
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh-Hazretleri’nin geçen ayki mevzusunun devamı olarak “Hatmü’l-Evliyâ” kitabından açıklama ve ifşaatlarına devam ediyoruz:
İbn-i Abbas -radiyallahu anhümâ- indirilen Âyet-i kerime’yi tilâvetinde, farklılık hususunda bir olarak bahsedilenleri eşit saymıştır. Çünkü onlar Allah-u Teâlâ’nın yanında gönderilmiş olan kimselerdir. Allah onların hepsinden birden hiddetiyle misak almıştır. Resul’ün misâkı risâletiyle, Nebî’nin misâkı nübüvvetiyle, Muhaddes’in misâkı ise velâyeti ile ilgilidir.
Onların hepsi de Allah-u Teâlâ’ya dâvet ederler. Ancak resul, şeriatı risâleti edâ ederek yerine getirir, nebî de Allah’tan gelen haberle yerine getirir. Onların her ikisini de reddeden kimse küfre düşer. Muhaddes ise, O’nun sözüne destek verir ve Resul’ün şeriatındaki beyanları ziyâdeleştirir. Allah-u Teâlâ’ya ulaştırma vesileliği ve ilâhî rahmet de ona verilmiş olup, Allah’ın kulları üzerinde onu sarfeder. O Hakk’a çağırmayı kendisine iş edinip, Allah-u Teâlâ’ya dâvet ettiği; O’nun bir delili ve kulları içindeki nasihatçisi olduğu için, onu reddeden kimse ise onun nur ve bereketinden mahrum kalır.
...
Bil ki Allah, hidayete erdirmeyi, kuşatmayı, yükseltmeyi, rahmet etmeyi ve ilâhî muhabbet yolunun nihayetine eriştirmeyi dilediği kimseye; kendisine bu yolu açtığı vakit haşyeti ile gıdalandırarak yol verir.
Kalp O’nun haşyetini bildiğinde, onu bilmesinden dolayı ilâhî haşyet ortaya çıkar. O’nun haşyetini kendisine bildirecek olan basîret gözü ile eşyayı müşahadeyi Allah ona açtığı zaman, artık kendisi için herhangi bir gizliliği kalmayan bir ilme ulaşır. Kalp için haşyet gerekince muhabbetle huşû duyar. Her türlü noksan sıfattan münezzeh olan Allah’ı, büyük ve küçük her türlü kötü ve çirkin şeyden de haşyetle tenzih etmiş olur. İşte bu şecaat sayesinde, muhabbetle artık işlerinde bir kolaylık meydana gelir.
Şayet sıkıştığı ve daraldığı için Haşyet’le birlikte bırakılırsa, O’nunla ilgili işlerin birçoğundan âciz düşer. Muhabbet’le birlikte bırakır ve onunla kuşatırsa, nefis muhabbetin verdiği sevinçle coştuğu için başına buyruklaşır ve hududu aşar. Fakat O, onun içine korku, dışına da muhabbet yerleştirerek ona lütufta bulunur ki; kalbi onunla istikâmet bulsun. Artık onun yüzünde ve işlerinde bir tebessüm, güleryüz ve iç açıcılık görülür. Muhabbet’in kalbinin üzerindeki bu zuhuruyla birlikte, dağlar misali de haşyet duyar!
Onun kalbi haşyetli, yüzü tebessümlüdür. Sonra başka bir mertebeye yükselir, bu ise “Heybet” ve “Üns”tür. Heybet O’nun celâlinden, üns O’nun cemâlindendir. O’nun celâline nazar ettiğinde korkar ve ürperir. Şayet o bu halde bırakılırsa, O’nunla ilgili işlerden âciz düşmesi nedeniyle atılmış bir elbise veya ruhsuz bir cesed gibi olur. O’nun cemâline nazar ettiğinde ise, onun bütün damarları kontrolden çıkarak sevinçle dolup taşar. Şayet bu halde bırakılırsa nefsi coşar ve hududu aşar. O, kalbine onunla yön verip, onu kendisine yaklaştırdığı sürece Heybet’i ona bir şiar, Üns’ü de onun için bir elbise kılar!
Sonra da o daha başka bir mertebeye yükselir. Bu, en büyük yakınlık mertebesi olan “İnfirad billâh Teâlâ”; yani “Allah-u Teâlâ ile teklik” mertebesidir. O Rabb’inin huzurunu kendisine mekân edinir, O’nun nuru ile güzelleşir, O’nun vahdâniyyet’ine ulaşan yol kendisine açılır ve O’nun:
“O Zâhir’dir, Bâtın’dır.” (Hadîd: 3)
Buyruğundan, işin başlangıcına muttali olur. Onu kendisiyle diriltir ve kendi adına kullanır. İşte bu kul O’nunla konuşur, O’nunla düşünür, O’nunla bilir, O’nunla hareket eder.
O Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in Rabb’inden naklettiği bir Hadis-i kudsî’de şöyle beyan buyurulmuştur:
“Kulumu sevince onun kalbi olurum, o benimle anlar. Kulağı ve gözü olurum, benimle işitir ve görür. Eli olurum, o benimle dokunur.” (Buhârî, Rikak, 38; Tecrîd-i sarîh: 2042; İbn-i Mâce: Fiten, 16)
İşte o velilerin efendisi, arz ehlinin emniyeti, gök ehlinin nazar yeri, Allah’ın hâlis kulu ve O’nun nazargâhıdır. O’nun kelâmı ile terbiye ederek, halkı O’nun yoluna çeviren halk içindeki adâlet kırbacıdır. Tevhid ehli’nin kalplerini O’nun sözüne bağlar, hakk ile bâtılın arasını ayırır.
...
Bu kul ne zaman ki yakınlaştırılır, O’nun Celâl’i hususunda zorlanır. Kendisindeki muhabbet, re’fet ve şiddetli arzu aracılığıyla, O’nun irâdesinden onun için ilâhî bir devlet meydana çıkar. Bu mahâlle kavuştuğu vakit sarhoşluktan ayılır. Ondaki sarhoşluk onun dilemesini yoketmiş, dolayısıyla onun içinde yine de bir sarhoşluk kalmıştır. O kalp, şaşkınlık çölünde garip bir hâle düşüp, bu “Ferdiyyet”te tekleşir. O kalbinde ilâhî merhametin kokusunu duyarak, o merhametin Sahibi’ne karşı feryatlar içinde haykırır. Nihayet ilâhî şefkat gelir ve ona yüklenir. Rahmet-i ilâhî ona yetişir, onu yakalar ve o Mevlâ’sına karşı bağrışır. Artık nefsini de dilemesiz bir biçimde O’na vâsıl kılmıştır.