Muhterem Okuyucularımız;
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Efendi Hazretleri müminlerin mânevi bayramı olan ahiret bayramını şöyle haber veriyorlar:
"Müminlerin Bayramı Beştir:
1. Bir müminin sol omuzundaki melek, yazacak bir kötülük bulamazsa.
2. Son nefeste melekler tarafından cennetle müjdelenirse.
3. Kabri cennet bahçelerinden bir bahçe olursa.
4. Arşu'r-rahman altında enbiyâ, evliyâ, ulemâ ve sulehâ ile gölgelenirse.
5. Sırat köprüsünden selâmetle geçerse."
İşte o zaman insan gerçekten bayram etmiş, hakiki bayrama nail olmuş olur.
"Bu Allah'ın fazl-u ikramıdır, kime dilerse ona verir." (Cum'a: 4)
Allah-u Teâlâ bu hakiki bayramları bizlere nasib-i müyesser eylesin.
Ebedi hayatın kazancı, mükâfatı olan mânevi bayramlara vasıl olabilmek insan için en büyük nimet, ebedî bir saadettir.
Bu da ihlâslı ubudiyet, samimi muhabbet ve sevgiye vabestedir.
Her şey sevgi ile kâimdir. Muhabbet bu yolun sermayesidir.
Bu öyle bir muhabbet ki; velilerin mânevi hayat suyu olan bir muhabbettir. Ona tam bir muhabbetle velâyet kandilinden istifade ediyorlar.
Sevgi çok mühimdir. Çok güzel bir şeydir. Kurtuluşa alâmettir, beraber olmaya dehalettir. Hakk rızâsını kazanmaya vesiledir, çok faydalıdır. Bu muhabbet bir köprüdür.
Çünkü Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki;
"Kişi, sevdiği ile beraberdir." (Buhârî)
Bu en büyük müjdedir. Bu köprüyle ahirete intikal ettiği zaman, orada bizi rızâsında haşr-u cem ettiği zaman, işte en güzel bayram yeri orasıdır.
Allah'ım bizi o bahtiyarlardan kılıp mahşerde o zümreyle çıkardığı kullardan etsin!..
Her asrın insanı yaşadığı devirde kime tâbi olduysa onunla mahşere çağırılacaktır.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"İnsan sınıflarından her birini biz o gün imamlarıyla beraber çağıracağız." (İsrâ: 71)
Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz bu Âyet-i kerime hakkında "İmamdan murad, herkesin yaşadığı asrın önderidir." buyurmuşlardır.
Herkes dünyada kimin bayrağı altında bulunmuşsa, kime uymuş, kimleri rehber edinmişse, ahirette de onun bayrağı altında bulunacaktır.
Son nefeste aranan imandır ki o hâl ile âlem-i berzah'da mukabele görebilesin. Niçin Hüsn-ü hatim'e diyoruz, hayırlı âkıbet istiyoruz? Çünkü son an çok mühim ve her şey orda gizli, yani son anda belli oluyor. İmanı kâmil ile ahirete göçmek için çareler arıyoruz ki iman üzere, İslâm üzere ahiret yolculuğuna başlayabilmek için. Çünkü hiç kimse son nefesini ne şekilde vereceğini bilemez.
Bu son andaki gidiş hali insanı, ya Cennet-i alâ'ya götürecek, ebedi bir saadeti yaşayacak, ya cehenneme götürecek ebedi bir felâketi yaşayacak.
"Allah'ım, imanımızı kemâlleştirsin, imanla aldığı kullarından etsin, hayırlı ölüm cümlemize nasip etsin!"
Ölümle Cenâb-ı Hakk o kimseyi terhis etmiş, âlem-i berzahta tasavvurun fevkinde bir hayat hazırlamıştır.
Bu dünyadaki bayramlar küçük bayramlardır. Asıl büyük bayramlar ahireti kazanmış olan, sorgu-sual olmaksızın Cennet-i âlâ'yı kazanarak Cemâlullah'ı seyre dalan mümin kulların bayramları olacaktır.
Müminler cennette bütün nimetlerin üstünde, mekândan münezzeh olarak Allah-u Teâlâ'yı zaman zaman görmek saadetine nâil olacaklardır.
•
Bu ay içerisinde idrak edilecek olan "Hicri Yeni Yıl"ınızı ve "Aşure Günü"nüzü tebrik eder, tüm İslâm âlemi'ne hayırlara vesile olmasını Cenâb-ı Allah'tan niyaz ederiz.
Baki esselâmü aleyküm, ve rahmetullah...

"Son nefeste bütün yaptıklarımızın hepsi bir anda bize gösterilecek, varacağımız yere ondan sonra gideceğiz.
"Ey iman edenler! Allah'tan nasıl korkmak lâzımsa öylece korkun. Sakın siz müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin." (Âl-i İmrân: 102)
Bütün çalışmalar son nefes için. Gaye hep O. Peygamber Efendilerimiz dahi korktular son nefeslerinde. O yüzden Yusuf Aleyhisselâm: "Müslüman olarak canımı al ve beni sâlihler zümresine kat." (Yusuf: 101)
Diye niyaz etmişti. Bizim ne kadar sığınmamız lâzım?
Ebu Bekir Sıddîk -radiyallahu anh- Efendimiz de aynısını buyurdular. Mürşid-i kâmil üç yerde lâzım demişizdir. En mühimi de işte bu son nefestir. İmân-ı kâmil ile göçmek için. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir insana son nefesinde onun duyacağı şekilde Kelime-i tevhid'in telkin edilmesini emir buyurmuşlardır ki; "Lâ ilâhe illâllah" son sözü olsun. "'Lâ ilâhe illâllah' kelime-i tayyibesiyle hayatını tamamlayan mümin cennete dahil olur." (Ebu Dâvud. Cenâiz, 16)" (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Allah-u Teâlâ "Ramazan-ı şerif"te bir ay oruç emrini yerine getiren müminlere akâbinde bayram etmelerini ferman buyurmuş, Hacc ayı olan Zilhicce'de ise "Kurban" günlerini bayram ilân etmiştir.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri bayramı şöyle tarif buyurmuşlardır:
"Bayramlar öyle bir sürûr, öyle bir sevinçtir ki, biz o bayramların kıymetini idrak edemiyoruz.
Çocuğun bayramı ayrı, annenin bayramı ayrı, babanın bayramı ayrı ayrıdır.
Çocuğun bayramı; giyecek, koşacak, tabanca atacak, para toplayacak, şeker alacak...
Hanımın bayramı; giyinecek, akrabasına gidecek, akrabası gelecek, sevinecek...
Babanın bayramı; çoluk çocuğunu giydirecek, yedirecek, gezdirecek, dost ve akrabaları ile görüşecek... Herkesin anlayışı ayrı ayrıdır.
Bir de mânen tekâmül etmişlerin bayramı vardır. Bu mevzuyu açmıyoruz, derindir. Şu kadar var ki; o gün bir sevinç günü olmasına rağmen, çok kıymetli Ramazan-ı şerif'in bitmesi, ona büyük üzüntü vermiştir. Bayram gelmiştir, fakat af olup olmadığını bilmediği için sevinemez.
Bayramda çok incelikler vardır. İnsanın dostu ile, ahbabı ile görüşmesi, kaynaşması, sevişmesi, herkesin hatırını hoş tutması lâzımdır. O güne icabeden ne ki varsa yerine getirilmelidir."
"Müslümanlar için senede iki bayram vardır: Ramazan ve Kurban bayramları.
Hadis-i şerif'lerde şöyle buyuruluyor:
"Ramazan bayramı orucu bitirdiğiniz gün, kurban bayramı da kurban kestiğiniz gündür." (Tirmizî)
"Kurban gününü bayram olarak kutlamakla emrolundum. Onu bu ümmet için Allah-u Teâlâ bayram kılmıştır." (Ebu Dâvud: 2789)
O kadar kıymetli ki; Ramazan bayramı'nın birinci günü ile Kurban bayramı'nın dört gününde oruç tutmak haram kılınmıştır.
Ebu Said-i Hudrî -radiyallahu anh-den şöyle nakledilmiştir:
"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Kurban ve Ramazan Bayramı günleri namazgâha çıkar ve evvelâ namazla işe başlardı." (Müslim: 889)
Buhârî'nin bir rivayetinde belirtildiği üzere Kurban Bayramı hutbesinde şöyle buyurmuştur:
"Bugün bayramdır. Bayramımıza önce namaz kılarak başlıyoruz. Sonra evlerimize dönüp kurbanlarımızı keseceğiz.
Kim bu şekilde hareket ederse bayramı sünnetimize uygun olarak kutlamış olur."
Bayram günlerinde erken kalkmak, gusül abdesti almak, güzel koku sürünmek, en güzel elbise giymek, rastladığı din kardeşlerine karşı güler yüzlü ve sevinç içinde bulunmak, bol sadaka vermek, bayram gecelerini ibadetle ihyâ etmek müstehaptır.
Hadis-i şerif'lerde bu iki bayramın gecelerinin çok kıymetli olduğu, duâların red olunmayacağı haber verilmiş, gecelerini ihya edenler cennetle müjdelenmiştir.
"Dört mühim geceyi ihyâ eden kimseye cennet zaruridir. Terviye, Arefe, Kurban Bayramı ve Ramazan Bayramı geceleri." buyuruyorlar. (Câmiu's-Sağîr)"
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Efendi Hazretleri müminlerin mânevi bayramı olan ahiret bayramını şöyle haber veriyorlar:
"Müminlerin Bayramı Beştir:
1. Bir müminin sol omuzundaki melek, yazacak bir kötülük bulamazsa.
2. Son nefeste melekler tarafından cennetle müjdelenirse.
3. Kabri cennet bahçelerinden bir bahçe olursa.
4. Arşu'r-rahman altında enbiyâ, evliyâ, ulemâ ve sulehâ ile gölgelenirse.
5. Sırat köprüsünden selâmetle geçerse."
İşte o zaman insan gerçekten bayram etmiş, hakiki bayrama nail olmuş olur.
"Bu Allah'ın fazl-u ikramıdır, kime dilerse ona verir." (Cum'a: 4)
Allah-u Teâlâ bu hakiki bayramları bizlere nasib-i müyesser eylesin.
Ebedi hayatın kazancı, mükâfatı olan mânevi bayramlara vasıl olabilmek insan için en büyük nimet, ebedî bir saadettir.
Bu da ihlâslı ubudiyet, samimi muhabbet ve sevgiye vabestedir.
Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz'den rivâyete göre bir kimse Resulullah Aleyhisselâm'a gelerek:
"Yâ Resulellah! Ben seni kendi çocuğumdan, hatta kendi canımdan da çok seviyorum. Öyle ki evde otururken sen aklıma gelince, hemen gelip seni görmeden duramıyorum. Fakat beni düşündüren bir mesele var. İkimiz de öldüğümüzde sen cennete girecek ve Peygamber katına çıkacaksın. Ben ise cennete girersem bile seni göremeyeceğimden korkuyorum." dedi.
Resulullah Aleyhisselâm ona cevap vermedi. Daha sonra şu Âyet-i kerime nâzil oldu:
"Kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse; işte onlar Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, sâlihlerle beraberdirler. Onlar ne güzel birer arkadaştırlar." (Nisâ: 69)
Selâm, kelâm, muhabbet bir bağdır. Allah'ım bu lütuf bağı ile bizi ahirete ulaştırsın.
Resul-i zişan -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Allah sevgisine vasıta olduğu için, onu seven Allah-u Teâlâ'yı sevmiş olur. Dostun dostu da dosttur.
"Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." (Âl-i imrân: 31)
İşte burada Hazret-i Allah ona tabi olmayı, sevmesi için şart koşmuş. Kim ki ona sevgi ve muhabbet gösterir, saygı ve hürmet eder, itaat ve teslimiyetle bağlanır, sadakat ibraz ederse seveceğini beyan ediyor.
"Onu seveni ben de severim, sevmeyeni sevmem!"
Bu Hazret-i Allah'ın beyanı.
Seven kurtuldu, sevmeyen helâk oldu! Zira Hazret-i Allah onu mahremine almış, sevmiş. O da O'nu sever ama çok sever, bir değil bin canı olsa uğruna fedâ eder.
Kimde onun muhabbeti varsa onda hayat vardır. Kim ki ona tâbi olursa dünya ve ahiret azabından emin olur, iki cihan saâdetine erer, Hakk'ın yüce zâtına yaklaşır, yakınlık bulur, hakikate varır.
Ona tâbi olup yolunda bulunanlar, Allah-u Teâlâ'nın zâtî tecellisine kavuşurlar. İzinde ilerlemekle, bütün mertebelerin üstünde bulunan kulluk makamına ulaşırlar.
Onlar onu buldular, Hakk'ı buldular. Hakk'ı bulan ebedî saâdete erişir. Dünyada Hakk ile yaşar, kabirde O'nunla olur, mahşerde O'nunla olur, Cennet-i âlâ'da da O'nunla olur.
Her şey sevgi ile kâimdir. Muhabbet bu yolun sermayesidir.
Bu öyle bir muhabbet ki; velilerin mânevi hayat suyu olan bir muhabbettir. Ona tam bir muhabbetle velâyet kandilinden istifade ediyorlar.
Sevgi çok mühimdir. Çok güzel bir şeydir. Kurtuluşa alâmettir, beraber olmaya dehalettir. Hakk rızâsını kazanmaya vesiledir, çok faydalıdır. Bu muhabbet bir köprüdür.
Çünkü Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki;
"Kişi, sevdiği ile beraberdir." (Buhârî)
Bu en büyük müjdedir. Bu köprüyle ahirete intikal ettiği zaman, orada bizi rızâsında haşr-u cem ettiği zaman, işte en güzel bayram yeri orasıdır.
Allah'ım bizi o bahtiyarlardan kılıp mahşerde o zümreyle çıkardığı kullardan etsin!..
Halil Fevzi -kuddise sırruh- Efendimiz'in mânevî sehâveti o derece idi ki, her gördüğüne "Beraber... Beraber!.." buyururlardı.
"Hep beraber!.." dedikleri dünyada da, ahirette de beraberdirler.
Onlara; kemâliyeti nispetinde sahâvet verilir.
Ne büyük bir lütuf!..
Onun için bu dünya tanışmadan ibaret. Fakat sevişme, kaynaşma hepsi orada.
İtimat edin, Sahib'ime şöyle yalvarıyorum:
"Allah'ım beni sevenleri sen sev! Beni de onları da kurtar, rızânda haşr-u cem eyle. Beni onlardan ayırma!.."
"Allah'ım bizi ahirette de ayırmasın. Bizimle olanı Allah'ım bizden ayırmasın!.."
Sevgi kalben ve devamlı olacak. İnsanın hayatı, vefatı bu sevgiyi değiştirmez ise, hayatta da vefatta da beraberdirler. Gaye bunu yakalayabilmek.
İş muhabbettedir, kalıpta değil. Kimin kalbinde muhabbet varsa, çok uzaklarda olsa bile o yanındadır.
Sevgi ve teslimiyet kişinin mânevi parasıdır. Bunlar ne kadar çok olursa, mürebbinin nazar ve teveccühünü o nispette kazanır.
O sevgi sayesinde terbiye görür, o sevgi sayesinde terakki eder.
Allah-u Teâlâ'ya yaklaşan kullar sevgi ile yaklaşmışlardır.
Allah-u Teâlâ Hadis-i kudsî'de şöyle buyuruyor:
"Muhakkak ki Ebrar'ın benimle mülâki olmaya iştiyakları çoğalmıştır. Halbuki benim onlarla mülâki olmaya iştiyakım daha kuvvetlidir."
Kalpten kalbe yol vardır. Bu muhabbetler böyle sirayet eder gelir. Bu öyle bir uhuvvet ki Hazret-i Allah gayeyi, maksatı, menfaati kaldırmış, rızâyı koymuş. Hepsinin üstünde de bu var, yani rızâ-i ilâhi.
Orada beraber olmanın şartı; ihlâs, samimiyet ve mahviyettir. Fakat ihlâstan ayrılmış, sadakâtten düşmüş, uhuvveti bozmuş artık ben bir şey diyemem!
İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri;
"Hatm'ül-evliyâ'ya muhabbet eyle, tâ ki bununla dahi şefaate muhtaç olmayasın." buyuruyor. (Kitâb'ün-Netice)
Bu muhabbetin kurtarıcı olduğunu ifade buyuruyor. Zira bu muhabbet şefaat oluyor. Şefaat o muhabbetin içinde gizli.
Muhabbetin husule gelmesi için mahviyet ve istikamet şarttır.
İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtem-i veli'ye olan muhabbetin Hakk'a muhabbete vesile olacağını şöyle beyan ediyorlar:
"Zirâ bu bir muhabbettir ki adâvetleri ref' eder. (Düşmanlıkları kaldırır.)" (Kitâbü'n-Netice)
O Hakk nâmına gönderilmiştir, Hakk'ı tebliğ eder. Ona muhabbet eden kimse, Hakk'a muhabbet etmiş olur. Ona buğz eden kimse ise, Hakk'a buğzetmiş olur. Bu buğzu kaldırmak isteyenlerin ona muhabbet etmesi gerekir.
Allah-u Teâlâ Hadis-i kudsî'de şöyle buyuruyor:
"Kulun benimle meşgul olması, en fazla önem verdiği şey olursa, onun arzu ve lezzetini zikrimde kılarım. Arzu ve lezzetini zikrimde kılarsam da o bana âşık olur, ben de ona âşık olurum.
O bana, ben ona âşık olunca da, onunla aramdaki perdeyi kaldırırım.
Bu hâli onun umumî hâli kılarım. İnsanlar yanıldığı zaman o yanılmaz.
Böylelerinin sözleri peygamberlerin sözleri gibidir.
Gerçek kahramanlar onlardır.
Onlar öyle kimselerdir ki yer ehline bir cezâ ve azap vermek istediğim zaman onları hatırlarım da azaptan vazgeçerim." (Ebû Nuaym, Hilye)
O ona aşık, o da O'na aşık.
Cenâb-ı Hakk; "O bana, ben ona aşık olurum." buyuruyor.
Bu ilâhi bir lütuftur. Öyle tecelli etmiştir. Onu sevmiş ve seçmiş, lütuf, ihsan, ikram O'na aittir.
Çünkü O onu sevince, sevdiğini seveni de sever. Sevdiğini sevmeyeni de sevmez, buğz eder. Kim ki o sevginin içine girmiştir, o kurtulmuştur.
Ama hepsi sevgiye dayanıyor. Onun için vasiyette; "Muhabbetle selâm verenden dahi geçmeyiz" demişizdir. Kim samimi selâm verirse o muhabbete dahil olur. Çünkü o selâm sadece bir selâm değil, muhabbetle verildiği için bilet oluyor, geçiş bileti ve daha dünyada iken veriliyor.
İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:
"O zâta, o kutb-u irşâda inanan ve sevenler, ona teveccüh etmeseler de, Allah-u Teâlâ'nın zikrinden hâlî olsalar dahi, yalnız bu sevgileri sebebiyle irşad ve hidayet nûruna kavuşurlar." (260. Mektup)
Bu şu demektir; ben onu seviyorum, onu seveni de seviyorum. Ona muhabbet dahi kâfidir. O sevgi onun Hakk'a tekarrüb etmesine vesile olur. Allah sevgisine vasıta olduğu için onu seven Hazret-i Allah'ı sevmiş olur.
O muhabbet gönüle girmeye vesile olur. O kalbe girmek dünyada ve ahirette ne büyük bir saadettir.
Hadis-i şerif'te:
"Onun kalbinin içine girenleri koruyan bir muhafaza kabı kılar." buyuruluyor. (Ramuz)
Kim ki o kalbe girerse o kişiyi hem dünya hem âhirette himayesine alır.
Böyle bir kalbe girmek bu kadar büyük saâdet olduğu gibi, o kalpten düşmek de o kadar büyük felâkettir.
Allah-u Teâlâ'nın bu sevdiği, seçtiği ve çektiği kuluna sevgi, muhabbet ve intisap ile âhirete köprü atılmış olur.
İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri:
"O irfan sahibi:
'Kişi, sevdiği ile beraberdir.' (Buhârî)
Hadis-i şerif'inin hükmü ile, zâtî muhabbetle beraberliğe nâil olmuştur. Aslını geçerek, aslın aslı ile bir olmuştur. Kendini asılların da aslında ifnâ etmiştir." buyuruyor. ("Mektûbât"; 491. Mektup)
Hazret-i Allah Zâtî muhabbetiyle sevmiş, çekmiş ve her an kendisiyle bir ve beraber eylemiştir. Onun için o gönüle giren Hakk'ın gönlüne girmiş olur.
Şeyh Mustafa Hâşim el-Üsküdârî -kuddise sırruh- Hazretleri "Hâtemü'l-velâye" mertebesine âit olan irşâdın, gelmiş-geçmiş bütün velîlere, şeyhlere ve onların talebelerine sirâyet ettiğini beyan etmiştir:
"Ledün ilmine ve irşâda kâbiliyetli olan tâlipler tam bir muhabbet ile 'Hâtemü'l-evliyâ' mişkâtından feyizlenmiş olduklarından, âlemin mürşidi olan Zât (Hâtemü'l-enbiyâ) tarafından davet ve halkı terbiye için rehber ve vekîl olurlar." ("Vâridât-ı Mensûre", Millet Ktp. Ali Emîrî, Manzum, Mecmûa, nr.: 737, vr. 153b-154a)
Veliler, Hâtem-i veli'nin bizâtihi kendisinden feyizlenmişlerdir. Bu vazife tam ve kâmil bir muhabbetle Hâtem-i veli'den almaları sebebiyledir.
Onun ilminin, hilminin, feyzinin kaynağı Hazret-i Allah'tır. Oraya koymuş, oradan almalarını murad etmiş. Seven alabiliyor, sevmeyen alamıyor. Onu sevdiği için Allah-u Teâlâ'nın lütuf tecelliyâtına mazhar oluyor.
O onun vekili olduğu için, ona yapılan muhabbet Resulullah Aleyhisselâm'a yapılan muhabbet gibidir. Çünkü kim muhabbet ettiyse o ondandır, âhirette de ona sahip çıkılır. O şefaat ettiği gibi, Allah-u Teâlâ'nın izniyle o da şefaat eder.
Nitekim Abdullah bin Ebi'l-Ced'a -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:
"Ben Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-i şöyle buyururken işittim:
"Andolsun ki ümmetimden bir kimsenin şefaatiyle Temîmoğulları'ndan daha çok kimse cennete girecektir."
Ashâb-ı kiram:
"Senden başka bir kimsenin mi yâ Resulellah?" dediler.
"Benden başka bir kimse!" buyurdu." (Tirmizi - İbn-i Mâce: 1443)
Gerçek mânâda hakiki bayramlar, ahireti kazananların bayramıdır. Onlar dünyayı boşamış, ahiretle evlenmişlerdir. Hazret-i Allah'ın selâmı, esenliği onların üzerine olunca, Hakk Teâlâ Hazretleri'nin Cemâlullah'ını seyre dalınca; o daldıkları nur deryasının içinde hakiki mânâda bayram sevincini yaşayacaklardır. İşte hakiki bayram da bu bayramdır.
Bir kulun derecesi; İslâm'dan imana, imandan ikana, ikandan marifete, marifetten ilme, ilimden muhabbete, muhabbetten mahbubiyyete, istemekten istenilir olmaya yükseldiğinde, artık gaflete düşse başı boş bırakılmaz. Unutsa hatırlatılır, uyuyacak olsa uyandırılır, cehalet gösterse uyarılır, sırtını dönse döndürülür, sussa konuşturulur, hep uyanık ve duru kalır.
Onun, gaflete düşmemesi Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'den aldığı bir mirastır. Çünkü Allah Resul'ünün gözleri uyur, gönlü uyumazdı.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuştur:
"Gözlerim uyur, kalbim uyumaz." (Buhârî)
Mümin dünyaya göz atınca, onu istemiş, arzulamış, gönlü onun sevgisiyle dolmuş. Bunu gören dünya bu mümine sahip olmak isteyince, mümin kendisine gelerek hemen dünyayı boşamış, âhiret sevdasına düşmüş, onu bulmuş, kalbini onun sevdası kaplamış. Bu defa mümin tekrar silkinmiş, âhiretin kendisini tutsak edeceğinden, Rabb'inden alıkoyacağından endişe duymuş ve onu da boşayıp dünyanın yanına oturtmuş, onlara yönelik vecibelerini yerine getirip Hakk'ın kapısına yönelmiş, çadırını buraya kurmuş, Hakk kapısının eşiğini yastık edinmiştir. Kendine, öyle ise sen de Hazret-i İbrahim'in dinine tâbi ol, yıldızı, ayı, güneşi aş, Yaratan'a ulaş ve onun dediklerini söyle, der.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:
"Üzerine gecenin karanlığı basınca bir yıldız gördü. 'İşte benim Rabb'im budur!' dedi. O batınca da: 'Ben batıp yok olanları sevmem.' dedi.
Ay'ı doğarken görünce: 'İşte benim Rabb'im budur!' dedi. O da batınca: 'Rabb'im bana doğru yolu göstermezse, elbette dalâlete düşenler gürûhundan olurum.' dedi.
Güneşi doğarken görünce: 'İşte benim Rabb'im budur, bu daha büyük!' dedi. O da batınca dedi ki: 'Ey kavmim! Ben sizin şirk koştuğunuz şeylerden uzağım.'
Ben hanif olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ben müşriklerden değilim." (En'am: 76-79)
Mümin, yastık edindiği Hakk kapısının eşiğindeki tutumunu ve isteğini samimi bir şekilde sürdürürse kapı açılır.
Huzura girmesi için kalbine izin çıkar, o durumunu kendisinden çok daha iyi bilmesine rağmen yine de mümine halinden, dünya ve âhiret karşısında başından geçenlerden istihbaratta bulunur. Mümin de yaşadıklarını anlatır.
Bunun üzerine Allah-u Teâlâ onu kendisine yaklaştırır. Ona ünsiyet gösterir, onunla konuşur, sırtına hoşnutluk hilâtını giydirir. Kalbini ilim ve hikmetiyle doldurur. Asıl bayram burada başlar.
"Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler." (Maide: 54)
Âyet-i kerime'sinin tecelliyatı husule gelir.
Ve şu Âyet-i kerime'nin tecelliyatına mazhar olur:
"Allah onlardan râzı olmuştur. Onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır." (Tevbe: 100)
Bu köprünün biri alt, diğeri üst olmak üzere iki yolu vardır. Üst geçit zâhiri, alt geçit bâtınî...
Köprünün altında da derin bir kuyu. Alttan gidenler de üstten gidenler de o kuyuya düşecek. Herkes mecburen gidiyor. Üstten gidenler de iki kısma ayrılmış. Bilenler ne olacağına ağlıyor, bilmeyenler ise havaya bakıyorlar, güle oynaya gidiyorlar. Köprüde olduklarını unutmuşlar, kuyuyu görmüyorlar. Kabrin bir veyl deresi olduğunu da unutmuşlar, onlar için âlem bu âlem, dem bu dem. Hep halk ile meşguller ve bu halde iken ansızın patır-patır kuyuya düşüyorlar.
Alt geçitten giden mânevi ehli ise gözlerini kuyuya dikmiş. Dâima üzüntü ve ıstırap içinde, murakabe ile, hesapla meşgul. Muhakkak ölüme mahkûm olduğunu biliyor, nefsine de bildirmeye çalışıyor. Kabri ve âhireti için hazırlanıyor, düşeceği ânı bekliyor. "Düştüğüm zaman halim ne olacak?" endişesi ve korkusu içinde her an Cenâb-ı Hakk'a sığınıyor, dâima O'nunla meşgul. Bu hale erenler hakiki bayram yapacak, ebedî saâdete ereceklerdir.
"İşte onların mükâfatı, Rabb'leri tarafından bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir. Orada ebedî kalacaklardır. Çalışanların mükâfatı ne güzeldir!" (Âl-i imrân: 136)
Şimdi izahını arz edelim:
Bu müminin bayramıdır.
Her insanın sağında ve solunda "Kiramen kâtibin" melekleri bulunur. Sağdaki sevapları, soldaki günahları tespit eder. İnsanların ağızlarından çıkan her sözü, işledikleri iyi ve kötü her şeyi yazarlar.
Âyet-i kerime'de:
"Oysa yaptıklarınızı bilen şerefli kâtipler sizi gözetlemektedirler." buyuruluyor. (İnfitar: 10-12)
Bu yazılan defterler, kıyamet günü sahiplerine teslim edilir, hesap da bu defterlere göre olur.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde buyurur ki:
"Ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz." (Âl-i imran: 5)
Hiçbir şey O'na gizli değildir.
Bütün hareketlerimiz Allah'ın kontrolü altındadır. Yaptıklarımızdan, sözlerimizden, niyetlerimizden hiçbiri O'ndan gizli kalmaz.
"Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık ve sizi tanışasınız diye milletlere, kabilelere ayırdık. Çünkü Allah katında en üstün olanınız, Allah'tan en çok korkanınızdır. Şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır." (Hucurât: 13)
Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz bir kalabalığın neşe ve eğlence içinde olduğunu görünce sebebini sordular. Bugün bizim bayramımız dediklerinde; "Günah işlemediğimiz günler de bizim bayramımızdır." buyurmuşlardır.
Hesap ve ceza gününü düşünerek hayatını ona göre düzenleyen, Rabb'inin rahmetine ümit bağladığı kadar azabından da o nisbette korkan, nefislerini hevâ ve heveslerine tabi olmaktan alıkoyan müminlere çok büyük müjdeler vardır.
"Rabb'inin huzurunda durmaktan korkan ve nefsini hevâ ve hevesten alıkoyan kimseye gelince, cennet onun varacağı yerin tâ kendisi olacaktır." (Nâziat: 40-41)
Dinimiz ahlâkımızı güzelleştirerek, kötülüklerden ve kötü huylardan kaçınmamızı emretmektedir.
"Kötülüklerin zâhir ve bâtın olanlarından uzak bulununuz." (En'âm: 151)
Diğer bir Âyet-i kerime'sinde:
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah'tan korkun, çünkü Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır." buyuruyor. (Haşr: 18)
Allah'tan korkun da kötülük yapmayın, fenâlıklardan sakınmamazlık etmeyin. O, yapacağınız şeylere göre sizi hesaba çekecek, ona göre ceza veya mükâfat verecektir.
O'nun yasakları kılıçtan keskindir. "Ben samimiyim amma O'nun kat'i emirleri var. Ben buraya girersem kılıç beni keser. Şu halde gitmeyeyim!" demek lâzım.
Orada bir tehlike var, bana "Gitme!" diyor.
Ben gidersem, "Gitme!" dediği için, kendi kendimi kesmiş olacağım, yahut kendimi uçurumdan aşağı atmış olacağım. Madem ki benim O'na itimadım var "Dur!" dediği yerde de durmam lâzım. Niçin? O emrettiği için...
Allah'tan korkacak, hududunu çok güzel muhafaza edecek, cidden korkacak. O sana, senin menfaatin için "Yapma!" diyor, O'ndan korkup hududu muhafaza etmen lâzım. Seni sevdiği için sana "Yapma!" diyor.
Büyük günahlardan sakınan müminlerin küçük günahları bağışlanacaktır.
"Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, kusurlarınızı örteriz ve sizi ağırlanacağınız şerefli bir yere yerleştiririz." (Nisâ: 31)
Sâlih müminlerin hesabı gayet kolay geçecek, kötülüklerinden geçilecek, yaptıkları iyiliklere bol bol mükâfatlar verilecektir.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"İman edip amel-i sâlih işleyenlerin kötülüklerini elbette örteriz ve onlara yaptıklarının daha güzeli ile karşılık veririz." (Ankebut: 7)
"Onlar ki günahın büyüklerinden ve hayasızlıklardan kaçınırlar, yalnız bazı küçük kusurlar işleyebilirler. Şüphesiz ki Rabb'inin mağfireti geniştir." (Necm: 32)
Hadis-i şerif'lerde şöyle buyuruluyor:
"İmân-ı kâmil iki yarımdır. Bunların birisi yasakların işlenmesinden sakınmak, sabır ve diğeri emirlere uymak ve itâat-i ilâhî'den ibâret olan şükürdedir." (Câmiu's-Sağîr)
"Muhacir, Allah'ın yasakladığı şeylerden kaçınandır." (Buharî. Tecrid-i sarih: 10)
Mevlâ'mızın bizi buraya niçin gönderdiğini anlamamız gerekiyor. Dünyaya gelmekten tek gaye, O'nu bilmektir. O'nu bilen O'nu gördü demektir. Yani gerçekten Hakk'ı bilen, Hazret-i Allah'ı gördü mesabesindedir.
Bunun temsilini şöyle arz edelim:
Bir eve geldik. Evde birçok kıymetli mücevher var. Ev sahibi yanımızda bakıp dururken, onları alabilir miyiz? Alamayız. Çünkü ev sahibi görüyor.
Peki, Hazret-i Allah her an bizimle olduğu ve bizi gördüğü halde nasıl günah işliyoruz? Demek ki, ev sahibinden çekindiğimiz kadar Hazret-i Allah'tan çekinmiyoruz. Bu çekinmeyiş, gerçek mânâda Hazret-i Allah'ı bilemeyişimizdendir.
Âyet-i kerime'sinde:
"Nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir." buyuruyor. (Hadid: 4)
Biz bu Âyet-i kerime'yi biliyoruz, duyuyoruz. Amma tatbikata geldiği zaman yapmıyoruz. Çünkü o imana varamadık, o tekâmüliyete çıkamadık.
Bunun için çok ibadet etmek, Hazret-i Allah'ı çok zikretmek lâzım ki, nefsin tortularından sıyrılmış olalım.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyururlar:
"İmanın efdali her nerede olursa olsun, Allah'ın seninle hâzır ve her hâline nâzır bulunduğunu bilmendir." (Taberânî)
Bu hâle gelen bir kimseye Allah-u Teâlâ'nın her yerde mevcut olduğu hakikati zuhur eder, müşahede mertebesine yükselir. Rububiyet nurları, Ehadiyet sırları tecelli eder.
"Allah'ın daima kendisini görmekte olduğunu bilmiyor mu o?" (Alâk: 14)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de bu hususta şöyle buyururlar:
"İhsan, Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Zira sen O'nu görmüyorsan bile O seni görüyor." (Müslim: 1)
Bu Hadis-i şerif, müşâhede makamından murakabaya iniştir. Zâhirî ve bâtınî bütün ibadet vazifelerini, iman esaslarını, kalplerin ihlâsını izah etmektedir.
"Allah yaptıklarınızı görmektedir." (Hadîd: 4)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Dünyada garip, yahut yolcu gibi ol, nefsini ehl-i kuburdan (kabirde imiş gibi) say!" (Tirmizi)
Bir insanda bu halin bulunması çok faydalıdır. Çünkü garip insan kötülük yapamaz. Yolcu ise eline çantasını almış yol almakla meşguldür. Sonra kabirde bulunanların hali ile hallenmemiz tavsiye ediliyor. Şimdiden kabre girmiş gibi. Çünkü ölüme mahkumuz.
Garip insan ne yapar?
Boynunu büker, kim ne söyleyecek diye bakar. Kimseye hakaret edemez, hiç kimseye kötülük yapamaz.
Sende bir kuvvet kudret varsa, emânet-i ilâhiye olduğunu bil. Sakın zulme kullanma.
Zaten bu hâle inmedikçe de kişi derviş olamıyor.
Yunus Emre -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:
"Dövene elsiz gerek,
Sövene dilsiz gerek,
Derviş gönülsüz gerek,
Sen derviş olamazsın."
Yolcu olduğunu da unutma. Kabir haliyle yaşa.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif'lerinde:
"Ben, dünyada bir ağaç altında gölgelenen, sonra da bırakıp giden yolcu gibiyim." buyurmuşlardır. (Tirmizî)
Çantan elinde bulunsun. Ne zaman dâvet geleceği belli değil, amma gelecek. Ne kadar nefesin olduğunu, hangi nefesin son nefes olduğunu bilebiliyor musun? Her aldığın nefes seni kabre doğru çekiyor, ömrün tükeniyor. Hayat yolculuktur, sen yolcusun. Sakın çantayı bırakma, bıraktığın anda dâvet gelebilir, hazırlıklı bulun.
Yolcu olduğunu bil! Yarın tabuta konulup götürüleceksin. Kendini tabutta gör. Gidiyorsun ama nereye gidiyorsun? Orası için bir hazırlığın var mı? O son yolculuk için bir iştiyakın var mı? Nereye gidiyoruz?
Yolcu olduğunu bil, âlem-i dünyadan âlem-i berzah'a yolcusun. Yolcu bir insan artık; "Şu işi yapsaydım!" yahut "Şunu yapayım!" demez. Ya ne der? "Dünyaya tutunmaya gelmez, yolcuyum!" der. Çantasını alır, ebedî hayatın yolcusu olduğunu bilir. Yaptığı şeyleri kalbiyle yapmaz da eliyle yapar, diliyle yapar, kalben yapmaz. Yani onun muhabbetini kalbine koymaz. Mühim olan kalbin işgaliyetten kurtulması. Nefsin, şeytanın, şeytanlaşmış insanların iğvasından kalbi kurtarmak. Kalb-i selim hale gelirse Allah ona yeter.
Kafa gözü ile gönül gözünü hakikati görmede birleştiren, baş kulağı ile kalp kulağını Hakk'ın sesini duymada bir araya getiren müminler; Rabb'lerine iman etmenin, kulluk vazifelerini gönülden inanarak, kemal-i tevazu ile yerine getirmenin büyük bir mükâfatı olarak cennetlerde ebedi olarak kalacaklardır.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"İman edip salih ameller işleyen ve Rabb'lerine gönülden boyun eğenlere gelince, işte onlar cennet halkıdırlar. Onlar orada ebedi kalacaklardır." (Hûd: 23)
O müminler ki, Hakk'a boyun bükerek huzur bulmuşlar, huşû içinde kendilerini O'na ibadete vermişler, o iman ile de ahirete intikal etmişler.
"Her insan ölümü tadacaktır." (Âl-i İmrân: 185 - Enbiyâ: 35 - Ankebût: 57)
Ölümü nefse muhakkak duyurmamız gerekiyor. Çünkü nefis, ölümü çok anmakla terbiye olur.
Âkıbetinin ölüm, bekleyeceği yerin kabir, ebedi kalacağı yerin cennet veya cehennemden biri olduğunu bilen bir kimse için, ölümü hatırda tutmaktan daha mühim, ölüm için hazırlık yapmaktan daha üstün bir tedbir olamaz.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:
"Ağız tadını bozan ölümü çok hatırlayınız!" buyurmuşlardır. (Tirmizi)
Bunu yapanlar akıllı kişilerdir. Akıl insana her şeyden önce bunun için gereklidir.
Ölümü daima göz önünde bulunduran bir kimse ölüm için hazırlık yapar, azık toplamakla meşgul olur, öldüğü zaman kabrini cennet bahçelerinden bir bahçe olarak bulur.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Ölümü çok hatırlayın. Çünkü ölümü hatırlamak günahları eritir, kişiyi dünyaya dalmaktan alıkoyar." (İbn-i Ebi'd-dünyâ)
Ölümü düşünen kimse günah işleyemez.
Kendini ölmüş olarak düşün. "Ben öldüm, tabuta kondum, kabre götürüldüm."
Amma kabir de öyle bir yer ki, ya cennet bahçesinden bir bahçe, ya cehennem çukurundan bir çukur. Sen cehennem çukurunda olduğunu san, azapta olduğunu düşün! Çünkü durum belli değil ki...
Ondan sonra; "Ey nefis! İşte bunlar yarın başa gelecek, uyan, uyan, uyan! Yarın cehennem de gelecek. Allah-u Teâlâ'nın lütfu çoktur, şimdiden ıslah ol, yoksa buraya düşeceksin sen! Mütenebbih ol! Aklını başına al! Bunların hepsi senin başına gelecek. Bundan kurtuluş yok, uslu dur ki cehenneme gideceğimize, cennete gidelim!" de ve nefsin kulağını çek! Bu nefse bir tembihtir.
Nefis putu azabı tattı mı "Ha! Şiddetliymiş!.." diyecektir. Daha resmi şiddetli, ya içerisine düşersen maazallah!
Bu tefekkür olursa insan günah işlemekten korkar, "Öleceğiml!" der.
Ve bu tatbikat her gün ders ile devam eder.
"Nefsini tertemiz yapıp arındıran felâh bulmuş, kurtulmuştur.
Onu kirletip örten kişi ise elbette ziyana uğramıştır." (Şems: 9-10)
Hakk Celle ve Alâ Hazretleri'nin sonsuz ikram ve ihsanları karşısında bulunuyoruz. Bu sonsuz ihsanlar karşısında, bu ihsanlarla bu iyiliklerle kötülükler yapıyoruz.
Meselâ; insan en büyük günahı vücutla yapar, sıhhatle yapar. Hâlbuki bunlar Hazret-i Allah'ın bize ihsan buyurduğu büyük nimetlerdir. Büyük nimetlerle büyük günahlar yapılıyor.
Bu büyük günahları küçültmek, bu büyük ihsanlar karşısında iyilikler yapabilmek için terbiye görmek şarttır.
Cenâb-ı Hakk güzel bir mürebbiye düşürürse, o mürebbi onu nasibi kadar terbiye eder. Terbiye göre göre, öyle bir hale gelir ki, nefsi tezkiye olur. Bütün kötülüklerin kendisine ait, bütün iyiliklerin ise Sahib'ine ait olduğunu öğrenir. O'nun rızâsı mucibince yürümeye koyulur.
Hakk'a yönelen bir insan, iradesini "Nefsini ıslah etme" yönünde kullanırsa;
"Ey iman edenler! Eğer Allah'a (Allah'ın dinine) yardım eder (sarılırsanız) Allah da sizi muvaffak eder ve ayaklarınızı sâbit kılar." (Muhammed: 7)
Âyet-i kerime'si mucibince Allah-u Teâlâ'nın yardımına erer.
Nitekim Zeyd bin Erkam -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz duâlarının bir noktasında şöyle niyaz ederlerdi:
"Ey Allah'ım! Nefsime takvâsını ver ve onu pâk eyle! Onu pâk edecek yegâne sen varsın. Onun velisi ve mevlâsı sensin." (Müslim: 2722)
Şu halde vuslata erebilmek nefis ve şeytanla mücadeleye bağlı kılınmıştır.
Allah-u Teâlâ azmi nispetinde kulunu destekler, hidayetini artırır, sermayesini çoğaltır, önüne ışık tutar, yollarını açar. Onun için hiçbir engel bırakmaz.
Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
"Bizim uğrumuzda bizim için mücahede edenlere elbette yollarımızı gösteririz.
Şüphesiz ki Allah ihsan erbâbı ile beraberdir." (Ankebut: 69)
Bütün bu lütuf iyilikleri Allah-u Teâlâ'nın desteğinden ileri gelmiştir. Niyetini değiştirdiği an hepsi hükümsüzdür.
Kişi: "Bana bu sermayeyi koyana, bunları bana sevdirene ve yaptırana sonsuz şükürler olsun." diye şükrünü artırırsa ve içten içe hizmeti ve ibadeti arzu ederse, Allah-u Teâlâ ziyadesini ihsan buyurur.
Zira Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:
"Kim inanır, nefsini ıslah ederse, onlara hiç korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır." (En'am: 48)
Lâyık oldukları mükâfatlara er geç kavuşacaklardır.
Zaten intisaptan gaye de nefsi tezkiye, ruhu talim ve terbiye, dolayısı ile imanı kemâlleştirmektir. İman olgunlaştıkça haller de değişir. Çünkü bir insan Mevlâ'sına yaklaştıkça düşünceleri de hakikate yakın olur. Uzaklaştıkça düşünceleri de uzak olur.
Hazret-i Allah bize bizden yakındır. Bütün hâllerimize vâkıf, hazır ve nazırdır.
"Resul'üm! Kullarım sana beni sorunca haber ver ki, ben onlara yakınım." (Bakara: 186)
Evet Âyet-i kerime böyledir amma, o noktada olmadığımızdan ötürü uzaklık husule geliyor. Bu hâle nâil olabilmemiz için çok çalışmamız, çok törpülenmemiz, nefsimizi tezkiye ruhumuzu tâlim ve terbiye etmemiz lâzım. Birinci mektep bitip "Maiyyet murakabası"na geçen bir kimse bu hale bürünür, icraatını ona göre yapar. Daha evvel bu hâl husule gelmez.
Beşer her yönü ile âcizdir. Kula düşen âcizliğini itiraf ve her şeyin Hakk'a âit olduğunu ifade etmektir. Bunu yapmak ise çok güçtür. "Ene" buna mâni olur. Bu "Ene" git demekle gitmez. Varlık eritilirse o da erir gider.
Şeyh Es'ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerimiz'in bu hususta çok güzel bir beyanları var.
"Oldunsa vâkıf aczine, ednâ amel bir dağ olur,
Çürüklerin hep sağ olur, zehrin kamu bal yağ olur,
Dağlar yemişli bağ olur, cümle cihan bostan sana."
Kendi varlığımız hakiki Var'ı bilmemize ve terakkimize mâni oluyor. Terbiye tezkiye suretiyle onu eritmek, törpüleye törpüleye onu küçültmek ve yok etmek gerek. Törpüleme anında, kalan tozlar bile varlıktır. Hazret-i Allah o tozu uçurursa, kişi varlıktan kurtulmuş olur.
Âcizliğini itiraf eden kulunu Hazret-i Allah çok sever. Mahviyetin en aşağı derecesine inen insanı, kendi katında en yüksek dereceye çıkarır. Yaptığı eski hataları affeder, büyük günahları da ona yaptırmaz. Velilerin mahfuz oldukları nokta burasıdır.
Es'ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerimiz'in beyanının mânâsını anlatayım:
Ey insan! Şu varlığını atarsan O husule gelir. Her şeyin O'nun olduğunu görmüş olursun. O'nun da sana verdiğini anlamış olursun. Şu varlığından soyun, Var'ı bul. Her şeyin Var'ın olduğunu ve senin için yarattığını gözünle gör ve bil.
İnsan varlıktan soyunursa, gönülde var olanları atarsa, Var'ı bulduğu zaman meğer O imiş. İyilik de O'ndan, ihsan da O'ndan, ikram da O'ndan, hepsi O'ndan. Şimdi bunun en büyük fazileti O'nunla olmak.
Bir insanın gerçekten yaratılışı bir damla kerih sudur. O suya, o pisliğe inmesi lâzımdır. Bütün vücudun ifna olup, yok ve hiç olduğu zaman, Allah-u Teâlâ dilerse O'nun göstermesi ile azâmet-i ilâhi'yi görür. Azâmet-i ilâhi'yi görünce kendisinin bir zerre hakir olduğunu görür ve bilir.
Hadis-i şerif'te:
"Ölmeden evvel ölünüz." buyuruluyor. (Keşfü'l-Hafâ)
Onun için ölmeden evvel varlığı ifnâ etmek, mahviyyeti ele almak. Tabi bu da kolay bir şey değildir. Vücudun ağırlığını yıkmak, bir dağı yıkmaktan daha zordur.
Allah'a yakın olanlar vücud elbisesinden soyunup hiçliğe vasıl olanlardır.
Fakir daima şunu der:
"Rabb'im ne olur Zât'ını övücülerden kıl! Zât'ını öveyim ve Zât'ına şükredeyim. Beni şükredicilerden kıl da nankörlerden etme.
Çünkü ihsan senin, ikram senin, lütuf senin, her şey senin. Hep senin olduğunu bileyim, senden olduğunu göreyim ve yalnız sana şükredeyim."
Bunun için halk hayâlattan ibarettir. Halka bağlı olanlar için nihayet halk en son kabre kadar götürür. Ötesi boştur.
Fakat Hakk ile olan insan dünyada da Hazret-i Allah ile, kabirde O'nunla, mahşerde O'nunla, Cennet-i alâ'da O'nunla olur. Ne dünyadaki zevki arar, ne kabre gireceğinin üzüntüsü olur, ne manşerdeki hesaptan tasası olur, ne de Cennet-i alâ'nın safasını yaşar. Çünkü o zaten O'nunla oldukça ötesi bir perdedir. Dünyada öyle, kabirde öyle, mahşerde öyle, Cennet-i alâ'da öyle. Fakat insan buna eremiyor. Ermesi için bir şart var. Fenâfillâh'a ermek. Fenâfillâh'a ermek demek gerçek mânâda insan-ı kâmil olmak.
Kendi varlığının zerresini Allah-u Teâlâ mahvederse O kalır, O'nunla olan gayrısını zaten istemez, esas budur.
Bu bir mümin için en büyük bayramdır.
Son nefeste aranan imandır ki o hâl ile âlem-i berzah'da mukabele görebilesin. Niçin Hüsn-ü hatim'e diyoruz, hayırlı âkıbet istiyoruz? Çünkü son an çok mühim ve her şey orda gizli, yani son anda belli oluyor. İmanı kâmil ile ahirete göçmek için çareler arıyoruz ki iman üzere, İslâm üzere ahiret yolculuğuna başlayabilmek için. Çünkü hiç kimse son nefesini ne şekilde vereceğini bilemez.
Bu son andaki gidiş hali insanı, ya Cennet-i alâ'ya götürecek, ebedi bir saadeti yaşayacak, ya cehenneme götürecek ebedi bir felâketi yaşayacak.
"Allah'ım, imanımızı kemâlleştirsin, imanla aldığı kullarından etsin, hayırlı ölüm cümlemize nasip etsin!"
Muhammed Masum -kuddise sırruh- Hazretleri:
"Son nefes korkusu bir nimettir ki Hakk'ın dostları bu derde tutulmuştur." buyuruyor.
Bir kimsenin mümin veya kâfir olarak öleceği son nefeste belli olur.
Ölüm, bu fâni âlemdeki hayat yolculuğunun sona ermesi ile bekâ âleminde geçirilecek ebedî hayatın başlangıç noktasıdır. Her doğan ölür, her gelen gider.
Dünyanın yıkılışı büyük kıyamet, insanın ölümü ise küçük kıyamettir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabb'ine kulluk et!" buyuruyor. (Hicr: 99)
Ölüm, dar ve sıkıntılı bir evden, çok geniş ve o nispette ferah bir eve taşınmaktır. Ebedî yaşamanın sırrı ve habercisidir. Ölüm eskiyen bedenin atılması ve ruhun yeni bir bedene bürünmesi demektir.
İnsanın beden ve ruh yapısı, ahiretin şartlarına uygun bir vasıfta yaratılmıştır. Ebedîlik insanın fıtratında vardır. Ölümle bu ebedî hayata kavuşulmuş olur. Ölüm mahlûkunu Hâlik'ine ulaştıran en güzel bir vasıtadır. Çünkü onsuz ulaşılmıyor. Hâlik'ini dost edinen bir kimse şüphesiz ki dostuna bir an önce kavuşmak ister.
Mevlânâ -kuddise sırruh– Hazretleri "Ben öldüğüm zaman matem tutmayın, sevinin. Çünkü ben sevgilime kavuşuyorum." buyurmuşlardır.
Übâde bin Sâmit -radiyallahu anh- den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyururlar:
"Her kim Allah'a kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever. Her kim de Allah'a kavuşmaktan hoşlanmazsa, Allah da onunla mülâkî olmaktan hoşlanmaz." (Buharî. Tecrid-i sarih: 2043)
Bunun içindir ki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmuştur:
"Kim Rabb'ine kavuşmayı arzu ediyorsa güzel bir amel işlesin ve Rabb'ine kullukta hiç ortak koşmasın." (Kehf: 110)
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah'tan korkun, çünkü Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır." (Haşr: 18)
Ölüm ve kabir için hazırlıklı olan bir kimse, ölümden irkilmez. Dâvet geldiği zaman hemen göçer. O zaten teslim olmuştu, emir bekliyordu, emir de geldi.
Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:
"Bu dünyada güzel işler yapanlara güzellik vardır, âhiret yurdu ise onlar için daha hayırlıdır.
Takvâ sahiplerinin yurdu ne güzeldir!" (Nahl: 30)
Dünya hayatında amellerini güzelleştirenlere Allah-u Teâlâ hem dünyada hem de ahirette iyilik verir. Onları istikamete yöneltir, hayat ile ölüm arasında ecel gelinceye kadar Sırat-ı müstakim'den ayırmaz.
Gerçekte insanları öldüren Allah-u Teâlâ'dır.
"Dirilten de öldüren de O'dur. Siz O'na döndürülüp götürüleceksiniz." (Yunus: 56)
"Nihayet herhangi birinize ölüm geldiğinde elçilerimiz onun canını alırlar. Onlar (bu hususta) hiç geri kalmazlar." (En'âm: 61)
Son nefeste bütün yaptıklarımızın hepsi bir anda bize gösterilecek, varacağımız yere ondan sonra gideceğiz.
"Ey iman edenler! Allah'tan nasıl korkmak lâzımsa öylece korkun. Sakın siz müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin." (Âl-i İmrân: 102)
Bütün çalışmalar son nefes için. Gaye hep O. Peygamber Efendilerimiz dahi korktular son nefeslerinde.
O yüzden Yusuf Aleyhisselâm:
"Müslüman olarak canımı al ve beni sâlihler zümresine kat." (Yusuf: 101)
Diye niyaz etmişti. Bizim ne kadar sığınmamız lâzım? Ebu Bekir Sıddîk -radiyallahu anh- Efendimiz de aynısını buyurdular.
Diğer Âyet-i kerime'lerde Hazret-i Allah müminlerin nasıl sığınması gerektiğini haber veriyor:
"Ey Rabb'imiz! Üzerimize sabır yağdır ve müslümanlar olarak canımızı al!" (A'râf: 126)
"Ey Rabb'imiz! Günahlarımızı bize bağışla! Kötülüklerimizi ört! Canımızı iyilerle beraber al." (Âl-i imrân: 193)
Allah'ım kâmil bir iman ile alsın bizi.
Mürşid-i kâmil'in lâzım olduğu en mühim yerlerden birisi de; işte bu son nefestir. İmân-ı kâmil ile göçmek için.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir insana son nefesinde onun duyacağı şekilde Kelime-i tevhid'in telkin edilmesini emir buyurmuşlardır ki; "Lâ ilâhe illâllah" son sözü olsun.
"'Lâ ilâhe illâllah' kelime-i tayyibesiyle hayatını tamamlayan mümin cennete dahil olur." (Ebu Dâvud. Cenâiz, 16)
Demek ki insan dünyada Kelime-i tevhid ile olacak, tevhid üzere yaşayacak ve zikrullah ile meşgul olacak ki son nefeste de Kelime-i tevhid'i getirip söyleyebilsin. Kelime-i tevhid'i yad ede ede içimiz nur ile dolsun. Ruhumuz çıkarken nur ile çıksın. Mühim olan ebediyat, iman-ı kâmil ile göçtükten sonra, ebedi saadete erdikten sonra hakiki hayat başlar.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de son nefesinde:
"Ey Allah'ım! Beni bağışla, bana acı, en yüce dosta kavuştur." buyurmuşlardır. (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1665)
Sen Hazret-i Allah ile olursan arkadaşın da O, refikin de O, saadetin de O, selâmetin de O... Dünya saadeti de Hazret-i Allah ile olmak, ahiret selameti de Hazret-i Allah ile olmaktır. Dünyada da O'nunla, ahirette de O'nunla...
Nazargâh-ı ilâhi olan kalbi, Allah-u Teâlâ kendisini zikretmek için yaratmış ve mühürlemiştir. Eğer bu kalp Hazret-i Allah'ın zikriyle, fikriyle meşgul ise Yaratan'ı ile beraberdir.
"Onlar o kimselerdir ki iman etmişlerdir ve kalpleri zikrullahla mutmain olmuş, sükûn bulmuştur. Çok iyi bilin ki kalpler ancak zikrullahla itminana kavuşur, huzur bulur." (Ra'd: 28)
Hadis-i kudsî'sinde Cenâb-ı Hakk;
"Ben beni zikredenin arkadaşıyım." buyuruyor. (Keşfü'l-Hafâ)
Zikrullahın öz mânâsı;
Hazret-i Allah ile irtibat ve merbudiyet kurmandır. Hep O'nunla merbut ol. Sen O'nu andıkça O'nunla berabersin. Çünkü O sana senden yakın. Sen içindekine hitap et, içindeki de sana hitap edecek.
Hazret-i Allah ile dostluk, dostluğun en güzelidir. O'nunla yakın olmak, yakınlığın en güzelidir. Onun için fakir der ki;
Rabb'im, dünyada da, kabirde de, mahşerde de, Cennet-i alâ'da da Zât'ınla olayım.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:
"Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşr olunursunuz." buyuruyorlar.
Nasıl ölürsen âhirette de öyle diriliyorsun. Kalp daima Hazret-i Allah'ı zikrederse, birgün gelir O'na ulaşır ve Allah diyen insan Allah'a göçer. İmanla göçmüş olur. Rabb'imiz o lütfu bizlere bahşetsin. O'nunla meşgul olalım ve O'nunla gidelim. Hazret-i Allah'ı zikrederseniz o zikirle kötü ahlâk atılır, güzel ahlâk gelir. Kalp nurlanır. İnsanın içi değişir nur olur, sıfatı değişir, insan olur, sonra insan-ı kâmil olur.
Başka mühim bir husus da; dünyada neyi, kimi seviyorsan son anında o gelecek.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"De ki: Size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabb'inize döndürüleceksiniz." (Secde: 11)
"Anneme derdim ki: "Anne! Hazret-i Allah Azrail Aleyhisselâm'ı senin en sevdiğin kimsenin suretinde gönderecek, ruhunu o alacak."
O Yusuf'u çok severdi."
Onun için diyorum ki;
Neyi seviyorsan son anında o gelecek.
İşte bu son anda Hazret-i Allah kimin suretinde gönderecek? Vazifeli melek, kalbinde ne varsa o surette geleceğine göre; kalbinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ve onun Hâtem'i mi var? Yoksa malın, mülkün, çoluk-çocuğun mu var? Kim var kalbinde? Bunu kendine sor!
İnsan, kabre girmeden Hazret-i Allah'ı dost edinirse, kabre girdiği zaman; "Beni dostuma bırakın!" der ve "Ben dostuma gidiyorum!" der.
Yegâne dost Hazret-i Allah, Resulullah, melekler ve sâlih kullardır. Fakat insan, bunları bilmiyor; dost arıyor ve düşman kazanıyor.
Allah-u Teâlâ onlar hakkında Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:
"Ölen kişi Allah'a yaklaştırılanlardan ise; ona rahatlık, güzel rızık ve Naim cenneti var." (Vâkıa: 88-89)
Bu gibi kimselerin cennette yerini görmeyince, cennet çiçeklerinden bir dal gelip onun kokusunu koklamayınca ruhunun kabzolunmayacağına dair muhtelif Hadis-i şerif'ler vardır.
O kişiye Âyet-i kerime'deki bu müjde verildiğinde Allah-u Teâlâ'ya ulaşmak ister, Allah-u Teâlâ ise onun kendisine ulaşmak istemesinden çok daha sevinç duyar.
Bu gibi kimseler taraf-ı ilâhi'den şu hitapla taltif edilirler:
"Ey mutmain olan nefis! Sen O'ndan râzı, O senden râzı olarak dön Rabb'ine. Gir salih kullarımın içine. Gir cennetime!" (Fecr: 27-28-29-30)
Bu hitap ona hem vefat anında hem de kıyamet gününde söylenir.
Mutmain nefis; Hakk'ta karar kılmış, yakîn serinliğinin yatıştırmış olduğu nefistir.
Allah'ımızdan bizleri de o mübarek kulları ile beraber haşretmesini, onların maiyetlerinde bulundurmasını niyaz eyleriz.
"Ey Rabb'imiz! Ruhumuzu iyilerle beraber al!" (Âl-i İmrân: 193)
"Biz dünyada da ahirette de sizin dostlarınızız.
Çok bağışlayıcı, çok rahmet edici Allah'ın bir fazl-u keremi olarak canlarınız neyi isterse hepsi sizindir, ne isterseniz hepsi sizin!" derler ve ruhlarını öylece alırlar. (Fussilet: 31-32)
Diğer bir Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Onlar meleklerin 'Selâm sizin üzerinize olsun. Yapmış olduğunuz iyi işlere karşılık cennete girin!' diyerek iyilikle canlarını aldıkları kimselerdir." (Nahl: 32)
Azap melekleri ise ruhlarının cesetlerinden çıkması için yüzlerine ve kıçlarına şiddetle vururlar.
"Melekler o kâfirlerin yüzlerine ve arkalarına vurarak ve 'Haydi, yangın azabını tadın!' diyerek canlarını alırken onları bir görsen!" (Enfâl: 50)
Bu da bir mümin için en büyük bayramdır.
Âlem-i berzah ölüm ile kıyamet günü arasındaki zamandır, dünya ile ahiret arasında bulunan intikal âlemidir. Ölümle cesetten alâkasını kesen ruh, berzah âlemine geçer. Ruh orada ameline göre ya rahat yaşar veya azap çeker.
Cenâb-ı Fahr-i Kaînat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:
"Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur." buyurmuşlardır. (Tirmizi)
İnsanın kabirdeki bu yaşayışı dünyadan alâkasını kestiği andan itibaren başlar.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Sonra onu öldürür ve kabre koyar. Daha sonra dilediği zaman onu tekrar diriltir." (Abese: 21-22)
Hesaba çekmek üzere yeniden hayat verecektir.
"İnsan der ki: Öldüğüm zaman (kabirden) diri olarak çıkarılacak mıyım?" (Meryem: 66)
İnanan hiç şüphe etmeden tasdik eder, inanmayan inkâr eder.
Kullarının tekrar hayata ereceklerini haber vermesi, insanlar için büyük bir müjdedir.
"Allah sizi yerden bitki bitirir gibi bitirmiştir. Sonra sizi yine oraya döndürecek ve sizi tekrar çıkaracaktır." (Nuh: 17-18)
"Kabirlerin içi dışına, çıktığı zaman." (İnfitar: 4)
Dünyadaki cesedinden alâka ve irtibatını kesen ruh, intikal etmiş olduğu berzahta, o âleme mahsus lâtif bir kalıba bürünür. Bu kalıp dünyadaki vücut gibi sert değildir, lâtiftir. Tıpkı sudaki suret gibidir. Dünyada iken hangi huy ve sıfatta ise, o şekilde bir kalıba bürünür.
Sıfat-ı hayvaniyenin hangisini huy edinmişse, hangisi ile amel ediyorsa, o sıfat onda mevcuttur. O sıfatla ölecek, o sıfatla dirilecek. Allah-u Teâlâ hayattaki suretinin üzerine o hayvan suretini verecek ve onun kim olduğunu herkes tanıyacak.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyururlar:
"Her kişi öldüğü hâl üzere dirilir." (Müslim: 2878)
Perde kalkınca herkesin sıfatı belli olacak ve görülecek, icraatı ile beraber.
Meselâ herkese saldıranların ruhları köpek şeklinde, nankör insanların kedi şeklinde, inatçı olanların keçi sıfatında, hırsızlık yapanların fare sıfatında, hilekâr olanlar tilki sıfatında, herkese düşmanlık yapanların ruhları ise yılan suretinde bir kalıp içine girerler. Yani yaptıkları iyi ve kötü amellerinin suretleri akseder.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:
"Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşr olunursunuz." buyuruyorlar.
Dünyada iken âhlak-ı zemimelerden, hayvanî sıfatlardan arınmış olanlar ise o âleme insan olarak giderler. İnsan şeklinde ve sıfatındadırlar.
Diğer bir Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"Müminler ölmezler. Ancak bir evden bir eve naklolunurlar."
Mümin-i kâmil olanlar ise ayrıdır.
Bir kümesten bir saraya gider. Oranın saraylarının kerpiçleri altın ve gümüşten, inciden olan da var. İşte ruhu'l-hakiki tekâmül ettiği zaman, bu hale erdiği zaman o insan ölmüyor, buna hayat-ı ebedî denir. Yalnız kuş kafesteydi çıkamıyordu. Uçtu, makam-ı asliyesine gitti. Kafesi bile unuttu. Çünkü o kafeste yerleşmişti. Nefisle mücadele ediyordu. Ona galebe çaldı. Vücut her daim ihtimal vermedi. Niçin? Makam-ı asliyesi çok güzeldi, oraya uçtu.
İnsanda ruhu'l-hakiki öyle bir yükseliyor ki, melekleri dahi geçebiliyor. Melekler ona hayran.
Kabir bir perdeden ibarettir. Biz onları göremediğimiz için "öldü, çürüdü" deriz. Halbuki onlar alem-i berzahta mükemmel bir hayat sürerler.
Çünkü bakıyorum, kabir ehline güzel... İstediği şekilde giriyor, istediği kıyafete giriyor, geziyor, yatıyor. İstediği halde. Kılınç kınından çıkmış. Zavallı insan onları öldü zannediyor.
Çıktığı ev kümes gibidir, gittiği ev saray gibidir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:
"İşlerinizde sıkıştığınız zaman kabir ehlinden yardım isteyiniz." (Keşfül-Hafâ)
Yani: Ey benim ümmetim! Size bir müşkilât, bir gam ve keder teveccüh edince Evliyâullah'ın ziyaretine koşunuz ki, onların bereketiyle müşkilâtınız hâl, gam ve kederiniz zâil olsun.
Bunun tasavvufî izahında kuburdan murad, "Evliyâullah"tır. Zira onlar "Ölmeden evvel ölünüz." sırlarına mazhar olmuşlar, nefislerini öldürmüşlerdir, cesedleri ise kabir makamındadır.
Hayat boyunca böyle kıymetli zâtlara giderken de onlara karşı işlenecek küçük bir hatanın, büyük olacağını düşünüp Hazret-i Allah'a sığınarak öylece gitmek lâzım.
O ölmüş amma, ruhu ve rûhâniyeti ölmemiştir, askerleri de ölmemiştir. On kişi, yirmi kişi, kırk kişi istimdat etse, Allah-u Teâlâ'nın izniyle muradlarına erdirir.
Çünkü ölmediler. "İstimdat et, yardım edecek, cevap verecek sana." buyuruyor. Niçin? Ölmediği için. Elbise öldü, amma rûhâniyet ölmedi.
"O Lâtif'tir, Habir'dir." (En'âm: 103)
Lâtif olan, Habir olan Allah-u Teâlâ; bütün işlerin inceliklerini bilir, her şeyden haberdardır. O rûhâniyeti dilediği şekilde hareket ettirir, O rûhâniyeti her şeyden haberdar eder.
Bütün bunlar senden sana yakın olan Allah-u Teâlâ'nın tecellileridir. O rûhâniyet bütün bu işlere vâkıftır. Kabirde de, mahşerde de böyledir. İstedikleri zaman, istedikleri şekilde böyle yetişirler.
İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyuruyor:
"Ve bu bir ikrardır ki kabirde, münker ve nekiri hayrette kor." (Kitâb'ün-Netice)
Bir insan dünyada Hakk ile olursa; kabirde de Hakk iledir, mahşerde de Hakk iledir, Cennet-i âlâ'da da Hakk iledir. Sen dünyada kiminle isen, o da seninledir.
"Kim Allah için olursa Allah da onun için olur."
Vazifeli melekler kabre geldiklerinde, orada Hakk'ın tecelliyâtını gördükleri zaman hayrete düşerler.
Bu beyanlarında gizli sırlar var. Size temsilini verelim: Farz-ı muhal ki herhangi bir ifade almak için eve emniyetten bir polis geldi. Reis-i cumhuru orada görürse ne yapar? Bu husus ise ondan da incedir.
Onun için insan, dünyada Hakk ile olursa, kabirde de, mahşerde de, Cennet-i alâ'da da Hakk ile olmuş olur. Bu sebeple insanın dünyaya fazla dalmaması gerekiyor.
Bugün kurtuluş diye bir şey yok. Meğer ki O kurtarmış olsun. O kurtarırsa kurtuldun. Bu da O'nun ihsânı, ikramıdır.
Bâyezid-i Bestâmî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin bahçıvanı varmış. Vefat edince, kabirde meleklerin her sorduğu soruya cevap olarak:
"Ben Bâyezid-i Bestâmî Hazretleri'nin bahçıvanıyım!" dermiş.
Melekler en sonunda demişler ki:
"Biz sana onu sormuyoruz, sorduğumuza cevap ver!"
O da "Ben de size o kadar söylüyorum!" deyince; melekler: "Hadi geç!" demişler.
Gerçek hayat ölümden sonra başlayacak. Ölüm zindandan tahliye, askerlikten bir terhis gibidir. Dünyanın çeşit çeşit bitmez tükenmez mihnet ve meşakkatleri, ibtilâ ve çileleri vardır.
Ölümle Cenâb-ı Hakk o kimseyi terhis etmiş, âlem-i berzahta tasavvurun fevkinde bir hayat hazırlamıştır.
Burada bir incelik var. Bu terhis herkes için geçerli değildir. Haşrı neşri burada bitirenlere mahsustur. Onlar her şeyi burada bitirirler. Tekarrüb etmiş, Hakk'a vâsıl olmuş bir kimseyi Hakk bir daha karşılaştırır mı o işlerle? Herhangi bir sual, herhangi bir azap bahis mevzuu olur mu artık? Çünkü hepsini bitirmiş de geçmiş oraya.
Ahiret mekteplerini dünyada iken bitirmiş, nefsi tortularından ayıklanmış, sâfileşmiş. Özleşince nur ortaya çıkmış. Nura sual olur mu?
O tortularını dünyada döktü, diğerleri ahirette dökecek. Çünkü nefis olduğu gibi duruyor. Bu sefer orada haşir-neşir başlayacak. Yanacak, eriyecek, tortularını orada dökecek.
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Bir mümin üzerinde herhangi bir günah olmaksızın Allah'a kavuşuncaya kadar gerek nefsinde, gerek çocuğunda, gerekse malında ibtilâ kendisinden ayrılmaz." (Tirmizî)
Mümin bir kulun ahiret yolculuğu Hadis-i şerif'lerde şöyle izah edilmektedir:
Mümin bir kula ölüm anında gökten, yüzleri güneş gibi parlayan melekler inerler. Beraberlerinde cennet kefenlerinden bir kefen ve cennet kokularından bir koku vardır. Görüş ufkunu dolduracak şekilde mümini kuşatarak otururlar. Sonra ölüm meleği gelir, başucunda oturur.
"Ey temiz ve güzel ruh! Allah'ın mağfiretine ve hoşnutluğuna yönelerek bedenden çık!" der.
Ruh, su kabının ağzından damlanın aktığı gibi akarak çıkar. Can alındıktan sonra melekler bir lâhza dahi ruhu ölüm meleğine bırakmayarak cennet kefenine sararlar ve cennet kokusuna daldırırlar.
Onu yükseltirler. Rastladıkları her bir melek topluluğu "Bu güzel ruh kimin ruhudur?" derler. Melekler ise dünyada isimlendirildiği adların en güzeli ile onu tanıtırlar. Nihayet dünya semâsına gelirler, semânın onun için açılmasını isterler ve ona açılır.
Her bir semânın mukarrebûn melekleri müminin ruhunu karşılayıp onu bitişiğindeki semâya uğurlarlar. Böylece yedinci semâya ulaşırlar.
Allah-u Teâlâ Hazretleri "Kulumun amel kitabını illiyyin'de yazın. Onu yeryüzüne geri döndürün." buyurur.
Bu noktada Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"Sizi topraktan yarattık, ölümünüzden sonra yine ona döndüreceğiz ve sizi tekrar oradan çıkaracağız." (Tâhâ: 55)
Âyet-i kerime'sini okumuştur.
Ruhu cesedine iade edilir. Bu arada kendisini defnedip dönenlerin ayak seslerini işitir.
Kabir tarafından bir dost gibi karşılanır. Kabirde müminin namazı baş ucuna, zekatı sağ tarafına, orucu sol tarafına, sadaka, akraba ziyareti, iyilik... gibi hayırları da ayak tarafına gelir yerleşir.
Bu sırada Münker ve Nekir adlı sual melekleri gelirler. Başucundan geldiklerinde namazı, sağ tarafından geldiklerinde ise zekatı, sol tarafından geldiklerinde orucu, ayak tarafından geldiklerinde ise hayırları: "Bizim tarafımızdan yaklaşmak mümkün değildir." derler. Bunun üzerine mümine oturmasını ve suallerine cevap vermesini söylerler. O da "Beni bırakın da namaz kılayım!" der. Melekler "Namazını kılacaksın, fakat şimdi suallerimizi cevaplandır." derler. Mümin de endişesizce "Ne soracaksanız sorun bakalım." der. Onlar sordukça o da cevap verir.
– Rabb'in kim?
– Allah!
– Dinin ne?
– İslâm!
– Muhammed Aleyhisselâm kimdir?
– Ben şehadet ederim ki, Muhammed Aleyhisselâm Allah'ın kulu ve Resul'üdür.
Bu cevaplardan sonra melekler:
"Biz senin dünyada da böyle söyleyip kalbinle tasdik ettiğini bilirdik" derler.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"Allah iman edenlere hem dünyada hem de ahirette o sabit söz üzerinde daima sebat ihsan eder." (İbrahim: 27)
Âyet-i kerime'sini okumuş ve müminin kabirde Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed Aleyhisselâm'ın Allah'ın Resul'ü olduğuna şehadet etmesinin, Allah-u Teâlâ'nın hem dünyada hem ahirette o sabit söz üzerinde tutması olduğunu haber vermiştir. (Buhârî)
Dünyada imanda sebat eden bir mümin, ne kayar ne de fitneye uğratılır. Ahirette de melekler soru sorduğunda tereddüt etmez. İnançlarında şüphe yoktur ki cevaplarında şaşkınlık ve hayret olsun.
Bu sırada nûr yüzlü güzel elbiseli, hoş kokulu birisi gelir. "Seni cennetle müjdelerim." der. O da "Allah seni hayırla mükâfatlandırsın, sen kimsin?" diye sorar. "Ben senin sâlih amelinim." diye karşılık verir.
Bundan sonra kabir, göz alabildiğine enine ve boyuna genişletilir. Cehennem tarafına bir pencere açılır ve bu pencereden cehennemi ve cehennemin alevlerinin birbiri üzerinde şiddetle dalgalandığını görür. Ona şöyle denir:
"Ey mümin!. Bir de Allah'ın bu ateşten seni koruyarak koyacağı makamına bak!"
Mümin bu defa cennetin meltemlerinin kabre dolduğu bir başka pencereden cennetin yeşil manzaralarını ve birbirinden güzel nimetleri görür. Kendisine:
"İşte bu mübarek yer senin makamındır. Samimi bir imanla yaşamıştın, bu iman üzerine de öldün. İnşaallah aynı şekilde dirileceksin. Burada rahat uyu istirahat et." denilir.
O da onlara şöyle der:
"Bu mesut hayatımı gidip ehl-ü ıyâlime haber veriniz."
Melekler ise şu karşılığı verirler:
"Allah seni şu mübarek kabrinden diriltinceye kadar aile halkının kendilerine en sevgili olanı tarafından uyandırılan gelin ve güveyin uykusu gibi uyu."
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:
"Biriniz ölünce sabah ve akşam ona gideceği yer gösterilir. Cennetlik ise, cennet ehlinin makamlarından bir makam; cehennemlik ise cehennemin hücrelerinden bir karargah gösterilir. Ona 'Burası senin yerindir. Kıyamet günü Allah seni buraya gönderecektir.' denilir." (Buhârî, Tecrîd-i sarîh: 678)
Kâfir ve münafık bir kimse dünyadan ayrılıp ahirete yöneldiği zaman gökten siyah yüzlü melekler gelirler. Yanlarında getirdikleri can yakıcı elbise ile o kişinin etrafında göz alabildiğine bir topluluk halinde otururlar. Ölüm meleği de başucunda oturur.
"Ey kötü ve pis rûh! Allah'ın gazabına doğru bedenden çık." der.
Ölüm meleği ıslanmış yünden kızgın şişin çıkarıldığı gibi ruhu bedeninden çıkarır alır. Ölüm meleği canı alır almaz, melekler onun elinde göz açıp kapanacak kadar bırakmaz, getirdikleri cehennemî elbiseye sararlar.
Ondan yeryüzündeki cîfe kokularının en kokmuşu gibi bir koku çıkar. Onu alıp yükselirler. Karşılaştıkları melek toplulukları "Bu kötü ruh da kimin?" diye sorarlar. Refakatçi melekler, dünyada iken isimlendirilmekte olduğu isimlerin en çirkini ile "Falan oğlu falandır." der. Dünya semasına geldiklerinde, melekler semanın bu ruha açılmasını isterler, fakat açılmaz.
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu kısımda;
"Âyetlerimizi yalanlayan ve onlara imân etmeyi kibirlerine yediremeyenlere göğün kapıları açılmaz, deve iğnenin deliğinden geçmedikçe de cennete giremezler.
Suçluları işte biz böyle cezalandırırız." (A'râf: 40)
Âyet-i kerime'sini okumuştur.
Bu, bir devenin iğne deliğinden geçmesinin imkânsız olduğu gibi kâfirlerin de cennete girmelerinin imkânsız olduğunu ifade eden açık bir temsildir. Ve amellerinin kabul olunmayışından kinayedir.
Onların ruhları o ulvî makamlara yükselmez.
Allah-u Teâlâ:
"Bunların amel kitabını yedi kat yerin en alt tabakasındaki mühürlü divana yazın." buyurur.
Sonra bu kötü ruh atılır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz daha sonra şu Âyet-i kerime'yi tilâvet buyurdu:
"Allah'a ortak koşan kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgârın bir uçuruma attığı şeye benzer." (Hacc: 31)
İman; ulviyette sema gibidir, imandan çıkan kimse semadan düşüp de kuşların pençesi altında parçalanan ve cesedi lime lime edilen, yırtıcı kuşların kursaklarına lokma lokma giren bir kimse gibi olur.
Neticede ruh kabirdeki cesedine döner. Kabir onu şu sözlerle karşılar. "Yazıklar olsun sana! Üzerimde gezenlerin bana en çirkini sendin. Seni şimdi teslim aldım."
O sırada Münker ve Nekir adlı melekler gelir. Arada hiçbir engel yoktur. Onu oturturlar. Müthiş bir korku ve feryat ile oturur.
"Rabb'in kim?" diye sorarlar. "Bilmiyorum!" der. "Dinin ne?" derler. "Bilmiyorum!" der. "Size peygamber olarak gönderilen Muhammed Aleyhisselâm hakkında ne dersin?" diye sorarlar. "Onun hakkında bir şey bilmiyorum. Halk onun için peygamberdir derlerdi." diye cevap verir. Melekler "Senin dünyada böyle dediğini, burada da böyle diyeceğini biliyorduk." derler.
Bu arada çirkin yüzlü, kötü elbiseli, pis kokulu birisi gelir. "Seni Allah'ın gazabı ile müjdelerim." der. O da "Sen kimsin?" diye sorar. "Ben senin çirkin amelinim" diye karşılık verir.
Sonra ona kör, sağır ve dilsiz bir melek musallat edilir. Elinde bütün insanların ve cinlerin kaldıramayacağı ağırlıkta demirden bir topuz vardır. Bu topuzla bir dağa vurulsa, dağ un ufak olurdu. Onunla öyle bir vuruş vurur ki, insan ve cinler hariç her canlı varlık onun bağırışını duyar.
Daha sonra onun için cehenneme bir kapı açılır ve ateşten bir yatak hazırlanır. Cehennemin kavurucu harareti kabre dolar. Kabir ona daralır da daralır, kaburga kemiklerini sıkar da sıkar.
Böylece Allah Teâlâ'nın huzurunda muhakeme olunmak üzere kabirden kalkacağı güne kadar bu azap devam eder.
Bundan daha büyük bayram olur mu?
Allah'ımızdan bizleri de o mübarek kulları ile beraber haşretmesini, onların maiyetlerinde bulundurmasını niyaz eyleriz.
Allah-u Teâlâ'nın sevgili peygamberleri dahi hep Hazret-i Allah'a sığınmışlar, sâlihlerle beraber olmayı Cenâb-ı Allah'tan dilemişlerdir.
İbrahim Aleyhisselâm:
"Ey Rabb'im! Bana hikmet ver ve beni sâlihler zümresine kat." buyurmuştu. (Şuarâ: 83)
Âyet-i kerime'de:
"İman edip de sâlih amel işleyenleri, andolsun ki sâlihlerin arasına sokarız." buyuruluyor. (Ankebût: 9)
Yusuf Aleyhisselâm'ın bir peygamber olduğu halde:
"Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Dünyada da âhirette de benim yârim ve yardımcım sensin. Müslüman olarak canımı al ve beni sâlihler zümresine kat!" (Yusuf: 101)
Diye duâ ettiğini Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde haber veriyor.
O, bu dilek ile âhirete intikâl etmiştir.
Gerçekten Allah'a gönülden can atacakların arzu ve gayesi işte bu sondur.
O sâlihler zümresine yakın olan, feyz ve berekete nâil olur.
Süleyman Aleyhisselâm ise bir niyazlarında:
"Rahmetinle beni sâlih kullarının arasına kat!" buyuruyorlar. (Neml: 19)
Bütün Peygamberân-ı İzâm Hazerâtı o sâlih kullarının üzerinde durmuşlardır. Onun için hep duâ edin, hep O'na duâ edin. İmanla göçelim. Bugün imanla göçmek çok zor.
O Peygamberler ki buna duâ etmişler, artık ne müşkül olduğunu bilelim. Onun için Hazret-i Allah'a öylece sığınalım.
"Ancak tevbe edenler, nefislerini ıslah edenler, Allah'a sımsıkı sarılanlar ve dinlerinde Allah için ihlâs sahibi olanlar muratlarına erenlerdir. İşte bunlar müminlerle beraberdirler. Allah yakında müminlere büyük bir mükâfat verecektir." (Nisâ: 146)
Kişi ahirette, dünyada sevdiği ve peşinden gittiği kimseler ile beraber haşrolunacaktır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"Kişi, sevdiği ile beraberdir." (Buhârî)
"Kişi sevdiği ile haşrolunur." buyuruyorlar. (Keşfü'l-Hafâ)
Sevgi kalben ve devamlı olacak. İnsanın hayatı, vefatı bu sevgiyi değiştirmez ise, hayatta da vefatta da beraberdirler. Gaye bunu yakalayabilmek.
Bir Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"Beni seven cennette benimle beraber olur." (Tirmizî)
Enes -radiyallahu anh- anlatıyor:
Resulullah Aleyhisselâm'a bir zât gelerek: "Kıyamet ne zaman kopacak Yâ Resulellah!" dedi. Resulullah Aleyhisselâm ona: "O gün için ne hazırladın?" diye sordu. "Farz namazlardan, oruçlardan, sadakalardan başka fazla bir ibadetim yoktur. Fakat Allah ve Resul'ünü çok seviyorum." deyince şöyle buyurdu:
"Sen sevdiğinle berabersin." (Tirmizî)
Hadis-i şerif'i rivâyet eden Enes -radiyallahu anh- der ki:
"Biz Resulullah Aleyhisselâm'ın bu sözüne sevindiğimiz kadar hiçbir şeye sevinmemiştik. Ben de Resulullah Aleyhisselâm'ı, Ebu Bekir'i ve Ömer'i seviyorum ve bu sevgim sebebiyle onlarla beraber olacağımı umuyorum."
Cenâb-ı Hakk Allah'a ve Peygamber'ine itaat edenleri Nisâ Sûre-i şerif'inin 69. Âyet-i kerime'sinde müjdelemiş; "Onlar Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, sâlihlerle beraberdirler. buyurmuştur. Onlar mahşerde beraber olacaklar ve onlara ahiret güneşinin harareti de hiçbir zarar vermeyecektir.
"O gün Allah, peygamberini ve onunla beraber olanları rüsvay etmeyecek, utandırmayacak." (Tahrim: 8)
Allah-u Teâlâ kıyamet gününde Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ini mahcup etmez. O seçkin kuluna ikram ve ihsanlarının en büyüğünü yaparak taltif eder. Beraberindeki müminleri de mahcup edip rüsvaylığa sürüklemez.
Onları peygamberine bağlayarak herkesin başının derdine düşüp perişan olduğu o günde bu şerefe erdirmesi, gerçekten de son derece imrendirici bir lütuftur.
Kendilerinden başka kimselerin yürekler acısı durumlarını görünce şöyle derler:
"Ey Rabb'imiz! Nurumuzu tamamla ve bizi bağışla. Şüphesiz ki sen her şeye kadirsin." (Tahrim: 8)
Mahşerde o nurlar içinde olurlar, sırattan nurlar içinde geçerler, cennet yolunu nurlar içinde takip ederler.
Diğer bir Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"İman edip de sâlih ameller yapanlara gelince, Rabb'leri onları rahmetine sokar. Bu ise apaçık kurtuluşun ta kendisidir." (Câsiye: 30)
Müminler büyük bir taltif, izzet ve ikbal ile Allah-u Teâlâ'nın huzuruna misafir olarak gideceklerdir.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Muttakileri o gün Rahman'ın huzurunda O'na gelmiş konuklar olarak toplarız." (Meryem: 85)
Takvâ sahiplerinin gördükleri bu ikram her türlü tasavvurun üstündedir.
"O gün cennet takvâ sahiplerine yaklaştırılır." (Şuarâ: 90)
Böylece bulundukları mevkiden cenneti ve içindeki mütenevvi nimetleri görürler, gözlerinin önünde tecelli eder durur. Temâşâ etmekle sevinçleri artar.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"O gün birtakım yüzler vardır parıl parıldır, gülmekte ve sevinmektedirler." (Abese: 38-39)
"Yüzleri ak olanlar Allah'ın rahmeti içindedirler, onlar orada ebedi kalacaklardır." (Âl-i İmrân: 107)
Kafaları sakin, zihinleri rahattır. Nice nice tecellilere nâil olacaklardır.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Yedi sınıf insan vardır ki Allah onları kendi (arşının) gölgesinden başka hiçbir gölge bulunmayan kıyamet gününde (arşının) gölgesinde gölgelendirecektir.
Bu kimseler;
Adaletli olan hükümdar.
Allah'a ibadet ede ede yetişen genç.
Kalbi mescidlere bağlı olan kimse.
Allah için birbirini seven, O'nun için bir araya gelen, O'nun için birbirinden ayrılan kimse.
Kendisini mevki sahibi güzel bir kadın davet ettiği halde 'Ben Allah'tan korkarım.' diyen erkek.
Sol elinin verdiğini sağ eli duymayacak derecede gizli sadaka veren kimse.
Ve tenha bir yerde Allah'ı zikrederek gözleri boşanan kimse." (Müslim: 1031)
İnsanların hesaba çekilecekleri durak yeri gayet dehşetli bir yerdir.
Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"Kıyamet gününde güneş mahlûkata yaklaşacak, hatta onlara bir mil miktarı yakın olacaktır." (Müslim: 2863)
Ahiret güneşinin bu kadar yaklaştırılması, hararetinin eritecek derecede olması, o günün şiddet ve dehşeti karşısında; insanlar kan ter içinde hararetten kavrulurlar, izdihamdan birbirini iter, birbirini çiğnerler, sıkışıklıktan deniz dalgaları gibi dalgalanırlar. Sıkıntıları son haddini bulur.
Diğer Hadis-i şerif'lerde ise şöyle buyuruluyor:
"Şüphesiz ki kıyamet gününde ter, yerin içine yetmiş kulaç inecektir." (Müslim: 2863)
"İnsanlar amelleri miktarı tere batacak. Kimisi topuklarına kadar, kimisi dizlerine kadar, bazıları köprücük kemiklerine kadar batacak, bazılarına da ter tamamen gem vuracaktır." (Müslim: 2863)
Böylece bir kısmına çok şiddetli, bir kısmına daha hafif sıkıntı verir.
Bu sıkıntılara bir de Allah-u Teâlâ'nın huzuruna çıkmanın verdiği mahcubiyet eklenir. Dünyada kaçırdıkları fırsatları düşündükçe kahrolurlar.
Bu dehşet ve korku dolu bekleyişten bir an önce kurtulmak için, cehenneme gitmeye bile razı olurlar. "Yâ Rabb'i! Beni cehenneme götürmek suretiyle olsun, biraz rahata kavuştur!" demek zorunda kalırlar. (İbn-i Hibban)
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Hiçbirini bırakmaksızın onları diriltip mahşerde bir araya toplarız." (Kehf: 47)
"Onlardan her biri kıyamet gününde teker teker O'nun huzuruna gelirler." (Meryem: 95)
Kalpler parça parça olduğu halde, kimse ile konuşmadan, yemeden, içmeden, hesapların görülmesini, haklarında verilecek hükmü beklerler. Şaşkınlık ve perişanlık içinde ayakta dururlar. Herkes ameline göre belli bir grupta yerini alır. Bu geniş sahada kimse gözden uzak bulunmaz.
Günahkâr ve isyankârların bütün bu meşakkatleri henüz hesap görülmeden ve azaba uğramadan olacaktır.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"O gün birtakım yüzler vardır, üzerini toz kaplamış, karanlıklar örtmüştür." (Abese: 40-41)
Yüzlerde böyle toz ile karanın bir araya gelmesi, korku ve zilletin en ürkütücü bir şekilde ortaya çıkışıdır.
"Her kul öldüğü hal üzere dirilir." (Müslim: 2878)
Kıyamet haktır ve gerçektir. Vakti saati gelince gerçekleşir. Olmama ihtimali yoktur. Mutlaka olacak, herkes toplanıp gözü ile görecektir.
Âyet-i kerime'lerde:
"Hepsi Allah'ın huzuruna çıkıp toplanırlar." (İbrahim: 21)
"O gün bütün insanların bir araya toplandığı bir gündür ve o gün görülecek bir gündür." buyuruluyor. (Hûd: 103)
Hiç kimse kendi isteğiyle gelmiyor, getiriliyor.
Diğer bir Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:
"Sur'a üfürüldüğü gün hepiniz bölük bölük gelirsiniz." (Nebe: 18)
Bu hitap bütün insanlaradır. Herkes amelinin karşılığını almak için grup grup, zümre zümre gelirler. Haklarında verilecek hükmü gözetlemekten başka yapacak bir çareleri yoktur. Herkes lâyık oldukları âkıbete erer.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Hepsi saf saf Rabb'inin huzuruna arzedilirler." (Kehf: 48)
"O gün insanlar âlemlerin Rabb'inin huzurunda divan dururlar." (Mutaffifin: 6)
O gün suçlular için çok sıkıcı bir gündür. Artık gaflet perdesi ile kapanmış olan gözler açılmış, gizli kalan hakikatler zuhur etmiş, bütün açıklığı ile ortaya dökülmüş, bütün anlaşmazlıklar çözümlenip karara bağlanmıştır.
Hiçbir kimsenin kaçacak bir yeri yoktur ve hiçbir fert unutulmaz.
Mahlûkatı bir araya toplayacak, sonra aralarını ayıracak, ihtilâf ettikleri hususlarda nihaî hükmü verecektir.
Mahşer yerinin güçlüklerinden birisi de, cehennemin mahşer yerine getirilmiş olmasıdır.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"O gün cehennem de getirilir. İnsan hatırlar, fakat artık hatırlamanın kendisine ne faydası var?" (Fecr: 23)
Günahkârlar cehenneme, müminler de cennete yakın olarak toplanırlar:
"O gün cennet takvâ sahiplerine yaklaştırılır. Cehennem de azgınlara gösterilir." (Şuarâ: 90-91)
Daha oraya gitmeden önce harareti karşılarında görünmeye başlar, cehennemliklerin kalplerini büyük bir endişe sarar.
Her asrın insanı yaşadığı devirde kime tâbi olduysa onunla mahşere çağırılacaktır.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"İnsan sınıflarından her birini biz o gün imamlarıyla beraber çağıracağız." (İsrâ: 71)
Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz bu Âyet-i kerime hakkında; "İmamdan murad, herkesin yaşadığı asrın önderidir." buyurmuşlardır.
Herkes dünyada kimin bayrağı altında bulunmuşsa, kime uymuş, kimleri rehber edinmişse, ahirette de onun bayrağı altında bulunacaktır.
Rehber edindiği, peşine düşüp gittiği lideri nereye götürürlerse onlar da oraya gidecek. Dünyada olduğu gibi ahirette de bir ve beraberdirler. İyiler iyilerle beraber cennette, kötüler kötülerle birlikte cehennemde olacaklardır.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Firavun kıyamet gününde milletine öncülük eder, onları cehenneme götürür. Gittikleri yer ne kötü yerdir!" (Hud: 98)
"Onlar bu dünyada da, kıyamet gününde de lânete uğratılırlar. Ne kötü yerdir onların götürüldükleri yer!" (Hud: 99)
Ne kötü bir ikramdır onlara takdim edilen! Ne kötü bir bağıştır verilen!
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Onları ateşe çağıran imamlar kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir." (Kasas: 41)
"Bu dünya hayatında biz onların peşine bir lânet taktık (daima lânetle anılacaklardır.) Kıyamet gününde ise onlar çirkinleştirilip iğrenç kimselerden olacaklardır." (Kasas: 42)
İyilerin arkasında gidenler, saadet-i ebediyeyi kazanmaya vesile oldukları için liderlerini överek ve ona dualar ederek büyük bir mutluluk içinde Cennet-i alâ'ya doğru yürüyeceklerdir.
Saptırıcı liderlerin peşine takılanlar ise felâket-i ebediyeye düşmelerine sebep oldukları için onlara büyük bir kin ve öfke duyacaklar, düşünmeden körü körüne ardına sürüklendikleri önderlerine lânetler yağdıracaklar, beddualar edeceklerdir.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Hepsi birbiri ardından cehennemde toplanınca, sonrakiler öncekiler için 'Ey Rabb'imiz! Bizi saptıranlar işte bunlardır. Bunlara ateşten bir kat daha fazla azap ver!' derler.
Allah da 'Zaten hepsinin azabı kat kattır, fakat siz bilmezsiniz.' buyurur." (A'râf: 38)
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Kıyamet gününde insanlar bir araya toplanır, Rabb'imiz 'Her kim neye tapmışsa onun ardına düşsün.' buyurur. Artık kimi güneşin, kimi ayın, kimi tağutların (kodamanların) peşine düşüp gider." (Buhârî. Rikak: 52)
Allah-u Teâlâ bu gibi kimselere azabını hatırlatarak kendi katına geldikleri zaman hor ve hakir olarak birbirleri ile çekişip tartışacaklarını haber vererek Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:
"Sen o zâlimleri Rabb'lerinin huzurunda durduruldukları zaman, suçu birbirine atıp dururken bir görsen!" (Sebe: 31)
Başkalarının peşlerinde körü körüne giden, bu hususta kendilerini uyarmak isteyen münevver insanları dinlemeyen kimseler, o gün hakikati apaçık gördüklerinde; liderlerinin suret-i haktan görünerek her şeyi nasıl ters gösterdiklerini, o kodamanlara uydukları için nasıl bir felâkete düşürüldüklerini ve azabın hazır vaziyette kendilerini beklediğini müşahede ettiklerinde pek büyük bir hasret çekecekler.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"İçlerinde zayıf sayılanlar (tâbi olanlar, peşlerine takıldıkları o) büyüklük taslayanlara 'Siz olmasaydınız biz inanmış olacaktık.' derler.
Büyüklük taslayanlar ise zayıf sayılanlara (kendilerine tâbi olanlara) 'Size hidayet geldi de, sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, kendiniz suçlu idiniz' derler.
Zayıf sayılanlar (tâbi olanlar) da (peşlerinden gittikleri) o büyüklük taslayanlara 'Hayır, gece gündüz bizi aldatıyordunuz. Bize Allah'ı inkâr etmemizi, O'na ortaklar koşmamızı emrediyordunuz.' derler.
Bunlar azabı gördüklerinde pişmanlıklarını içlerine atarlar, ettiklerine içleri yanar." (Sebe: 31-33)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir defasında Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- Hazretleri'ne öğüt ve nasihatte bulunurken, kurtuluşa erişebilmesi için ona âhir zamanda gelecek olan bu topluluğa uymasını tavsiye etmiş ve onların kimler olduklarını açıkça ifşâ ederek şöyle buyurmuştu:
"Ey Ebu Hüreyre! Sen, insanlar çekindikleri zaman çekinmeyen, insanlar ateşten emin olmak istediklerinde korku duymayan topluluğun yolu üzerinde bulun!"
Ebu Hüreyre -radiyallâhu anh- dedi ki:
"Yâ Resulellah! Onların vasfını bana anlat ki onları tanıyayım!"
Buyurdu ki:
"Onlar, benim ümmetimden âhir zamanda gelecek bir topluluktur ki; kıyamet gününde, tıpkı peygamberlerin haşrolunduğu gibi haşrolunacaklardır. İnsanlar, durumları gösterilip de onları gördükleri zaman, onların peygamberler olduklarını sanacaklar. Tâ ki ben; 'Ümmetimdir, ümmetimdir!..' deyip de kendilerini tanıtıncaya kadar... Nihayet halk, onların peygamber olmadıklarını anlayacak. Şimşek ve rüzgâr misâli geçip gidecekler, nurlarından mahşer ehlinin gözleri kamaşacak!"
Dedim ki; "Yâ Resulellah! O hâlde bana onların yaptıklarına dâir bir misal ver de, ben de onlara katılayım!"
Buyurdu ki:
"Ey Ebu Hüreyre! Bu topluluk, zor ve güç bir yola girerek peygamberlerin derecesine kavuşurlar. Allah, kendilerini doyurduktan sonra açlığı, giydirdikten sonra çıplaklığı, içirdikten sonra susuzluğu tercih ederler; Allah'ın katındakine ümitlerini bağlayıp bunları terk ederler. Hesabından korku duyarak helâli dahi bırakırlar. Dünyaya sadece bedenleri ile ilgi gösterirler, onun herhangi bir şeyiyle iştigâl de etmezler.
Onların Rabb'lerine olan itaatleri karşısında, melekler ve peygamberler dahi hayrete düşer. Ne mutlu onlara, ne mutlu onlara! Allah'ın, onlarla benim aramı birleştirmesini ne kadar çok isterdim!"
Sonra Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- onlara duyduğu iştiyaktan dolayı ağladı ve daha sonra şöyle buyurdu:
"Allah, yer ehline azap etmeyi murad ettiğinde onlara nazar eder de, azâbı derhâl onlardan geri çevirir. Onun için ey Ebu Hüreyre, sen onların yolu üzerinde bulun! Onların yoluna karşı gelen, vereceği hesâbın şiddetinden tir tir titreyecektir!" ("el-Vesâyâ li-İbnü'l-Arâbî"; Hâlet Ef. no: 198/2 486a yaprağı)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Allah-u Teâlâ'nın nuru, âlemlerin gurur ve sürûrudur. Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- Hazretleri onun bizzat huzur-u saâdet'inde terbiye görüyordu. En çok Hadis-i şerif rivâyet edenlerden birisi idi ve aynı zamanda seçkin Ashâb-ı kiram'dandı.
Buna rağmen ona bu topluluğa katılmasını emretmesi, bütün insanların dikkatlerini çekmesi ve bu âlî yolu tarif etmesi içindir. Yoksa dünya kurulduğundan beri onun fevkinde bir nur, bir terbiyeci gelmedi ki ondan terbiye alsın.
Bunun mânâsı: Bu topluluk o topluluk, o topluluk bu topluluktur. Arada hiç fark olmadığını ihsas ettirmek istiyor.
Niçin gözleri kamaşacak? Onlardan başka giyinen yok ki! Bu ihsan ve ikram karşısında bir mahluk âciz düşer, şükretse edemez, bir şey yapsa yapamaz.
İşte onlara Allah-u Teâlâ'nın o lütfu bu olacak, o lütfa mazhar olanlar dünyada da örtülü, ahirette de örtülü olacak.
Çalışanlar bunun için çalışsın!
"O topluluğa katıl!" demesinin manası: Hiçbir topluluk onun topluluğundan üstün olamaz. Yalnız bu topluluğun değerini bildirmek için Siyah Bayraklılar'ın mahiyetini ortaya koymak için ve katılmayla kâr edeceği için böyle buyurdu. Niçin? Siyah Bayraklılar'ı, cihatçılara vermiş. Mahşerde onların hepsi ashâb olarak çıkacaklar ama Siyah Bayraklılar nur olarak çıkacaklar.
O Resulullah Aleyhisselâm ki âlemde bir defa geldi, on sekiz bin âlemin sultanıdır. Ashâbı da onun efdaliyetinden ötürü çok efdâl, tarifi mümkün değil. Yoksa Resulullah Efendimiz'den daha efdâl hiç kimse gelmiş değil, Ashâb-ı kiram'dan üstün bir şey olamaz. Çünkü o nurun karşısında o nuru gördüler hepsi âli, yüksek, tarifi mümkün değil amma Cenâb-ı Hakk o değerin bir benzerini bugün vermiş. Her şey o kelimenin içinde, "O topluluğa katıl!" O bu, bu O... Size de ne mutlu ki bu devirde yaşatıyor. Hamd-ü senâlar olsun.
Burası Hakk kapısı, bu zaman âhir zaman olduğu için, mücadele çok çetin olduğu için, Allah-u Teâlâ bu Siyah Bayraklılar'ı da dininin koruması için halkettiği için efdaliyet buradan geliyor.
Bu cihadın nimetini, kıymetini bilin. Ama aslını ahirette öğreneceksiniz.
Bir mümin için bu tarif edilemez sonsuz bir bayramdır.
Dünyada sırat-ı müstakim üzerinde olup, doğrudan ve doğruluktan ayrılmayanlar sıratı kolaylıkla geçerler.
Ebu Said-i Hudri -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"Müminler, kimi göz kırpacak kadar zaman içinde, kimisi şimşek gibi, kimisi rüzgar gibi, kimisi de ala-yörük cins at ve deve gibi süratle geçerler." (Tecrid-i sarih: Cilt; 2, Sh; 832)
Kimileri de sendeleyerek, elleri ve ayakları ile emekleyerek geçerler. Bir kolunu çekse öteki kolu, bir ayağını çekse öteki ayağı takılır, kurtuluncaya kadar ateş yanlarına çarpar, sonra onlar da kurtulurlar.
Cennetlikler aynı zamanda cehennemi ve içindeki azabı gözleriyle görmüş olurlar. Kurtuldukları için sevinçleri ve şükürleri artar.
Bu geçmeyi müminlerden en yüksek mertebede olanlar farkedemeyecekler, göz açıp kapanıncaya kadar geçip gideceklerdir.
Bütün insanlar sırat köprüsünden geçeceklerdir.
Âyet-i kerime'de:
"İçinizden cehenneme uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu Rabb'inin katında kesinleşmiş bir hükümdür." buyuruluyor. (Meryem: 71)
Bu uğrama yolun oradan geçmesi sebebiyledir. Cennete girecek olan oradan geçecek, cehenneme girecek olan ise oradan girecektir.
Sıratın genişliği ve uzunluğu, insanların oradan geçmeleri ve hızları, dünyada yapmış oldukları amellere göredir.
Hani "Sırat köprüsü kıldan incedir" denir ya; sırat köprüsü dünyadadır. Ahkâm-ı ilâhiye'ye inceden inceye dikkat edersen, senin için ahirette sırat köprüsü yok. Evet cehennemden geçeceksin ama kimisi şimşek hızıyla, kimisi göz kırpacak kadar az zamanda, kimisi de yıldırım hızıyla geçecek. Bunlar cehennemi de, sırat köprüsünü de görmezler. Ayağını basar ve öteki tarafa geçerler. Ama ahkâm-ı ilâhiye'ye dikkat etmeyen, şüphe eden, nefsine dalan ayağını basar ve kayar.
Allah-u Teâlâ'nın yakın kulları Cennet-i alâ'ya girince, melekler sorar:
"Anlatın bakalım; mizan nedir, sırat nedir?" Onlar "Biz bunları görmedik" diye cevap verirler.
Demek ki onlar buraya tabi tutulmamışlar. Yani onlara "Siz imtihanınızı verdiniz, geçin!" denilmiş. Onlar sırattan geçmiştir ama geçtiğinin farkında değildir, bilmiyorlar. Bu çok mühimdir.
Kim ki ahkâmı inceden inceye süzüp hareket ederse, ona ahirette kolaylık vardır. Sırat köprüsü onun için geniş ve rahat olur, dolayısıyla geçmesi de kolay olur.
Dünyada ahkâma dikkat etmeyen, incelemeyen, orada her halde çok ince hesaptan ve çok ince köprüden geçecek. Şüpheli şeylerden dahi geçmedikçe huzur bulamazsınız.
Bunların nurları cehennemi söndürür gibi olacaktır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Kıyamet gününde sırat köprüsünden geçilirken cehennem ateşi:
'Geç ya mümin! Senin nurun benim ateşimi söndürüyor.'
Diyerek mümin-i kâmile hitap eder." (Câmiu's-Sağîr)
Bu adam düşse ne olur? Onları ateş dahi yakmaz.
Sırattan geçerken yalnız peygamberlerin konuşmalarına izin verilir. Her peygamber kendi ümmetinin başında bulunur ve sıratı geçerken:
"Allah'ım! Selâmet ver, selâmet ver!" duâsını tekrar ederler.
Sıratı ilk olarak Cenâb-ı Fahr-i Kainat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ve ümmet-i muhteremesi geçecekler, daha sonra ise diğer Peygamber Efendilerimiz ve ümmetleri geçeceklerdir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:
"Cehennemin ortasına sırat kurulur. Ümmetini en evvel geçiren ben olurum." buyurmuşlardır. (Buhârî - Müslim)
Sırattan önce geçmek Ümmet-i Muhammed'in hususiyetlerindendir.
Abdullah bin Selâm -radiyallahu anh-den rivayet edilmiştir:
"Sonra bir münâdi 'Muhammed nerede?' diye nida eder. Bunun üzerine Resulullah Aleyhisselâm ayağa kalkıp, iyisi ile faciri ile hep birlikte olmak üzere bütün ümmeti de arkasına düşecek ve sıratın yolunu tutacaklardır. Allah-u Teâlâ o zaman düşmanlarının görmelerindeki nuru alacak ve bunlar sağlı sollu cehennemin içine sapır sapır dökülecekler, yalnız Peygamber Aleyhisselâm ve salihler kurtulacaklardır." (Hakim)
İnananlar için gayet geniş ve kısa olan sırat, asilere kıldan ince, kılıçtan keskin olur.
"Sonra takvâya erenleri kurtarırız, zalimleri de orada diz çökmüş olarak bırakırız." (Meryem: 72)
Sırat köprüsünden selâmetle geçildikten sonra müminler gruplar halinde cennete doğru sevkedilirler.
Orada bitmez tükenmez nimetlerin içinde asıl büyük bayramları doya doya yaşayacaklardır.
İlk olarak Hazret-i Allah'ın biricik Habib-i Ekrem'i Muhammed Aleyhisselâm cennete girer.
Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivâyet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde buyuruyorlar ki:
"Ben kıyamet gününde cennetin kapısına gelerek açılmasını isteyeceğim.
Cennetin bekçisi bana:
– Sen kimsin? diyecek.
Ben de:
– Muhammed'im! diyeceğim.
Bunun üzerine şöyle söyleyecek:
– Ben ancak sana açmaya memur oldum. Senden önce hiçbir kimseye cennetin kapılarını açmayacaktım." (Müslim: 197)
Müminler etrafları meleklerle dolu olduğu halde, en izzetli bir halde, dolunay veya parlak yıldızlar gibi ışıklar saçarak cennete doğru yürürler.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Rabb'lerine karşı gelmekten sakınanlar bölük bölük cennete götürülürler. " (Zümer: 73)
"Cennet müttakilere yaklaştırılır. Zaten uzak değildir." (Kaf: 31)
Cennete yaklaştıkça oranın nefis kokusunu için için duyarlar, her nefes alıp vermede şevkleri ve ümitleri bir kat daha artar. Gözler görmedik, kulaklar işitmedik, beşer gönlünden geçmedik şeyler görürler.
"Oraya geldiklerinde cennet kapıları açılır." (Zümer: 73)
Kendilerine Rabb'leri tarafından cennet kapılarının açılması müminler için ne büyük bir ikram-ı ilâhidir.
"Bekçiler onlara derler ki:
Selâm olsun size! Hoş geldiniz! Ebedî olarak içinde kalmak üzere buraya girin!" (Zümer: 73)
Her şey onların bekledikleri şekilde gerçekleşmiştir.
"Melekler onları şöyle karşılar:
İşte bu, size vaadedilmiş olan gününüzdür." (Enbiyâ: l03)
Zebânilerin kâfirleri cehennemin kapısında hakaretlerle tehditlerle karşılamalarına mukabil, melekler müminleri selâm ve övgü ile, müjdelerle ve ayakta karşılayacaklardır.
"Müjde! Bugün altlarından ırmaklar akan ve içinde ebediyen kalacağınız cennetler sizindir." (Hadid: l2)
"İşte büyük kurtuluş budur." (Hadid: 12)
Cennete girmekten daha büyük kurtuluş olabilir mi?
Huzurun ve sevincin en çok olduğu cennete girileceği gün, müminler eşleri ile beraber cennete dâvet edileceklerdir:
"Girin cennete! Siz ve eşleriniz ağırlanıp sevindirileceksiniz!" (Zuhruf: 70)
"Esenlikle ve korkusuz korkusuz oraya girin!" (Hicr: 46)
Müminler taraf-ı ilâhîden taltif olunurlar:
"İşte bu cennet; Allah'a yönelen, O'nun buyruklarına riâyet eden, görmediği halde Rahman'dan korkan, Allah'a yönelmiş bir kalp ile gelen sizlere, hepinize vaad olunan yerdir. Oraya esenlikle girin!" (Kaf: 32-33-34)
Her bir grup kendilerine uygun düşen grupla beraber olacaktır. Böylece fevc fevc, bölük bölük cennete götürülürler.
Her mümine ölüm anında ve kabirde cennetteki yeri gösterildiği için, cennete girdiği zaman yerini kolayca bulur.
"Allah onları (dünyada iken) kendilerine anlattığı cennete koyar." (Muhammed: 6)
Yollarını şaşırmadan ve hiç kimseye yol sormadan konaklarına giderler.
Hadis-i şerif'lerde şöyle buyuruluyor:
"Birbirine tutunacaklar, bazısı bazısının elinden tutacak." (Müslim: 219)
"Cennete ilk giren cemaatin yüzleri ayın ondördüncü gecesindeki kadar aydın, onların arkasından girenlerin yüzleri ziya bakımından en parlak yıldız gibidir." (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1343)
"Muhakkak ki ümmetimden, cennete yetmiş bin veya yedi yüz bin kişi girecek. Öyle ki sonrakiler girmeden öndekiler girmeyecektir. (Saf hâlinde girecekler.) Yüzleri ayın on dördü gibi olacaktır." (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1344)
Allah-u Teâlâ kullarına olan lütuf ve ihsanlarının bir nişanesi olarak müminleri yine kendileri gibi mümin olan zürriyetleri ile cennette bir arada bulunduracaktır.
"Oraya kendileri ile birlikte atalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanlarla beraber girerler." (Ra'd: 23)
Cennet sakinleri Allah-u Teâlâ'nın misafirleridir. Hane sahibi misafirin rahatını temin ettiği gibi, Allah-u Teâlâ da misafirini akla-hayale gelmeyen nimetleriyle taltif ederek rahatlarını temin edeceğini beyan buyurmuştur.
"Doğrusu müttakilere güzel bir gelecek vardır." (Sâd: 49)
Orada ölümden, cennetten çıkarılmaktan, her türlü üzüntü, korku, yorgunluk, zahmet ve diğer musibetlerden emindirler.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
Bir münâdi seslenir:
"Gerçekten sizin için sıhhat ve âfiyet vardır, artık ebedi olarak hasta olmayacaksınız.
Sizin için hayat vardır, artık ebedi olarak ölmeyeceksiniz.
Sizin için gençlik vardır, artık ebedi olarak ihtiyarlamayacaksınız.
Sizin için nimetlere garkolmak var, artık ebedi olarak fakir düşmeyeceksiniz." (Müslim: 2837)
"Muttakiler cennetlerde nimetler içindedirler. Rabb'lerinin kendilerine verdikleri ile zevk ve sefa sürerler. Rabb'leri onları cehennem azabından korumuştur." (Tûr: 17-18)
Nimetlere garkolmakla kalmazlar, büyük bir azaptan da korunmuş olurlar.
"İnce ipekten ve parlak atlastan (elbiseler) giyerek karşılıklı otururlar." (Duhan: 53)
Göz kamaştırıcı elbiseler giyinmiş oldukları halde sohbet ederler. Onlardan hiçbirisi bir diğerine sırtını dönmüş vaziyette oturmaz.
"Böyle olduğu gibi, biz onları ayrıca iri gözlü hurilerle de evlendirmişizdir." (Duhan: 54)
"Yanlarında da gözlerini eşlerinden ayırmayan, hep aynı yaşta nâzeninler vardır." (Sâd: 52)
Tatlı bakışlarını yalnız eşlerine dikerler. Başkalarına kesinlikle ilgi duymazlar.
Cennette hiçbir şeyin eksikliği hissedilmez.
"Orada koltuklara yaslanarak birçok meyveler ve içecekler isterler." (Sâd: 51)
Onların yiyip içmeleri bir ihtiyaçtan dolayı olmayacaktır. Onlar ölümsüz bir hayata mazhardırlar.
"Dolu dolu kadehler vardır." (Nebe: 34)
İnsanların bağ ve bahçelerde oturmaktan, pınar başlarında gezmekten lezzet alması tabii bir haldir.
"Kendilerine ikram olunur." (Saffat: 42)
Cennet nimetleri o kadar çoktur ki, herkese fazlasıyla bahşedilecektir. Herkes nail olduğu nimetle bahtiyardır.
Arzuladıkları her şey Allah-u Teâlâ tarafından kendilerine bir ikram olarak verilecektir.
"İşte hesap günü için size vadolunan şeyler bunlardır." (Sâd: 53)
Allah-u Teâlâ emirleri yerine getirip haramlardan sakınan, yasaklardan kaçınan kullarını cennetine koyacağını vadetmiş, cennetlerin vasıflarını çeşitli Âyet-i kerime'lerinde haber vermiştir.
"Muttakilere vadolunan cennetin durumu şöyledir:
Altından ırmaklar akar. Yemişleri de gölgesi de süreklidir.
İşte bu, sakınanların âkıbetidir." (Ra'd: 35)
Bir Hadis-i kudsî'de Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
"Salih kullarım için cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin gönlünden bile geçirmediği nimetler hazırladım." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1720)
Allah-u Teâlâ bunları herkesten gizlemiştir. Değil hepsini, bir tanesini bile bilen yoktur, yalnız kendisi bilir.
"Ebedî kalacakları cennetlerde, diledikleri her şeyi bulurlar. Çünkü bu, Rabb'inin yerine getirilmesi istenen bir vaadidir." (Furkân: 16)
Her şeyi diledikleri gibi bulurlar ve her dileklerinin yerine getirildiğini görürler.
"Orada ebedi kalacaklardır." (Furkan: 76)
"Orası ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir makamdır." (Furkan: 76)
Artık ne ölecekler, ne de oradan çıkarılacaklar, en güzel yerde en güzel hayatı yaşayacaklar.
Müminlere lâyık oldukları mükâfatlar bir bir verilince vaadinde sâdık olan Allah-u Teâlâ'nın her an övülmeye lâyık olduğunu düşünerek derin bir sevgi ve saygı ile hamd ve senâ ederler.
"Bize verdiği sözü yerine getiren ve bizi cennete varis kılan Allah'a hamdolsun. Cennette istediğimiz yerde oturuyoruz. (Allah için) çalışanların mükâfâtı ne güzelmiş!" (Zümer: 74)
Bu dünyadaki bayramlar küçük bayramlardır. Asıl büyük bayramlar ahireti kazanmış olan, sorgu-sual olmaksızın Cennet-i âlâ'yı kazanarak Cemâlullah'ı seyre dalan mümin kulların bayramları olacaktır.
Müminler cennette bütün nimetlerin üstünde, mekândan münezzeh olarak Allah-u Teâlâ'yı zaman zaman görmek saadetine nâil olacaklardır.
Abdullah bin Ömer -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlar:
"Cennetliklerin Allah katında en kıymetli olanları, Vech-i İlâhi'ye sabah ve akşam nazar ederler." (Tirmizi: 2556)
Daha sonra şu Âyet-i kerime'leri okumuşlardır:
"Nice yüzler vardır ki o gün ışıl ışıl parlar, Rabb'lerine bakarlar." (Kıyâmet: 22-23)
Allah-u Teâlâ kendi cemâlini görmekle müşerref kılmak istediği kullarında, görmeye liyakat halkeder. Cennet sakinleri için nimetlerin en büyüğü perdesiz olarak Allah-u Teâlâ'yı görmektir. Bu nimete kavuştukça, diğer bütün nimetleri ve zevkleri unuturlar. O'na bakmaya devam ettikleri sürece hiçbir şeye iltifat etmezler. Cennet bu nimetin yanında bütün şaşası ile sönük kalır.
Cerir bin Abdullah -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Siz şu ayı gördüğünüz gibi, Rabb'inizi de böyle perdesiz göreceksiniz ve O'nu görme hususunda üstüste sıkışıp birbirinizin üzerine yığılmayacaksınız." (Müslim: 633)
Süheyb -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde ise şöyle buyururlar:
"Cennetlikler cennete girdiği zaman Allah Tebâreke ve Teâlâ 'Bir şey istiyorsanız söyleyin, onu da vereyim!' buyurur. Onlar da 'Sen bizim yüzlerimizi ak etmedin mi? Sen bizi cennete koymadın mı? Sen bizi cehennemden kurtarmadın mı?' derler.
Bunun üzerine Allah hicabı kaldırır, artık onlara Rabb'lerine -azze ve celle- bakmaktan daha sevimli bir şey verilmiş olmayacaktır." (Müslim: 181)
Süheyb -radiyallahu anh- der ki:
Resulullah Aleyhisselâm bu sözlerinden sonra şu Âyet-i kerime'yi okumuştur:
"Güzel amelde bulunanlara daha güzel mükâfat, bir de ziyade vardır." (Yunus: 26)
Kadın erkek herkes her Cuma Allah-u Teâlâ'nın daveti üzerine O'nun yüce ziyaretine giderler. Nurdan perde kalkar ve Cenâb-ı Hakk'ı dolunay gibi net olarak görürler. Yüzleri daha da güzelleşmiş olarak köşklerine dönerler. Eşleri onları neşe ile sevinçle karşılar.
Said bin Müseyyeb -radiyallahu anh-den rivayet edilmiştir:
Said -radiyallahu anh-, Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- ile karşılaştıklarında "Allah'tan, cennet çarşısında bizi bir araya getirmesini dilerim." dedi. Bunun üzerine Said -radiyallahu anh- "Cennette çarşı var mıdır?" diye sordu. Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- "Evet vardır." dedi ve sözlerine devam etti:
"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bana bildirdi ki, cennetlikler cennete girdikleri vakit orada amellerin çokluğu nispetinde yerleşeceklerdir. Sonra dünya günlerinden bir Cuma günü kadar bir müsaade verilecek, onlar da Rabb'lerini ziyaret edeceklerdir.
Rabb'in arşı onlara görünecek ve Rabb kendilerine cennet bahçelerinden bir bahçede tecelli edecektir.
Onlar için nurdan minberler, inciden minberler, yakuttan minberler, zebercetten minberler, altından minberler ve gümüşten minberler kurulacaktır.
Onların en aşağı mertebede olanları -ki içlerinde hiçbir aşağılık kişi yoktur- misk ve kafur tepesinin üzerinde oturacaklar ve minber sahiplerini, kendilerinden daha üstün oturma yerlerinde olduklarını sanmayacaklardır."
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- der ki:
"Yâ Resulellah! Rabb'imizi görecek miyiz?" dedim.
Şöyle buyurdu:
"Evet göreceksiniz. Siz güneşin ve dolunay gecesi ayın görünmesinden şüphe eder misiniz?"
Biz de "Hayır!" diye cevap verdik.
Buyurdu ki:
"Böylece Rabb'inizin görünmesinde de şüphe etmeyeceksiniz.
Allah'ın o mecliste kendisiyle karşılıklı konuşmadığı hiçbir kişi kalmayacaktır. Hatta onlardan birine "Ey filân oğlu filân! Şöyle ve şöyle dediğin günü hatırlıyor musun?" buyuracak. Ve ona dünyadaki vefasızlıklarından bir kısmını hatırlatacaktır.
O da "Ey Rabb'im! Beni bağışlamadın mı?" diyecek. Allah "Evet bağışladım. İşte sen benim bağışlamamın genişliği sayesinde şu makama ermiş bulunuyorsun."
Onlar bu durum üzere iken üstlerinden bir bulut kendilerini kaplayacak ve üzerlerine bir güzel koku yağdıracaktır. Ki onlar o zamana kadar onun kokusuna benzer hiçbir koku almamışlardı.
Sonra Rabb'imiz "Sizin için hazırladığım büyük bağışa kalkın ve canınızın çektiğini alın!" buyuracak. Bunun üzerine meleklerle çevrili ve içinde gözlerin bir benzerini görmediği, kulakların işitmediği ve gönüllerden geçmeyen şeyler bulunan bir çarşıya geleceğiz. Canımızın istediği şey bize taşınacaktır.
Orada satmak ve satın almak yoktur. İşte o çarşıda cennetlikler birbirleriyle karşılaşacaklardır.
Resulullah Aleyhisselâm şöyle devam etti:
"Yüksek mevki sahibi olan kişi gelip kendisinden aşağı olan kişiyle buluşacak -esasen içlerinde aşağılık kişi yoktur- ve onun üzerinde gördüğü elbise, bunun gözünü kamaştıracaktır. Ancak son cümlesi bitmeden, kendi üzerindeki elbisenin, onun sırtında bulunandan daha iyi olduğunu hayal edecektir. Çünkü cennette hiç kimsenin üzülmesi diye bir şey yoktur.
Sonra köşklerimize meskenlerimize dağılacağız. Eşlerimiz bizleri "Merhaba, hoş geldin! Bizden ayrıldığın zamanki güzelliğinden daha üstün bir güzelliğe sahip olarak geldin!" diyerek karşılayacaklar.
O da şöyle mukabelede bulunacak:
"Biz bugün Cebbar olan Rabb'imizin meclisinde bulunduk. Elbette bu döndüğümüz şekilde dönecektik." (Tirmizi: 2673)









