
“Allah-u Teâlâ birçok Âyet-i kerime’lerinde tefekkürü emir buyurmuş ve tefekkür edenleri övmüştür.
Ezcümle buyurur ki:
“Onlar ayakta iken, otururken, yanları üzerinde yatarken Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler, ‘Ey Rabb’imiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, seni tesbih ederiz, bizi cehennem azabından koru!’ derler.” (Âl-i İmrân: 191)
Allah-u Teâlâ’nın emir buyurduğu bu tefekkür, O’nun yarattıkları üzerinde yapılması gereken tefekkürdür, Zât-ı Ecell-ü âlâ’sı hakkında tefekkür câiz değildir.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:
“Allah’ın yarattıkları hakkında tefekkür ediniz, zâtı hakkında tefekkür etmeyiniz.” (Câmiu’s-Sağîr)
Tefekkür şuradan başlayacak. Hâlik-ı Azimüşşan mahlûkunu kerih bir sudan halk etmiştir. O kerih sudan kan pıhtısını, ondan da kemikleri yapıp et ile örtmüştür. Göz-kulak, el-ayak gibi organları kemâle erdirerek insan suretini teşekkül ettirmiş, ruh vererek onu canlandırmıştır.
Ağlamaktan başka hiçbir şeye gücü yetmeyen mini mini bir çocuğa ana-baba gibi iki müşfik hizmetçi tayin ederek; suya-ateşe, yağa-tuza, vakte-zamana muhtaç olmayan tatlı bir gıdayı ona yedirmiştir. Anbean yeni yeni tecellilerle kendisini olgunlaştırmaktadır.
Ona öyle bir akıl, fehim ve idrâk vermiş ki, o sayede akıllara durgunluk veren bu muhteşem kâinatın muazzam bir yaratıcısının olduğunu sezebiliyor, kavrayabiliyor.
Ona göz vermiş bakıyor. Göz bebeği denilen ufacık bir nokta ile dünyaları görüyor, semâları seyrediyor. Duyma hassasını vermiş işitiyor. Kaşlar kirpikler hep birer önemli iş görüyor. Konuşma imkânı vermiş. O uzuvlara o hassaları vermeseydi, ne kulak duyardı, ne göz görürdü, ne de ağız konuşabilirdi. Nice kulaklar var duymuyor, nice gözler var görmüyor. Kalp vermiş, hayatını idame ettirmesi için nefes ihsan buyurmuş. Bir an kesiverse hayatımıza mâlolacak. Ona el, ayak vermiş. İhtiyaçlarına göre âzâlar vermiş. Bunları satmaya kalksa, kaça satar? Veya satar mı? Birisi; “Gözlerini bana sat, sana şu kadar para vereceğim.” dese, acaba satmayı düşünür mü? Parmağın ucundaki hassasiyete bir bakın, kör onunla görüyor. Bir parmak izi diğer hiçbir insanın parmak izine uymuyor. İnsanlar hiç birbirine benzemiyor. Sesleri ayrı, mizaçları ayrı...
Sonra onu kendi mülkünde yaşatıyor. Her işini görüyor, her ihtiyacını gideriyor.
Bütün kâinatı insana musahhar kılmış, hizmet ettiriyor. Dağlar-denizler, ırmaklar-göller, ovalar-çöller... hep insanın emrine verilmiş. Nebâtat insana hizmet ediyor, hayvanat insana hizmet ediyor. Güneş, ay, yıldızlar ve rüzgâr insana hizmet ediyor. Su insanın emrinde, hava insanın emrinde.
Yerleri, gökleri direksiz desteksiz tutuyor. Gündüzün peşinden geceyi, gecenin peşinden de gündüzü getiriyor. Bir yerde gündüz iken, başka yerde gece yapıyor. Dilediği zaman semâdan yağmurlar yağdırıyor, arzdan sular fışkırtıyor.
O bize ihsan ve ikram ederken hiçbir karşılık da talep etmedi. Sadece kendisini tanımamızı ve kulluk yapmamızı istedi.
İnsan her yerde Allah-u Teâlâ’nın eserlerini görecek. Bu tefekkürler sayesinde imanı kemâlleşmiş olur.
Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Cenâb-ı Hakk’ın nimetlerini ve ahiretin durumunu tefekkür gibi bir ibadet olamaz.” (Münâvi)”
“Göklere bir nazar et, nasıl direksiz tutuyor? Deniz gibi büyük bulutları havada nasıl yürütüyor? Havada tuttuğu deniz suyu kadar ağır bulutları, dilediği zaman rüzgârlar ile dilediği yerlere sevk ediyor, sıkıştırıp dilediği yerlere yağmur yağdırıyor. Ve o inen her yağmur tanesinin içine neler koyduğunu da yalnız O biliyor.
İnsanı topraktan ve sudan yarattığı gibi yine ondan çıkarıyor. Yağmur tanesinin meydana getirdiği su ile yer kabarıyor, harekete geçiyor, canlanarak topraktan taneler çıkmaya başlıyor. O suyun içerisine ne koyduysa, topraktan o çıkıyor. Gerek insanı, gerekse yeryüzündeki her canlıyı da o topraktan besliyor. Şu gördüğün toprağın aslı nurdur.
Çünkü Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Allah göklerin ve yerin nurudur.” buyuruyor. (Nur: 35)
Sen ise onu toprak görüyorsun. Halbuki o toprak zannettiğin yerde neler oluyor. O topraktan seni yaratıyor, yiyeceğini çıkarıyor ve en sonunda seni toprağa yutturuyor. Seni toprakta yürütüyordu, yedirip içiriyordu; bu sefer de toprak seni yiyor, eritiyor.”
•
“‘Allahümme ente Rabb’i’ dediğim zaman ben Rabb’imi kendimde tefekkür eder seyrederim. Beni nasıl yaratıyor, bunu ben görüyorum. Günde kaç defa yaratılışımı düşünüyorum. Bidâyetten nihayete nasıl düzenlendiğini, damarları, bağırsakları, ciğerleri, her âzâyı nasıl diziyor bunları böyle gözümün önüne koyuyorum.
Allah’ım! Beni yarattın nimetlerle donattın. O nimetleri yerli yerine koydun, bana bir sıfat da verdin ve beni hiç yokken gösterdin. Oysa bir mahlûkçuğum, aciz, değersiz ve hükümsüzüm. Varlık senindir, çünkü senden geldi bu lütuf.
Ben bunları böyle gözümle seyrediyorum. Yaratan’ı gördüğüm için kendi yaratılış şeklimi seyrediyorum. Beni nasıl yarattı? Ve nihayetinde mahlûk. Resim gibi. Ona ruhunu vermekle onu canlandırıyor, gösteriyor. Yani ışığını yakıyor var görünüyor, ışığını söndürüyor yok. Gene yok, gene yok. Yani hep O... Hep O, hep O...
Burada gizli bir husus var.
“Ey beni yaratan, nimetlerle donatan, o nimetleri yerli yerine koyan, bana da bir sıfat veren Allah’ım!” deyince ben kendimi dışarıda, O’nu içeride görüyorum, seyrediyorum, mahlûkçuk olduğumu da görüyorum, azâmet-i ilâhi’yenin karşısında böyle Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum.
Siz bunları isimle söylüyorsunuz, okuyorsunuz. Ben bunları söylerken Hakk’ı görüyorum, beni nasıl düzenlediğini görüyorum. Sonra Zât’ından başka bir ilâh yok. Yaratan beni yarattı, dilediği şekile koydu. Hükümsüz, değersiz olduğumu Elhamdülillâh bildirdi. Hüküm ve değer yalnız O’nun olduğunu da görüyorum. Onun için O’nun yaratışını, donatışını böyle görmekle, hükümsüzlüğümü ordan anlamaya çalışıyorum. Onun için insan bu incelikleri bilmedikçe, en küçük noktaları benimsedikçe, gene nankör, gene nankör, gene nankör.
Fakat zaten insan nefsini temizlemedikçe bundan kurtulması mümkün değil. Meğer Cenâb-ı Hakk nefsini içinden çıkaracak, kendi lütfuyla dolduracak, onunla konuşacak. Yoksa başka türlü her zaman nefis “Ben!” der. Nefisle konuşur insan farkına varmaz. Her benimsediği şey ilâhi lütfun inmesine manidir. Sır budur, ilâhi lütfu nefsine mâlediyor. O zaman yalancı oluyor, riyâkâr oluyor, gösteriş oluyor. Ben Rabb’imden korkuyorum ve “Rabb’im, beni lütfunda gizle ve muhafaza et! Sen beni tutarsan, hıfz-ı himayede bulundurursan kurtarırsın, tasarruf-u ilâhiye’ye alırsan yürütürsün.” diyorum.
Allah’ım her türlü gösterişten riyâdan bizi muhafaza buyursun! Gösteriş şu oluyor. İlâhi lütfu benimsiyorsun, “Benim” diyorsun, gösteriyorsun, ama ihsan eden O, ikram eden O. İşte insan hep burada yalancı oluyor, riyâkâr oluyor, sahtekâr oluyor. Riyâ da imanı zâyi ediyor.”