
Kelime olarak “Durdurmak” mânâsına gelen “Vakf”; yararı kullara âit olmak üzere bir malı kendi mülkünden çıkararak Allah yolunda tahsis etmektir.
Vakıf, insanlık tarihi kadar eskidir. Önce dini olarak başlamış, sonradan insanî, medenî, içtimâî sahalara yayılmıştır. İlk vakıflar ise herkesin müştereken ibadet yaptığı mabedlerdir.
Vakıf, İslâm’la birlikte ayrı bir gelişme göstermiştir. Dinimiz vakfa ayrı bir kudsiyet atfetmiş, imkân sahiplerini vakıf yapmaya fevkalâde teşvik etmiştir.
Vakfın meşruluğu Kitap, Sünnet ve icmâ ile sabit olmuştur.
İslâm’da ilk fiili vakıf numunesini bizzat Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz vermiştir. Önce Medine-i Münevvere’de sahip olduğu yedi ayrı akarını, daha sonra da Fedek ve Hayber hurmalıklarından hissesine düşeni Allah yolunda vakfetmiştir.
Resulullah Aleyhisselâm’dan gördükleri bu güzel Sünnet-i seniye’ye imkânları ölçüsünde uymaya çalışan Ashâb-ı kiram’dan bir çoğu kıymetli akarlarını vakfetmişlerdir. O kadar ki, Hazret-i Câbir -radiyallahu anh-:
“Muhâcir ve Ensâr’dan imkân sahibi olup da vakıfta bulunmayan tek kişi bilmiyorum.” buyurmuştur.
Çünkü onların imanı şuhûdî idi, göre göre iman ediyorlardı.
Müslümanları vakıf kurmaya götüren en başta gelen âmil, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in Hadis-i şerif’leri olmuştur.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“İnsan ölünce yapmakta olduğu bütün hayırlı işleri ondan kesilir. Ancak üçü müstesnâdır:
Sadaka-i câriyeden (yani kesilmeden devam eden hayır yapanlar),
Faydalı ilim bırakanlardan,
Arkasından kendisine duâ eden hayırlı bir evlâdı olan kimselerden kesilmez.” (Müslim: 1631)
Buradaki “Sadakâ-i câriye“ vakıf ile tefsir edilmiştir.
Abdullah bin Ömer -radiyallahu anhümâ-dan rivâyet edildiğine göre babası Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- Hayber topraklarındaki Semğ denilen hurmalığı vakfetmek isteyerek:
“Yâ Resulellah! Benim güzel ve kıymetli bir hurmalığım var. Hâlis kazancım olan bu malımı vakfetmek istiyorum.” dedi.
Bunun üzerine Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurdu:
“Bu hurmalığın aslını vakfet! Artık o satılmaz, hibe edilmez, vâris olunmaz, yalnız onun mahsulü hayra sarfedilir.”
Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- de bu malını o suretle vakfetti. Bu sadakası Allah yolunda cihad eden mücâhidlere, esâretten kurtulmak isteyen kölelere, misafirlere, vakfedenin yakın akrabasına harcanıyordu. (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1171)
Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- üst üste üç gün gördüğü bir rüyâ üzerine bu değerli arazisini vakfetmeye karar vermişti.
Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh-, Hazret-i Osman -radiyallahu anh- ve Hazret-i Ali -radiyallahu anh-in de vakıfları vardı.
Hulefâ-i Râşidîn devrinden sonra Emevîler, Abbâsîler ve diğer İslâm hükümdarları ve bilhassa Osmanlılar tarafından pek mühim şeyler vakfedilmiş, hayırlı müesseseler vücuda getirilmiştir.
Maddî bir karşılık beklemeden, başkalarına yardım etmek gibi ulvî bir düşüncenin mahsulü olan vakıflar, yüzyıllardan beri derin tesirler icrâ etmiştir. Vakfın hayır ve iyilik noktasından çok geniş bir sahayı kaplayan bir müessese oluşu ancak İslâm’da görülür.
Vakıf, insanların hayatta iken yapabilecekleri maddî en büyük hayır işidir. İslâm’da vakfın gayesi, Allah-u Teâlâ’nın rızâsını kazanmaktır. Malını vakfeden müslümanlar, hep bu maksadı gütmüşlerdir.