Hakikat Yayıncılık - Muhterem Ömer Öngüt’ün Eserleri | Hakikat Dergisi | Hakikat Medya | Hakikat Kırtasiye
Arama Yap
Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (239) - Şeyh Hüseyin Bin Abdullah el-Abbâsî -Kuddise Sırruh- (8) - Ömer Öngüt
Şeyh Hüseyin Bin Abdullah el-Abbâsî -Kuddise Sırruh- (8)
Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (239)
Dizi Yazı - Hatm'ül Evliya Hakkında İzah ve Açıklamalar
1 Ağustos 2026

 

Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (239)

Şeyh Hüseyin Bin Abdullah el-Abbâsî -Kuddise Sırruh- (8)

 

Sır Üs­tü­ne Sır (4)

Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- Hazretleri “el-Husûs bi-Edâti’n-Nusûs fî Şerhi’l-Fusûs” adlı eserinde Hâtemü’r-rusül’ü Mîraç’ta öne geçiren şeyin “Hâtemü’l-velâye” olduğuna işâret etmiş; bu velâyetin, âriflerden “İlmullah”la desteklenen bir kimseye daha tevdî edildiğini haber vermiştir:

“İlmi bakımından ‘İlmullah’; yâni ‘Allah’ın ilmi’ hakkında âriflerden biri için de aynı şey geçerlidir.”

Onun ilmi has bir ilmullahtır.

Nitekim Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri “Fusûsu’l-Hikem” isimli eserinde Hâtem-i veli’nin ilmi hakkında şöyle buyurmuşlardır:

“Bu ilim, ilm-i billâh’ın âlâsıdır. Bu ilim, ancak peygamberlerin ve velilerin sonuncusuna verilmiştir.” (“Fusûsu’l-Hikem ve’t-Talîkat aleyhi”; s. 62)

Şunu çok iyi bilin ki bu ilim Allah-u Teâlâ’nın ihsan ettiği, ikram ettiği bir ilimdir. Doğrudan doğruya O bildirdiği, O duyurduğu için de “İlm-i billâh”ın âlâsı, “Has ilmullâh” oluyor. Doğrudan doğruya Allah'tan gelen bir ilimdir. Has ilim olduğu için feyz ve bereketi, tesiri çok oluyor. Hiçbir katkı yok.

Seyyid Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri “Fütûhü’l-Gayb” adlı eserinde buyurur ki;

“Bu zât, âlim-i billâh’tır...”

“Allah-u Teâlâ birçok bilinmeyen ilimleri onun kalbine yerleştirmiştir. Hiç kimsenin erişemeyeceği sırları ona sezdirmiştir.” (33. Makale)

O sezdirecek ki bilinecek. Kişi kendisi dahi bilmez. Bildirdiği kadar, gösterdiği kadar bilir ve görür. Bu çok sır bir şeydir. Kul ile Hakk’ın arasında gizli bir perdedir. Bir mahlûkun oraya girmesi mümkün değildir.

İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri Allah-u Teâlâ’nın ona nasıl bir ilim bahşedeceğini, diğer velilere verilen ilmin bu ilmin yanında kabuktan ibaret kalacağını, ona ise ilmin özünü ihsan edeceğini şöyle açıklamıştır:

“O ilim ve mârifet; haller, vecdler, tecelliyât ve zuhurat libasına girmiştir. Bu dikkat sonunda elbette bileceklerdir ki, bu mârifet ve ilimler, ulemânın ilimleri, evliyânın da mârifeti ötesindedir. Hatta, onların ilimleri bu ilimlere nispetle kabuk kalır. Bu mârifet dahi, o kabuğun özüdür.”

Niye kabuk kalır?

İlimlerin özü ona verilmiş, onun ilmi has ilmullah’tır. ilm-i billah’ın alâsıdır.

Diğer bir ifşaatında İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri:

“Bu ilimler nübüvvet kandilinden alınmıştır.” buyuruyorlar. (“Mektûbât”, 317. Mektûb)

İşte o ilim, bu ilimdir.

Allah-u Teâlâ Resulullah Aleyhisselâm’a verdiğini ona da vermiş, o ilmi Hakk’tan almış. Nurunu Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurundan almış. O ezelde Âyân-ı sâbite’de öyle idi.

Âyet-i kerime’de Hızır Aleyhisselâm hakkında:

“Tarafımızdan has bir ilim öğrettik.” (Kehf: 65)

Buyurulan ilimdir. Mârifetullah ehli “Ulü’l-elbâb” olmasına rağmen, bu onun özüdür.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Allah’tan korkar takvâ sahibi olursanız mualliminiz Allah olur.” (Bakara: 282)

Hem bildirir, hem gösterir. Kişinin varlığı bir perdeden ibarettir, içinde O var. İşte gören ve bilen yalnız bunlardır, sır ve tecelliyât-ı ilâhiye yalnız bunlar mazhardırlar.

Bunlar Fenâfillâh’a erenlerdir, bu lütuf Allah-u Teâlâ’nın bir ihsanıdır, vehbî ilimdir.

Bütün bu fazilet ve meziyet Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in vekâletini taşıdığı için, onun nurunu taşıdıklarından ötürüdür. Allah-u Teâlâ o nuru kime takarsa, her şey o nurdadır. İnsanda hiçbir şey yoktur.

İlim kaynağı ilmullahtır. Yani onun hiç kimseye ihtiyacı yok. Ezelden öyle koymuş.

Bunun gizli sırrını daha evvel arzetmiştik. Kandilleri O yaratmış, o kandillere dilediğini O koymuş. Kaynak oradan geliyor. Allah-u Teâlâ bizzat kendi lütuf desteği ile desteklediği için böyle oluyor ve daha mühim oluyor. Mahlûk dediğin bir tulumdan ibarettir.

Zâhir buna vâris değildir, çünkü Hakk’ı dışarıda arar. Vâkıf olmadığı gibi bilmez de. Niçin? Hakk’tan geldiği için, gizli ilim olduğu için.

Has ilim neye benzer? Çeşmeden su akar, fakat o su çeşmeye âit değildir. Allah-u Teâlâ ne akıtıyorsa, ne kadar akıtıyorsa o kadar akar. Ne bildirirse marifetullah ehli onu bilir, ne gösterirse onu görür. Dilediğine kendisini bildirir, dilediğine de kendisini gösterir.

Allah-u Teâlâ aradaki perdeleri kaldırarak, irâde buyurduğu bahtiyar kullarını o nura erdirir.

Sevdiği ve seçtiği kulunu kendisine çeker, yüzüne yüzü ile tecellî eder, dilediğini lütfeder.

Allah-u Teâlâ onda tecellî ettiği zaman, kendisine yaklaştırıp kapıyı araladığı zaman, onlara neyi verdiğini bir kimsenin bilmesi mümkün değildir.

Nitekim Hakk Celle ve Alâ Hazretleri bir Hadis-i kudsî’de buyurur ki:

“Sonra ben yüzümle onlara yönelirim. Yüzümle yöneldiğim bir kimseye neyi vermek istediğimi, herhangi bir kimsenin bileceğini mi sanırsınız?”

(Allah-u Teâlâ devamla şöyle buyurdu.)

“Onlara ilk vereceğim şey, nuru kalplerine akıtmaktır. İşte o zaman ben onlardan haber verdiğim gibi, onlar da benden haber verirler.” (Hâkim)

Bu lütuf Allah-u Teâlâ’nın sevdiği ve seçtiği kullara mahsustur, başkasına şâmil değildir.

O anda ne hitap edeceğini, kalbine neyi ilham edeceğini, ne duyurmak istediğini, nasıl bir şey akıtacağını, ne nur vereceğini ancak O bilir.

Hadis-i kudsî’de geçen: “Ben yüzümle onlara yönelirim.” ifadesi; onları huzuruna alacak ki, yüzü ile yönelmiş olsun ve onda tecelli etsin.

Burada görülüyor ki verilene böyle veriliyor. Allah-u Teâlâ ancak dilediği kulunun kalbine bu nuru ve bu ilmi koyuyor. Bu hâl O’nun has kullarına mahsustur. Onlar ilâhi sırların esrar odalarıdırlar. Yalnız ve yalnız onlar hakikatlere vâkıftırlar. Hakk’ın bütün duyurduklarını bilirler, bazısını ifşâ etseler de hepsini etmezler.

Allah-u Teâlâ veli kullarını bize tarif ediyor ve diğer bir Hadis-i kudsî’de şöyle buyuruyor:

“Kulun benimle meşgul olması, en fazla önem verdiği şey olursa, onun arzu ve lezzetini zikrimde kılarım. Arzu ve lezzetini zikrimde kılarsam da o bana âşık olur, ben de ona âşık olurum.

O bana, ben ona âşık olunca da, onunla aramdaki perdeyi kaldırırım.

Bu hâli onun umumî hâli kılarım. İnsanlar yanıldığı zaman o yanılmaz.

Böylelerinin sözleri peygamberlerin sözleri gibidir.

Gerçek kahramanlar onlardır.

Onlar öyle kimselerdir ki yer ehline bir cezâ ve azap vermek istediğim zaman onları hatırlarım da azaptan vazgeçerim.” (Ebû Nuaym, Hilye)

Bunlar Hakk ehlidir. Hakk’ın öğretmesiyle “Has ilim”e mazhardırlar ve fakat halk ehli bu hakikatleri anlamaz. Allah-u Teâlâ vermediği için bu gerçeklerden haberi olmaz.

“Sana gelmeyen bir ilim gerçekten bana gelmiştir.” (Meryem: 43)

Âyet-i kerime’sinde bu mânâ vardır.

Zira birinin muallimi Allah-u Teâlâ’dır, diğerinin muallimi benibeşerdir. Birisine Hakk öğretir, dilediği kadar hakikate mazhar kılar. Diğerinin ilmi satır ilmidir, nasibini satırdan almıştır.


  Önceki Sonraki