sallallahu aleyhi ve sellem- muhabbetini ve emirlerini koymaya, her türlü bölücülükten arındırmakla yalnız Hazret-i Allah ve Resulü’nde -sallallahu aleyhi ve sellem- birleştirmeye, aralarında gerçek bir kardeşliğin tesisine gayret ederiz.
Devlet ittifaktan doğar, devletsizlik ise nifaktan.
Muhakkak iç ve dış din ve vatan düşmanlarına karşı yekvücut olmamız lâzım.
Âyet-i kerime’lerde:
“Mü’minler kardeştirler.” (Hucurat: 10)
“İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşınız. Kötülük ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayınız.” buyuruluyor. (Mâide: 2)» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 260-263)
•
«Bu nur ışığı altında müslümanları Allah ve Resul’de birleştirmeye çalışıyoruz. Başka isimlerle din kuranları ve bunlara uyanları da İslâm’a dâvet ediyoruz. Bu birleşme Hazret-i Allah ve Resul’de birleşmekle olur. Ahmet’te Mehmet’te değil.
Bizim gayemiz bu fitnenin sönmesi, ümmet-i Muhammed’in Hazret-i Allah ve Resul’ünde birleşmesidir. Başka hiçbir gayemiz yok. Ben kendimi Hazret-i Allah’a boyun bükenlerin hizmetçisi olarak ilân etmişimdir. Hiç kimseden bir şey beklemiyorum.
Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, bu berzahlara dikkat edin. İmanla küfrü, müminle kâfiri, hakikat ile dalâleti ayırıyorum. “Bu söyledikleriniz doğru değildir.” diyenlerden de cevap bekliyorum. İslâm lâf işi değildir. Ben sizin dininize tâbi değilim. Bunları sırf bir kişi için yazıyorum. “Acaba kurtulur mu?” diye!
Zira bu kadar bölücüye karşı durmam için Allah-u Teâlâ bu ilmi bahşetti. Ölünceye kadar bu bölücülerle mücadele etmeye azimliyim.
Allah-u Teâlâ’dan şöyle bir niyazım var:
“Ayaklarımı rızânda sâbit kıl, lütfunla destekle. Alıncaya kadar değil, aldıktan sonra da mücadeleme devam ettir.”» (Ömer Öngüt, Kıyamet ve Alâmetleri, s. 247-248)
«Yâ Rabb’i! Biz onlardan değiliz. Biz senden başkasını ilâh edinmedik, Zât’ına ve Habib’ine iman ettik ve sığındık. Biz senin hasımlarına düşman kesildik. Mücadelemizi ve mücahedemizi yürütüyoruz, yardım ve desteğinle hiç kimseden çekinmiyoruz. Bizi, bu beyinsizlerle aynı muameleye tâbi tutma, bütün acziyetimizle af ve merhametini umuyoruz, bizi de helâk etme Allah’ım!
Kitapları, mecmuayı evvelâ kendiniz okuyun, ruhunuzu doyurun; sonra boşalmış insanları doldurmaya çalışın.

Bunun için biz, İslâm’a dâvet ettiklerimize diyoruz ki; imanın mübarek olsun. Allah-u Teâlâ’nın sana verdiği rızık senin olsun. Senden beklenen yalnız şu ki; Yaratan’ını, nimetlerle donatanını bilesin. O’na yönelesin. Hazret-i Allah’a kul, Habib’ine ümmet olasın. Bunun için seni davet ediyoruz. Bizim başka gayemiz yok. Hiçbir gayemiz yok. Niçin? Bizim en üstün gayemiz rızadır. Allah’ım rızasına kavuştursun.
Bizim yolumuz mana üzerine kurulmuş, başka yollar madde üzerine kurulmuş. Mana yolunda bereket vardır. O destekler, hiç kimseye muhtaç etmez. Biz, hiç kimseye muhtaç değiliz. Fakat madde üzerine kurulan yollarda madde ön plandadır ama yine bir şeyleri yok. Niçin? Bereket yok. O, bereket verirse küçücük bir şey çok olur, nimeti sonsuz olur.
Biz mana üzerinde çalışırız, madde üzerinde çalışmayız. Mana üzerinde çalışan, Hazret-i Allah’a dayanır ve Hazret-i Allah da onun her ihtiyacını temin eder.
Madde üzerinde çalışanlar ise Hakk’a dayanmayıp halka dayanırlar. Bu sebeple de daima halka muhtaçtırlar. Fakat Hakk’a dayanan hem halka muhtaç değildir hem de Hakk ile kâimdir.
Yalnız Hazret-i Allah’tan korkarım, yalnız Hazret-i Allah’a dayanırım, benim için halk hiç hükmündedir; ben huzur-u ilâhiye gideceğim, beni kimse kurtaramaz.
Ama siz bunların iç yüzünün farkında değilsiniz.» (“Vuslat Sohbetleri” s. 298-299)
«Âyet-i kerime’leri dikkatli bir incele de inanarak sen de kararını ver, görünüşe aldanma, kısır zannına kapılma!
Onlar ki, dinden imandan ayrılıp bir yağlı kemik için cehennemi göze almışlar.
Bütün gayeleri Din-i Mübin’i aslından çıkarıp, süleymancılık dinini İslâm dini diye kabul ettirmeye çalışmaktır.
Bu gibi bölücülerin icraatı, dinimiz ve vatanımız için büyük bir ihanettir ve nankörlüktür. Bunlar dinimizi ve vatanımızı paramparça etmeye çalıştıklarından, dış düşmandan daha da tehlikeli ve zararlıdırlar. Çünkü dış düşmanın cephesi vardır, onlara karşı gerekli tedbirler alınabilir, düşman olduğunu biliyorsun.
Bunların tahribatı ise içten içedir. Bunlar iç düşmandır. İslâmmış gibi göründüklerinden gasp ve soygunculuğu rahat yapıyorlar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde müminlere dost ve düşmanlarını ayırdetmesini muhakkak emrediyor:
“Ey inananlar! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin!” (Nisâ: 144)
Ey Müslüman!
Sana yakışan dinini ve vatanını bu sahtelerden korumaktır. Velev ki can pahasına da olsa!» (“Süleymancıların İçyüzü”, s. 104-106)