
O gözüyle uzun bir süre kendi ameline nazar etmiş, bu hale ulaşarak onu yerine getirmişti. Ne var ki Allah katında O’na yakın olan mukarrebler derecesinden düşmüş, nihayet onun ateşe atılması emredilmişti.
Mahşerdeki itirafından sonra ise ancak, O’nun fazl-u keremi ve rahmeti ile tekrar geriye ona dönebilmiştir.
O’nun rahmetiyle kurtuluşa erişmişken, yine O’nun fazl-u keremi ile tekrar eski yerine ulaşabilmiştir.
Allah rahmet eylesin, babamın Kabîze’den; onun Sıffîn’dan, onun San‘alı bir şahıstan, onun ise Vehb bin Münebbih’den naklettiğine göre şöyle demiştir:
“Bir şahıs bir keşişe gelerek:
- ‘Ey keşiş! Ölümü nasıl aklına getiriyorsun?’ diye sordu:
– ‘Bir ayağımı kaldırdığımda diğerini basabileceğimi düşünmüyorum!’ dedi.
– ‘Peki işlemeye devam ettiğin (amel ve ibadet)e karşı nasıl şevk ve iştiyak duyabiliyorsun?’ diye sordu:
– ‘Cennet ve cehennemi hatırlayan birinin, içinde namaz kılmadan bir saat bile geçirebileceğini düşünmüyorum!” dedi.
Bunun üzerine o şahıs:
– ‘Benim secdede ağlamadığım tek bir an yok ki, secdeye kapandığım o yerde otlar bitmesin.” dedi.
Râhip ise ona şöyle cevap verdi:
– ‘Senin Allah’a karşı günahlarını itiraf ederek gülmen, senin için ameline tutunarak ağlamandan daha hayırlıdır. Kendine tutunanın namazı başının üstüne kadar bile yükselemez!”
Adam ona:
– ‘Bana nasihat et!’ dediğinde ise şöyle cevap verdi:
– ‘Dünyadan yüz çevir, onun peşinde koşanlarla münâkaşaya da girişme! Dünyada arı gibi ol, zira o yediği zaman temiz ve helâl yer, ürettiği zaman da tertemiz (bir bal) üretir. Bir dala konduğunda onu ne kırar, ne de ona zarar verir!
Allah için nasihatte bulun; tıpkı sâhibini korumaya çalışan, onun için havlayan, onu tehlikelere karşı uyaran sâdık bir kelp gibi ol!..”
Nefsin gayreti sâhibinin içine bir lezzet ve ferahlık verir; bu ferahlık ise “Sıdk”tır. İyi amellerin esintisi içinde yükseldiği için, gayretini terk edip boş oturduğu zaman ise nefsi sanki bir zindana düşmüş gibi olur.
Farzlar ve haramlardan sakınma dışındaki bütün iyi amellerden sâhibini eli boş halde bıraktığı zaman ise nefsine: “Senin için farzlardan ve haramlardan sakınmaktan başka bir yol yoktur! Ey nefis, O’na yönel!..” der.
Geceleyin nefsinin hile çevirerek kalbine getirdiği, kendisini haramların içine düşürecek tehlikeli düşüncelere karşı kendisini kontrol altında tutar.
Nefsinin hırsına karşı kendisini kontrol altına aldığında ise, tekrar onu zindana atar; bu kez seni ondan ayrı düşürecek nâfilelere çağırıp onun içinde dönmeye dâvet eder. [3a] Bu şekilde kalbe ortak olmaya çalışır, tâ ki şehvetlerini ve arzularını tekrar içine yerleştirebilsin.
O daima pusuda bekler, iyi amellerinden gâfil hale getirip ona ortak olmayı umar ki, eline fırsat geçtiği zaman tekrar onu boyunduruğu altına alsın, kalbini ele geçirip onu içinde gizli duran şehvetlerine sürüklemeye yol bulabilsin...
Nitekim basiret sahibi olan kişi, onun bu hile ve tuzaklarını bilip tanır: “Ben ubûdet (kulluk) hususunda Allah’a karşı sâdık olmak istiyorum! Ben ancak O’nun kuluyum, nefsimi de sıdk ile O’na teslim ettim. Farzların içinde şehvet ve arzusuna beni ortak etmeye çalışsa bile, onu terk etmeye aslâ imkân yoktur!..” der.
Nâfilelere gelince; bu şeyleri yerine getirmez ve onları artık pek talep de etmez. Sıdkiyyet’e uzanır ve kulluğunda Allah’a bağlı kalır.
Allah’a ulaşması gerekirken O’ndan ayrı düşürecek olan hiçbir şeyi sevmez; nefsinin karışması, arzusu ve nasip alması ile birlikte yazılanı istemez. Nefsi de hayrete ve şaşkınlığa düşerek artık ona dâir tutunabilecek hiçbir dayanağı kalmaz.
İşte bu durum artık onun için bir zindan olup, nâfilelere odaklı iyi amellerin lezzeti, onu arzu ettiği asıl nasipten ayırarak yerinde saydırır.