Hakikat Yayıncılık - Muhterem Ömer Öngüt’ün Eserleri | Hakikat Dergisi | Hakikat Medya | Hakikat Kırtasiye
Arama Yap
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Efendi Hazretleri'nin Hayat-ı Saadetlerinden İnciler ve Hatıralar (182) - İslâm; Teslimiyet Demektir - Ömer Öngüt
İslâm; Teslimiyet Demektir
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Efendi Hazretleri'nin Hayat-ı Saadetlerinden İnciler ve Hatıralar (182)
Dizi Yazı - İnciler ve Hatıralar
1 Temmuz 2026

 

Muhterem Ömer Öngüt
-kuddise sırruh- Efendi Hazretleri'nin
Hayat-ı Saadetlerinden İnciler ve Hatıralar (182)

 

İslâm; Teslimiyet Demektir:

“İslâm; boyun bükmek, teslim olmak, kurtuluşa girmek, selâmete çıkarmak, karşılıklı güven ve barış sağlamak, ihlâs ve samimiyet gibi çeşitli manalar ifade eder.

Dini bir terim olarak İslâm ise; ilâhi emirlere teslim olmak ve boyun eğmek demektir.

Kelime itibariyle iman ile İslâm arasında fark olmakla beraber dinde İslâm’sız iman, imansız da İslâm olmaz. Bunlar bir şeyin dışı ve içi, yüzü ve astarı gibidir. Din ise iman ve İslâm ile beraber bütün şeriatın ismidir.

İslâm dini yalnız bir iman meselesi değildir. İman ve amellerin toplamıdır. Amellerle ilgili tatbikatı bırakmak çok tehlikelidir.

Amelin farz oluşuna iman etmek ile, o ameli yapmak birbirinden farklıdır. Bir müslüman amel ettiği için mümin olacak değil, iman ettiği için amel edecektir.

Allah-u Teâlâ’nın isteği olan iman, yalnız bir vicdan işi olmaktan ibaret değildir. Hakiki iman kalbin içinden başlayıp, bütün dışa yayılacak ve sonra da beşeriyete güzel ameller saçacaktır.

İslâm; teslimiyet demektir. Teslimiyet ya kalben ya da söz ile, veya uzuvlarla olur. Kalben olanı iman, sözle olanı ikrar, uzuvlarla olanı ise ibadetlerden ibarettir. Bir ağaç meyvesiyle birlikte bir bütün teşkil ettiği gibi, İslâm da bu bütünü ifade etmiş olur.

İnsanoğlu, yeryüzüne yalnız imanla mükellef tutulmak için değil, sâlih ameller işleyerek Allah-u Teâlâ’ya kulluk etmesi için gönderilmiştir.

Âyet-i kerime’de:

“Ben cinleri ve insanları ancak (beni bilsinler) bana ibadet etsinler diye yarattım.” buyuruluyor. (Zâriyat:56)

İslâm’da bir iyiliğin ve sâlih amelin geçerli olması ve sevap kazandırması için, bu ameli işleyenin imanlı olması şarttır.

Allah-u Teâlâ Asr Sûre-i şerifi’nde şöyle buyurmaktadır:

Asra yemin olsun ki!

İnsan gerçekten hüsran içindedir.

Ancak iman edip sâlih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesnâ.” (Asr: 1-3)

Onlar gerçek imana erenlerdir. Yaptıkları hayırlı amellerin karşılığını ahirette alabilmek için sabırla ömür sürerler, sonsuz olanı geçici olana tercih ederler. Bunun içindir ki haram yollarla elde edebilecekleri her türlü kazancı reddederler. Ömür sermayesini iyiye kullanarak kârlı çıkanlar bunlardır.

Bu gibi kimseler bol bir rızka erişirlerse şükrederler, ahiret mükâfatlarına namzet olurlar. Dar bir rızıkla rızıklanırlarsa kanaat ederler, kısmetlerine râzı olurlar.

Allah-u Teâlâ sadece ahirette değil, dünyada da huzurlu bir hayat bahşeder. Bu, iman edip sâlih ameller işleyenlere bir vaad-i Sübhânî’dir.

Diğer taraftan onlar aldıkları her nefeste huzuru muhafaza ederler. Zamanın kadir ve kıymetini çok iyi takdir ederek, nefeslerin vücuda gafletle girip gafletle çıkmamasına azami gayret sarfederler. Ömrünün içinde bulunduğu her saniyesini fırsat bilerek, bu ruhsatı değerlendirmeye çalışırlar.

Huzurla alınan her nefes, Allah-u Teâlâ’nın Hayy ism-i şerif’inin bir tecellisidir. Bir nefes huzurla alınıp veriliyorsa, o nefes diridir. Gaflet ile çıkan nefes ise ölüdür.”

 

Hazret-i Allah’ı Tanımak Lâzım:

“Allah’ım niçin geldiğimizi ve nereye gideceğimizi duyurduğu kullardan etsin.

İnsan; “Bu dünyaya niçin geldim?” diye sorarsa karşısına şu Âyet-i kerime cevap olarak çıkar:

“Ben cinleri ve insanları ancak (beni bilsinler) bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyat:56)

Fakir bu Âyet-i kerime’nin üzerinde dururken der ki:

Kardeş! Sen Allah-u Teâlâ’yı bilmeden O’na nasıl ibadet edeceksin? Nefsin var, şeytanın var, şeytanlaşmış insanlar var bunlar sana hep engel. Bir kere aradığın kimseyi tanıman lâzım ki bulduğun zaman buldum diyebilesin. Ama bilmediğin bir kimseyi sen nasıl arayabilirsin? Şu halde Hazret-i Allah’ı tanımak lâzımdır.

Bu tanıma nasıl olur?

Hazret-i Allah buyuruyor ki:

“Kul huvallâhu ehad = De ki: O Allah bir tektir.” (İhlâs: 1)

“Ben Ehad’ım.” diyor.

Yani O’ndan başka ne vücud var ne mevcud var. Her şey ‘Ol!’ demekle oluyor, ‘Öl!’ emriyle ölüyor; iş bundan ibaret.

İşte böyle bir Yaratıcı’yı yakından tanımak, gayet güzel bilmek, bütün ihsan ve ikramın O’ndan olduğunu anlamak lâzımdır. Aynı zamanda efkâra değil O’na dönmek şarttır.

Çünkü Cenâb-ı Hakk bize şöyle beyan buyuruyor:

İçinizde... Görmüyor musunuz?” (Zâriyat: 21)

Bilen için bu “Görmüyor musunuz?” hitabı çok ağırdır. O’nu görmeye çalışan bir noktaya kadar O’na yaklaşmış olur. Fakat O’ndan uzak olan O’nu nasıl görebilir? Her halde niçin geldiğimizi anlamış olduk…

Nereye gideceğimiz konusuna gelince: O’na döneceğiz.

“Biz Allah içiniz ve elbette O’na döneceğiz.” (Bakara: 156)”

 

Rızâyı Arayalım, O’nun Rızâsı İçin Çalışalım:

“Rızâya mucib işte harekette bulunalım. Bir noktadan hoşlanırsa;“ Hadi geç kulum!” der, kurtarıverir.

Fakat amel ile ibadetle bu işler olmaz. Rızâ ile olur. Amellere, ibadetlere riyâ girer. Meselâ basit gibi görünür.

Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:

“Bir insanın kendini beğenmesi yetmiş senelik ibadetini mahveder.” (Câmiu’s-Sağîr)

Sen ibadet ediyordun!

O’nun için rızâyı arayalım, O’nun rızâsı için çalışalım.”


  Önceki Sonraki