
Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- Hazretleri “el-Husûs bi-Edâti’n-Nusûs fî Şerhi’l-Fusûs” adlı eserinde Hâtemü’r-rusül’ü Mîraç’ta öne geçiren şeyin “Hâtemü’l-velâye” olduğuna işâret etmiş; bu velâyetin, âriflerden “İlmullah”la desteklenen bir kimseye daha tevdî edildiğini haber vermiştir:
“Âriflerden birinin makâmı hakkındaki bu üstünlük, zihnindeki kuvvetle ve keşfinin kendisine hükmetmesiyle bir tahsise sâhip olup, Mîrâç’ta onu ileriye geçiren velâyet-i Muhammediyye’nin Hâtem’inin iktizâsı olan ibârenin, zihinde zâhiren meydana getirdiği şeyin dışında anlaşılamaz. Zîrâ bu, Hakk’a mutâbık bir keşif karşılığında, Ömer’in Ebu Bekir üzerine -radıyallâhu anhümâ- Bedir esirleri hakkında hükmettiği şeye nisbetle tahsis edilmiştir ki, konuşma ilmi bakımından ‘İlmullah’; yâni ‘Allah’ın ilmi’ hakkında âriflerden biri için de aynı şey geçerlidir.” (“el-Husûs bi-Edâti’n-Nusûs fî Şerhi’l-Fusûs”, İ.Ü. Ktp., AY, nr.: 4480, vr. 52a)
Ona verilen Hakk’a mutâbık bir keşiftir. Zira O Hakk ile bilir, Hakk ile hükmeder. Niçin? Hakk’ın desteğiyle yürüdüğü için. O desteklediği için. Bu İlmullah’tır. Allah’ın ilmidir, Hakk’tandır, Hakk’a dairdir.
Nev’î Yahyâ Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri ifşaatlarında Hâtemü’l-evliyâ’nın ulvî şanını ve yüce mertebesini tafsilâtlı olarak arz ediyor ve bir noktasında Hâtemü’l-evliyâ’nın “İlmullâh”taki ve Allah’ı en iyi bilmedeki ilmî yüceliğini şöyle ifşa ediyorlar:
“Hâtem-i evliyâ’nın İlmullâh’taki ulvî şânını ve yüce mertebesini, bizim sözümüzün hakîkati ile bilip hakîkati üzere anla!” (“Keşfü’l-Hicâb min Vechi’l-Kitâb”)
Bu ilim Allah-u Teâlâ’ya aittir, “İlm-i billâh”tır ve en son ilimdir. Doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ tarafından gönderilmiş, desteklenmiş, O’nun ilmi ile mücehhez olmuş.
Rabbü’l-âlemin öyle dilemiş öyle olmuş. Burada mahlûkun hiçbir dahli yoktur.
Muhammed Ca‘fer ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- Hazretleri “Şerh-i Fusûsu’l-Hikem” adlı eserinde Hâtemü’l-velâye mevzusu ile ilgili en gizli sırrı ifşa etmiştir:
Hazret; “Hâtem-i veli, ‘Allah’ ile olan, yâni O’nunla beraber olan bir ‘Kibrîtü’l-ahmer’dir. İlâhî vasıfların tahsîline ulaşmak için kendisine nazar edilen isimdir.” buyuruyor.
“Kibrîtü’l-ahmer” zahiri mânâda bir cismi has altına çeviren maden ise de bâtınî mânâda bir velinin ulaşabileceği en yüksek derecedir.
Hazret-i Ali -kerremallahu veche- Efendimiz: “Yeryüzünde ‘Kibrîtü’l-ahmer’den daha değerli hiçbir şey yoktur.” buyurmuştur.
Nitekim Abdülgânî Nablusî -kuddise sırruh- Hazretleri de aynı hususa işaret etmiştir:
“Kıyâmet gününe kadar her devirdeki veliler bu ilmi ancak Hâtem-i veli’nin, o zamandaki velâyet kandilinin nûrundan görebilirler.” (“Cevâhirü’n-Nusûs”; s. 36)
Ne ki varsa verilen Hâtem-i veli’dendir.
Seyyid Ali Hemedânî -kuddise sırruh- Hazretleri de Hâtem-i veli’den bahsederken onu yıldızların gece ortaya çıkışına benzetmiştir:
“Ay ve yıldızların zuhûru, ancak geceleyin kuvvetli ve şiddetli bir biçimde kendini belli eder. İşte Hâtemü’l-evliyâ’nın velîler meydanındaki muhteşem hâli de aynen böyledir.” (“Şerh-i Fusûsu’l-Hikem”, Süleymâniye Ktp. Şehid Ali Paşa, no: 2794/37, vr. 535a)
Bu muhteşem halden, ilâhi nurdan, ilâhi tecelliyatın mazharı zâttan bahseden Dâvud bin Mahmûd el-Kayserî -kuddise sırruh- Hazretleri de aynı hususa işaretle şöyle buyurmuştur:
“Onlar ise, tıpkı güneş ışığının doğmasıyla gizlenen yıldızların ışıkları gibi, hakîkat-ı Muhammediyye nûrları ile zuhûr ederek değil, kendi varlıklarında nübüvvetin zuhûrunu talep etmişler; cismî tabiat makâmında ve unsurî gecelerin karanlığında tahakkuk ettikleri zaman da ay ve yıldızların karanlık gecede açığa çıkması gibi, kendilerine has nûrları ile açığa çıkmışlardı.
İşte Hâtemü’l-evliyâ ortaya konulduğu zaman, onun velîlere nisbeti de böyle olur.” (“el-Matlâ’u Husûsi’l-Kilem fî Me’ânî Fusûsu’l-Hikem”, Şehid Ali Paşa, no: 1242; 30a vr.)
İşte bütün veliler onu böyle tarif ediyorlar. Ondan ilmin, hilmin, nurun kaynağı olarak bahsediyorlar; onu anlatmayı, bildirmeyi, kendilerine vazife ediniyorlar. Ondan bahseden İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri:
“Onun nûru yerin dibinden Arş’a kadar uzanır.” buyurdu. (260. Mektub)
Niçin? Nurunu gördüğü, bildiği ve vasıl olduğu için...
Silsile-i şerif’in büyüklerinden Bâyezîd-i Bestâmî -kuddise sırruh- Hazretleri de ondan bahsederken onun mânevî yüce makamından, ulvî rütbesinden, Hakk’ın katındaki derecesinden mevzu ederek şöyle buyururlar:
“Bilâkis onlar, bu ümmet içinde öyle şahsiyetler görmüşlerdir ki, bunların ayakları yerin dibinde olduğu hâlde başları Alâ-yı illiyyîn’i aşmış ve onlar da bu arada kaybolup gitmişlerdir.” (Ferîdüddîn Attâr, “Tezkiretü’l-Evliyâ”, s. 226)
Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- Hazretleri, Hâtmü’l-evliyâ’nın büyük bir hazine-i ilâhi oluşunu beyan eder:
“Bâtınlar karanlıklardan sıyrılınca ayna ortaya çıkar, onda görüntü zuhûr edince onların nazar ettiği güneş, izi tâkip edilen kemâlle gece karanlığındaki ay gibi gözükmeye başlar. İşte bu, ‘Fusûs Şerhi’ndeki onunla (Hâtemü’l-evliyâ ile) ilgili bir hazînedir. Allah, doğruyu söyleyen ve yola hidâyet edendir!” (“el-Husûs bi-Edâti’n-Nusûs fî Şerhi’l-Fusûs”, İ.Ü. Ktp., AY, no: 4480, vr. 56b)