
Bugün küffar bize muhtaç duruma düştüğü için ordumuzu, silahlarımızı kullanmak istiyor. Ambargoları kaldırma sözü veriyor. Ancak içindeki düşmanlığı, kötü niyeti devam ediyor.
“Allah-u Teâlâ küffarın, müslümanlara karşı gönüllerinde besledikleri kin ve nefretin büyüklüğüne dikkati çekerek Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmuştur:
“Onlar size fenalık etmekten aslâ geri kalmazlar, size sıkıntı verecek şeyleri isteyip dururlar. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinin gizledikleri ise daha büyüktür!
Eğer düşünürseniz, âyetleri size açıklamış bulunuyoruz.” (Âl-i İmrân: 118)
Bu Âyet-i kerime küfre ve kâfirlere meyledenler için bir ihtardır. Yâni size bu ilâhi hükümleri hatırlatıyoruz ki, onlardan her zaman uzak durun ve tehlikelerinden sakınmak için dâima uyanık bulunun. Onlara bu gözle bakma istidâdını kaybedenler, bu tehlikeyi idrakten de mahrum kalmışlardır. Bu ilâhi hüküm hatırdan çıkarılmamalı; bugün ellerine fırsat geçse yine aynı şeyleri yapacakları unutulmamalıdır.” (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Dünya bir yere gidiyor.
Herkes hazırlanıyor.
Neye hazırlanıyor? Harbe hazırlanıyor!
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri bu devri “Harp ve Harabiyat Devri” olarak tavsif buyurmuşlar, hazırlık yapılmasını nasihat etmişler, seneler evvel 3. Dünya Harbi’nin olacağını haber vermişlerdi:
“Üçüncü Dünya Harbi bir âfattır. Allahu âlem bu olacak.” (Kıyamet ve Alâmetleri, s. 23, 1. Baskı: 2003)
Türkiye’de yapılan son NATO toplantısı bu hakikatin bir tezahürü oldu. Zira dikkat ederseniz toplantının en önemli konusu özellikle NATO üyesi Avrupa devletlerinin harbe hazırlık seviyesinin yükseltilmesi ve silah tedariki için büyük paraların seferber edilmesi idi.
Bu durum zirvenin sonuç bildirisinde de açıkça dile getirildi, Rus tehdidi sebep gösterildi, nükleer silahlara vurgu yapıldı; “NATO’nun caydırıcılığı ve savunması, uzay ve siber varlıklarla desteklenen nükleer, konvansiyonel ve füze savunması kabiliyetlerinin uygun bir karışımına dayanmaktadır.” denildi.
Bu toplantının ve toplantıda alınan kararların anlamı ve meali “3. Dünya Savaşı’na hazırlanıyoruz.” demektir.
Çin’i de aynı şekilde tehdit olarak görüyorlar, ama onun adını açıkça yazmıyorlar. Zira dikkat ederseniz ülkemizdeki toplantıya NATO üyelerinin yanında Avustralya, Japonya, Yeni Zelanda ve Güney Kore de katıldılar.
Türkiye’nin askerî gücü ve savunma sanayiinde geldiği seviye uzun zamandır Avrupa ve Amerika’nın dikkatini çekiyordu. Trump “Güçlü bir orduları var.” diyordu. Trump niye defalarca ordumuzun gücüne atıf yapıyor?
Çünkü Türk ordusu sahada kimsenin cesaret edemeyeceği en zor operasyonları -bunların engellemelerine, ambargolarına rağmen- kendi silahımız ile başarı ile icra ediyor, zafer üzerine zafer kazanıyor.
Bir yandan hased ediyorlar, bir yandan istifade etmek istiyorlar.
Bir söz vardır: “Şems-i şitâ’ya, nasihat-ı a’dâya güvenme = kışın güneşine, düşmanın nasihatına aldanma”
Ukrayna Savaşı’nın etkisi ile askerî zaaflarının ve güdükleşmiş silah sanayiinin farkına varan Avrupa, askerî bakımdan kendisini Türkiye’ye muhtaç hissetmeye, Türkiye ile işbirliği yapmanın yollarını aramaya başladı. Türkiye de bu değişimden yararlanmaya çalışıyor. Uçak motoru gibi konularda önüne konulan ambargoları aşmak istiyor.
Avrupa ve Amerika uzun zaman Türkiye’nin savunma sanayiindeki gelişimini görmezden geldiler, hatta sinsi ambargolarla yavaşlatmaya, durdurmaya çalıştılar. Ancak artık Türkiye öyle bir seviyeye geldi ki onlar da kabul etmek zorunda kaldılar. Şimdi de gideremedikleri eksiklerini tamamlamak, harbe hazırlık seviyesi ve savaş yeteneği iyice düşmüş ordularının caydırıcılık zaafını Türk ordusu ile kapatmak istiyorlar.
Ve fakat unutmamamız gereken bir gerçek var:
PKK, FETÖ vs. her türlü terörü, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne kastetmek isteyen her oluşumu desteklemek, teröristleri barındırmak; silah ambargosu uygulamak; ticaret adamlarımıza, devlet memurlarımıza dahi vize vermemek; Kıbrıs, Ege, Doğu Akdeniz’de kuyumuzu kazanlara destek vermek gibi türlü düşmanlıklarla sicili kabarık olan Haçlı Batı Türkiye’yi asla kendilerinden görmüyor. Görmez. Görmesin de. Biz de kendimizi Haçlılardan, küfür ehlinden görmüyoruz. Bunlar Türkiye’nin büyümesini istemiyor. İstemez. Türkiye’nin yükselmesini engellemeye çalışıyor. Gün gelir elinden geleni ardına koymaz.
Şimdi Türkiye’ye muhtaç oldukları için yanaşıyorlar ancak bunlar kâfir, niyetleri değişmiş değil.
“Küffar daima bu milleti bu topraklardan çıkarmanın hayalini kurmuştur. Gerçek niyetleri budur.” (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-, Hâinlerin İçyüzü, s. 16)
Daha 3 ay önce AB Komisyonu Başkanı, Avrupa’nın genişlemesini jeopolitik zorunluluk olarak niteledikten sonra, “Avrupa kıtasını tamamlamayı başarmalıyız ki Rus, Türk veya Çin etkisine girmesin. Daha büyük ve jeopolitik düşünmeliyiz” demişti.
Görüyorsunuz Türkiye’yi Rus ve Çin ile aynı kategoriye koyup, tehdit kabul ediyorlar. Düşman görüyorlar.
Cenâb-ı Hakk bize onları tanıtıyor:
“Şüphesiz ki kâfirler sizin apaçık bir düşmanınızdır.” (Nisâ: 101)
NATO toplantısının yapıldığı gün 8 Temmuz’da Avrupa Parlamentosu çok düşmanca, iğrenç ve kışkırtıcı bir kararı kabul etti. Türk ordusunun 1974 Kıbrıs Barış Harekâtında kadın ve kız çocuklarına yönelik cinsel şiddet uyguladığı iddiasını tanıyan kararı 33’e karşı 575 oyla kabul etti.
Bunların gerçek niyeti bu, durumu bu.
“Küffar iman ehlini katiyetle sevmez. Bu İslâm milletine düşmanlığı ise çok daha büyüktür.” (Hâinlerin İçyüzü, s. 230)
Âyet-i kerime’lerinde Allah-u Teâlâ bu küffarı bize tanıtıyor ve haber veriyor:
“Sen onların dinlerine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar aslâ senden hoşnut olmazlar.” (Bakara: 120)
“Size sıkıntı verecek şeyleri isteyip dururlar. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinin gizledikleri ise daha büyüktür.” (Âl-i İmran: 118)
Binaenaleyh bunlarla konjonktür gereği bazı ittifaklar, bazı anlaşmalar yapsak bile içlerinde gizlediklerini, bu niyetlerini asla unutmamamız, bunlarla dostluk kurulacak zehabına asla kapılmamamız lâzım.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz düşmanla anlaşmalar yaptı, ortak düşmana karşı müslüman olmayan topluluklarla ittifak yaptı. Sonraki İslâm devletleri de, Osmanlı da çeşitli anlaşmalar ittifaklar yaptı. Ancak dikkat ederseniz bu küfür milletleri, çok az istisna hariç her biri ellerine fırsat geçer geçmez ihanet ettiler, anlaşmalarını bozdular. İslâm’ı ve müslümanları yok etmek istediler.
“Eğer onların güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler.” (Bakara: 217)
Binaenaleyh küffar milletleri ile muhatap olurken onların bu tıynetlerini, özlerinde düşmanlık olduğunu asla unutmamamız, devamlı uyanık ve tetikte olmamız lâzımdır. Bu bir iman ve vatan meselesidir.
Unutmayalım ki bu küffar milletleri bir Azerbaycan, bir Pakistan değil. Bunları ayağa kaldırmak için, askerini silahını tamamlamak için çok gayretkeş bir görüntü vermek, her şeyimizi, her silahımızı paylaşmak ne kadar doğru olur?
Bize düşen bunlara karşı tavrımızı iman ve vatan temelinde belli bir ölçü içinde muhafaza etmek değil midir?
Bu küfür ehlinin tarih boyu, daha düne kadar olduğu gibi bundan sonra da bizi engellemek için sinsi sinsi çalışmaya devam edeceği aşikâr değil mi?
“İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima hâinlik görürsün.” (Mâide: 13)
Bu hatırlatmalar niçin lüzumlu?
Her şeyden önce bu iman, bu bilinç içinde olmazsak Allah-u Teâlâ’nın desteğini kaybederiz, dinde ve vatanda zaafa düşeriz.
“Eğer Allah size yardım ederse artık sizi yenip mağlup edecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakıverirse, O’ndan başka size yardım edecek kimdir? Müminler yalnız Allah’a güvensinler.” (Âl-i İmran: 160)
Diğer yandan yukarıda da arzettiğimiz üzere dünya büyük savaşlara gebe. Büyük hazırlıklar var. Ateş bize dokunmadığı müddetçe bu savaşların, bu ateşlerin içine mümkün olduğu kadar girmemek lâzım. Çünkü Amerika Rusya gibi ülkelerin elinde binlerce nükleer silah var. Bir tanesi bile bir şehri yok etmeye yetiyor. Maazallah böyle bir harp başladığı zaman biz de içinde olursak halimiz ne olur?
Bizim millet olarak büyük bir hastalığımız var. Tanzimattan beri gelen bir Batıcılık, Batı ile beraber olma, Batının küfrünü hoş görme hastalığı var. Masonluk olsun, FETÖ olsun bu gibi örgütler bu hastalığı yıllar yılı beslediler, bu milletin damarlarına zerkettiler. Bugün çok şükür kendi öz değerlerimizi, tarihimizi, medeniyetimizi yeniden canlandırmaya çalışıyoruz. Ve fakat bu hastalık henüz tam olarak iyileşmiş değil. Derecesi, şiddeti farklı olmakla beraber toplumun hemen her kesiminde bu hastalığın izleri var. Şimdi Avrupa Amerika biraz bize yanaşıyor, istediğimiz motoru veriyor, bizden silah alıyor diye bize yaptıkları o kadar düşmanlığı, bunların küfrünü, İslâm düşmanlığını, Hazret-i Peygamberimize yaptıkları hakaretleri unutup dost mu kabul edeceğiz?
“Kâfir olanlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Eğer siz bunu yapmazsanız yeryüzünde fitne ve büyük bir fesad (kargaşalık) olur.” (Enfâl: 73)
Bunların en büyük cürmü küfür içinde olmaları, küfrün müdafii olmalarıdır. Küfür ehli otomatik Allah’ın düşmanıdır. Allah bunları sevmez, bunları sevenleri de sevmez.
Bu iman hakikatlerini bilmemiz lâzım, bunlara meyletmememiz lâzım. Atamız Osmanlı bu hakikate sahip çıktığı zamanlarda büyük bir inkişafa mazhar olduğu gibi, bu hakikate sarılmayı bıraktığı son zamanlarda da büyük bir inkiraza uğradı.
“Kim Allah’ı, O’nun Peygamber’ini ve müminleri dost edinirse bilsin ki galip gelecek olanlar Allah’tan yana olanlardır.” (Mâide: 56)
“Allah düşmanlarınızı sizden çok daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak da Allah size yeter, hakiki bir yardımcı olarak da Allah size yeter.” (Nisâ: 45)
Dikkat ederseniz bütün dünyayı bir savaş ve harbe hazırlık iklimi kaplamış durumda. Bütün dünyada ülke liderlerinin, devlet yetkilerinin açıklamalarında hep bu savaş dili var. Âdeta bir demeçler savaşı var. Savaş başladı denilse yeri var.
Herkes harıl harıl silahlanıyor, ordular yeni teknolojilere ayak uydurmaya, modern silahları envanterine katmaya çalışıyor.
2022 yılında başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı, Batı ile Rusya ve Çin arasındaki gerilimi, askerî tehdit algısını artırdı. 2023 yılında başlayan İsrail’in sonu gelmez saldırıları ve soykırımları ise bölgemizi, İslâm ülkelerini ve bütün dünyayı savaş ortamının içine aldı.
İran Savaşı bir türlü durulmadı. Daha da büyüme tehlikesi var.
Tek başına Hürmüz Boğazı’ndan petrol tankerlerinin geçişinin aksaması bile dünyadaki petrol tedarikini, petrol fiyatlarını ve ülke ekonomilerini zincirleme bir şekilde etkisi altına alıyor.
Yahudi, Amerika ve Batı uzun zaman sinsi yöntemlerle rakip gördüğü ülkeleri çevrelemeye, terörü ve ayrılıkçı zihniyetleri besleyip destekleyerek hedef aldığı ülkeleri parçalamaya, darbelerle iktidarları devirmeye, yahut kendi etki alanı içine almaya çalıştı. Bu siyaset ve düşmanlıktan Türkiye de çok çekti. 15 Temmuz gibi büyük bir badire atlattık. Bugünkü harp sanayiine ulaşmamızda bu tehdit algısının büyük etkisi oldu.
Batının bu sinsi düşmanlığı ve yayılmacılığı Rusya’yı da çok etkiledi, tehdit algısını çok büyüttü ve kızdırdı. Adım adım yükselen gerilim Ukrayna Savaşı ile zirveye ulaştı. Bu savaşta Rusya’nın konvansiyonel harp yeteneğinin çok zayıf olduğu ortaya çıkınca Rusya nükleer gücünü öne sürmeye ve Batı’yı nükleer silahlarla tehdit etmeye başladı.
Çin ise sesini çıkartmadan büyük bir hızla silahlanıyor. Yüzlerce savaş uçağı, harp gemisi üretti, insansız sistemlere, robotlara büyük yatırımlar yapıyor, büyük bir üretim gücü var.
Bu savaş iklimi bütün dünyayı sarmış durumda. Sınır anlaşmazlıkları veya başka sebeplerle birçok komşu ülke arasındaki gerginlik bu iklimden nasibini alıyor. Hindistan-Pakistan Savaşı’nda olduğu gibi bazen savaşa dönüşüyor. Bu gerginlikler her yerde var. Çin-Hindistan, Tayvan-Çin, Pakistan-Afganistan, Türkiye-Yunanistan, Türkiye-İsrail, İran-İsrail, İran-Körfez ülkeleri, Yemen-Suudi Arabistan, Etiyopya-Mısır, Sırbistan-Kosova, Sırbistan-Bosna Hersek, Sırbistan-Arnavutluk, Fas-Cezayir, Avrupa-Rusya, hemen her kıtada savaşa dönüşme potansiyeli olan gerginlikler var. Venezuela gibi devlet başkanı esir alınan ve teslim olan bir ülke var. Güney Çin Denizi’nde Çin’in yayılmacı politikasından rahatsız olan kıyıdaş ülkelerle (Filipinler, Vietnam, Malezya, Brunei) Çin arasında sınır ihtilafları var. Myanmar’da Arakan müslümanlarına soykırım derecesine varan etnik temizlik yapılıyor. Afrika’nın birçok ülkesinde iç savaşlar, terör var. Meksika başta olmak üzere Latin Amerika’da devletle çatışma boyutuna ulaşmış büyük çeteler, uyuşturucu kartelleri var. Her yerde bir huzursuzluk, bir tedirginlik hakim.
Dünya kaynıyor. Herkes hazırlanıyor, silahlanıyor. Avrupa hazırlanıyor, milyarlarca avroluk silahlanma programı açıkladılar, Polonya bu hazırlığı en agresif yürüten bir Avrupa ülkesi olarak dikkat çekiyor, İtalya, İspanya, Portekiz Avrupa gururunu kırıp Türkiye’den harp platformu almaya başladı. İngiltere hazırlanıyor, Çin ve Rusya’ya karşı Türkiye ile ittifak yapmaya önem veriyor. Çin hazırlanıyor, her türlü silahını kendisi üretiyor. Rusya zaten bir savaşın içinde. Körfez ülkeleri alabildiği her silahı alıyor, Arap ülkeleri, Mısır, Arabistan hazırlanıyor. Hindistan hazırlanıyor, Pakistan hazırlanıyor, Yunanistan hazırlanıyor.
Türkiye zaten hazırlanıyor, hem de çok ciddi hazırlanıyor.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri, savunma sanayiinde yaşanan gelişmeler anlatıldığında memnun olurlardı. Bir defasında “Herkes harbe hazırlanıyor. Türkiye de hazırlanıyor mu?” diye sormuşlardı.
Bazı beyanları da şöyle idi:
“Dünya harbe doğru öyle bir hırsla gidiyor ki, yalnız emr-i İlâhî’yi bekliyor.”
“Harp; büyük silâhlarla patlayacak. En şiddetli silâhlar en evvel patlayacak, dünya birden bire alev alacak.”
İş bu kadar ciddi.
Yukarıda da arzettiğimiz üzere NATO toplantısının en büyük gayesi bu idi: Hazırlanmak ve silahlanmak.
Ve fakat bizim medyamızda işin bu tarafı hemen hemen hiç konuşulmadı. Bir iftihar vesilesi olarak Türkiye’nin bu mühim toplantıyı büyük bir organizasyon başarısı ile yürütmesi, Türkiye’nin askerî gücü ve savunma sanayii yetenekleri, Avrupa’nın bize muhtaç duruma düşüp bizimle işbirliği yapmaya çalışması konuşuldu. Oysa Batı tarih boyu sevmediği, düşmanlık yaptığı, Haçlı Seferleri ile bizi Anadolu’dan Balkanlar’dan atmaya çalıştığı hâlde niçin bize yanaşmaya çalışıyorlar, bunun altında ne var diye düşünmemiz gerekmez mi?
Bunlar da mühim, konuşulması lâzım, ancak işin özü konuşulmayınca çok eksik kalıyor, temelinde bize düşmanlık olan Batı’ya karşı bir dostluk, bir birliktelik havası estiriliyor.
“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Oysa onlar Rabb’iniz olan Allah’a inandığınızdan dolayı Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer sizler benim yolumda savaşmak ve hoşnutluğumu kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. İçinizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur.” (Mümtehine: 1)
Bize muhtaç duruma düştükleri için, bizden yararlanmak istedikleri için bize yanaşıyorlar ve fakat asla Türkiye’nin iyiliğini istemiyorlar.
Onları bize Cenâb-ı Hakk tanıtıyor:
“Size bir iyilik dokunursa bu onları üzer. Başınıza bir musibet gelse buna da sevinirler.” (Âl-i İmran: 120)
NATO toplantısının -yani orduların ön planda olduğu bir askerî ittifak toplantısının- olduğu gün Avrupa parlamentosunda hemen hemen tamamı NATO üyesi Avrupa ülkelerinden gelen parlamenterlerin Türk ordusu aleyhinde çirkin bir karar alması neyin nesidir?
Bu kararın arkasında kim var? Kime mesaj veriliyor?
“Kâfirden müslümana hiçbir zaman fayda gelmez. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde, onların birbirleriyle dost olduklarını beyan buyuruyor.
“Ey iman edenler! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır. Şüphesiz ki Allah zâlimler gürûhunu hidayete erdirmez.” (Mâide: 51)
İslâm’a ve müslümanlara olan kinleri hiç sönmemiştir. Özellikle Türkler’e karşı ayrı bir garezleri vardır. Zira tarihte Allah-u Teâlâ en derin galebeyi İslâm’a vermiş. Asr-ı saâdet’te ve Osmanlı Devleti zamanında.
Batı'nın hiçbir sınır tanımayan açgözlülüklerini tatmin uğruna giriştikleri ifsat ve sömürgecilik gayretlerinin önündeki en büyük engel daima İslâm milletleri ve bilhassa Türkler olmuştur.” (Hâinlerin İçyüzü, s. 329)
Ankara’da 7-8 Temmuz 2026’da düzenlenen NATO Zirvesi, hem ülke liderleri hem de basın mensupları tarafından “İttifakın yeni dönemi” olarak nitelendirildi. Hatta “NATO 3.0” diye isim bile verildi. “NATO’nun Ankara ruhu” diyenler de oldu.
Bu tanımlamalar ile vurgulanan konu yazının başında da bahsettiğimiz bu toplantının amacının ve özünün “3. Dünya Savaşı’na Hazırlık” olduğuna dair tespitlerimizi netleştiriyor.
Zira “NATO 3.0” ile NATO’nun tarihi üç ayrı dönem olarak tanımlanıyor.
Buna göre;
1949’dan 1991’e kadar süren iki kutuplu Soğuk Savaş dönemi birinci dönem;
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra özellikle 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından “Devlet dışı aktörlerle mücadele” olarak tanımlanan ikinci dönem;
Ve Ankara Zirvesi ile birlikte konuşulmaya başlanan Rusya’nın yeniden temel askeri tehdit olarak tanımlandığı, Çin’in orta-uzun vadeli stratejik rakip olarak dikkate alındığı ve Avrupa’nın kendi savunmasını üstlenmeye zorlandığı yeni başlayan üçüncü dönem.
Ankara toplantısında NATO yeni konseptini çok net bir şekilde tanımlamış oldu.
Sonuç bildirisinde özetle;
Üye ülkelerden birine yapılan bir saldırının, tüm üye ülkelere yapılmış bir saldırı kabul edileceğini söyleyen 5. maddeye bağlılık net bir şekilde vurgulandı.
Rusya açıkça tehdit olarak tanımlandı.
Ukrayna’ya destek ve parasal yardım taahhüt edildi.
Silahlanmaya ayrılan paraya vurgu yapıldı ve Avrupa’nın silahlandırılmasının amaçlandığı dile getirildi.
Kısaca; toplantıda tek bir şey söylendi: “Rusya tehdit, Rusya’ya karşı silahlanıyoruz, Rusya ile savaşa hazırlanıyoruz.”
Almanya NATO’ya 2026 için 125 milyar avroluk harcama bildirdi. 2027’de bu rakamı daha da artıracağı öngörülen Almanya dünya savunma bütçesi sıralamasında ABD, Çin ve Rusya’nın ardından 4. sıraya yükseldi.
İngiltere eski Başbakanı Keir Starmer Haziran ayında şöyle söylemişti: “Bu, bizim istihbarat değerlendirmemiz ve NATO’daki diğer ülkelerin değerlendirmesi olup, Rusya’nın NATO’ya 2030’a kadar erken bir tarihte saldırma ihtimali bulunmaktadır.”
Halbuki Ukrayna’da bir ateşkes sağlansa Rusya büyük ihtimal duracak. Ancak Avrupa durmuyor.
Birileri savaş istiyor, Avrupa kıtasını savaşa itekliyor.
Türkiye ise NATO’nun Ankara toplantısında gerek organizasyon için yaptığı profesyonel ev sahipliği, gerek Avrupa’yı sevmeyen Trump ile Avrupa’nın arasını bulması, gerek yükselen yeni büyük güç profili ile NATO’nun Amerika’dan sonraki lokomotif ülkesi izlenimi verdi.
Eskiden asker sayısına bakılarak yapılan “NATO’nun en büyük ikinci ordusu” tanımı, son yıllarda yükselen savunma sanayimizin, askeri yeteneklerimizin ve harbe hazırlık seviyemizin yüksekliği ile her anlamda gerçekliği ifade eden bir tanım haline geldi.
Ancak Türkiye’nin NATO’nun içindeki ülkelerden bir ülke konumundan NATO’nun lokomotif ülkesi pozisyonuna geçme izlenimi vermesi ne kadar doğru?
Yarın Amerika ve Rusya’nın başını çektiği bir 3. Dünya Savaşı çıkarsa bu konumumuza devam edecek miyiz? Amerika ile beraber Rusya’ya savaş ilân edecek miyiz? Rusya bize nükleer başlıklı füzeler gönderirse durum ne olur?
Türkiye Amerika’nın PKK-PYD ve FETÖ’ye desteği, uyguladığı ambargolar sebebiyle ABD ile mücadele içinde iken; kerhen NATO’nun, Amerika’nın yanında duran, tarafsız bir ülke gibi algılanıyordu.
Ankara toplantısı ile bu durum bir anda değişti. Türkiye NATO’nun yeni konseptinin lider ülkelerinden birisi pozisyonuna geldi. En azından izlenim bu şekilde. Peki bu yeni durumu kabul etmemiz dünyada nasıl karşılık bulacak?
Bundan sonra Rusya ve Çin’in bize karşı daha ihtiyatlı yaklaşma ihtimali, hatta bir tehdit olarak görme ihtimali çoğaldı. Bir nevi Rusya ve Çin’i karşımıza almış olduk.
Rusya ve Çin’e karşı konumlanan bir askerî ittifakın içindeki Batılı ülkeler; ordusu çok güçlenen, savunma sanayii çok ilerleyen Türkiye’yi, haliyle yanlarına çekmek, ordumuzdan, teknolojimizden yararlanmak istiyorlar. Yararlanmak istemelerinden öte bize muhtaç duruma düştüler, bizi kullanmak istiyorlar.
Batı’nın toplumsal yozlaşması, devlet yönetimlerine sirayet ettiği gibi savunma sanayiilerine de sirayet etmiş durumda. Hızlı reaksiyon gösteremiyorlar, seri üretim yetenekleri zayıf, hemen her projede mühendislik becerisizlikleri, yavaşlık ve çok yüksek faturalarla karşılaşıyorlar.
Türkiye ise tam tersi müthiş bir ivme ve mühendislik becerisi yakaladı, her silahını, uçağını, insansız sistemlerini, füzelerini patır patır tasarlıyor, üretiyor, envantere alıyor.
Hepsinden önemlisi üretilen teknolojiyi büyük bir beceri ile adapte eden, harbe hazırlık seviyesi çok yüksek, fedakâr ve kahraman neferlerden kurulu bir ordumuz var.
Böyle bir ülkeyi kim yanına almak istemez? Veya böyle bir ülkeyi kim karşısına almak ister?
Sadece ordu ve silah olarak değil, Türkiye’nin jeostratejik konumu da çok mühim. Rusya ile NATO arasında bir savaş olduğunda Türkiye sayesinde Rusya’ya güneyden de bir cephe açılmış olacak ve Karadeniz de savaş alanı haline gelecek. Türkiye Baltık ülkeleri, Polonya, Ukrayna ile beraber cephe ülkesi haline gelmiş oluyor.
İsrail ve Yunanistan’dan gelen güncel yakın tehditlere karşı bir bariyer oluşturmaya mı çalışıyoruz, KAAN savaş uçağını üretebilmemiz için gerekli olan F110 motorlarını ve F-35 uçaklarını alabilmek için manevra mı yapıyoruz, yoksa gerçekten NATO’nun yeni konseptine bile-isteye dahil mi olmak istiyoruz bilemiyoruz. Ancak dünyaya verdiğimiz izlenim “NATO’cu Türkiye” izlenimi oldu. Türkiye tarafsızlıktan Batı tarafına doğru geçmiş oldu.
Dünya hızla 3. Dünya Harbi’ne bir nükleer harbe doğru giderken çok dikkatli olmamız lâzım.
Unutmamamız lâzım ki; izlenim ve algı bazen gerçeklerin önüne geçebiliyor.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri’nin “3. Dünya Harbi’nin eşiğindeyiz.” buyurduğu günleri yaşıyoruz.
Binaenaleyh büyük bir hazırlık var. Bir gün bu silahlar patlayacak. Dünya hızla büyük harbe doğru gidiyor.
“Bu harp bir felâket harbi olacak. Çünkü hiç kimse kimseye güvenmeyecek. Kim atarsa o kazanacak. Felâket harbi. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz “Tasavvura sığmayan harpler” buyurdu. O attı, o da atacak, derken dünya böylece helâk olacak.” (25.08.2006)
Bu büyük ateşe girmemek için elimizden geleni yapmaya çalışmamız lâzım. Ve fakat takdir ne ise o olacak.
Bugünkü harplerde kazanan da kaybediyor, büyük zarar görüyor. Çünkü yakıcı silahlar her ülkede var artık. Ekonomik altyapıyı, rafineriyi, köprüyü, zarar vermek için, çökertmek için vurabildiği her yeri vuruyor. Daha kötüsü atom attığı zaman bir şehir yok oluyor.
Daha önce analistler 3. Dünya Harbi ihtimalinden bahsederdi, bugün artık bu ihtimal değil, ülkelerin hazırlıkları konuşuluyor.
Bir kısım insan “Dehşet dengesi” adı altında nükleer silahların kullanıldığı bir harbin mümkün olmadığını düşünüyor ve umuyor. Oysa İsrail gibi, Netanyahu gibi zalim katilin bulunduğu bir dünyada bir patladığı zaman işin nereye varacağını Allah bilir.
“Allah sonumuzu hayırlı etsin. Ateşe doğru dünya yavaş, yavaş, yavaş sürükleniyor. Önce Suriye’ye girer, İran’a girer, Mısır’a girer derken yavaş yavaş yavaş harp çekiyor. Amerika müdahale eder, diğer devletler derken ateş büyür. Amerika bunu bekliyor müdahale etmek için. İsrail’i öne sürüyor. Bunu bekliyor, ondan sonra alev alır.” (16 Temmuz 2006)
“Hazret-i Allah yıkmayı murad ettiği zaman bir sebep halk eder. Onun için memleketler böylece perişan olup gidecek. Allah-u Teâlâ beldeleri harap edecek. Çünkü bu harp bir âfâttır, atom harbi, nükleer harbi. Ve dolayısıyla birbirine ata ata dünya dümdüz olacak, dünya yıkılacak.” (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Batı ve Rusya arasındaki gerilim Ukrayna Savaşı ile zirveye çıkmış durumda.
Sovyetler zamanının harp sanayii merkezlerinden olan Ukrayna bu altyapısını bu savaşla birlikte epeyce geliştirdi, füze ve insansız sistemler üretiyor. İnsansız deniz aracı ile taşıdığı insansız kara aracını Rus topraklarına çıkartacak kadar ilerleme kaydettiler. Rusya’nın derinlerindeki petrol rafinerilerini vuracak kadar işi büyüttüler. Karadeniz’de neredeyse Rus donanması kalmadı.
Avrupa ve Amerika da Ukrayna’ya Rusya’dan çekindiği için savaşın başında vermediği silah ve teknolojileri son zamanlarda vermeye başladı. En son Amerika Ukrayna’ya Patriot lisansı verdiğini açıkladı.
Ukrayna Rusya’nın çok canını yakmaya başladı. Ukrayna özellikle insansız sistemlerde elde ettiği yetenek ve üretim kapasitesi ile Rusya’ya çok büyük zararlar veriyor. Ukrayna üretimi FP-1 dronları, Rusya’nın 2.600 km derinliğine kadar uçarak hedefleri vuruyor. Ayda yaklaşık 3000 ile 6000 arasında üretilen dron, 60-120 kg yük taşıyabiliyor.
NATO toplantısına NATO dışından davet edilen liderlerden birisi de Zelensky idi. Toplantının sonuç bildirisinde Ukrayna’ya Avrupa ve Kanada’nın 70 milyar euro yardım yapacağı, aynı miktarda yardıma 2027 yılında da devam edeceği söylendi.
Bu para ve silahlarla Ukrayna’nın Rusya’ya karşı daha etkili saldırılar yapma ihtimali yükseldi.
Bilindiği üzere Rusya 2014 yılında Kırım’ı, 2022 yılında Donetsk, Luhansk, Herson ve Zaporijya bölgelerini ilhak etti. Yani buralar Rusya’ya göre artık Rus toprağı. Rusya toprak kaybına sebep olabilecek bir yenilgi durumu ile karşılaştığı an bunu sineye çekmez. Bugüne kadar, 4 yıldır yüzbinlerce insan, milyarlarca dolar silah gömdü Ukrayna’ya, Batı’nın ambargolarından çok zarar gördü, 200 milyar dolar parasına el konuldu. Tahminlere göre her iki taraftan ölü yaralı ve kayıp asker sayısının toplam 2 milyonu bulduğu söyleniyor.
Ukrayna Rusya’yı Kırım’dan, doğusundaki Rus işgalinde olan bölgelerden çıkartabilecek seviyede bir başarı kazanırsa Rusya’nın nükleer silah kullanma ihtimali çok büyür. Çünkü Rusya daha önce toprak bütünlüğünü bozacak konvansiyonel bir saldırı altında kaldığında nükleer silahlarını kullanacağını açıkladı, bir doktrin olarak kabul etti.
İran Savaşı da hem Rusya’nın hem Çin’in düşmanlık ve tehdit algısını iyice pekiştirdi.
Gidişat hiç iyi değil. Dünya hiç iyi bir yere gitmiyor.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Belâ ve fitneden başka dünyanın hiçbir şeyi kalmadı.” (İbn-i Mâce: 4035)
“Dikkat ederseniz bütün dünya sallanıyor, huzursuz. Ama sel, ama rüzgâr, ama afat, ama zelzele, Allah-u Teâlâ beterinden korusun.”
“Bir harp çıkarsa çok büyük insan zayiatı olacak.”
“Kullanılacak çok kuvvetli silâhlar var, biri diğerini mahvetmek için. Bunlar birdenbire olacak. Çünkü kim evvel atarsa o kazanacak. Onun için çok büyük zayiat birden olacak. Hüküm Hazret-i Allah’ındır, boşaltacağını beyan buyuruyor.”
“Büyük silâhlar patladı mı boşalacak, dünya boşalacak. Ona ona derken büyük silâhlar patladı mı bitti. Ne hadiseler, ne hadiseler...”
Âdeta karşılıklı kılıçlar çekilmiş vaziyette. İki aracın hızla birbirinin üzerine doğru yürümesi gibi bir durum var. Herkes bunu görüyor, ve fakat frene basan yok.
NATO toplantısına katılan liderlerden Çek Cumhuriyeti Başbakanı Andrej Babis’in toplantı hakkında şöyle dediği sosyal medyaya yansıdı: “Herkes savaştan bahsediyor, herkes yeniden silahlanmadan bahsediyor. Dün ‘barış’ kelimesini bir kez bile duymadım.”
İran lideri Mücteba Hamaney’in danışmanı ve eski Devrim Muhafızları Ordusu komutanı Muhsin Rezai, ABD’nin İran’a saldırılarını sürdürmesi halinde ülkesinin, kapsamlı saldırı ve imha aşamasına geçeceğini, ABD askerleri ile “siyasi sınırların ötesinde” bulunan ABD üslerinin hedef alınacağını söyledi. ABD’nin asıl amacının Hürmüz Boğazı’nda hakimiyet kurup küresel enerji piyasasını kontrol ederek Rusya ve Çin’e karşı 3. Dünya Savaşı’nı başlatmak olduğunu öne sürdü.
Rezai, ABD ordusunun ateşkesi askeri kapasitesini güçlendirmek için kullandığını, ateşkesi tek taraflı uzatarak hazırlıklarını sürdürdüğünü, “Hem savaş hem müzakere” politikasının artık sona erdiğini, İran’ın artık yeni bir strateji ile hareket ettiğini ve tüm saldırılara kararlı şekilde misilleme yapılmasının, tüm saldırılara aynı şiddetle karşılık verilmesinin bu stratejinin parçası olduğunu dile getirdi.
Görüyorsunuz çok tehlikeli bir gidişat var. Her yerde bir ateş, bir yangın var. Bu ateşlerin bütün dünyayı sarması tehlikesi var.
Amerika İran Savaşı’nda İran bölgedeki Amerikan üslerinin yanında Amerika’ya üslerini açan Körfez ülkelerinin petrol altyapısına da saldırılar düzenledi. Ancak dünya ekonomisini etkileyen esas hadise İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması oldu. Dünya petrol arzının %25’inin geçtiği Hürmüz Boğaz’ının kapanması petrol fiyatlarında büyük artışa sebep oldu, dünya ekonomileri bundan etkilendi, bazı ülkelerde benzin satışları kısıtlandı.
Bir boğazın kapanmasının etkisi böyle olursa büyük bir savaşta dünyayı neler bekliyor hesap etmek ve buna göre tedbir almak lâzım.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in kıyamete yakın zamanda Hazret-i Mehdî’nin zuhuru ile ilgili hadiseleri haber veren Hadis-i şerif’lerinden birisi şu şekilde başlamaktadır:
“Ticaret ve yolların kesildiği ve fitnelerin çoğaldığı zaman, muhtelif beldelerden yedi âlim, her birinin beraberinde üç yüz on küsür kişi olduğu halde, birbirlerinden habersiz bir şekilde Mekke’de bir araya gelirler. …” (İmam-ı Süyûtî)
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri de bir beyanlarında şöyle buyurmuşlardır:
“Harp anında ilk evvela yollar kapanır. Yarın ne olacağının farkında değilsiniz. Hâlâ havai işlerle uğraşıyorsunuz, tuhaf tuhaf akıllarınız var. Bunlar uzun ömür düşünüyorlar. Yarını düşünen hiç yok. Büyük masraf yapıyorsunuz, netice gelmiyor. Büyük şehirlerde hayat tehlikeli.”
Sadece ticaret yollarının kapanması değil, petrol arzının durması, rafinerilerin, gaz tesislerinin, petrol ve gaz hatlarının, iletişim altyapılarının vurulması gibi senaryolar büyük harplerde karşımıza çıkacak gerçeklikler olabilir. Petrol olmadığı zaman uçaklar, araçlar işlemez. Nükleer silahlar patladığı zaman dünya eski zamanlara döner.
“Nükleer patladığı zaman petrol diye bir şey kalmaz. Kurutacaklar, petrol de olmayacak. Uçak da uçmayacak, eski zamana dönecek, eski harplere dönecek. Fakat oraya biraz daha var, çok az insan kalacak. ... Bu nükleer harbi, yangın harbi. Ve o da şimdi kapının eşiğinde.”
Binaenaleyh hazırlığımızı, ittifakımızı, planımızı bu durumlara göre yapmamız lâzım.
Kâfiri kurtaracağız diye uğraşmadan önce kendi memleketimizi, müslüman kardeşlerimizi kurtarmanın çarelerini düşünmemiz lâzım. Kâfir kendi kendini kurtarsın, biz vatanımızı...
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde yahudiler hakkında şöyle buyurmaktadır:
“Ne zaman savaş için bir ateş tutuştursalar, Allah onu söndürür. Onlar yeryüzünde durmadan fesat çıkarmaya koşarlar. Şüphesiz ki Allah fesat çıkaranları sevmez.” (Mâide: 64)
Bu Âyet-i kerime’nin tecellisini bugün gün gibi aşikâr yaşıyoruz. Görüyorsunuz yeryüzünde durmadan fesat çıkarmaya, savaş için her yerde bir ateş tutuşturmaya çalışıyorlar.
İran harbini çıkarttılar. Amerika bile durmak istiyor ama, bunların durmaya niyeti yok.
Amerikan Başkan Yardımcısı JD Vance bunu ifşa ediyor: “Kesin bir şüphenin ötesinde biliyorum ki, İsrail hükümeti içinde bizi o politikadan uzaklaştırmaya çalışan insanlar var, çünkü onlar askeri kampanyayı sürdürmek istiyor. Onların sisteminde, kesin bir şüphenin ötesinde bildiğimiz kadarıyla, savaşı süresiz olarak devam ettirmek için Amerikan kamuoyunu manipüle etmeye ve değiştirmeye çalışan bazı insanlar var. Tekrar ediyorum, herhangi bir amaca yönelik değil, sadece süresiz olarak.”
Amerika bile diyor ki: “İsrail süresiz bir savaş yürütmek istiyor, bizi de sürüklemek istiyor.”
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri onların bu tıynetini seneler önce şöyle haber vermişlerdi:
2006 yılındaki savaşlarda “Ateşkes ilân edildi ama İsrail sözünde durmadı Gazze’yi bombaladı” diye bilgi verildiğinde:
“İsrail durmaz efendim. En küçük kendisinde bir kuvvet gördüğü zaman durmaz. Hiç kimseyi de dinlemez. Her an ne çıkacak diye bakıyorum. Fakat İsrail durmaz.” buyurmuşlardı. (25 Ağustos 2006)
Görüyorsunuz asla durmaya niyetleri yok. Bu kadar azgın, bu kadar hâin bir yapıları var.
“Andolsun ki insanlar içerisinde, müminlere en şiddetli düşman olarak yahudileri ve Allah’a şirk koşanları bulursun.” (Mâide: 82)
Kurulduğu yıldan beri hep aynı şeyi yapıyorlar. Masum sivilleri, müslümanları zevk için öldürüyorlar, evlerini, arazilerini gaspediyorlar. Gazze’de şehit ettikleri müslüman sayısı 100 bini aştı. Sakat kalanlar 200 bin civarında. Hâlâ abluka uyguluyor, açlığa, susuzluğa mahkum etmeye çalışıyor. Müslüman soykırımı yapıyor.
Nitekim Resulullah Aleyhisselâm onları bize şöyle haber vermiştir:
“Zira hiçbir yahudi yoktur ki müslümanı öldürmek niyetinde olmasın.” (İbn-i kesir)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i kabul etmediler, yaptıkları anlaşmalara ihanet ettiler, entrika çevirdiler. Resulullah Aleyhisselâm Medine’de yahudilerle çok savaştı.
Öyle büyük niyetleri var ki; bu niyetlerini gerçekleştirebilmek için bütün dünyayı ateşe sürüklemek, her yerde savaş, dünya savaşı çıkartmak istiyorlar. Amaçları, kendi kehanetlerinde haber verilen “Küresel Kraliyet”i kurmak. Mesih zuhur edecek ve dünyaya hükmedeceğiz diye inanıyorlar, Mesih’in gelişi için zemin hazırlamak gerektiğine inanıyorlar.
Dünyanın her ülkesindeki ırkdaşlarını FETÖ gibi örgütsel bir yapı ile yönlendiriyorlar. Bu gibi örgütleri kullanarak ülkelerin karar alma mekanizmalarına nüfuz ediyorlar. FETÖ taktiklerine benzer taktiklerle, kumpas ve psikolojik harp yöntemleriyle ülkeleri kendi amaçları doğrultusunda yönlendirmeye çalışıyorlar.
Bunun en büyük delillerinden birisi yakın zamanda patlayan Epstein Bataklığı idi.
Amerikan Başkan Yardımcısı bu konuda da şunları söyledi:
“Epstein’ın açıkça Amerikan istihbaratının en üst kademeleriyle bağlantıları vardı. Açıkça İsrail istihbaratının en üst kademeleriyle de bağlantıları vardı. Bunu her zaman büyüleyici bulmuşumdur.”
Arka planda neler dönüyor, Amerika’yı artık ne kadar kızdırdılarsa Amerikan Başkan Yardımcısı bunları ifşa ediyor, Epstein’in İsrail istihbaratının adamı olduğunu söylüyor.
Yahudiler Amerika üzerindeki nüfuzlarını kendi gayeleri için kullanıyorlar, türlü entrikalar, kumpaslarla insanları kendilerine bağlıyorlar.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nın arka planında bunların olduğu, bu savaşlar sayesinde İsrail’in kurulabildiği öteden beri söylenen bir şeydir. Bugün de aynısını yapmaya çalışıyorlar. Kendi güçleri sınırlı olduğu için ülkelerin birbiri ile savaşıp güçlerini tüketmelerini, kaos ve kargaşa ortamını, iç harpleri, insan nüfusunun azalmasını, göç etmesini kendi çıkarları için teşvik ediyorlar. Irak’ta, Suriye’de yaptıkları gibi.
Bunlar fırsat kolluyorlar, her türlü hadiseyi kendi lehlerine çevirmeye, müslümanların kuyusunu kazmaya çalışıyorlar. Ve fakat müslüman milletler uyuyor. Atı alan Üsküdar’ı geçiyor.
Ancak Allah-u Teâlâ bir yere kadar ruhsat veriyor.
Yahudi azgınlığına karşı âlem-i İslâm’a düşen uhuvvet, birlik ve beraberliktir.
Binaenaleyh biz Allah-u Teâlâ’ya yönelip O’nun hükmüne teslim olmazsak, bir ve beraber olmazsak, parçalanıp ayrılırsak, küffarın ekmeğine yağ sürmüş oluruz, küffar da hükmünü, niyetini yürütür, yürütmeye devam eder.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyuruyor:
“O halde siz gerçekten müminler iseniz Allah’tan korkun. Aranızı düzeltin. Allah’a ve Resul’üne itaat edin.” (Enfâl: 1)
"Dine bağlı kalın ve dinde ayrılığa düşmeyin." (Şûrâ: 13)
“Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman birbirine yardım ederler.” (Şûrâ: 39)
Bu tür parçalanmalar, bölücü zihniyetler hem dinde hem vatanda hem de İslâm dünyasında büyük zararlara sebep oluyor. İslâm dünyasının içinde bulunduğu en büyük fitne budur.
“En büyük düşman Türkiye görüyorlar.” (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Türkiye bu zihniyetin, bu iğrenç ve vahşi stratejinin farkında olduğu için, her yerde bunların yaktığı ateşi söndürmeye çalışıyor. Kendisine yönelen tehditleri sabırla azimle yok etmeye çalışıyor. Meselâ 1990’lı yıllardan beri İran ile Türkiye’yi harbettirmeye çalışıyorlar. Yakın zamanda Suriye ve Irak’ta yaptıkları ile, DEAŞ terörünü besleyip büyütmekle Şii-Sünni savaşı çıkartmaya çalıştılar, aynı zamanda bütün dünyada “İslâm=terör” algısını yaydılar. İran bu oyuna geldi, çok can yaktı. Ancak Türkiye, hiçbir ülkenin gösteremeyeceği sabrı gösterdi. İsrail’in oyununa gelmedi. Irak ve İran’ı birbirine düşürmekle elde ettikleri neticenin benzerini Türkiye ile İran’ı birbirine düşürmekle elde edemediler. Ve Allah-u Teâlâ Suriye’de büyük bir zafer nasip etti. Türkiye bu oyuna gelmeyince kendileri İran’a saldırdılar. Her yerde yaptıkları yapmaya çalıştıkları bu.
Türkiye özellikle Irak ve Suriye üzerinden gelen İsrail ve Amerika kaynaklı tehdit ve tehlikelere yıllar yılı büyük bir azimle karşı koydu. PKK-PYD’yi kullanarak Türkiye’yi hedef alan operasyonlara yıllar yılı devam ettiler.
15 Temmuz Darbe teşebbüsü bu düşmanlığın en büyük tezahürlerinden biriydi. Bu ülkeyi teslim almalarına ramak kalmıştı.
Toprak bütünlüğümüzü tehdit eden PKK-YPG terörü olsun, Ortadoğu ve bütün dünyayı saran IŞİD terörü olsun, FETÖ olsun yıllarca kan kusturdular.
Türkiye gelişen harp sanayiinin, insansız silahlarının, etkinliği artan istihbaratı vb güç unsurlarıyla birçok tehdidi bertaraf etti. Sadece ülke içinde değil, Suriye’de, Irak’ta, Libya’da, Sudan’da, Somali’de birçok başarılara imza attı, yahudi oyunlarını bozdu. Hâlâ Sudan ve Somali başta olmak üzere bütün bu sahalarda mücadelesine devam ediyor.
“Ne zaman savaş için bir ateş tutuştursalar, Allah onu söndürür. Onlar yeryüzünde durmadan fesat çıkarmaya koşarlar. Şüphesiz ki Allah fesat çıkaranları sevmez.” (Mâide: 64)
Türkiye’yi zayıflatmak, tepki veremez hâle getirmek için her yolu deniyor. Türkiye’ye destek veren her ülkeyi karıştırmaya, başına çorap örmeye çalışıyor. Hindistan-Pakistan savaşının arkasında da birçok yerdeki savaş ve karışıklarda bunların parmağı var. İsrail Somali’deki Uzay limanımızı sabote etmek için orayı da karıştırmaya Somaliland’ı kullanarak zarar vermeye çalışıyor.
Allah-u Teâlâ onlara fırsat vermiyor çok şükür. Başarısız oldukça kuduruyorlar.
“(Yahudiler gizlice) tuzak kurdular. Allah da onların tuzaklarına karşılık verdi. Allah tuzak kuranlara karşılık vermekte en güçlü olandır.” (Âl-i imrân: 54)
“Gerçek bir dost olarak da Allah size yeter, hakiki bir yardımcı olarak da Allah size yeter.” (Nisâ: 45)
Türkiye güçlendikçe, Türkiye’ye karşı her cephede kaybetmeye başladıkça kin ve öfkeleri, düşmanlıkları büyüyor. Türkiye’yi önlerinde büyük bir engel olarak görüyorlar.
Şimdi de Yunanistan’ı silahlandırıp, sırtını sıvazlayıp Türkiye’ye saldırtmaya çalışıyorlar. Yunan medyasında bile açıkça yazıldı; İsrail bizi savaşa sürüklüyor diye.
İşgalci bir Yahudi TRT Haber’e şöyle konuşmuştu:
“Lübnan’a yerleşeceğiz, Gazze’ye yerleşeceğiz. Her yer işgal edilecek. Bütün yerleşimler Yahudi olacak. Ve Araplar da Tanrının yardımıyla bizim için çalışacaklar, ya iyi çocuklar gibi davranacaklar, ya da teker teker ülkeden atacağız ve seni de onlarla birlikte. Beni çekmenden korkmuyorum, aksine gurur duyuyorum. Biz yahudiyiz ve bu ülke bizim, tüm bu ülke bizim.”
Bunların hepsi bu kafada, niyetleri bu. Bizi düşman görüyorlar.
Geçtiğimiz şubat ayında eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett ABD’de Amerikan Yahudi örgütlerinin yıllık toplantısında konuştu. Bennett, lobiye doğrudan “Türkiye sıradaki İran’dır” dedi. Amerikan Yahudi lobisine Türkiye’yi şeytanlaştırmaya başlama mesajı verdi. İran’da kolay bir zafer bekliyorlardı. Umdukları gibi olmadı.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Nisan ayında “İsrail, İslam karşıtı ittifak kurdu. İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan ile ittifak halinde. Somut askeri yapılanmalar var, bunu görmemezlikten gelemeyiz.” dedi.
Haziran ayında İsrail hükümeti meclise Ermeni Soykırımını Tanıma yasa tasarısı sundu. Tasarıya Azerbaycan büyük tepki gösterdi, Ermenistan bile karşı çıktı. Tasarıyı askıya almak zorunda kaldılar.
“İsrail ve Amerika en büyük düşman.” (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
“İsrail yoğun bir şekilde Türkiye’yi düşmanlaştırıyor. Başka bir şey çeviriyor. Çok dikkat etmemiz lâzım. Lübnan ve Suriye çok dikkat etmemiz lâzım. Yakın zamana kadar bir Türkiye-İsrail savaşının pek de mümkün olamıyacağını söylüyordum. Şimdi o düşüncede değilim. Çok ciddiye almamız gerekiyor. Yani bunlar biz KAAN’ı yapıncaya kadar beklemeyecekler. KAAN’ı yapıncaya kadar, Çelik Kubbe’yi tamamlayıncaya kadar beklemeyecekler.
Onun için acil tedbirler gerektiriyor bu iş. Şakası yok. Böyle başlıyorlar çünkü. Aynı senaryo. Önce bir düşman. Bunu vurguluyor ve propagandasını yapıyor. Başladılar.
Ve savaşmak tabirini kullanıyorlar açık açık, en yüksek perdeden. Retorik değil bunlar. Birden başka bir perdeyi başlatabilir bu adamlar. Bunlara bence çok dikkat etmemiz lâzım. Çok ciddiye almamız lâzım.” (Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün, TvNet)
ABD’li emekli Albay Douglas Macgregor şöyle söylüyor:
“Yıllar önce İsrail’de yaptığım bir askerî sunumda şunu söylemiştim: Bölgede İsrail için tek gerçek varoluşsal tehdit Türk Devleti’dir.
Herkes bana deliymişim gibi bakmıştı. Sonra şöyle demiştim: Şimdi siz İran ile birbirinize füze ve bomba atabilirsiniz. Ancak İranlılar İsrail’i işgal edemez. İsrail’i Türkler işgal edebilir. Sizler Osmanlıların yüzlerce yıl boyunca yönettiği topraklarda yaşıyorsunuz.
Trump savaşı önlemeye çalışıyor ama bunun işe yarayacağını sanmıyorum. Çünkü bence İslâm bir bütün olarak birleşiyor. Arap Yarımadası’ndaki zengin, varlıklı elitleri unutun. Asıl Müslümanlardan bahsediyorum. ‘İslâm evi’nin içinde yüzlerce yıldır görmediğimiz ölçekte büyük bir ittifak ortamı var.”
Görüyorsunuz İslâm’ı ve Türkiye’yi tehdit olarak görüyorlar. İslâm ülkelerinin birleşmesinden endişe ediyorlar.
Aslında kendi niyetlerini ortaya koyuyorlar. Ellerinden gelse Türkiye’yi işgal etmek istiyorlar. Burada güç görünce de korkuyorlar.
Bunlar düşmandır, bunların kini çok büyüktür. Bunlar iflâh olmazlar.
İsrail’in Türkiye düşmanlığının ve korkusunun bir tezahürü de; Türkiye’nin kolunu kanadını kırmak için, Türkiye’ye destek veren ülkeleri karıştırıp yıkmak için her yolu denemesidir.
Kimisine dışardan bir ülkeyi musallat ediyor, kimisini iç savaş ve karışıklığa sürüklüyor, kiminde hükümet darbeleri tertip etmeye çalışıyor. Türkiye bir de bunlarla mücadele ediyor.
Pakistan’ın üzerine Hindistan’ı musallat ettiler, tokadı yedi oturdu.
Sudan ile iyi ilişkilerimiz vardı, Sevakin adasında üs anlaşması yapmıştık, Sudan’ın başına gelmeyen kalmadı. Hâlâ iç savaşla uğraşıyor. Türkiye’nin desteklediği hükümet güçlerinin karşısına BAE destekli güçler her türlü silahlarla saldırıyor. Türk Akıncı SİHA’ları Sudan’da iki defa Çin yapımı jet motorlu SİHA vurdular.
Libya’da meşru hükümet Türkiye destek vermese neredeyse yıkılıyordu. Burada da Türkiye’nin karşısına BAE başta olmak üzere birçok ülke çıktı.
İsrail piyonu Birleşik Arap Emirlikleri Sudan’da, Libya’da birçok yerde karşımıza çıkıyor. İsrail’in Arap kıyafeti giymiş hali gibiler, İsrail nerede karşımıza çıkmak istiyorsa orada BAE’ni parasıyla askerî desteğiyle karşımızda görüyoruz.
Somali’yi Türkiye ayağa kaldırdı, orada devlet teşkilatı oturtmaya çalışıyor, Somali’de Uzay limanı kuruyoruz, petrol arama çalışmaları başlıyor, orayı da karıştırmaya çalışıyorlar, DEAŞ benzeri terör gruplarını kullanıyorlar, daha olmuyor ayrılıkçı Somaliland’ı destekleyip oraya üsleniyorlar. Somaliland liderleri de İsrail’e gidip teşekkür ediyor.
Suriye’de, Irak’ta zaten her türlü fitneyi, terörü yaptılar. Buralarda da Türkiye büyük bir zafer kazandı.
Türkiye ile Mısır yaklaşıyor, bundan da çok rahatsızlar.
Türkiye ile ticaret yapan ülkeleri bile hedefe almaya çalışıyorlar.
İsrail’in çirkefliğinden bıkan ve korkan ülkeler ise Türkiye’ye sığınmaya, Türkiye’den destek almaya çalışıyor.
“Şüphesiz ki Allah iman edenleri müdafaa eder. Allah, hâin ve nankör hiç kimseyi sevmez.” (Hacc: 38)
Hazret-i Allah’a sonsuz şükürler olsun Türkiye birçok cephede İsrail’in istediğini yapmasına engel oluyor. Bu durum İsrail’i kudurtuyor.
Binaenaleyh bunlar düşman.
Asla bizim iyiliğimizi istemezler.
“Andolsun ki insanlar içerisinde, müminlere en şiddetli düşman olarak yahudileri ve Allah’a şirk koşanları bulursun.” (Mâide: 82)
Herkes savaşı konuşurken, birbirinin kuyusunu kazmaya çalışırken; Türkiye dünyanın birçok yerinde çatışan veya çatışma ihtimali ortaya çıkan ülkeler arasında arabuluculuk yapıyor ve ateşi büyümeden söndürmeye çalışıyor. Bazı ülkelerde askerimiz meşru hükümeti ayakta tutmaya çalışıyor, terör gruplarına, isyancılara müdahale ediyor.
Ukrayna Savaşı’nda Batı ile Rusya arasındaki derin güvensizlik ancak Türkiye’nin arabuluculuğu ile aşılabiliyor. Türkiye’ye “her iki tarafla da görüşebilen ülke” sıfatı yakıştırılıyor. Savaş devam ederken “Tahıl anlaşması” denilen anlaşmalar bu sayede yapılabiliyor.
2010 yılında Brezilya ile beraber İran’la yapılan Nükleer takas anlaşması; Etiyopya’nın Nil Nehri üzerine yaptığı baraj sebebiyle Mısır ile Etiyopya arasında savaşa dönüşme tehlikesi bulunan krizde; Özbekistan ve Kırgızistan arasındaki sınır anlaşmazlıklarının ve çatışma tehlikesinin tarihi sınır anlaşması ile çözümlenmesinde; Pakistan ile Afganistan çatışmasındaki arabuluculukta; İran savaşının bölgesel bir savaşa dönüşmemesi için gösterdiğimiz gayretlerde, İsrail’e karşı dünya devletlerini bir araya getiren faaliyetlerimizde; iç harp yaşayan birçok ülkede taraflar arasında sükunet sağlanması için yapılan görüşmelerde; buna mümasil bilinen bilinmeyen birçok ülkede ve bölgede Türkiye ateş çıkmasını önlemeye, çıkan ateşleri söndürmeye çalışıyor.
Ve fakat bu iyi niyeti göremeyen, gözünü hırs ve düşmanlık bürümüş, sapkın fikirlerin peşinde giden milletlere, devletlere ne yapabilirsiniz? Yunanistan ve İsrail örneğinde olduğu gibi.
Amerika başta olmak üzere bu gibi ülkeler yüzünden dünya şuursuzca bir savaş atmosferine sürükleniyor.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Ukrayna konusunda son iki ayda yapılan toplantılar hakkında bilgi verirken şu ifadeleri kullandı:
“Geçtiğimiz ay Moskova’daydık. Rus mevkidaşlarımızdan ve Putin’den Rusya’nın yaklaşımını alma fırsatımız oldu. Ardından NATO Zirvesi oldu. Dün de Paris’te Avrupalı yetkililerle Ukrayna konulu Gönüllüler Toplantısı’nda bir araya geldik. Görüş alışverişinde bulunduk. Bizim en büyük meselemiz şu: Bu savaş nasıl durdurulur? Avrupa’da “Savaş çabaları nasıl desteklenir?” ve “Savaş nasıl durdurulur?” şeklinde iki temel yaklaşım var. Türkiye, “Savaş nasıl durdurulur?” noktasında.”
Sayın Fidan diplomatik bir lisan kullanıyor ama demek istiyor ki: Avrupa’da savaşı durdurmak için çalışan pek yok.
Kremlin sözcüsü Peskov’un açıklaması da dikkat çekici: “Tarih, ne yazık ki, kendini tekrarlama konusunda kötü bir alışkanlığa sahip. Elbette, geçen yüzyılın 1930’larının ortalarındaki gibi durumların bir daha yaşanmasını istemiyoruz. Ama şu anda, çok benzer pek çok şey yaşanıyor. Şahit olduğumuz şey; Avrupa’nın militarizasyonu ve tam gözümüzün önünde bir düşman imajının yaratılması. Doğal olarak bizi endişelendiriyor.”
Rusya ve Çin de hiç güven vermeyen iki ülke. Güçleri yetince hiç de hak, hukuk, adalet bakmıyorlar. Güçlü olan alır mantığıyla hareket ediyorlar.
Avrupa ise çok yozlaşmış, rasyonaliteden uzaklaşmış, kibri gözünün önüne perde çekmiş.
Türkiye tek başına her yere, her mazluma çare olmaya, her ateşi söndürmeye çalışıyor. Ancak bu kadar muarız varken, herkesin hırsı aklının önüne geçmiş iken iş çok zor.
Türkiye’nin NATO üyesi bir ülke olarak Batıcılık hülyaları ile, “dost Amerika” yanılsamaları ile vakit geçirdiği yıllarda Kıbrıs’ta Rumların yaptığı Türk soykırımını engellemek için 1964 yılında askerî harekât kararı almıştık. O günkü Amerikan Başkanı Johnson 5 Haziran 1964’te Başbakan İsmet İnönü’ye bir mektup gönderdi, Türkiye’yi tehdit etti, ABD askerî techizatını kullanamazsınız dedi. Sovyetler müdahale ederse NATO sizi korumaz dedi. Johnson Mektubu diye hafızalara kazınan bu hadise Türkiye’de büyük bir şoka sebep oldu.
İsmet İnönü’nün Kurtuluş Savaşı başlamadan önceki manda tartışmalarında Amerikan mandası taraftarı olduğu söyleniyor, Amerika’nın Türkiye’ye nüfuzuna zemin hazırlayan ikili anlaşmalar da 1946 yılında, İsmet İnönü devrinde imzalanmıştı.
Türkiye kendisi hazırlık yaptı, nihayet bıçak kemiğe dayandı ve 1974 yılında Kıbrıs’a askerî harekâtta bulundu. Amerika yine yıllarca silah ambargosu uyguladı. Türkiye büyük ekonomik zorluklarla ve sağ-sol kavgaları ile boğuştu. Nihayet 1980 askeri darbesi oldu.
Amerika Amerikalığını, Batı Batılığını, küffar küffarlığını, Haçlı Haçlılığını çok yaptı ama bir türlü bizdeki Amerikancılık bitmedi. Askeri darbeyi yapanlara Amerikalılar “Bizim çocuklar” dedi.
En büyük düşmanlıklardan birisini 1989 yılında başlayan Sovyetler Birliği’nin parçalanmasını takip eden 1990’lı yıllarda gördük. Orta Asya, Balkanlar, Baltık bölgelerindeki ülkeler bağımsızlıklarına kavuştuğunda Türkiye’nin ve Türkiye ile beraber İslâm dünyasının yükselişini engellemek için terörü destekleme dönemi başladı. Soğuk Savaş bittikten sonra Amerika İslâm’ı ve Türkiye’yi düşman olarak karşısına aldı. PKK’ya çok büyük destek verdi. 1991 yılında Irak’a saldıran Amerika, Irak Savaşı’ndan sonra Çekiç Güç adı altında Irak’ın kuzeyini Irak ordusuna kapattı ve orada Türkiye aleyhine üslenen terör örgütlerine zemin hazırladı. Türk ordusu harekât yaptığı zaman Johnson Mektubu hadisesindeki gibi silahımı kullanamazsın dedi. Mesela 2008 yılı kışında Türkiye Kuzey Irak’a Güneş Harekâtı’nı yaptığında Amerikalılar geldiler, baskı yaptılar ve 8 gün sonra harekât durduruldu. O yıllarda silah ve mühimmat noktasında Amerika’ya muhtaç olduğumuz için ilerleyemedik. Almanya da tanklarımı sınır ötesinde kullanamazsın dedi. Avrupa türlü ambargolar ve düşmanlıklar yaptı. PKK’yı büyütüp beslediler, Irak’ta yapamadılar, Suriye’de PKK’yı devlet yapmaya çalıştılar. Türkiye ısrarla, sabırla, milyarlarca dolar para harcayarak, binlerce şehit vererek terörle mücadele etti.
FETÖ’yü besleyip desteklediler. 15 Temmuz 2016’da Amerika’daki FETÖ elebaşı Gülen’in talimatı ile yıllar yılı sinsice ordunun ve bürokrasinin içine sızan FETÖ teröristleri devleti ele geçirmeye çalıştılar. Başarılı olsalardı, Suriye’de PKK devleti kurulmuş, Suriye İsrail’e peşkeş çekilmiş, Kıbrıs’ta Ege’de Yunanistan’ın istediği her taviz verilmiş olurdu. Millet olarak askeri bir cuntaya engel olduğumuz için, güya demokrasi havarisi Avrupa ve Amerika’nın memnun olacağını zannediyorduk. Ve fakat yine bir şok yaşadık. Ne Avrupa ne de Amerika bundan memnun olmadı. FETÖ’cüleri barındırmaya, korumaya devam ettiler, bu teröristleri Türkiye’ye teslim etmediler, FETÖ elebaşı ömrünün sonuna kadar Amerika’da rahatça yaşayıp örgütünü yönetmeye, cesaretlendirmeye devam etti. Bugün hâlâ bu terör örgütü Amerikan merkezli olarak Türkiye aleyhindeki faaliyetlerine devam ediyor.
PKK’ya karşı Suriye’de yaptığımız operasyonlarda Rusya ile bir olup ilerlememizi engellediler. DEAŞ terörü ile savaşan tek ordu Türk ordusu olduğu hâlde Suriye’ye girmemizi istemediler. Etnik temeli olmadığı hâlde Suriye’nin 3’te 1’ini, su ve petrol kaynaklarını kontrol eden PYD’yi desteklemeye devam ettiler. Rusya ile kavgalı oldukları hâlde sırf Türkiye Suriye’de söz sahibi olmasın diye Rusya ile çok defa işbirliği yaptılar. Tüm bu zorluklara ve ordusu büyük bir badire atlatmasına rağmen Türkiye 15 Temmuz’dan hemen sonra Ağustos ayında Fırat Kalkanı harekâtını yaptı ve bu tarihten sonra Suriye ve Kuzey Irak’ta çok etkili sınır ötesi operasyonlar yaptı. Bunda Amerikan ajanı FETÖ teröristlerin ordudan ve bürokrasiden temizlenmesinin büyük etkisi oldu. Bu tarihten sonra savunma sanayiimiz de büyük bir sıçrama kaydettti, hâinler temizlendikten sonra Türkiye ordusu, savunma sanayii, istihbaratı, polisi, hariciyesi, mülkiyesi ile sadece Türkiye’de değil, yakın coğrafyamızda her yere el uzatmaya başladı. Suriye, Libya, Karabağ, Somali, Sudan birçok yerde varlığı ortaya koydu, askerî harekâtlar yapıldı.
İsrail’le bir oldular, her yerden bizi kuşatmaya, sindirmeye çalıştılar. Yunanistan’ın her yerinde, sınırımızda Dedeağaç’ta Amerikan üsleri kurdular. Kıbrıs’a yerleştiler, Kıbrıs Rum ordusunu eğitip silahlandırdılar.
Buna mümasil bildiğimiz bilmediğimiz yapmadıkları düşmanlık kalmadı.
Cenâb-ı Hakk Kur’an-ı kerim’inde şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz ki kâfirler sizin apaçık bir düşmanınızdır.” (Nisâ: 101)
“Eğer onların güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler.” (Bakara: 217)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise:
“Küfür tek millettir.” buyuruyorlar.
Güney Carolina’dan ABD Senatosu adayı Mark Lynch seçim kampanyasının merkezine Ayasofya’nın statüsünü taşıyarak, federal düzeyde ‘Ayasofya’nın Kiliseye İadesi Yasası’ adlı bir yasa tasarısı sunacağını duyurdu. X sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada Ayasofya’nın mülkiyetinin Yunan Ortodoks Kilisesi’ne devredilmesi gerektiğini, aksi halde Türkiye’ye karşı kapsamlı ekonomik yaptırımlar uygulanacağını söyleyen Lynch, “Bu tasarı, Türkiye’den ABD’ye yapılan yaklaşık 17,52 milyar dolarlık ithalatın tamamen durdurulmasını öngörüyor ve Ayasofya’nın tekrar kilise olarak kullanılmasına kadar ambargonun süreceğini belirtiyor.” dedi.
Daha önce de bazı ABD’li senatörler Sultanahmet Camii’ni bombalamakla tehdit etmişlerdi. Bazıları Gazze’ye atom bombası atılmasını istemişti.
ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, Nil Nehri’den Fırat Nehri’ne uzanan bölgede “İsrail’in Tevrat’a dayalı hakkı olduğunu” iddia ederek, “Hepsini alsalardı iyi olurdu.” dedi.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri bu küffarı bize şöyle tanıtıyor:
“Bugün Türkiye’nin etrafında ateş çemberi vardır. ABD müttefik göründüğü günlerde dahi dâima düşmanca niyetler ve gayeler taşımıştır. Bilimde ilerlememizi engellemiş, kültürel değerlerimizi yozlaştırmak istemiştir. Bugün de aynı maksatlarla hareket ettiği gibi, vatanımıza kastetmek, milletimize nifak sokmak, ülkeyi parçalamak, hatta İslâm’ı bozarak kendi gayesine uygun bir din ihdas etmek istemektedir. AB de benzer maksatlarla maddî manevî değerlerimizi elimizden almak istiyor. Zira bunların tarihten gelen Haçlı zihniyeti hiç sönmemiştir. Tepki çekmemek için öz niyetlerini gizlerler. 1000 yıldır İslâm’ın bayraktarlığını yapan Türk milletini sevmezler. Mümkünse soyunu kurutmak ya da Anadolu’dan kovmak isterler.” (Hâinlerin İçyüzü, s.596-597)
Batı bize bu kadar muhtaç olduğu hâlde, aleyhimizde bir şeyler yapmakla meşguller. Kıbrıs’ta bir şeyler tezgâhlıyorlar.
MİT Başkanı İbrahim Kalın katıldığı bir toplantıda Avrupalılara şöyle seslendi:
“Türkiye’de, NATO ve müttefiklerin PKK, FETÖ ve savunma sanayisi yaptırımları konusunda Türkiye’ye yeterince destek vermediği düşünülüyor. Türkiye’ye ihtiyaç duyduğunuzda yanımıza gelip, işler yoluna girince sırtınızı dönemezsiniz. Biz ayrıcalık değil, adil yük paylaşımı istiyoruz. Tango iki kişiyle yapılır.”
Görülüyor ki devlet yetkililerimiz de bunların düşmanlığının ve ikiyüzlülüğünün farkında.
Avrupa Parlamentosu’nun 8 Temmuz’da aldığı, “1974 müdahalesinin Kıbrıslı kadınlar ve kız çocukları üzerindeki etkileri” başlıklı karar çok irrite edici, düşmanca bir karar. Zamanlaması da çok manidar. NATO biliyorsunuz askeri ittifak. NATO’nun yeni konseptinin konuşulduğu, Avrupa’nın güya Türk Ordusu ile yeni sulara yelken açmaya çalıştığı, çok önemli kararların alındığı gün Avrupa Parlamentosu Türk Ordusu’nu zan ve töhmet altında bırakan, iftira dolu bir kararı kabul ediyor.
Avrupa Parlamentosu üyesi Yunan milletvekili Eleonora Meleti’nin raportörlüğünde gündeme alınan karar, AP’deki oylamada 33’e karşı 575 oyla kabul edildi. Oylamada 43 milletvekili çekimser kaldı. Eleonora Meleti, 1974’te yaklaşık bin 500 kadın, çocuk ve erkeğin “Türk işgali” sırasında cinsel şiddete maruz kaldığını iddia ediyor.
AP kararında, Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Türk ordusu cinsel şiddet uygulamakla suçlanıyor, “Cenevre Sözleşmeleri’nin ciddi bir ihlali anlamına gelen cinsel şiddetin bir silah olarak kullanılması şiddetle kınanıyor.” Kararda ayrıca, Türkiye’den tazminat ve hayatta kalanlar ile aileleri için kapsamlı destek çağrısında bulunuluyor.
AP milletvekilleri ayrıca Lefkoşa’da cinsel şiddet mağduru kadınlar için bir anıt inşa edilmesini ve mağdurların tanıklıklarına resmî tanınma verilmesi girişimini destekliyor.
Parlamento ayrıca Birleşmiş Milletler (BM) liderliğinde, Ada’nın yeniden birleşmesi için görüşmelerin acilen yeniden başlatılmasını ve tüm Türk kuvvetlerinin Kıbrıs’tan çekilmesini talep ediyor.
Avrupa Parlamentosu kararları bağlayıcılığı olmayan kararlar diyerek geçiştirilemez. Günü gelince bunlar parlamentomuzun böyle bir kararı var diyecekleri gibi, bunların gerçek niyetlerini gösteren bir turnusol kağıdı işlevi görüyor.
Bunlar asla Türkiye’yi bir müttefik olarak görmüyorlar, bir düşman, bir tehdit olarak görüyorlar.
Cenâb-ı Hakk bize bunları tanıtıyor:
“Kitap ehlinden olan kâfirler de müşrikler de size Rabb’inizden bir hayır inmesini istemezler.” (Bakara: 105)
“Sen onların dinlerine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar aslâ senden hoşnut olmazlar.” (Bakara: 120)
Avrupa Parlamentosu seneler senesi Türkiye aleyhinde daima kararlar alıyor. Ege’de Yunan’ı destekler, Kıbrıs’tan çekil der, PKK, Ermenistan lehine kararlar alır, Patrikhane’nin talebi olan Ruhban Okulu’nu açın diye tâlimat verir. Hâlâ devam ediyorlar.
“Birbirine hasım iki zümre.” (Hacc: 19)
Âyet-i kerime’si tezahür ediyor.
Bunlar hakkında Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyuruyor:
“Hülâsa küffâr işini sağlam tutuyor; hiçbir zaman onlar sen kâfir olmadıkça küfre dahil etmezler.
“Sen onların dinlerine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar aslâ senden hoşnut olmazlar.” (Bakara: 120)
Eğer sıçramanın bir fazileti olsaydı, çekirge de sıçrıyor.
Hiçbir Avrupalı Türkiye’nin Avrupa birliğine dahil olmasını istemez. Zira Türkiye onların bütünlüğünü bozacak. Bunun için Türkiye’yi rahat oyalıyorlar. Bir nevi eğleniyorlar. Türkiye ne kadar taviz verirse o kadar memnun oluyorlar.
Ve bu tavizlerle beraber aslında her şey kayboluyor. Şeref, haysiyet, din, iman, vatan, bu uğurda gidiyor. Hâlâ ciğeri tutacağım diyor.
Hiçbir zaman hıristiyan müslümana dost olmaz. Meşhur bir söz var: “Kâfirden dost, domuzdan post olmaz.”
“Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Allah’ın aleyhinize apaçık ferman vermesini mi istersiniz?” (Nisâ: 144)” (Biz Küfrü Hoşgörenlerden Değiliz, s. 198-199)
“Avrupa bu işte. Daha dün burada eğilip bükülüyorlardı; Avrupa Birliği’ne bağlı Avrupa Parlamentosu’nda alınan kararla, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sırasında Türk askerleri tarafından cinsel istismara uğradıkları iddia edilen Rum kadınları ile kız çocukları, resmi olarak “suç mağduru” ilân edildi…
Bir kıtanın tamamı haysiyetsiz olur mu? Oluyor işte. Özellikle ordumuza saldırıyorlar. Biz de bunları koruyacağız, öyle mi??” (Nedret Ersanel, 10 Tem 2026)
Türkiye ile ittifak hususunda Avrupa’daki tek rasyonel ülke İngiltere. İngiltere Rusya ve Çin’i tehdit olarak görüyor ve açıklıyor. Bu devlet politikası çerçevesinde kendi çıkarları için Türkiye’yi yanlarında görmek istiyorlar, düşmanlaştırmak istemiyorlar. Türkiye’nin beklediği karşılıklı çıkar ilişkisine itiraz etmiyorlar. Eurofighter alımında gösterdikleri tavır bunun en bariz örneği. Bu sebeple İngiltere ile ilişkiler daha hızlı ilerliyor. Amerikan Başkan Yardımcısı Vance 2024 yılındaki seçim çalışmalarında bir konferansta, “Nükleer silaha sahip olacak ilk İslamcı ülke hangisi olacak diye konuşuyorduk. Belki İran olabilir dedik, Pakistan zaten sayılabilir. Ancak daha sonra belki de hükümete gelen İşçi Partisi liderliğindeki İngiltere’nin olabileceğine kanaat getirdik.” diye konuşmuştu.
NATO toplantısı günlerinde dikkat çeken durumlardan birisi de Yunanistan’ın çekememezliği ve Türkiye’ye karşı düşmanlık içeren açıklamalar yapması oldu.
“En birinci düşman Yunan görünüyor. Daha bilmedik ne düşmanlar var.” (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Yunanistan Başbakanı NATO toplantısı için Türkiye’de bulunduğu esnada Türkiye’ye F-35 verilmesi ihtimali hakkındaki bir soruya şöyle cevap verdi:
“Ülkem hâlâ Türkiye’nin açık savaş tehdidiyle karşı karşıyayken, kara sularımızı genişletme yönündeki yasal hakkımızı kullanmalı mıyız? Bence tüm NATO müttefiklerinin hassasiyetlerinin dikkate alınması gerektiğini unutmamalıyız”
Yunanistan Adalar (Ege) Denizi’ndeki kara sularını 12 mile çıkartmak istiyor ve bunun yasal hakkı olduğunu öne sürüyor. Halbuki Adalar denizindeki her adanın karasuları 12 mil kabul edildiği takdirde Türkiye Adalar Denizindeki hak ve menfaatlerinin büyük bölümünü kaybediyor. Türkiye’nin böyle bir şeyi kabul etmesi mümkün mü? Elbette mümkün değil. Bu yüzden Türkiye Büyük Millet Meclisi 1996 yılında Yunanistan’ın kara sularını 12 mile çıkartmasının savaş sebebi olduğuna dair bir karar aldı.
Yunanistan bugünlerde sürekli bunu gündeme taşıyor ve savaş tehdidi altında olduğunu iddia ediyor. Başbakanları, Dışişleri Bakanları bu yönde açıklamalar yapıyor.
Böyle saçma bir argüman olabilir mi? Bu tehdidin aslında kendi oluşturdukları tehditten kaynaklandığını bilmiyorlar mı? Elbette biliyorlar. Ama çok çirkef bir siyaset yöntemleri var. Kara sularını 12 mile çıkartmazsan ortada bir savaş tehdidi zaten yok.
Ama bunların niyetleri bozuk. Avrupa’yı Amerika’yı arkasına alıp fırsatını buldukları an bir “oldu bitti” yapmak niyetleri var. Hiçbir sözü de anlamıyorlar.
Sürekli Türkiye’ye karşı savaşa hazırlanıyorlar ve bunu da saklamıyorlar. Yunanistan’da kadınlar ilk kez gönüllü askerlik hizmetine başladı.
Neye hazırlanıyorlar? Türkiye’ye karşı savaşa hazırlanıyorlar. 2018 yılı Mayıs dergimizde şöyle yazılmıştı.
“Yunanistan’ı savaşa hazırlıyorlar. Arkalarında yahudi ve Haçlı Batı var. Küfarın hedefi İslâm ve Türkiye.”
Yunanistan’da sürekli bir Türkiye düşmanlığı, “Düşman Türk” söylemi var. Sürekli Türkiye’yi bir yerlere şikayet ediyorlar, Avrupa Birliği’nde, uluslararası her mecrada önümüzü tıkamak için ellerinden gelen her şeyi, her türlü ittifakı kurmaya çalışıyorlar. Türkiye’nin her ilerlemesini, ürettiği her silahı sanki kendilerine karşı yapılmış gibi büyük tantanalarla gündeme getirip, televizyonlarında konuşuyorlar.
Sırf bu paranoyaları yüzünden Yunanistan Amerikan işgaline uğramış ülke konumuna düştü. Her yerde Amerikan üssü var. Aynı şekilde İsrail’le ittifak yaptılar, İsrail’e her türlü tavizi verdiler, sürekli İsrail’den silah alıyorlar. İsrail Sumud Filosu’nu Girit’te alıkoydu. Her desteği veriyorlar. Kıbrıs’ta birçok yahudi mülk alıyor. Ege adalarını kiralayacaklarına dair söylentiler dolaşıyor. İsrail savunma şirketi Elbit Systems, Yunanistan’ın Türkiye kıyılarına yakın Ege adalarına yerleştireceği PULS roketleri ve hava savunma sistemleri için projeler yürütüyor.
Şizofrenik bir halleri var. Rasyonel bir akılları yok. Bu yüzden bunlardan beklenmedik bir hareket, bir saldırı gelebilir.
Aslında saldırmak için kararlılar, uzun yıllardır fırsatını kolluyorlar, Türkiye’den çekiniyorlar. Bir türlü fırsat bulamadılar, Türkiye güçlendikçe iyice karamsarlığa düşmeye başladılar. Bu yüzden her an her şey beklenebilir bunlardan.
“Yunanlılar saldırmak için kararlılar.” (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Biz de din için, vatan için küffarla cihad etmeye hazır ve kararlıyız.
Onun için imanlı bir ruh ile, cihad aşkıyla dinimize, vatanımıza yönelen tehdit ve tehlikelere karşı hazır olalım.
“Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezil etsin, sizi onlara karşı galip kılsın ve müminlerin gönüllerini ferahlandırsın.” (Tevbe: 14)
“Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenlerle etmeyenleri, sebat edenlerle etmeyenleri belli etmeden cennete girivereceğinizi mi sanıyordunuz?” (Âl-i İmran: 142)
Atalarımız bu Âyet-i kerime’lerin tecelliyâtına mazhar olmuşlardı. Biz de bu ilâhî lütfa nâil olmak için mücadele etmek azmindeyiz.
Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias, Nisan ayında Atina’da düzenlenen 3. Uluslararası Deniz Güvenliği Konferansı’nda yaptığı konuşmada, Türkiye’yi kastederek şöyle konuştu, baskın bir saldırı imasında bulundu;
“Şimdiye kadar karşı karşıya kaldığımız senaryo şuydu: Birileri gelir, küçük bir adamızı işgal eder. Sonra Yunanistan’ın önüne şu soru konur: Ne yapacağız? Topyekûn savaş mı ilân edeceğiz? Doğu Trakya’ya mı gireceğiz? Yoksa geri almak için son derece zor bir operasyon mu düzenleyeceğiz?
Gelecekte ise potansiyel saldırgan şunu bilmek zorunda kalacak: Yalnızca Ege’den değil, Doğu Akdeniz’den ve gerekli gördüğümüz her yerden, koruma altındaki platformlardan çok sayıda stratejik füze ile karşılık verebileceğiz.”
Bu düşmanlığa en büyük destek Patrikhane’den geliyor. Buna rağmen Türkiye’nin Ruhban okulunu açacağı söyleniyor. Oysa Yunanistan Batı Trakya’da bu öğretim yılında 8 azınlık ilkokulunu öğrenci yetersiz diye kapatıyor, anne veya babadan biri Yunan vatandaşı değilse okul kaydını kabul etmiyor.
Bunlarda iflâh olmaz bir Türk ve Türkiye düşmanlığı var. Müzakere, iyi komşuluk derken bile akıllarının arkasında Türkiye aleyhine ne kopartırım düşüncesi var.
Bu din, bu vatan bir emanettir. Bu uğurda cihad etmek, şehadete yürümek şerefimizdir.
“Hiç şüphesiz ki, Allah yolunda savaşıp düşmanları öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını Allah, cennet kendilerinin olmak karşılığında satın almıştır. Onlara vaad olunan cennet haktır ki, Tevrat’ta da İncil’de de ve Kur’an’da da sâbittir. Allah’tan ziyade ahdine vefa gösteren kimdir? O halde yaptığınız bu hayırlı alışverişten dolayı sevinin. İşte bu çok büyük bir saâdettir.” (Tevbe: 111)
“Eğer Allah size yardım ederse artık sizi yenip mağlup edecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakıverirse, O’ndan başka size yardım edecek kimdir? Müminler yalnız Allah’a güvensinler.” (Âl-i İmran: 160)
Bu düşmanlığın en büyük tezahürlerinden birisi de Kıbrıs’ta karşımıza çıkıyor.
Avrupa Parlamentosu TSK aleyhinde yukarıda bahsettiğimiz çirkef kararı alırken Avrupa Birliği Kıbrıs’ta yeniden görüşmelerin başlaması için harekete geçiyor. Yine bir şeyler planlıyorlar. Hiç rahat durmuyorlar. Türkiye’yi Kıbrıs’tan çıkartabilmek için bıkmadan düşmanlıklarını, entrikalarını, çirkefliklerini sergiliyorlar.
Rumlar ve Yunanlılar da bu düşmanlığın bayraktarlığını yapıyor. ABD, Fransa, İsrail bütün küffara Kıbrıs’ta üsler verip, askerî konuşlanmalarına zemin hazırlıyor. Türkiye’ye karşı âdeta bir Haçlı ittifakı oluşturmaya çalışıyorlar. Zira tek başına kendi güçlerinin yetmeyeceğini biliyorlar.
Bu düşmanlar sürekli aleyhimizde planlar çeviriyor, bunlardan her şey beklenir. Her türlü tedbirimizi almamız lâzım.
“İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima hâinlik görürsün.” (Mâide: 13)
Türkiye Suriye’de bir zafer kazandı, Rusya ve İran’ın uzantısı şii milisler Suriye’den çıkmak zorunda kaldı, İsrail-Amerika eskisi gibi nüfuz edemez oldu, ülke az-çok istikrara kavuşmaya başladı. Küffar durur mu, durmayacak. Karıştırmak için elinden geleni yapacak.
Macron Türkiye’deki NATO zirvesine katılmadan önce Şam’a uğradı, bu ziyaretten hemen önce, 30 Haziran’da SDG/PKK terör örgütü elebaşı Mazlum Abdi ile Paris’te görüştü.
Görülüyor ki, Fransa PKK’yı Suriye’de himaye etmeye çalışıyor.
Yönetim değişikliğinden sonra Şam’a giden ilk batılı devlet başkanı olan Macron’un burada SDG/PKK’nın özerk yönetiminin tanınması, örgütün siyasi ve askerî statüsünün korunması gibi talepler gündeme getirdiği, Fransa’nın Suriye’nin yeniden yapılanmasında, enerji koridorlarında ve yeni güvenlik mimarisinde söz sahibi olmak istediği söyleniyor. Tam Macron ayrılacağı sırada, kaldığı otelin yakınlarında bombalar patlıyor. Ancak bombaların hiçbiri doğrudan Macron’u hedef almıyor. Macron zarar görmüyor. Fakat patlamaların hemen ardından Macron ne diyor?
‘Suriye’nin güvenliğinin sağlanmasına her türlü katkıyı vermeye hazırız. Suriye’nin içinde olacağız.’
Bu bir tesadüf olabilir mi?
Güya Macron’u korumak için Lübnan’dan getirilen askerî unsurların Macron gittikten sonra da sahada güvenlik kuvveti gibi varlık gösterdiği söyleniyor.
Fransa, ‘Suriye’nin güvenliğine katkı vereceğiz’ diyerek aslında Suriye’nin içine yerleşmek istiyor.
Fransa’nın da Türkiye’nin yükselişini çekemediği, istemediği, özellikle Afrika’daki sömürgelerinin Fransa’ya başkaldırmasının sorumlularından birisi olarak Türkiye’yi gördüğü bilinen bir gerçek.
Fransa bu sebeple Yunanistan’a da destek veriyor. 2021’de 3. Bir ülke saldırırsa karşılıklı birbirlerini savunma maddesi içeren bir savunma anlaşması imzaladılar. O gün Yunanistan anlaşmanın nükleer bir güçle imzalanmasına vurgu yapmıştı.
5 yıllığına imzalanan bu anlaşmayı Fransa ve Yunanistan Nisan 2026’da süresiz olarak yenilediler. Ayrıca, eğitim, bilim, nükleer teknoloji, savunma, dijital okyanus sistemleri ve askeri teknoloji ile MICA IF/RF füzelerinin sürekli desteklenmesine ilişkin 8 yeni anlaşma imzaladılar.
Anlaşmaların imzalanmasının ardından Macron, bugün yeniledikleri savunma alanındaki işbirliğine yönelik anlaşmanın silahlı saldırı halinde karşılıklı yardıma ilişkin bir madde içerdiğini kaydetti. “Bunlar yalnızca kelimelerden ibaret değil. Bu madde fiilen uygulanacaktır. 1 ve 2 Mart’ta ve sonraki haftalarda Kıbrıs’a yönelik birlikte yaptığımız şey de tam olarak buydu.” dedi.
Macron, Avrupa Birliği’nin (AB) kurucu anlaşmalarından Lizbon Antlaşması’nın üye ülkelerin birbirine savunma alanında yardımına ilişkin 42. maddesine atıfta bulunarak “Yunanistan ve Fransa için 42. maddenin 7. fıkrasının beton gibi olduğunu söyleyebilirim. Bu, bir yükümlülük olduğu anlamına geliyor ve biz buradayız.” İfadelerini kullandı.
Bu anlaşmadan önce Yunan basınında Yunanistan’ın da dahil olduğu 8 AB üyesi ülkenin Fransa’nın “nükleer şemsiyesi” altına gireceğine ilişkin haber çıktı.
Yunanistan Hükümet Sözcüsü Pavlos Marinakis, bu haber hakkında şöyle söyledi:
“Söz konusu haberin gerçeklik payı vardır. Şu anda daha fazla bir şey söylemek istemiyorum ancak bu çok önemli konuda ortak Avrupa politikası için çizilen yön tam anlamıyla budur.”
Fransa aynı zamanda Kıbrıs’a asker konuşlandırmaya hazırlanıyor..
Milli Savunma Bakanlığı Nisan ayında Fransa’nın faaliyetlerinden rahatsızlığını bir basın bilgilendirme toplantısında dile getirdi, şu ifadeleri kullandı: “NATO üyesi Fransa ve birtakım senaryolar üzerinden yaptığı açıklamalar gerilimi artırmakta, bölgesel barış ve istikrara zarar verme riski taşımaktadır. Bölgemizde oluşturulmaya çalışılan herhangi bir askerî ittifakın, Türkiye’ye karşı başarı şansı bulunmadığı gerçeğini hatırlatıyoruz.”
Bütün bu açıklamalara bir tür demeç savaşı diyebiliriz.
İşte küffarın niyeti, yaptığı planlar ortada. Hepsi Türkiye aleyhinde birleşmişler. Hepsi Türkiye’ye göz dikmişler. Çünkü kâfir İslâm’a ve müslümanlara resmen düşmandır, hasımdır, dost değildir:
“Kâfir olanlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Eğer siz bunu yapmazsanız yeryüzünde fitne ve büyük bir fesad (kargaşalık) olur.” (Enfâl: 73)
İsrail, Yunanistan, Amerika, Fransa, Avrupa ile Türkiye arasında; Çin ile Amerika ve Avrupa, Rusya ile Batı arasında bir tür demeçler savaşı diyebileceğimiz durumlar yaşanıyor. İran’da savaş var ancak bir yandan da karşılıklı demeçler devam ediyor.
Cephe savaşından evvel bunlar savaşların ön haberleri.
2. Dünya Savaşı’ndan önce de benzer bir durum vardı. 1930’lu yılların ikinci yarısında, sıcak çatışmalar başlamadan önce dünya kamuoyunu şekillendiren çok ciddi bir propagandalar ve demeçler savaşı yaşandı. Harp isteyen rejimler dünya düzenini değiştirme niyetlerini açıkça beyan ediyorlardı. Hitler ve Mussolini kitlelere seslendikleri mitinglerde açıkça “hayat sahası” (Lebensraum) ve dünya egemenliği taleplerini dile getirdi. Mussolini, Akdeniz’i bir İtalyan gölüne çevirme (Mare Nostrum) hedefinden söz ediyordu.
Bugün bu faşistlerin yerini İsrail ve Amerika aldı. İsrail açıkça söylemese de “Dünya Krallığı” kehanetinin peşinde, Amerikan Evanjelikleri İsa Mesih’in gelmesi için Armagedon Savaşı ve Ortadoğu İşgali hayali kuruyor.
2. Dünya savaşından önce Hitler Avusturya’yı ilhak etti, Çekoslovakya’yı işgal etti. Polonya’yı da işgal edince dünya savaşı başladı.
Bugün de bunlar sıra ile saldırıyorlar, Gazze, Lübnan, İran… Bu seferki süreç daha önceki Afganistan ve Irak işgalleri gibi değil. Bu sefer büyük bir işe başladılar ve durmaya niyetleri yok. Geçici ateşkesler yapıyorlar, toparlanıyorlar ama durmuyorlar.
Bunlar düşmandır. Dost değildir. Büyük bir tehdit ve tehlike geliyor.
“Kitap ehlinden olan kâfirler de müşrikler de size Rabb’inizden bir hayır inmesini istemezler.” (Bakara: 105)
Ve fakat biz bunların düşmanlığını unutursak çok büyük hata yaparız. Allah-u Teâlâ da memnun olmaz.
Zira su uyur düşman uyumaz. Bunlar düşman.
Oysa biz çabuk unutuyoruz. Hemen bunları hoş görmeye, ittifaklarımızı kuvvetlendirmeye, bu küffarın kurduğu askerî birliği ayağa kaldırmak için gönüllü ve hevesli olmaya koşuyoruz.
“Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir zümreye uyarsanız, imanınızdan sonra sizi çevirirler de kâfir yaparlar.” (Âl-i imrân: 100)
“Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, Allah ile hiçbir dostluğu kalmaz.
Meğer ki onlardan gelecek herhangi bir tehlikeden sakınmış olasınız.
Allah size kendisinden korkmanızı emrediyor. Dönüş Allah’adır.” (Âl-i imrân: 28)
Bu Âyet-i kerime’de Allah-u Teâlâ: “ Meğer ki onlardan gelecek herhangi bir tehlikeden sakınmış olasınız.” buyurarak onlarla kurulacak bağın sınırını çizmektedir. Bunlarla kurulacak bağ bu sınır içinde olması lâzım.
Bugün bükemedikleri eli öpüyorlar, soğuk savaş yıllarında olduğu gibi inşa ettikleri yeni küresel düşmanlık konjonktüründe bizi yanlarına çekmek, ordumuzdan istifade etmek istiyorlar. Biz de bunların düşmanlığını üzerimize çekmemek, bize uyguladıkları ambargoları aşmak için bunlara yaklaşıyoruz. Ancak öz niyetimizi sağlam tutmamız, milletimize ve İslâm âlemine bu geçici ittifakın ötesinde anlamlar taşıyan bir yönelime girmememiz lâzım.
“Ey iman edenler! Sizden olmayan kimseleri sakın sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenâlık etmekten aslâ geri kalmazlar.” (Âl-i İmran: 118)
Çünkü bunlar asla iyiliğimizi istemiyorlar. Avrupa Birliği’ne almıyorlar. Ellerinden gelse kendi NATO’larını kurup Türkiye’yi karar alma mekanizmalarından çıkarmak istiyorlar. Daha da ellerinden gelse Türkiye’yi zayıflatmak, piyon olarak kullanmak istiyorlar.
Binaenaleyh bunlar bize asla dost olmaz. Bundan ötesi küffar dost edinilmez. Bir müslümana yakışan Allah’a küfreden, Resulullah Aleyhisselâm’a küfreden, iftira atan küffarı dost edinmemektir.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler. Onların tarafında bir şeref ve kudret mi arıyorlar? Bilsinler ki şeref ve kudret tamamen Allah’a âittir.” (Nisâ: 139)
“Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve eğlenceye alanları ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer mümin iseniz Allah’tan korkun!” (Mâide: 57)
“Sizin dostunuz ancak Allah’tır, O’nun Peygamber’idir ve Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazlarını kılan, zekâtlarını veren müminlerdir.
Kim Allah’ı, O’nun Peygamber’ini ve müminleri dost edinirse, bilsin ki galip gelecek olanlar Allah’tan yana olanlardır.” (Maide: 55-56)
Eğer tarihte olduğu gibi bugün de Hazret-i Kur’an’ın, Resulullah Aleyhisselâm’ın, din-i İslâm’ın müdafii olursak;
Kur’an-ı kerim’i koruyacağını vadeden Allah-u Teâlâ elbet bizi de korur, küffara fırsat vermez.
Bin yıldır olduğu gibi.
“Ey Peygamber! Allah sana da sana tâbi olan müminlere de yeter.” (Enfâl: 64)
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine hitap ederek onun şahsında bütün beşeriyete şu gerçeği ferman buyurmaktadır:
“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir milletin; babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa, Allah’a ve Peygamber’ine muhalefet eden kimselere sevgi beslediklerini göremezsin.” (Mücadele: 22)
Gerçek iman budur, bu İslâm dinine göredir.
Nuh Aleyhisselâm’ın oğlu inanmayanlarla beraber suda boğulmuştu. “Yâ Rabb’i! Oğlum benim ehlimdendir, sen benim ehlimi kurtarmayı vâdetmiştin!” diye münâcaatta bulunduğu zaman Allah-u Teâlâ:
“Ey Nuh! O senin ehlin değildir. Çünkü o kötü bir iş işlemişti.” buyurdu. (Hud: 46)
İnsana kendi evlâdından daha yakın kimse olmadığına göre, Âyet-i kerime’den anlaşılıyor ki, hakiki yakınlık iman yakınlığıdır.
Müminleri bırakıp kâfirlerle dostluk yapmak münafıklığın en açık delili olduğu gibi, münafıkların en bâriz huy ve hususiyetlerindendir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde müminlere dost ve düşmanlarını ayırdetmelerini muhakkak emrediyor ve şöyle buyuruyor:
“Ey inananlar! Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin. Allah’ın aleyhinize apaçık ferman vermesini mi istersiniz?” (Nisâ: 144)
Allah-u Teâlâ müminlere kâfirleri dost edinmemelerini muhakkak emrettikten sonra, bu emr-i şerif’e uymayanların ise Allah’ın dostluğunu kaybetmekle cezalandırılacağını bildirmektedir:
Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Müminler müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, Allah ile bir dostluğu kalmaz.” (Âl-i İmran: 28)
Bir Âyet-i kerime’sinde de buyurur ki:
“Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler. Onların tarafında bir şeref ve kudret mi arıyorlar? Bilsinler ki şeref ve kudret tamamen Allah’a âittir.” (Nisâ: 139)
İmanın alâmetlerinden birisi de hiç şüphesiz ki Allah-u Teâlâ’nın düşmanlarından nefret etmektir. Allah-u Teâlâ onlara düşman olmayı emretmiş ve onları dost edinmeyi yasaklamıştır.
Âyet-i kerime’sinde müminlerin düşmanının kendi düşmanı, kendi düşmanının da müminlerin düşmanı olduğunu beyan buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin.” (Mümtehine: 1)
Onları dost edinmek şöyle dursun, onlardan gayet uzak durmak lâzımdır. Allah-u Teâlâ’nın lütfettiği İslâm nimeti unutulmamalıdır.
Nitekim bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilen Kur’an’a inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi.
Fakat onların çoğu yoldan çıkmışlardır.” (Mâide: 81)
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Onların bir çoğunun, kâfirleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin kendi önlerine sürdüğü şey ne kötüdür! Allah onlara gazap etmiş ve azapta ebedî kalıcıdırlar.” (Mâide: 80)
Allah-u Teâlâ’nın gadap ettiği kimselere yardakçılık yapan ve aslında ne müslümanlardan ne de o kimselerden olmayan münafıkların yalan yere yemin edip kendilerini müslüman göstermek istedikleri Âyet-i kerime’lerde haber verilmektedir:
“Allah’ın gadap ettiği bir toplulukla dostluk kuranları görmedin mi?” (Mücadele: 14)
İman ettiklerini iddiâ eden münafıklar, gadaba uğramış yahudileri dost edinmişlerdi.
“Onlar ne sizdendir, ne de onlardan.” (Mücadele: 14)
Çünkü onlar münafıktırlar. Her iki zümre arasında bazen o tarafa, bazen bu tarafa gidip gelirler, bir orada bir burada çalkalanıp dururlar.
“Bilerek yalan yere yemin ediyorlar.” (Mücadele: 14)
Burada bile bile yalan yemin ettikleri şey, müslüman oldukları iddiâsıdır.
“Allah onlara şiddetli bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür!” (Mücadele: 15)
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır.” (Mâide: 51)
Bu ilâhî hitap, İslâmiyet’in ilk yıllarından itibaren kıyamete kadar gelip geçecek olan bütün müslümanlaradır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Sen onların dinine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar senden aslâ hoşnut olmazlar.” (Bakara: 120)
Onlar hiçbir yerde, hiçbir tarihte müslümanlara dost olmamışlardır. Müslümanlarla savaşmakta her zaman için birbirine dost olmuşlardır. İnkâr ve sapıklıkta birleştikleri için, müslümanlara karşı bir el gibidirler.
Bunun içindir ki zâhirde gösterdikleri sevgi ve ünsiyete katiyyen itibar edilmemesi gerekir, zira sahtedir. İçleri dışlarına uygun değildir.
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinmeyin.” (Mümtehine: 13)
Bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:
“Şüphesiz ki kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.” (Nisâ: 101)
Ehl-i küfür hiçbir zaman müslümanlara olan düşmanlıklarından vazgeçmezler.
Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Eğer onların güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler.” (Bakara: 217)
Allah-u Teâlâ gayr-i müslimlerin müslümanlara karşı takındıkları tavrı Âyet-i kerime’sinde haber vermektedir:
“Kitap ehlinden olan kâfirler de müşrikler de size Rabb’inizden bir hayır inmesini istemezler.” (Bakara: 105)
Yahudi, hıristiyan ve putperest kâfirler sizi kıskandıkları ve kin kustukları için Rabb’iniz tarafından size bir iyilik dokunmasını, öne geçmenizi, yükselmenizi istemezler.
Diğer bir Âyet-i kerime’sinde Allah-u Teâlâ onların durumlarını açıklayarak şöyle buyurmuştur:
“Size bir iyilik dokunursa bu onları üzer. Başınıza bir musibet gelse buna da sevinirler.” (Âl-i İmran: 120)
Müslümanlar Allah-u Teâlâ’nın yardımıyla güçlenirler, zaferler kazanırlarsa onlar bundan hoşlanmazlar. Bir bozgun ile karşılaşırlarsa, bundan dolayı da son derece sevinç duyarlar. Bu ise düşmanlığın en ileri derecesidir.
“Eğer sabreder Allah’tan korkarsanız, onların hilesi size hiçbir zaman zarar veremez. Şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.” (Âl-i İmran: 120)
“Müminler yalnız Allah’a güvenip bağlansınlar.” (Tevbe: 51)
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde müslümanların dışında kalan kâfir ya da münafıklardan herhangi bir kimseyi dost edinmeyi açık olarak yasaklamakta ve şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Sizden olmayan kimseleri sakın sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenâlık etmekten aslâ geri kalmazlar.” (Âl-i İmran: 118)
İslâm dışındaki bütün din mensupları, inkârcı ateistler ve münafıklar da bu Âyet-i kerime’nin kapsamına girmektedir.
Bu gibi kimseler İslâm’a daima karşıdırlar ve müslümanlara sıkıntı ve zorluk verecek her şeyi arzu ederler.
“Onlar size sıkıntı verecek şeyleri isteyip dururlar. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinin gizledikleri ise daha büyüktür.” (Âl-i İmran: 118)
Sinelerinde gizledikleri ise açıkladıklarından çok daha fazladır. Düşmanlıkları yüzlerinden okunur. İslâm’a ve müslümanlara karşı gizledikleri kini aklı başında herkes anlayabilir.
Bu bakımdan Âyet-i kerime’nin sonunda şöyle buyurulmaktadır:
“Eğer düşünürseniz, âyetleri size açıklamış bulunuyoruz.” (Âl-i İmran: 118)
Ömer Öngüt -kuddise sırrh- Efendi Hazretleri bir beyanlarında şöyle buyurmuşlardı:
“Müslümanlar birlik olsa dünyaya hakim olurlar. Niçin? Çünkü Allah-u Teâlâ İslâm’ı destekler.”
İslâm Devletleri bir ve beraber olsalar hiçbir kâfir devlet kafa tutamaz. Müslümanlar bölük pörçük olduklarından bir ve beraber olamıyor, birlikte hareket edemiyorlar.
“Allah’a ve Resul’üne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ile zaafa düşersiniz ve kuvvetiniz elden gider. Sabredin! Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl: 46)
Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor ve düşmana karşı, kâfire karşı savaşırken birlik ve beraberlik içinde bulunmayı emrediyor:
“Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak savaşanları sever.” (Saff: 4)
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri bir beyanlarında da “Devlet İttifaktan doğar, devletsizlik ise nifaktan.” buyurmuşlardı.
Oysa bugün İslâm dünyası küresel askerî ve siyasi gücü elinde bulunduran küfür milletlerinin karşısına küresel bir güç çıkartabilecek birliktelikten çok uzak.
Böyle bir güce ulaşabilmek için bir yandan da her türlü silahımızı bunlara muhtaç olmadan üretebiliyor olmak lâzım.
Çin bunu yapabiliyor, ancak şimdilik karşılarına çıkmıyor.
Rusya bunu yapıyordu ancak teknoloji olarak geri kaldı. Uçakları olsun, silah sistemleri olsun teknolojik gelişmelere ayak uyduramadılar. Sınır komşusu Ukrayna ile savaşıyor, hava hakimiyeti kuramıyor, kamikaze İHA eksiğini İran’ın desteği ile kapatmaya çalışıyor. Çin’in el altından verdiği destekle ayakta durabiliyor. Nükleer gücü olmamış olsaydı Amerika ve Avrupa çoktan savaşa müdahil olur, zayıf yakaladığı Rusya’yı bertaraf etmek isterdi. Bu yüzden Rusya’ya karşı yürüttükleri askerî kampanyanın nükleer harbe evrilme ihtimali çok yüksek. Çünkü Rusya’nın bunları durdurabilmek için elinde olan tek güç nükleer silahları.
Türkiye Amerika ve Avrupa’nın karşısına çıkabilecek üçüncü bir güç. Bunun onlar da farkında. Avrupa Komisyonu Başkanı’nın etkisine girmekten korktuğu ülkeleri sayarken Çin ve Rusya ile beraber Türkiye’yi sayması boşuna değil. Türkiye’yi aralarına almak istemiyorlar. Karşılarına alıyorlar. Bu da Türkiye’yi günden güne büyük güç olmaya hazırlıyor.
Türkiye henüz askerî ittifak aşamasına gelmese de İslâm ülkeleri ile askerî ilişkilerini artırıyor, birlik ve beraberliğe, birlikte hareket etmeye büyük önem veriyor, İslâm ülkelerini bu yönde teşvik ediyor. Mısır ile aramızı epey düzelttik. Hava Kuvvetlerimiz Mısır hava kuvvetleri ile büyük bir askerî tatbikat yaptı. Türk özel kuvvetleri Mısır özel kuvvetlerine SİHA eğitimi veriyor. Birçok Afrika ülkesi ile savunma işbirliği anlaşmamız var. Azerbaycan ve Pakistan ile zaten bir tür ittifakımız var. Körfez ve Arap ülkeleri ile gelişen ilişkilerimiz, savunma sanayii işbirliklerimiz var.
Ve fakat bu küffarın karşısında küresel bir güç oluşturabilmek için İslâm dünyasını bir araya getirmek gerektiği gibi silah olarak da kendi silahımızı üretecek seviyeye gelmemiz lâzım. Üretiyoruz dersek eksik olur. Şöyle ki;
Bugüne kadar yaklaşık 1300 F-35 savaş uçağı üretildi. Bu sayının toplamda 3000-3500 adede çıkması bekleniyor. Çin’in yeni nesil uçaklardan 500 adet ürettiği önümüzdeki yıllarda bunu 1000 adete çıkartacağı söyleniyor.
Yine Amerika ve Rusya’nın elinde en az 5’er bin nükleer başlık olduğu biliniyor. Çin’in elinde 600’den fazla nükleer başlık olduğu, önümüzdeki 3-4 yılda bunun sayısının 1000’i geçebileceği tahmin ediliyor. Tabi Çin bu tür faaliyetlerini gizlediği için gerçek rakam tam olarak bilinmiyor.
Dolayısı ile bunları dengeleyecek bir askerî güç seviyesine gelmemiz normal şartlar altında zaman alacak bir süreç. Ve fakat Pakistan, İran, Mısır, Arabistan, Endonezya gibi büyük İslâm ülkeleri bir ittifak etrafında bir araya gelebilmiş olsa bize saldırmaya cesaret edemeyecekleri büyük bir güç haline geliriz.
Türkiye İslâm ülkeleri arasında bir ittifak tesis etmeye çalışıyor, bazı ülkelerle epey de yol alındı. Ancak bunun NATO gibi gerçek anlamda bir askerî ittifak haline gelebilmesi lâzım, bunun yolunun taşları yavaş yavaş da olsa döşenmesi lâzım. Batılı ülkeler yıllar yılı Haçlı ittifakı yapa yapa bu askerî kültürü edindiler. İslâm ülkeleri olarak bizim de bu kültürü edinmemiz lâzım. Zira yarın büyük bir savaş olsa büyük ordularla bize saldırmış olsalar, tek başımıza yapabileceklerimiz bir yere kadardır. Çünkü meselâ nüfus bakımından Türkiye 88 milyon, Avrupa Birliği 450 milyon, ABD 350 milyon, Çin 1,5 milyar, Hindistan 1,5 milyar nüfusa sahip. İslâm dünyası ise toplamda 2 milyar nüfusa sahip. Tarihçiler Osmanlı’nın gerileme ve yıkılışının baş sebeplerinin arasında nüfus dengesinin bozulmasını saymaktadırlar. Avrupa ve Rusya’da adeta bir nüfus patlaması yaşanmışken, Osmanlı nüfusu bunların çok gerisinde kalmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı 3 milyon askeri zor çıkartmış iken; Rusya 13 milyon, İngiltere 10 milyon, Fransa 8,5 milyon İtalya: 5.5 milyon; Almanya 13 milyondan fazla, Avusturya-Macaristan 8 milyon asker çıkartmıştır.
Binaenaleyh Türkiye bu düşmanlara karşı kendi NATO’sunu kendi ittifakını kurabilmek için bugünden çalışmaya başlaması lâzımdır.
Ve fakat Allah-u Teâlâ ne takdir eder, hadiseler nasıl zuhur eder bilinemez.
“Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde, kıyamet günü gelmeden önce helâk olmaktan yahut da şiddetli azabın gelip çatmasından kurtulabilecek hiçbir memleket halkının bulunmadığını beyan buyurmaktadır:
“Hiçbir memleket hariç olmamak üzere, biz onu kıyamet gününden önce ya helâk ederiz veya onu şiddetli bir azapla cezalandırırız.” (İsrâ: 58)
Bu helâk etme ya tamamen yok etmek veya halkına şiddetli azap etmek suretiyle olur. Nitekim küfür ve fâsıklık sebebiyle yeryüzünde zaman zaman nice felâketler baş göstermektedir.
“Bu, kitapta (Levh-i mahfuz’da) yazılıdır.” (İsrâ: 58)
Ne zaman olacağı, onu gerektiren sebepler ve nasıl olacağı gibi hususlar açıklanmamış, hiçbir şey bırakmamak kaydıyla Levh-i mahfuz’da yazılmıştır. Bu hüküm kesin olarak yerine getirilecektir.
Allah-u Teâlâ kıyamet gününden önce istisnâsız bütün beldeleri harap edeceğini beyan buyuruyor, “Biz buna karar verdik!” buyuruyor. Ya harple, ya zelzele ile, ya âfâtla. Onu ona, onu ona, onu ona musallat ede ede, ede ede yıkacak. Yani dünyayı doldurduğu gibi boşaltacak. Onun için artık bugünlere yaklaştık. Hüküm O’nundur, O’nun emri ve izni olduğu zaman dünya mahvolur. Ne zaman? O bilir. O’nun emri ve izni olmadan bir tek yaprak bile düşmez, bir insan düşer mi?”
“Bir felâketin-ateşin alâmeti o isterse yerde, isterse gökte, isterse harpte verir, verir. Nice kavimleri yok edi edi ediverdi. Fakat kâfir azdı. Yekvücut oldu. İslâm ayrı, küfür ayrıdır.”... (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
“Onun için çok şiddetli felâket gelecek, dünyaya gelecek. Yalnız şurada bir duâ kullanıyorum.
‘Allah’ım! Bu hazırladıkları ateşi birbirine tutuştur. Bizi affet, muhafaza et ve muzaffer et.’
Başka hiçbir şey kullanmıyorum. Affet, muhafaza et, muzaffer et.
Çünkü o kadar büyük ateşler hazırlandı ki; dünyayı on defa yok edecek bir ateşleri var ellerinde.
Allah’ım bu ateşi onlara çevir.
İkinci Dünya Harbi’nde otuz milyon gitti, birbirlerini kırdılar.
Onun için tek niyazımız Hazret-i Allah’a sığınmak. Bizi O korur. Bizim Mevlamız O’dur. Bizi O korur. Onun için o duayı kullanırım. Rabb’im bizi koru, bizi affet. Çünkü çok azdık, taştık, yoldan çıktık, aştık yani, hudutları aştık. Onun için;
‘Bizi affet, muhafaza et, muzaffer et.’
Üç kelime.”
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- bir mevzu üzerine “Dünyada en güzel silahı kim yapıyor araştırıyorlar.” denildiğinde “Bu millet hepsini yapar. Bütün icatlar İslâm’da idi.” buyurarak imkân verilmesi hâlinde her silahı yapabileceğimizi söylemişlerdi. Bugünleri görmüş olsalardı çok memnun olurlardı.
Hamdolsun neredeyse yapamadığımız harp aracı, silahı, mühimmatı kalmadı. Savaş uçağından savaş helikopterine, fırkateynden uçak gemisine, denizaltıdan tanka, tüfekten topa, tabanca mermisinden uçak bombasına, süpersonik uçak füzesinden hipersonik balistik füzeye, insansız hava araçlarından insansız denizaltıya, torpidodan seyir füzesine, araç motorundan uçak motoruna, elektronik harp kara araçlarından elektronik harp uçağına, dron tespit radarından uçak radarına, karada, denizde, havada ihtiyacımız olan hemen hemen her türlü harp silahını üretebiliyoruz.
Küffar bu yeteneğimizi uzun zaman görmek istemedi. FETÖ gibi işbirlikçi akıldanelerinden Türkiye’yi küçümseyen devlet düşmanlarından Türkiye hakkında bilgi almaya çalıştı. Türkiye’ye küçümseyerek, yapamaz edemez diyerek bakan küffar âdeta birdenbire karşısında bugünkü haşmetiyle ortaya çıkan bir Türkiye buldu. Elbette henüz tamamlayamadığımız KAAN gibi platformlar ve silah sistemleri var. Ve fakat hepsi belli bir yola girmiş vaziyette. Önümüzdeki yıllar harp yılları. Allah-u Teâlâ bize bu hazırlıkları yapmayı nasip etti. İnşaallah daha büyük gayretle daha çok üretimler yapmamız lâzım.
Türkiye böyle büyük bir geliştirme ve üretim yeteneğine kavuşmuş iken Avrupa ve Amerika yozlaşmanın ve büyük kibirlerinin verdiği körlükle çok geriye düştü. Hemen her projede mühendislik beceriksizlikleri yaşanıyor, tamamlanmış fabrikalar iki yıl geçiyor üretim yapamıyor. Meselâ Trump diyor ki: “Eskiden günde 1 gemi yapıyorduk. Şimdi bundan çok uzağız. Yeniden üretebilmek için müttefiklerimizden destek almak zorundayız.”
Türkiye ise halihazırda 50 savaş gemisini aynı anda üreten ve bu bakımdan dünyada Çin’in ardından ikinci ülke konumunda. Uçak gemisini bile üretmeye başladı. ABD, NATO ve AB ülkeleri için hayal seviyesinde bir üretim bu.
Ukrayna’da yaşanan savaşta dronların insansız hava araçlarının maliyet etkin ve can yakıcı etkilerinin ortaya çıkması, bütün dünyada savaş konseptlerinin gözden geçirilmesine yol açtı. Türkiye bu alanda da çok önde. Silahlı silahsız insansız hava araçları, Kızılelma gibi insansız savaş uçaklarının yanında dron üretiminde de çok yi durumdayız. SAHA 2026 fuarında Haluk Bayraktar, SAHA 2026’dan elde edecekleri gelirleri 81 ilde dron üretim ve eğitim merkezlerinin kurulmasında kullanacaklarını söyledi.
Şüphesiz bu seviyeye gelmemizde ilâhî takdirin tezahürü, Allah-u Teâlâ’nın yardımı var. Evliyâullah’ın, mazlumların, ümmet-i Muhammed’in teveccühü ve duâları var.
Meselâ Hindistan 40 yıl önce savaş uçağı üretmek için faaliyetlere başladı, Hürjet ayarında bir uçak yaptılar. Geçen yıl Dubai Airshow’da bütün dünyanın gözü önünde düştü, yerli motorlarını yapamadılar.
El attığımız en kritik teknolojileri bile mühendislerimiz hayata geçiriyor. Yapamaz denilenler yapılıyor. Yeter ki biz gayret edelim, yapmak için harekete geçelim. Allah-u Teâlâ hiç bilinmeyen yerden yardımını gönderiyor. İlk defa yapılan, yapılması çok zor işlerin altına giriyoruz, ve fakat hepsi de bir şekilde neticeye ulaşıyor. Sahnede ahmet mehmet görünüyor. Nasıl ki 15 Temmuz’da bu ilahî yardım ayan beyan yaşanmış ise, hiç şüphe olmasın bu alanda da benzer bir yardım yaşanıyor.
“(Ey iman edenler!) Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla hem Allah’ın düşmanlarını, hem de sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında sizin bilmediğiniz Allah’ın bildiği diğer düşmanlarınızı korkutup yıldırırsınız. Allah yolunda ne harcarsanız, size eksiksiz ödenir ve siz aslâ haksızlığa uğratılmazsınız.” (Enfâl: 60)
Şimdi küffar Türkiye’nin bu üretim kapasitesinden istifade etmeye, kendi eksiklerini Türkiye sayesinde tamamlamaya çalışıyor. Avrupa silah üretmek için büyük paralar ayırmaya başladı. SAFE programı diye milyarlarca avroluk bir program açıkladı,
Yunanistan Türkiye’nin bu programa dahil olmasını engelledi. Biz silah satalım para kazanalım düşüncesindeyiz ancak çok dikkatli olmamız lâzım, insansız hava araçları gibi önde olduğumuz teknolojileri küffara vermememiz lâzım.
Bu Haçlılar kuvvetlendiği zaman ilk işleri bizim aleyhimizde iş çevirmek olacağını unutmayalım.
Bugün Yunanistan aleni olarak aleyhimizde çalışıyor, her yerden bizi dışlamak için gayret ediyor, Avrupa dur diyor mu? Demiyor. Çünkü onun da işine geliyor, o da kötü niyetli.
Avrupa aslında Türkiye’yi dışlamak istiyor. Niyeti bu. Ancak Rusya karşısında kendisini savunmasız hissetmesi Avrupa’yı ister istemez Türkiye ile işbirliği yapmaya zorluyor.
Türk Savunma Sanayii öyle bir seviyeye geldi ki İspanya ve İtalya hava platformlarında Türkiye ile işbirliğine, Türk silahlarını almaya başladılar bile.
Almanya’nın Türk füzeleri ile ilgilendiği konuşuluyor.
Avrupa’nın körelen savunma sanayii üretim kapasitesine rağmen Türkiye’nin dinamik ve seri üretim kapasitesi günden güne artan bir savunma sanayii var.
Amerika’nın KAAN için F-110 motorlarını, hatta F-35’leri verme ihtimalinin kuvvetlenmesi hem Yunanistan’ı hem İsrail’i çok tedirgin ve rahatsız etti.
Bilindiği üzere F-35 konsorsiyomundan çıkartılmamızın arkasında İsrail ve yahudilerin parmağı var.
İsrail Türkiye’ye özellikleri kısıtlanmış F-35 verilmesini istiyor. Muhtemelen öyle olacak. Ancak bazı İsrailliler bunu bile istemiyor. Türkiye mühendislik gücü ile bu kısıtlamaları aşabilir diye korkuyorlar.
Yunanistan da Rafale ve F-35 almakla Türkiye’ye üstünlük kurma hayalleri kuruyordu. Önce Eurofighterları almamız, şimdi de bunların verileceğinin söylenmesi Yunanistan’ı çok karamsarlığa düşürdü. Türkiye ile başedebiliriz diye kendi kendilerine gaz verirken “Türkiye Savunma Sanayii baş edemeyeceğimiz kadar büyüdü” diye konuşmaya başladılar.
2026-2028 yılları arasındaki kendi silahlanma programlarını ve Türkiye’nin uçak eksikliğini, Türkiye’nin özellikle hava gücünün çeşitli ambargolarla geri kalmasını böyle bir saldırı için fırsat olarak görüyorlardı.
Şimdi bir çaresizlik psikolojisine düşmüş durumdalar. Ancak bu çaresizlik psikolojisi daha büyük bir tehdit olabilir.
Bir savunma sanayii uzmanının sözleriyle:
“Maalesef Helen dünyanın “geleceksizlik” problemi bölgenin İsrail ile birlikte en önemli güvenlik problemi haline geliyor. İstikrarı tehdit ediyor.
Yaşlanan, tükenen ve geleceksiz bir ülke ise her yola başvurabilir.”
“Burada çok şiddetli bir harp olacak Allah-u âlem. Onların füzeleri var, Türkiye’de de füze var, kimse bilmiyor. Ağır füzeler var. Orada kullanılacak füzeyi gözümle görür gibiyim.” (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Soykırımcı, kudurmuş paranoyak İsrail ile şizofrenik paranoyak Yunanistan’ın ittifakından her türlü saldırı beklenebilir. İkisinin de genişleme siyasetleri ve askerî saldırı doktrinleri var. İkisinin de bu siyaseti direkt Türkiye’yi tehdit ediyor, ikisi de Türkiye’ye karşı bölgesel ve uluslararası her türlü fitneyi, her türlü terörü destekliyorlar, her türlü siyaseti yapıyorlar.
PKK, DHKP-C, FETÖ … Türkiye aleyhine ne bulurlarsa desteklediler, destekliyorlar.
İsrail’in Kanal 12 televizyonunda NATO toplantısının başladığı günlerde yayınlanan haberde: Son yıllarda iki ülkenin hava kuvvetlerinin, eğitim, bilgi paylaşımı ve karmaşık uzun vadeli senaryolara hazırlık konusunda ortaklığa yoğunlaştığı, İran ile uzun süren çatışmanın sona ermesinin ardından Ege Denizi üzerinde ortak askeri tatbikatlara yeniden başlandığı, İsrail ordusunun Yunan F-16’larına yakıt ikmali yaptığı aktarıldı. Haberde, tatbikatın İsrail’in Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı geliştirdiği ittifakın ve geniş kapsamlı stratejik planın bir parçası olduğuna işaret edildi.
ABD’nin İsrail’in itirazlarına rağmen Türkiye’ye karşı ambargoyu kaldırmaya söz vermelerinin arkasında Türkiye’nin NATO açılımı ve Avrupa’nın Türkiye’ye askerî olarak muhtaç durumda olması kadar Türkiye’nin kendi uçağını, kendi silahını, kendi motorunu yapabileceğini göstermesinin etkisi var.
Çok bilinen bir örnek: Kanada TB-2’lerde kullandığımız kameraları Karabağ Savaşı’nı bahane ederek vermemeye başlayınca daha iyisini yapmaya, dünyaya satmaya başladık. Kanada firması mali olarak battı ve Kanada beraber üretelim diye kapımıza geldi.
Hemen her savunma sanayii ürününde üstü kapalı bir ambargo ile karşılaşıyoruz; ne zaman kendimiz üretmeye başlıyoruz verelim demeye başlıyorlar.
Hatırlarsanız son SAHA savunma sanayii fuarında MSB Ar-ge birimi “Güçhan” adını verdiği uçak motorunu sergiledi ve 6 adet prototip ürettiğini açıkladı. Dikkat ederseniz F-110 türevi olma ihtimali yüksek bu motoru gösterdikten sonra Amerika motor vermeyi kabul etmiş oldu.
CAATSA yaptırımlarının kaldırılıp F-35 verilmesi mevzuunda da benzer bir durum var. KAAN savaş uçağını, Kızılelma ve ANKA-3’ü üretmemiş olsak asla vermeye yanaşmazlardı. Ayrıca F-35 parça tedarik sürecinden Türkiye’nin çıkartılması da F-35 parça tedariğinde ve maliyetlerde sıkıntılara sebep oldu. Kendileri de zarar gördüler. Bir Amerikan senatörünün konuşmasında F-35 verilmesinden bahsederken Türkiye’nin F-35 parça üretimine dahil edilmesinin önemini dile getirmesi bundan.
Uçak motorlarını konuşuyoruz, ancak çok bariz bir ambargoyu da Almanya’nın tank motoru vermemesinde yaşadık. Hâlâ vermiyorlar, kendi motorumuzu yapıncaya kadar Kore motoru ile üretmeye çalışıyoruz.
Velhasılı kelam bizim iyiliğimizi istedikleri için bir şey veriyor değiller, işlerine geliyor, mecbur kalıyorlar da veriyorlar. Yoksa asla vermezler.
“Kitap ehlinden olan kâfirler de müşrikler de size Rabb’inizden bir hayır inmesini istemezler.” (Bakara: 105)
Yarın Yunanistan durup dururken saldırsa ABD ve Avrupa Yunanistan’a ne yapıyorsun demezler, hakkımız olan adalara çıktığımız an tekrar ve çok şiddetli ambargo uygulamaya başlarlar.
Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra yaptıkları gibi.
Kıbrıs’ta garantör ülke olan Türkiye 1974 yılındaki Barış Harekâtında Kıbrıslı Türklere yapılan zulüm ve soykırımı sona erdirmekle kalmamış, aynı zamanda Kıbrıs’ta askerî darbe yapan Yunan Askerî Cunta yönetiminin Kıbrıs’ı ilhak etmesine engel olmuştu.
Tamamen meşru bir harekât olmasına rağmen Türkiye’ye ambargo uyguladılar. Uçaklarımız uçamaz hâle geldi.
Bugün de özellikle 15 Temmuz’dan sonra FETÖ taraftarı Türkiye aleyhtarı oldular.
Parasını verdiğimiz, üretilip Türkiye’ye Amerika’da teslim edilen, üzerinde Türk bayrağı olan F-35’lere el koydular vermediler. F-16 istedik, 1,4 milyar dolar ön ödeme yaptık, süründürdüler. KAAN için motor istedik beklettiler de beklettiler.
Binaenaleyh küffar Haçlı Batı nezdinde haklı olmanızın hiçbir önemi yoktur. Bizi kendilerinden kabul etmezler, iyiliğimizi istemezler, hatta düşman olarak görürler.
“Başınıza bir musibet gelse buna çok sevinirler.” (Âl-i İmran: 120)
Bunlara güvenilmez. F35 verse de vermese de kendi kendimize pişmemiz, kendi kendimize yetmemiz lâzım. Dünyada yaptıkları ortada. Gazze’de yaptıkları zulüm ve katliam unutuldu. Batı Şeria’da yaptıkları ise hiç gündeme gelmiyor. Ellerine fırsat geçtiği an anlaşmalarından dönerler, paralarımızın üzerine yatarlar.
“Sen kendileriyle antlaşma yaptığın halde, onlar her defasında hiç çekinmeden antlaşmalarını bozarlar.” (Enfâl: 56)
Milli Savunma Bakanlığı Ar-Ge Merkezi SAHA 2026 fuarında Yıldırımhan balistik füzesini sergilemiş, kıtalararası balistik füze kategorisindeki bu füzenin 6000 km menzili olduğu, hipersonik hızda hareket ettiği açıklanmıştı. Aslında 6000 km diplomatik sınır, daha ötesinin olduğu tahmin edilebilir. Bu füze bütün dünyada büyük ses getirdi, Türkiye niçin böyle bir silaha ihtiyaç duyuyor, bu füze yapılıyorsa nükleer başlığı da olması lâzım gibi yorumlar yapıldı.
Türkiye’de sanayi yükünü Marmara Bölgesi’nden Anadolu’ya kaydırmak amacıyla Samsun-Mersin hattında 13 ilde mega endüstri bölgeleri kurulması kararı alındı. Bu proje ile Aksaray, Amasya, Ankara, Eskişehir, Hatay, Karaman, Kastamonu, Kayseri, Kırşehir, Konya, Nevşehir, Niğde ve Yozgat’ta toplam 59 bin hektarlık 16 yeni yatırım alanı oluşturuldu.
15 yeni ek komando tugayının kurulması kararlaştırıldı.
Çelik Kubbe Hava Savunma Sistemi için milyarlarca dolarlık yeni siparişler verildi. 20’den fazla özgün alaşım ve titanyum alaşım geliştirildiği açıklandı.
Halkı hazırlamak için Cuma hutbeleri ile, okullarda eğitimler ile toplum bilinçlendirilmeye çalışılıyor.
Binaenaleyh Türkiye de yanan ateşin, Türkiye’ye dönük düşmanlık ve saldırı niyetlerinin farkında. Dünyadaki kavgaların büyük bir savaşa evrilebileceğini görüyor ve buna göre tedbir almaya çalışıyor.
“Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’i affet! Vatanımızı muhafaza et! Ordumuzu muzaffer et!” (Ömer Öngüt -Kuddise Sırruh-)
Abdullah İbn-i Mes’ud -radiyallahu anh-den şöyle rivayet edilmiştir:
“Kûfe’de kırmızı bir rüzgâr esmişti de orada Abdullah İbn-i Mes’ud bulunuyordu. Derken yanına;
‘Ey Abdullah İbn-i Mes’ud, artık kıyamet saati geldi.’ demekten başka bir konuşması ve hali olmayan bir zat çıkageldi.
O sırada Abdullah İbn-i Mes’ud bir şeye dayanmakta idi. Bu söz üzerine hemen oturdu ve:
“Mirasın taksim edilme(diği zaman gelme)dikçe ganimet malı ile de sevinilmedi(ği bir zaman olmadı)kça kıyamet kopmayacaktır” dedi.
Sonra Abdullah İbn-i Mes’ud elini Şam tarafına doğru kaldırarak eli ile şöylece işaret etti ve:
“Pek çok düşman müslümanlar ile harp etmek için pek çok ordu ve sivil hazırlığı yapacaklar. Müslüman ahali de onlarla harbetmek için ordu ve silah toplayacaklar.”
Ravi “Ben Abdullah’a: ‘Sen bu sözünle Rumları (yani hıristiyan âlemini) mi kastediyorsun?’ diye sordum. Abdullah da: ‘Evet Rumları kastediyorum’ diye cevap verdi.” demiştir.
“İşte bu şiddetli harp sırasında müthiş bir taarruz ve çetin bir direnme ve geri püskürtme durumu olacak. Şöyle ki:
Müslümanlar (o harpte bir) ölüm-kalım savaşı yapacaklar ve muhakkak muzaffer olarak geri dönecek olan bir fedailer birliğini ordunun ilerisine (öncü birliği olarak) çıkaracaklar. Bu birlikteki fedailer öyle şiddetli bir savaş yapacaklar ki nihayet düşman kuvvetleri ile kendi aralarına gece (karanlığı) girecek de çarpışmaya mani olduğundan onlar da bunlar da (yani gerek düşman ordusundan ve gerekse İslâm ordusundan hiçbiri) galip ve muzaffer olamayarak geri dönecekler. Halbuki iki tarafın öncü fedailer fırkaları(nın ekserisi) yok olup gideceklerdir.
Sonra (ertesi gün olunca) müslümanlar yine en önde ölüm-kalım harbi yapacak ve ancak galip olarak geri dönecek (yani muzaffer olarak geri dönmeye azmetmiş) olan öncü fedailer fırkasını (düşman ordusuna karşı) çıkaracaklar. Ve onlar da akşam oluncaya kadar şiddetli harp yapacaklar. Gece karanlığı basınca İslâm ordusu da, düşman ordusu da geri çekilecekler. Yine her iki tarafın öncü fedailer birliği(nin çoğu) yok olduğu hâlde iki taraftan hiçbiri galip olmayacaktır.
Sonra İslâm ordusu (üçüncü kez) ölüm kalım cengi yapacaklar ve muhakkak muzaffer olarak geriye dönecek olan (tekrar) bir öncü fedailer birliği kuracaklar ve bunlar da tâ akşam oluncaya kadar harbedecekler. Nihayet akşam olunca İslâm ordusu da, düşman ordusu da geri çekilecekler. (Bu kez de) fedailer birliği yok olduğu halde iki taraftan hiçbiri (diğerine) üstün gelemeyecektir.
Artık dördüncü gün olunca İslâm ordusunun geri kalan ihtiyattaki birlikleri düşman kuvvetleri üzerine hücuma geçecek ve müteakiben de Allah-u Teâlâ bozgunluğu düşman üzerine çevirecek.
Ve öyle büyük bir harp ve kıtal olacak ki (o güne kadar) bu harbin misli görülmemiş olacaktır. Hatta kuşlar o çarpışan mücahitlerin yanlarından uçacaklar da bir türlü onları geride bırakıp (harp sahasını) geçemeyeceklerdir ve nihayet ölü olarak yere düşeceklerdir.
(Harp o kadar çetin ve imha edici olacak ki) bir baba (misal olarak) yüz nefer olan oğullarının hepsini harbe hazırlayıp yollayacak da o yüz delikanlıdan bir fertten başka hiçbir kimsenin sağ kalmadığı görülüp hissedilecek.
Binaenaleyh (böyle insanlığı imha eden bir harbin sonunda) hangi ganimetle sevinilir ve ferahlanılır? Yahut da hangi miras (kimin arasında) taksim edilir? İşte muzaffer İslâm ordusu bu hâl üzere bulundukları bir sırada birden bire bundan daha büyük ve daha şiddetli bir harbin çıktığını işitecekler. Ve arkasından da dellâl yanlarına gelerek, ‘Muhakkak ki Deccal’in, onların zürriyetleri (yani aileleri ve vatanları) içinde (çıkıp) kendilerinin yerlerine geçmiş olduğunu ve onlara halef olmuş bulunduğunu’ ilân edecek. Bunun üzerine İslâm askerleri önlerindekileri (yani ganimet mallarını) bırakacaklar da kendi vatanlarına doğru (ev halklarını kurtarmak için) yönelecekler ve bu yönelmede de on adet süvariyi öncü olarak ordunun önünde yola çıkaracaklar.”
Abdullah İbn-i Mes’ud der ki:
“Burada Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-:
“Muhakkak ki ben o öncü süvarilerin adlarını, babalarının isimlerini ve atlarının renklerini de kati olarak bilmekteyim. Bu süvariler o zamanki yeryüzünde mevcut olan süvarilerin en hayırlılarındandırlar. Yahut da yer üzerinde bulunan en hayırlı süvarilerdir.” buyurdu.” (Müslim)
Dikkat edilirse Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bundan 1400 yıl önce bu harbi haber verdiği gibi harbin şiddetini de haber vermiş, o günkü halkın anlayabilmesi için “Kuşların harp sahasını geçemeyerek ölü olarak yere düşeceklerini” beyan buyurmuşlardır. Hem bugünkü yakıcı büyük silahları haber veriyorlar, hem de harbin ne kadar geniş bir sahada cereyan ettiğini veciz bir şekilde duyuruyorlar.
“Bundan sonra çok çetin harpler olacağını, kapıda olduğunu haber veriyoruz. Amma nasıl harpler olacak? Bu harplerde çok az insan kalacak.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde; “Elli kadına bir erkek düşecek kadar erkeklerin azalacağını” beyan buyurmuşlardır. (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 72)
Öyle şiddetli harpler olacak ki, bu harplerde çok erkek zayi olacak. Sayı itibari ile elli kadın bir erkeğin himayesine girecek. Önümüzdeki harpler Allah-u âlem bunu gösteriyor. Artık bundan sonra harabiyet durumu başlıyor.
Hicaz bölgesinde de çok büyük kargaşalık olacak.” (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-, “Kıyamet ve Alâmetleri”, s. 349)
Muhakkak bu harpler yaşanacak ve bunlara çok az bir zaman kaldı.