Hakikat Yayıncılık - Muhterem Ömer Öngüt’ün Eserleri | Hakikat Dergisi | Hakikat Medya | Hakikat Kırtasiye
Arama Yap
Başyazı - TERAKKİYÂT İLE HELÂKİYÂT NOKTASI - Ömer Öngüt
TERAKKİYÂT İLE HELÂKİYÂT NOKTASI
Başyazı
İsmail Yavuz
1 Mayıs 2026

 

"Nefsini Tertemiz Yapıp Arındıran Felâh Bulmuş, Kurtulmuştur. Onu Kirletip Örten Kişi Elbette Ziyana Uğramıştır."
(Şems: 9-10)

"Kim İnanır, Nefsini Islah Ederse, Onlara Hiç Korku Yoktur ve Onlar Mahzun da Olmayacaklardır."
(En'âm: 48)

"Ey İman Edenler! Siz Kendi Nefislerinizi Islah Etmeye Bakın. Siz Doğru Yolda Bulundukça Yoldan Sapanların Size Zararı Olmaz."
(Mâide: 105)

"Allah'ım! Gözümü Açıp Kapatıncaya Kadar Beni Nefsime Bırakma ve Bana Verdiğin İyi Şeyleri Benden Geri Alma."
(Hadis-i Şerif)

TERAKKİYÂT İLE HELÂKİYÂT NOKTASI

 

"İhlâslı olanlar yürüdükçe varlıklarını yitirirler. O tepeden aşağıya doğru Allah'ın lütfuyla iner. Yani çıkar, çıkar, çıkar, hiçliğe iner. O hiçlik onun daire-i saâdet'ine delâlet eder. Bunlar Allah-u Teâlâ'nın kurtardığı kimselerdir. Senelerden beri nazargâh-ı ilâhi olan kalbine sardığı varlık tellerini, Allah yoluna düşmesiyle yavaş yavaş sermeye başlar. Diğer taraftan da hiçlik tellerini toplar. Mahviyet kısmına geçince artık yükü azalmıştır. Yapıcılık, bilicilik, öncülük gibi sıfatlar bir bir zail olmaya başlar. Bir de şeytana tutunanlar vardır. O tepede ya, şeytan o anda onu kaydırmaya çalışıyor ve kaydırıyor. "Herkesten daha üstünüm!" demeye, herkese tepeden bakmaya başlar. Her şeyi kendisine mâleder. Çok yükseldiğini zanneder. Herkesi küçük kendisini büyük görür. "Ben yürüyorum, ben biliyorum, ben söylüyorum, ben çalışıyorum!" diyerek sivrilmiştir, içine kurt düşmüştür. Bu gibi haller geldikçe yanıbaşındakileri küçümsemeye başlar. Artık o yolunu değiştirmiştir. Sola kaymıştır. Kaydığı yetmez, orada plân çevirmeye çalışır. "Ben bu işi daha iyi yürütebilirim, daha lâyıkım!" der. Plânını tatbike koyarken Hazret-i Allah da onun kalbini çevirir..." (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)

 

Hiç şüphe yok ki Allah-u Teâlâ'ya;

"Selim bir kalp" ile,

"Arınmış bir beden" ile,

"Mânen tekâmül etmiş bir ruh" ile ve,

"İman dolu bir gönül" ile kavuşmak en büyük bir kurtuluş, sonu gelmeyen bir mutluluktur.

Fakat ne yazıktır ki, bunu talep eden de pek az kişidir.

İşte bunun yolu da tasavvuftur.

Tasavvuf bir ilim irfan mektebidir. Tasavvuf ruhu talim ve terbiye, nefsi tezkiye etmek demektir.

Ruhu tâlim ve terbiye, nefsi tezkiye sayesinde insandaki ahlâk-ı zemimeler, kötü huylar gider. Emmâre olan, yani her kötülüğü emreden ve yaptıran nefis "Sâfiye"ye vardığı zaman sâfileşir, övülmeye lâyık olur. Buna da âmil tasavvuftur.

Tasavvuf, insanın süflî hayattan ulvî hayata yükselmesi ve yüksek kemâlâta ulaşabilmesi için; nefsini kötü duygu ve huylardan, hayvânî sıfatlardan arındırarak ahlâkını düzeltmesini, zâhirini ve bâtınını nurlandırmasını sağlayan mânevî bir disiplindir. Bu bakımdan tasavvuf, İslâm ahlâkının vücut bulmasında en büyük âmildir.

İnsan; hayvanî sıfatlardan kurtulup insanî sıfatı takınması, Yaratan'ını bilmesi, bulması için gönderilmiştir. Kim ki bunları yaparsa Hakk'ın kulu olur. Kim ki bunları inkâr ederse şeytanın kulu olur ve şeytanla beraber cehennemde olur.

Cenâb-ı Hakk, Âyet-i kerime'sinde yaratılış sebebimizi şöyle beyan ediyor:

"Ben cinleri ve insanları ancak (beni bilsinler) bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zâriyat: 56)

Bilinmeyen Hazret-i Allah'a ibadet edilmez. Bilmek lâzım. Fakat nasıl bileceğiz?

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:

"Nefsini bilen Rabb'ini bilir." buyuruyorlar. (Keşfü'l-Hafâ)

Kendini bilirsen Yaratan'ını bilirsin, amma sen kendini bilmezsen Yaratan'ını hiç bilemezsin. O'nu bilen, O'nunla ibadet eder, O'nun has kulu olur. Bilmek için intisap edip sülûk etmek gerekiyor.

Bütün gaye varlığı ifnâ etmek ve Var'ı bulmaktır. Varlığımız Var'ı bulmaya mânidir. Varlık yok edilip, Var bulunduğu zaman yapılan her iş Allah ile yapılır. Tasavvufun en son sınırı budur ve tasavvufun özüdür. Zira ancak Allah ile yapılan esastır. Bu hâle gelmeyen kimselere nefis müdahale eder, yaptıklarını nefisle yaparlar.

Bu ayki dergimizde; Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Kalblerin Anahtarı" külliyatından ve sohbetlerinden derlenen mânevi tekâmül nedir, terakkiyât nasıl olur, insan nereden kayar ve helâk olma sebepleri arz edilecek; bu yolda Var'ı bulma, mahviyete inip Hakk'a vasıl olma, vuslata erme yolları ile, nefis ve şeytana uyup varlık, benlikle yoldan çıkma, Hakk'tan uzaklaşma, helâkiyât durumları izah edilecek inşallah-u Teâlâ.

 

Terakkiyât ve Helâkiyât Noktası:

Bir kimse Tarikât-ı âliye'ye intisap ettikten sonra epey yol alır. Mürşid-i kâmil müridin ruhunu yükseltir. Birinci tepeyi geçirir, orada yol ikiye ayrılır. Cenâb-ı Hakk lütfuyla tecelli ettiği zaman mürid yukarıdan aşağıya doğru kendisini küçültmeye, varlığını yok etmeye çalışır. Mahviyet haline bürünür.

Yani ihlâslı olanlar yürüdükçe varlıklarını yitirirler. O tepeden aşağıya doğru Allah'ın lütfuyla iner. Yani çıkar, çıkar, çıkar, hiçliğe iner. O hiçlik onun daire-i saâdet'ine delâlet eder. Bunlar Allah-u Teâlâ'nın kurtardığı kimselerdir. Senelerden beri nazargâh-ı ilâhi olan kalbine sardığı varlık tellerini, Allah yoluna düşmesiyle yavaş yavaş sermeye başlar. Diğer taraftan da hiçlik tellerini toplar. Mahviyet kısmına geçince artık yükü azalmıştır. Yapıcılık, bilicilik, öncülük gibi sıfatlar bir bir zail olmaya başlar. Kendilerine şevk, teslimiyet, muhabbet, murakaba, tevekkül, vahdet ve hâl gibi lütuflar ihsan olunur. Bunlar "Nuriye fırkası"na ayrılmış olanlardır.

Şimdi bir insan mânen yükseldikçe Allah-u Teâlâ dilediğini indirir, indirir, indirir, her şeyi yerde arar. Yerin altında arar.

İhlâslı kimsenin yürüyüşü böyledir. Nasibini aldıkça gider, terakki eder. Nasibi varsa bir gün muradına erer.

"Muradına erer" ne demektir?

Bu üç noktada; Fenâfişşeyh, Fenâfirresul ve Fenâfillah'ta olur. Bu merhalelerden geçenler benliklerini eritirler.

Âyet-i kerime'de:

"Kim inanır, nefsini ıslah ederse, onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır." buyuruluyor. (En'âm: 48)

Bir de şeytana tutunanlar vardır.

O tepede ya, şeytan o anda onu kaydırmaya çalışıyor ve kaydırıyor. "Herkesten daha üstünüm!" demeye, herkese tepeden bakmaya başlar. Her şeyi kendisine mâleder. Çok yükseldiğini zanneder. Herkesi küçük kendisini büyük görür. "Ben yürüyorum, ben biliyorum, ben söylüyorum, ben çalışıyorum!" diyerek sivrilmiştir, içine kurt düşmüştür. Bu gibi haller geldikçe yanıbaşındakileri küçümsemeye başlar. Artık o yolunu değiştirmiştir. Sola kaymıştır. Kaydığı yetmez, orada plân çevirmeye çalışır. "Ben bu işi daha iyi yürütebilirim, daha lâyıkım!" der. Plânını tatbike koyarken Hazret-i Allah da onun kalbini çevirir. Kalbini çevirdiği anda mukallit sınıfına düşer. Artık o bir yıkıcıdır. Bunlar da Nâr fırkası'dır. Onlarda şekavet, gadap, harislik, tul-i emel, gönlü boş şeylere bağlamak gibi haller vardır.

Âyet-i kerime'de:

"Nefsini tertemiz yapıp arındıran felâh bulmuş, kurtulmuştur. Onu kirletip örten kişi elbette ziyana uğramıştır." buyuruluyor. (Şems: 9-10)

Birisi mahviyete doğru iniş yapıyor, birisi varlıktan kayıyor. Burası mihenk taşıdır.

Öyleyse alındıktan sonra Hazret-i Allah'a sığınmalı, ihlâs ve samimiyetle yola devam etmelidir. İnsan mânevi yolda yürüyüp terakki ettikçe kendisini küçük görmeye, küçülmeye, süzülmeye başlar, dâvâlardan geçer. Gayesi Hakk olup rızâ için hareket eder. Fakat terakki edemezse kendisini beğenme hâli husule gelir ve eneye kapılır. Kendisine paye verdiği anda olduğu yerde çakılır, hem düşer hem helâk olur. Başkasını da helâk eder. Şöyle ki, çürüyen bir meyvenin yanındaki meyveleri de çürütmesi gibi o anda başkalarını hemen çürütür. Bu ancak Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'lere dikkat etmekle ortaya çıkar.

Enes -radiyallahu anh- buyururlar ki:

"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu duâyı çok yapardı:

"Ey kalpleri çeviren Allah'ım! Kalbimi dinin üzerine sâbit kıl."

Ben bir gün kendisine:

"Yâ Resulellah! Biz sana ve senin getirdiklerine inandık. Sen bizim hakkımızda korkuyor musun?" dedim.

Bana şöyle cevap verdi:

"Evet! Kalpler, Rahman'ın iki parmağı arasındadır. Onları istediği tarafa çevirir." (Tirmizî: 2141)

Allah-u Teâlâ bir anda parmağıyla çeviriverir. Müslüman iken münâfık olur.

Hatta Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in:

"Ey kalpleri çeviren Allah'ım! Kalplerimizi senin taâtına çevir." diye niyazı vardır. (Buhârî)

Şeytan iki yerden avlar.

Saf, cahil insanlar kısmına, "Sen artık oldun, tamam senin işin, çıktın." der. O da "Tamam!" der. "Artık ben oldum!" İlmi olan okumuş insana da "Senin ilmin var, sen her şeyi bildin, bunların içinde ne işin var." der. O da "Tamam!" der. "Ben her şeyi bildim!" Ona da oltayı böyle takar. Bunlar şeytana kulak verdiklerinden gerçekten şeytan fırkasından olurlar.

Hadis-i şerif'te:

"Kim ki ben âlimim derse, bilin ki o câhildir." buyuruluyor. (Münâvî)

Âyet-i kerime'de ise:

"Size ilimden ancak az bir şey verildi." buyuruluyor. (İsrâ: 85)

Neticede ancak ihlâs sahibi kullar aldanmadan kalırlar.

Bakınız ben size demiştim ki, Mürşid-i kâmil resimdir, paçavradır, maskedir. Hiçbir ferdin ağzından bunlar çıkmış değil.

Mürşid-i kâmil bir resimdir, görüyorum.

Mürşid-i kâmil bir paçavradır, görüyorum.

Mürşid-i kâmil bir maskedir, görüyorum.

Ben bunları görüyorum ve söylüyorum.

Allah-u Teâlâ kimde tecellî ederse o kendisinin bir "Kulübe" olduğunu bilir. Ama sahibinin de o kulübenin içinde olduğunu görür.

Kulübede O varsa; Hakk var demektir. Kulübede O yoksa; Hakk yok demektir.

Âyet-i kerime'de:

"De ki: Hakk geldi, bâtıl gitti." buyuruluyor. (İsrâ: 81)

Onda Hakk var, halk gitmiştir. Kimde ki masiva var, onda Hakk bulunmaz.

Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'de:

"Allah hiç kimsenin göğsünde iki kalp yaratmamıştır." buyuruyor. (Ahzâb: 4)

Ki birisini muhabbet-i Mevlâ'ya diğerini muhabbet-i masivaya hasretsin. Kimin kalbinde muhabbet-i Mevlâ varsa o kalbe masiva girmez. Kimin kalbinde masiva varsa oraya muhabbet-i Mevlâ girmez. Bunun kesinlikle böyle olduğunu bilmek lâzım. Size Âyet-i kerime'ler arzediliyor.

Şimdi "Hazret" buradan gelir diye kitapta ifşa etmiştik. Oysa "Hazret" sözü o kişiye değil, Allah-u Teâlâ'ya tâ'zimendir.

Fakat bu hale gelmeyen kişiye söylenen bu gibi sözler hem kişiyi helâk eder, hem de kişi kendisinde varlık görmekle kendisini putlaştırmış olur.

Âyet-i kerime'de:

"Resul'üm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın. (Onu şirkten sen mi koruyacaksın?)" buyuruluyor. (Furkân: 43)

Ötekisi de "Ben, ben, ben!" diyor. "Ben!" nedir?

Bir kişinin kalbine nefis girdi mi, nefse uydu mu "Ben!" dediği zaman, "Ben biliyorum!" dediği zaman kaymıştır. Bütün terakkiyât ve kaymalar bu hâl üzeredir. Onun için bakıyorsunuz, "Oldum, oldum, oldum!" Ne oldun? Helâk oldun. Ötekisi ise, yavaş yavaş hiçliğe iner, yok olur.

Şeyh Es'ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerimiz:

"Eyvan kişi yol alamaz,

Maksudunu tez bulamaz,

Yok olmayan var olamaz,

Varlığı dağıtmak gerek." buyurdular.

İkinci bir sır daha var.

Hazret-i Allah'ın işine karışmayacaksın. Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz'in işine karışmayacaksın. Mürşid-i kâmil'lerin işine karışmayacaksın. Karıştın, gittin! Çünkü bilmeyerek bir yere, düğmeye basarsın, berhava olur gidersin.

Mürşid-i kâmil'lerin işine nasıl karışılır?

Mürşid-i kâmil'in işini Hazret-i Allah görür. Arzu ve irade yaşamaz. Bunu karşıdaki ölçemez. Mürşid-i kâmil'in işine karışırken, bilmeyerek Hazret-i Allah'ın işine karışır. Duâ ederken; "Allah'ım hükmün arzumdur. Hakkımdaki hükmünü sevdir." diye niyaz ederiz.

Mürşid-i kâmil'in mühim işlerine, hususi işlerine karışılmamalıdır. Sor, tarifini al, devam et, geç git, yürü!..

Çünkü; "Allah'ım iraden üstümdedir." diyoruz.

Bunu karşıdaki bilmez, düğmeye basarsa helâk olur. Bilmeyerek Allah-u Teâlâ'nın işine karışılmış olur.

"Ey Rabb'imiz! Bizi doğru yola hidayet ettikten sonra, kalplerimizi saptırıp döndürme." (Âl-i imrân: 8)

 

Tekâmül ve Terakkiyat:

İnsanın doğduktan sonraki maddi tekâmülü son noktaya gelmişse de, mânevî tekâmülü belli bir devrede sona ermez, ölümüne kadar devam eder. Çünkü ruh tekâmül etmek, terakki etmek üzere gönderilmiştir. İnsandaki ruhânî tekâmül, Allah-u Teâlâ'yı tanımakla ve O'na kullukla başlar. Zaten kâinatın yaratılmasındaki esas gaye insanın yaratılması, ondan da maksat Allah-u Teâlâ'nın bilinmesi ve bulunmasıdır.

Yaratan'ı bilmek, bulmak ve O'na hakkıyla ibadet edebilmek için, yani "Men Arefe"nin sırrına vâkıf olabilmek için insanın varlığı ata ata, küçüle küçüle "Nutfe"ye inmesi gerekmektedir. Bu noktaya inip, kendisinin değersiz bir su damlası olan "Nutfe" olduğunu gözü ile görünce, azamet-i ilâhî tecelli etmeye başlar. İşte tasavvufun özü ve aslı budur.

Nefsini bilmek için hılkiyetin olan bir damla kerih suya inmek gerekir. Onu da O yarattı. Sen busun. Halden hale geçirip seni yaratan, nimetleriyle donatan, azaları yerli yerine koyan, üstelik seni bir sıfatla gösteren de O. Şu halde Var'ı bilebilmek için varlığı ifnâ etmek şart.

İnsan bütün varlığını ifnâ etmedikçe Yaratan'ını bulmak şöyle dursun bilemeyeceği de anlaşılıyor. Ancak nefsini bilen; Rabb'ini bilmiş olacak.

Bunun gerçek mânâsı:

"Fakirliğimle övünürüm." Hadis-i şerif'inden öğrenilir. (Keşfü'l-Hafâ c. 2 sh. 87)

Buradaki fakirlikten murad; "Ben fakirim. Ruhum, bedenim, ilmim, malım ve bütün her şeyim sahibimindir. Hiçbir şeye mâlik değilim. Fakirliğimle de övünürüm. O var, ben yokum." demektir.

Hadis-i şerif'te:

"Kulun kendisi de malı da Hazret-i Allah'a aittir." buyuruluyor. Hiçbir şey yok...

Tekâmüliyet çok lâzım, nereye kadar?

Fenâ'ya varıncaya kadar. Fenâ'ya vardın mı; O var.

Bu bakımdan mânevi terakkiye çok ihtiyaç var. Kişi kendisinin hiçbir şey olmadığını gözü ile görünceye kadar terakki etmesi lâzım.

Hakk ve hakikate varmamıza en büyük engel, kendi varlığımızdır. Tek çare, bu varlığı yok etmeye çalışmaktır.

Fenâ olduğumuz zaman Hazret-i Allah dilediği gibi tecelli eder. Hakikati görünce de, insan kendisinin hiçten bir hiç olduğunu öğrenmiş olur.

İnsan hiç olduğu nispette, varlığını dağıttığı nispette Var'ı bulur. Varlığı nispetinde Var'dan uzaklaşır; Var'ı bilemez, bulamaz ve varamaz.

Bunun için çok terakkiye, çok tekâmüle ihtiyacımız var. Çok çalışmamız ve çok ibadet etmemiz lâzım. Samimi bir kalbe, ihlâslı bir hale vasıl olmamız lâzım.

Bu şekilde olursa, Hazret-i Allah kulunu yürütür. Yürüttüğü kuluna da zarar gelmez. Bu da ancak Allah'ımızın bahşettiği kimselere müyesser olur.

Ruh, bu karanlık cesetle birleşmeden önce terakki edemiyordu. Cesette nefis ile bir araya gelince mücadele başladı ve yükselebilme kuvvetini elde etti. İnsanların bazı meleklerden efdâl oluşu buradan doğuyor. Onlarda nefis olmadığı ve nefse tâbi olmadıkları için, ne ki emredilirse hemen yerine getirirler.

Ruhun esareti nefsin hayatı, nefsin esareti ise ruhun hayatıdır. Biz nefsin esaretinden kurtulursak, ruh geldiği makama doğru çıkmak ister. Daha çok yükselirse ölümü dahi tercih eder.

Ruh çok âli makamdan gelerek bu hissiz ve hareketsiz vücut kalıbına sığdırılmış, nefisle bir araya gelmiştir. Bu ikisi daima mücadele halindedirler. Hangisi mücadeleyi kazanırsa kalbi ele geçirir ve vücuda hükmetmeye başlar. Arabanın içinde birçok yolcu var, fakat şoför arabayı nereye isterse oraya götürür.

Binaenaleyh zikir-fikirle meşgul oldukça ruh kuvvet bulur, nefsin cazibesinden kurtulur ve geldiği ulu makamlara doğru yükselmeye başlar. Kurtulduğu kadara yükselir. Tâ ki Hazret-i Allah murad ettiği yere kadar onu çıkarır.

O Allah ki, insanı bir damla kerih sudan yarattı. Bir insanın Yaratan'ını bilmesi, bulması ve hakkıyla ibadet edebilmesi için varlığını ata ata, asıl yaratılışı olan "Nutfe"ye inmesi şarttır. O noktaya indikten sonra Allah-u Teâlâ o kulunu "Kudsî ruh" ile destekleyerek;

"Onlar o kimselerdir ki, Allah imanı kalplerine yazmış ve onları kendinden bir ruh ile takviye edip desteklemiştir." (Mücâdele: 22)

Âyet-i kerime'sinin tecelliyâtına mazhar eder.

Nutfe hâline gelinceye kadar aslında insan çok terakki etmiştir, birçok merhaleler katetmiştir. Fakat asıl terakki ve yükselme nutfeye indikten sonra başlar ve hakikatte olan terakki de budur.

"İnsan, bizim kendisini nutfeden (kerih bir sudan) yarattığımızı görmez mi ki, şimdi o apaçık bir hasım kesilmektedir." (Yâsin: 77)

Nutfe demek yaratılışın özü demektir. Allah-u Teâlâ insanı nutfeden yaratmış, onun üzerine de bir beden inşâ etmiştir. Nutfe ile bu beden arasında bir ilgi var mı? Yok. Bedeni yapan kim? Hazret-i Allah... Nutfeyi yaratan, sonra ona ruh veren, o ruh ile hareket ettiren de Hazret-i Allah... İnsan bu temele indikten sonra hakiki terakkiyat başlar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Kim inanır, nefsini ıslah ederse, onlara hiç korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır." (En'âm: 48)

İnsanın terakki edip yükselebilmesi ancak nefse muhalefet etmesiyle kâimdir. Ruhun esâreti nefsin hürriyetidir, nefis esir alınmadıkça ruh hürriyete kavuşamaz.

Bir insan nefsi öldürmedikçe ruhen yükselemez. Dünya puttur, nefsin arzuları puttur, onlara tapmaktan kendisini alamaz. Dinin hakikatine, imanın kemâliyetine varamaz. Şu halde ölmeden evvel ölmek, yani nefsi öldürmek lâzım ki ruh dirilsin.

Ulvî olan ruh, bu karanlık cesetle birleşince yedi perde ile aslî hâlinden perdelenmiştir. Bu perdelerden her birine nefsin dereceleri veya makamları denir.

Tam yedi perdeli hâli "Nefs-i emmâre"dir. Bir perdenin kalkmasıyla "Levvâme", iki perdenin kalkmasıyla "Mülhime", üç perdenin kalkmasıyla "Mutmainne" gibi isimler alır. Daha sonra "Râziye", "Mardiyye", "Sâfiye" gibi dereceler gelir.

Birinci nefisten yedinci nefse doğru gelindikçe ve her perde kalktıkça; cismâniyet, zulmâniyet, kesafet azalırken, derece derece ruhâniyet, nûrâniyet ve letâfet artar, ruha mânevî âlemden ışıklar sızar. Tam perdeli hâlinde ise hiç ışık sızmaz. Perde sayısı azaldığı nispette nefis saflaşır.

Farz-ı muhal ki bir şeyin üzerine örtü örtülmüş. Bu örtüyü yağmur, rüzgâr, güneş yıkıp yakıp yıpratıyor. Perde zayıfladıkça örtülen şey yavaş yavaş belirmeye başlıyor.

İşte kişinin kalbi de yedi kalın perde ile örtülüdür. Bütün perdelerin kalkması hâlinde ise tamamen nur kesilir. Bu makam, Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in makamıdır.

Altı derecenin ismi Kur'an-ı kerim'de açık olarak zikrediliyorsa da, "Nefs-i sâfiye" Âyet-i kerime'lerin işaretlerinden anlaşılmaktadır.

Her nefsin bir âlemi, bir seyri, bir hâli, bir vâridi, bir yeri, bir müşâhedesi, bir ismi, bir nuru vardır.

Nefsin çeşitli hayvânî sıfatları vardır. Mücadele ve mücahede yapıldıkça, bu sıfatlar bir bir küçülür. Bundan sonra her sıfat değiştikçe kuvvetten düşer. Sonraki sıfat daha zayıftır.

Nefse hiç güvenilmez, uslu durmasına hiçbir zaman itimat edilmez.

Her zaman için Allah-u Teâlâ'ya sığınan kimse, O'nun hıfz-u himâyesine girer ve şerrinden korunur.

Nefis hâkim olursa, ruhu hükümsüz hale getirir, vücut arabasını istediği tarafa götürür. Artık o, şeytanla arkadaş olur, şeytanlaşmış insanlara yoldaş olur, Hakk ve hakikatle ilgisi kalmaz. Niçin geldiğini, nereye gideceğini de düşünmez. Yiyeyim içeyim, giyeyim gezeyim derken, zevk ve sefâsının içinde iken kuyusuna düşer.

İkinci bir incelik ise; ruh ne kadar kuvvet bulursa bulsun, kişi bu tecelliyâtı Allah-u Teâlâ'nın lütfundan olduğunu bildikçe muhafazadadır. Kendisinden bilirse helâk olur, yahut o an için bırakılır. Allah-u Teâlâ nefsine ve şeytana ruhsat verir ve musallat eder. Kişi Hakk'tan ayrıldığı için, Allah-u Teâlâ da ona düşmanı bağlar, artık düşmanla beraber çalışır.

Hakk ile olmayan, o binayı nefis ve şeytana tahsis etmiştir, Hakk'ın ihsan ve ikrâm ettiği lâtifeleri ifsat etmiştir. Bir düşman bir eve girdiği zaman evi tahrip ettiği gibi, bu iki düşman da kalbi ve bütün vücudu ifsat ederler.

Nitekim Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"Her kim Rahman olan Allah'ın zikrinden göz yumarsa, biz ona şeytanı musallat ederiz. Artık o onun ayrılmaz bir arkadaşıdır." (Zuhruf: 36)

Nefis ve şeytan ruhsat nispetinde musallat olurlar, müsaade edilmezse yine bir şey yapamazlar, insana zarar veremezler. Hüküm ve irade Allah-u Teâlâ'nındır. Bu noktada size Mevlâ ile nasıl bir merbûdiyet kurulması gerektiğini, insan bırakıldığı anda düşmanın istilâya hazır olduğunu anlatmak istiyoruz. Azmi ve gayreti nispetinde kulunu destekliyor, gevşekliği nispetinde nefse ve şeytana yol veriyor. Bu böyledir.

 

Seyr-ü Sülûk Yolu:

Seyr-ü sülûk yolunda milyonlarca kişi yola çıkar, kimi sefâsına dalar yolda kalır, kimi cefasından bıkar yolda kalır, kimi şeytana uyar yoldan çıkar, kimi dünya mabudluğuna tapar yolda kalır. Döküle döküle birkaç kişi kalır.

Bu yolda terakkiyat iki yol üzerindedir. Birisi sülûk, diğeri de cezbe. Allah-u Teâlâ dilediğini sever, seçer, cezbe ile kendisine çeker.

Hadis-i şerif'te:

"Rahman olan Allah'ın cezbelerinden bir cezbe, insanların ve cinlerin amellerine denktir." buyuruluyor. (Keşfü'l-Hafâ)

Artık bunlar müstesnâ oluyor. O dilediğine dilediğini veriyor.

"Bu Allah'ın fazl-u ikramıdır, kime dilerse ona verir." (Cum'a: 4)

Diğerleri de nasibi kadar nasibini alıyor ve orada kalıyor.

Bu yol seyr-ü sülûk yoludur. Gayret etmek gerekiyor, seyr-ü sülûku bitirebilmek için. Fakat şu "Ben"ler yok mu, insanı helâk eden "Ben!". Fakat insan; "Ben! Ben! Ben!" diyor, hep "Ben!" diyor. Zannediyor ki hep "Ben çalışıyorum!", "Ben biliyorum!" Bu büyük bir şirktir. Kişinin kendinde varlık görmesi kıyas edilemez bir şirk, iman etmiş müşrik.

"Onların çoğu Allah'a iman etmişler, fakat müşrik olarak yaşarlar." (Yusuf: 106)

Zâhiri ulemâ bu katmanın içindedir, tarikat ehlinin zâhiri olanları da bu katmanın içindedir. Meğer kurtuluş O'nun rahmetine kalmış. Başka kurtulma imkânı yok. Şirkten kurtulmuyor. "Ben!" diyor. Nefis ona perde oluyor.

Bunun için evvelâ içimize hakim olmamız, nefsi, şeytanı odadan kovmamız, vücudumuzu kurtarmamız, nurlandırmamız lâzım.

Yani insanın mânen çok terakki etmesi lâzım ki hiç olduğunu anlaması için.

İnsan Hakk yolunda ne kadar dikkatle, ihlâsla çalışırsa Allah-u Teâlâ ona o kadar yol verir.

Bu yol Hazret-i Allah ve Resulullah'a ait bir yoldur. Yeter ki ihlâs ile yürüyelim.

İlim, amel, ihlâs, mahviyet olmadıkça terakkiyat mümkün değildir.

Bu kapıda sıdk, teslimiyet ve ihlâs lâzım. Sadakât bu yolda çok mühimdir. Teslimiyeti, bağlılığı, sadakâti ve nasibi nispetinde hiç farkına varmadan mahviyetle yürütülür.

Siz Allah'tan ihlâs, kalb-i selim isteyin. Bu yolda kapalı olarak yürümeye çalışın, size bu yeter. Yoksa derûni noktaları anlamanız mümkün değil.

Ne kadar mücrim, âciz, değersiz olduğumuzu anladıkça, Allah'ımız bizi ihlâslı kılar. Kendimize değer verdikçe hiçbir zaman değere vakıf olamayız, ihlâs sahibi olamayız.

İnsan acizliğini bilmedikçe, daima nefsinin ve şeytanın hedefindedir. Acizliği, mahviyeti, teslimiyeti elinden bırakmayanlar çok yol almışlardır.

Seyr-ü sülûke çıkanlar ancak ve ancak imtihandan sonra mahviyete inerler ve sülûke devam ederler.

Bu hakikat, Fenâfişşeyh'te yok olduğu zaman, Râbıta sayesinde bilinir.

Fenâfirresul'de murakabalar sayesinde yokluğunu yok eder.

Fenâfillâh'ta ise gerçekten hiç olduğunu anlar. O hiçlikten sonra ikinci bir varlığın husule gelmesi mümkün değildir.

Bir tohum yer altında bulunarak büyüyüp kemâl bulduğu, yavaş yavaş bitki olduğu gibi; bir derviş de ayak altında yavaş yavaş tekâmül eder. Çünkü derviş demek, kapı eşiği demektir. Boynunu eğmiş, başını top etmiş, her ibtilâya tahammül ediyor. Hiç şüphe yok ki tekâmüliyet pişmekle kâimdir. Bunu da pişirecek olan şey ibtilâdır.

Onun içindir ki sabır ve sükût ile, ihlâs adımlarını yavaş yavaş atarak onu merdivenden çıkarırlar. Böylece o da Hazret-i Allah'a sığınmış, O'na teslim olmuştur. O merdivende öyle tecelli etmiş, o tecelliyatı koymuş.

Allah-u Teâlâ lütfunu ibtilânın içine koyuyor. O ibtilâyı hazmedersen, o lütfa mazhar olursun.

Merdiveni çıkmak isteyen ibtilâlara hazır olsun, kendisini gelecek ibtilâlara hazırlasın.

İbtilâ O'nunla irtibattır. Anmak, yalvarmak, niyaz etmek. Oysa hepsini en iyi bilen O. Senin Sahib'in O. Senin velin O. Sen kölesisin. Sahib'i kölesini senden iyi düşünür.

Bir evlât çok şeyler ister ama babası onu ondan fazla düşünür. Merhametli baba. Niçin? Baba olduğu için.

Tarikât-ı âliye'de seyr-u sülûk esnasında birçok tecelliyatlar husule gelir, ki kişi her şeyi bildiğini zanneder. O esrâr-ı ilâhi'yi nefisle seyrettiği için her şeyi bildiğini sanır. Vaktâ ki Tarikât-ı âliye tahsili tekâmül edip, hakikat tahsili başlayınca, hiçbir şeyi bilmediğini öğrenir. Marifetullaha alındığında da hiç olduğunu görür ve bilir. Burada Hakk'a vasıl olur, Hakk'ın göstermesi ile hakikati görür.

Tarikât-ı âliye münevver bir yoldur. Kişinin varlığını dağıtması ve Var'ı bulması için yegâne âmildir.

Hiç şüphesiz ki bu da Fenâfillâh'a ermiş bir Mürşid-i kâmil'in taht-ı terbiyesine girmekle gerçekleşir. Ezelî nasibini aldıkça nefis tezkiye olur, ruh tekâmül eder. Nefis derecelerini aştıkça, perdeleri bir bir kaldırdıkça Hakk'a yaklaşmış olur.

Çünkü Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"İçinizde... Görmüyor musunuz?" buyuruyor ve inananlara duyuruyor. (Zâriyat: 21)

O'nu görünceye kadar bir bir perdeleri kaldırmak gerekiyor, ki O'na vâsıl olmuş olsun.

Her yolun çalışması dıştan olur, fakat hiç şüphesiz ki bu yolun çalışması içten olur.

Nefsin kalkanı vardır, Kelime-i Tevhid çekildiği zaman kalkan tutar ve o tevhid tohumunu kalbe düşürmez, boşa düşürür. Ve fakat ince yollardan geçe geçe, haddelerden süzüle süzüle varlık yok edilirse, her yapılan iş Allah ile yapılır, nefsin ve şeytanın attığı iğva taşları ona isabet etmez. O yok ki isabet etsin. Erimiş, yok olmuş, varlığını tamamen ifnâ etmiş. Bu ince ayrılığı kavrayabildiniz mi? Yani var olanda nefsin kalkanı var, Kelime-i Tevhid'i içeriye düşürmüyor. Yok olanda ise O var, her yaptığını O'nunla yapıyor. Nefsin ve şeytanın müdahalesi ona tesir edemiyor. Tasavvuf işte onu bu noktaya erdirir.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime'sinde:

"O hem Evvel'dir, hem Âhir'dir, hem Zâhir'dir, hem Bâtın'dır. O her şeyi bilendir." buyuruyor. (Hadîd: 3)

O Evvel'dir, O'ndan evvel hiçbir şey yok idi. Âhir'dir, O'ndan gayrı kalacak da yok. Zâhir'dir, canlı-cansız bütün mevcûdat O'nun varlığının eseri ve delilidir. Zerreden kürreye kadar ne ki varsa O'nun varlığı ile var olmuştur. Bâtın'dır, O'nun ötesinde zâten bir şey yok.

O öyle bir Allah'tır ki, O'nu anlamak ve anlatabilmek için ne bir tâbirimiz var ne de bir kelâmımız...

Her şey O'nun, her şey O'ndan... Bunun böyle olduğunu anlayabilmek için de bir insanın evvelâ kendi varlığını yok etmesi gerekir. Küçülüp ifnâ olmadıkça bu hakikat meydana çıkmaz. Hazret-i Allah başka türlü yol vermemiş.

Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh- Efendimiz:

"Hamdolsun O Allah'a ki, mahlûkatına kendisini bilmek için, kendisini bilmekten âciz olduklarını bilmekten başka bir yol vermedi." buyuruyorlar.

İnsan varlığını zerreye varıncaya kadar yok edecek ki, var olan hakiki varlık kendiliğinden husule gelsin.

Zaten Kelime-i Tevhid'in öz mânâsı da burada toplanıyor. İfnâ oldukça bir noktada insan öyle bir hale gelir ki, hılkiyeti olan bir damla kerih suya kadar indiğini gözü ile görmeye başlar. O zaman bakar ki hakikaten O var, başka bir şey yok.

Dikkat ederseniz dilimiz konuşuyor, fakat elimiz konuşmuyor. Hâlbuki el ve dil arasında hiçbir fark yok. Dilimizi konuşturan; elimizi de konuşturur, taşı da toprağı da konuşturur. Konuşturan O'dur, O'nu bilmek lâzım.

İşte biz bunu duyurmak istiyoruz. Anlamak ve anlatmak istediğimiz husus budur. Başka bir şey bilmiyoruz.

Tarikât-ı âliye bunun için lâzımdır. Niçin lâzım?

Nefsi tezkiye, ruhu talim ve terbiye etmesi için.

Nefsi işgal eder, insanı meşgul eder. Fakat Hazret-i Allah'a niyet-i halisa ile azim ile yapılan zikir ile nefisle mücadele edilir. Lâfzatullah'taki letâif nuru zikir ede ede onu oradan çıkarır. Ve nefis o letâfete tahammül edemez çıkar, ama başka odaya kaçar. Kalpten ruha, ruhtan sırra, sırdan hafâya, hafâdan ahfâya, nefs-i kül'e gelir. O odalara nefis mütemadiyen kaçtıkça; bir insan daima zikir ile fikir ile meşgul olduğu zaman, bir gün olur da odaların hepsinden çıkarır. Hepsinden çıkardığı zaman en son tutunacak yeri secde mahallidir. Oradan hükmünü yürütür. Bütün vücuda oradan hükmetmek ister.

Şimdi bir insan samimiyetle, azimle murad ettiği zaman Hazret-i Allah'a sığındığı zaman Hazret-i Allah'ın yardımı ile zikriyle fikriyle onu oradan da çıkarır. Bu sefer ruh vücudu işgal eder, ruh vücuda hakim olur. Ondan sonra murakabaya başlar insan ve mânevi yolculuklara terakkiyat başlar. Tarikât-ı âliye bunun için lâzım, bunsuz da bu içteki düşman yenilmez, bu odalar boşalmaz, bu odalar nurlanmaz. Bunun için evvelâ içimize hakim olmamız nefsi, şeytanı odadan kovmamız, vücudumuzu kurtarmamız, nurlandırmamız lâzım. Ondan sonra ibadet, helâl lokma. İbadet ve taat ile tekarrübiyet.

Şimdi nereye tekarrübiyet? Hazret-i Allah'a tekarrubiyet. O'na doğru yaklaşırken insan bu sefer nasıl ki, içindeki kötü ahlâk-ı zemimeyi Allah-u Teâlâ'nın yardımıyla atmaya muvaffak olduğu gibi bu sefer de kendi varlığını atmaya muvaffak olur. En büyük perde o. Var'a varmaya mani olan kişinin kendi varlığıdır. Kişi kendi varlığını da attığı zaman, bir bakar ki meğer hep O imiş. Fakir bu noktada daha birinci kitapta şöyle demişizdir:

"Bu yola koca bir adam olarak girdim. Zerre bir hakir olduğumu bildim."

Daha evvel kendimi koca bir insan olarak görüyordum. Sonra Hazret-i Allah'ın izni ile içindeki düşmanları ata ata, sonra kendi varlığını ata ata, meğer aslın bir damla kerih su imiş, hep O imiş. Şimdi Tarikât-ı âliye'nin niçin lüzumlu olduğunu anlayabildik mi? İzale etmek, boşaltmak, orayı nurla doldurmak. Sonra o nur sayesinde yavaş yavaş insan kendi varlığını da ifna ederse, Var'ı bulur.

En çok sevdiğim şey hiç olmak. Hiç olunca O var, O'nda her şey var.

 

Hakikate Ulaşmak İçin

Merdiven Basamaklarından Çıkmak Gerekiyor:

Mânevî tahsil görmek için Fenâfişşeyh, Fenâfirresul makamlarını geçmek ve Fenâfillâh'a çıkmak şarttır. Fenâfişşeyh'te varlık yok edilir. Fenâfirresul'de yokluk yok edilir. Fenâfillâh'ta ise hiçlik yok edilir. Daha doğrusu hiç olduğunu gözü ile görmeye başlar, azamet-i ilâhi tecelli eder. Şeyhte fâni olmadıkça Fenâfirresul olunmaz. Resulullah Aleyhisselâm'da fâni olunmadıkça Hazret-i Allah'ta fâni olunmaz. Başka türlü mânevi tahsil kişinin hayalinden bile geçmesin.

Birçok sâlikler hayatları boyunca Fenâfişşeyh'te kalır. Nasibi varsa Fenâfirresul'e de Fenâfillâh'a da geçer.

Fenâfişşeyh'te tâlim ve terbiye görüp nefsini tezkiye edecek ki, varlığını ifnâ edebilsin. Fenâfişşeyh oluncaya kadar sülûk yolunda bir mürid birçok terakkîler seyreder. Allah-u Teâlâ her terakki yolunun üzerine bir ibtilâ engeli koymuştur. O engeli aşabilen, oradaki mükâfata nâil olur.

Anlatılamayacak kadar, tasavvura sığmayan ibtilâ dalgalarını ancak mürşidine karşı göstereceği teslimiyet, sevgi, saygı, hürmet sebebi ile aşabilir.

Bir sâlikte bu haller olacak ki mürşid ona himmet etsin. Başka türlü himmete nâil olamaz.

Mürşidin himmetiyle, sâlikin de azim ve gayretiyle, ihlâsı ve ubudiyeti ile hem en ağır ibtilâları geçer, hem de tecelliyât-ı ilâhî'ye nâil olur. Anlatılmayacak kadar ibtilâ, anlatılmayacak kadar tasavvurun haricinde gizli tecelliyât başlar.

O ibtilâya sabrederse, hazırlanmış olan mükâfatı alacak, sabretmezse ondan mahrum kalacak.

Fakat burada mühim olan, Fâil-i mutlak olan biricik Allah'ımızın fiillerini seyretmeye devam etmektir. İnsan kendisinin cidden bir çöp kadar değersiz olduğunu öğrenmeye çalışmalıdır.

Tarikât-ı âliye'den de murad; Hakk'ı bulmak, Hakk'ta fâni olmaktır.

Yani size söylenen bilerek görerek söyleniyor. Cenâb-ı Hakk fakiri bu kapıda on dört sene tuttu. Bu zaman zarfında her an yeni bir tecelliyat içindeydim.

Öyle tecelliyatlar görürdüm ki onlardan bir tanesini siz görseniz kâinatı öğrendim zannedersiniz. Bunlar peşi peşine gelirdi. Kimseye bir şey söyleyemezdim. Öyle şeyler görürdüm ki her şeyi gördüğümü ve her şeyi bildiğimi de zannederdim. Yazıda değil, görürdüm. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın lütfuyla, tutması ile "Ben gördüm, bildim!" dedirtmezdi bana, yalnız her şeyi görürdüm, her şeyi bilirdim. Her tecelliyat arttıkça ha şimdi daha iyisini bildim derdim. Bu tecelliyât-i ilâhi senelerce sürdü.

Vakta ki Hazret-i Allah lütfuyla tecelli etti, bu kapıdan içeriye aldı, hepsi kapıda kaldı. "Meğer hiçbir şey bilmiyormuşum." Orada niye bildim? Yerim orasıymış... Bildim zannediyordum fakat zan içindeymişim, zahirdeymişim, benlikteymişim, bildim zannediyordum. On dört sene sonra lütfuyla içeriye aldıklarında hiçbir şey bilmediğimi orada öğrendim.

Hani o tecelliyatlar? Onlar bir film imiş, filmden ibaretmiş, oyalamaymış. Evet hakikati görür gibi, ama hayal. Hepsi kapıda kaldı.

Bu merhale Fenâfişşeyh makâmıdır. Burada kişi varlığını atar yok eder. Bir taraftan nefsini tezkiye, ruhunu tâlim ve terbiye ederken; diğer taraftan da irşad eder. Bu vazife kendisine ezelden verildiği için irşad eder.

Fenâfişşeyh'i ihraz ettikten sonra, artık Fenâfirresul'e geçmiştir. Bizzat Seyyid-i Kâinat Sebeb-i Mevcûdat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in taht-ı terbiyesinde bulunur. Bu makamda yokluğunu yok eder. Yok olan insan; kendisinin bir resimden ibaret olduğunu, her ihsan ve ikramın Allah-u Teâlâ'nın bir lütfu olduğunu gözü ile görür. Bunun içindir ki hep Hakk'tan hakikatten bahseder, Hakk namına irşad eder. O'nun muallimi Hazret-i Allah ve Resul'üdür, destekleyicisi de onlardır.

Yavaş yavaş anlatmaya çalışıyorum. Nihayet içeriye aldı, "Hiç de bir şey bilmiyormuşum." İnsan kendisi görüyor ve kabul ediyor, fakat burada dahi hiçbir şey olmadığını bilmiyor.

Dikkat edin burada hiçbir şey bilmediğini biliyor ama hiçbir şey olmadığını bilmiyor, eğer Allah-u Teâlâ lütuf, ihsan ve ikramda bulunursa; onu kapıdan avluya alırlar, avludan camiye girdiği zaman işte o zaman; "Hiçbir şey değilmişim." Yani daha içeriye aldıkları zaman hiçbir şey olmadığımı öğrendim. Meğer O imiş.

Bu fenâ hâli üzerinde bu merhaleyi de geçmeye muvaffak olursa Fenâfillâh'a ulaşır. Artık bizzat Hazret-i Allah'ın taht-ı terbiyesinde ve hıfz-u himayesindedir.

Bir Âyet-i kerime'de:

"Allah dilediğini yardımıyla destekler." buyuruluyor. (Âl-i imrân: 13)

Burada da hiçliğini ifna eder, kendisinin bir maske olduğunu görür. Maskenin hiçbir hükmü var mı? Hüküm O'nundur. O zamana kadar resim olduğunu biliyordu, maske olduğunu bilmiyordu. Bir de bakar ki "Meğer O imiş, ben zannediyordum ki benmişim."

Her şeyi görüyordum. Hem de ilimle değil, melekûtleri gösterdi bana. Melekûtleri gösterirken her şeyi bildiğimi zannederdim. On dört sene sürdü. Ondan sonra kapıdan içeri alındım ve hakikaten hiçbir şey bilmediğimi öğrendim. Hiçbir şey bilmiyormuşum ve hiçbir şey değilmişim. Hükümsüzmüşüm. Bu yola varlığımla, benliğimle girdim. Zerre hakir olduğumu bildim.

İnsan; "Ben varım!", "Ben yapıyorum!", "Ben biliyorum!" diye yola girer. Sonra haddelerden süzüle süzüle hiç olduğunu, bir damla nutfe olduğunu görür.

Evvelâ allâme gibi gördü kendisini, sonra hiçbir şey bilmediğini öğrendi, sonra hiçbir şey olmadığını öğrendi. Şimdi bu terakkiyat olmazsa insan varlığından soyunup Var'ı bulması mümkün değil. Bu nokta hayati bir noktadır, kurtuluş noktasıdır, ebedi saadeti kazanma noktasıdır.

Kapıdan içeriye girince insan hiçbir şey bilmediğini öğrenir, sonra hiçbir şey olmadığını öğrenir, sonra O'ndan başka bir şey olmadığını öğrenir.

Peki o ana kadarki davalar ne?

Tabi nefsani, şeytani, havai haller insana hava ve zan veriyor.

Nefis kendisinin hiçbir şey bilmediğini aslâ kabul etmek istemez. Hep kendi varlığını ortaya koyar ve bildiğini ihsas ettirir. Rehber-i sâdık olmasaydı, bu varlıklara nâil olurken hiçbir şey bilmediğini nasıl öğrenirdi? Zahirî ilimle bu hâl elde edilmez. Çünkü zahirî ilim insana varlık veriyor. Varlık ise büyüklüğe sevkediyor. Halktan ayrı daha yüksek, daha bilgili bir sınıfta olduğu zannını veriyor. Bunun için de hakikatten haberdâr olamıyor.

Vakta ki insan hakikati öğrenir, bu varlıklardan, zanlardan geçer, arzusunu bir tek arzuya indirir o da Hazret-i Allah olur.

Bu hakikatin ilkidir. Varlığını ifna ettikçe, Var'ı gördükçe, Var'ı bildikçe bir gün varlık kabuğundan soyununca lüb, öz çıkar, lüb de O'dur.

O'ndan başka ne vücud var ne mevcud var. Şu gördüğünüz yer, gök, arş, levh hepsi perdeden ibaret. Var olan Hazret-i Allah'tır. Varlığı ile var etmiştir. Murad ettiği kadar tutacak, sonra onları da mahvedecek.

"O'nun zâtından başka her şey helâk olucudur." (Kasas: 88)

İnsan varlığını ifna edecek, Var husule gelecek, Var ile olacak. Ebedi hayata erecek.

Bir insanın beşeriyete faydalı olabilmesi için mânen ekilip varlığını yok etmesi lâzımdır. Ondan sonra çeşitli ibtilâlara, imtihanlara maruz kalır. Bu sıkıntılarda ihlâsını ve teslimiyetini ibraz ederse, tanenin samandan ayrıldığı gibi ayrılır. Ona ibtilâ verilmeseydi samanlar arasına karışıp gidecekti. Mânevi ibtilâ fırınlarında pişe pişe ekmek olur, ondan herkes gıdalanır. Artık onun kendisine ait hiçbir varlığı yoktur. Hazret-i Allah onu öyle bir hale koyar ki, üstündeki varlığın sahibine ait olduğunu çok iyi bilir. Bunlar Mürşid-i kâmil olan kısımdır. Cenâb-ı Hakk ona o vazifeyi vermiştir. Veren O, gönderen O, yaptıran yine O. "Yaptım!" diye bir şey yok. "Yaptım!" dememesi için zaten onu o hale koymuştur.

Diyelim ki sen bir buğdaysın, toprağa düştün ve çürüdün. Sonra tekrar filizlendin, başak verdin. Kesildikten sonra harman oldun. Tanelere ayrıldın. Taşların altına girerek öğütüldün, un oldun. Üstelik o toz da üfleyince yok oluyor. Peki senin varlığın nerede kaldı? Bütün fiiller Fâil-i mutlak'ındır. Mevlâ dilediğini dilediği yere koyar, dilediği yerde vazife gördürür. Bütün icraatların kendisine ait olduğunu dilediğine duyurur.

Âyet-i kerime'de:

"Allah dilediğine fazlasıyla verir." buyuruluyor. (Bakara: 261)

Marifetteki terbiyeye gelince, bunu size şöyle arz edelim:

Dağ kadar büyük bir kaya düşünün. Nefsin kendisini parçalamak, bu kayayı parçalamaktan zordur. Parçalandıkça, her bir parça ile nefsin bir varlığı atılır. Her parçanın atılışında da yükseldiğini ve terakki ettiğini görür. Bu yükseliş çok süratlidir. Mümin-i kâmil'in kalbi Arşu'r-rahman'ın fevkinde olduğuna göre, tasavvur buyurun ki o insanın ne kadar yükselmesi lâzımdır?

Kişi varlığını yok etmedikçe, eriyip hiç olmadıkça asla marifete erişemez.

Bu dağ gibi kaya, paramparça olduğu zaman, içindeki öz meydana çıkar. Bu dağ parçalanacak ki o nur ortaya çıksın. Nefsin özünü, nurunu bulmak demek, onu halkedeni bulmak demektir. "Men arefe"nin sırrı burada tecelli eder.

 

Gizli Mânevi Terakki:

Size gizli mânevi terakkiyi şöyle anlatayım:

Kuşlar iki defa doğar. Yumurtanın içine girdiği zaman canlıdır, tekâmül etmemiştir, bir de tekâmüle alındığı zaman, yavaş yavaş yavaş tekâmül eder. Çıkması mukadder olduğu zaman olur olur olur kemâlleşir. Tekâmül ettikten sonra Cenâb-ı Hakk ona nasip etmişse kabuğu deler çıkar, doğar. Şimdi iki defa doğdu, bir ana karnında doğdu, bir çıktığı zaman doğdu.

İnsan da iki defa doğar; bir dünyaya geldiği zaman, bir de tekâmüle alındığı zaman. Tekâmül eder eder eder eder eder; tekâmül edince ene kabuğunu deler, ruh misal alemine uçar, ceset kalır. Fenâfillah'a eriş yeri orası işte!

Fakat burada çok gizli bir iş var. Hazret-i Allah'a ulaşmak için gizli yol var. Bu yol mânevi bir dağ gibidir. Bu dağ çok büyük; Hakk'a ulaşma yeri. Bu mânevi dağa çıkanlar Hazret-i Allah'a ulaşıyor. Ve bütün Hakk aşıkları o dağa hücum eder. Fakat o dağın tuzakları var. Herkes o dağa hücum etmiş ama iki büyük tehlikesi var.

Birincisi; o dağ çok kaygan, ikincisi; şeytanın avladığı yer orası. Hem çok kaygan, hem de şeytanın tuzak yeri.

O kimse bir âlimse, bir amirse, bir memursa onları tuzağına düşürür. Mesela; âlim bir kimseye der ki: "Yahu senin bu cahillerin içinde ne işin var, sen âlim bir adamsın!" Amire, memura der ki: "Yahu senin mevkin var, senin bunların içinde ne işin var?" Ona öyle der, buna böyle der. Tuzak yeri çünkü. O da "Evet öyle!" der, yavaş yavaş hepsini o dağdan indirir. Cahil kimseye gelince, ona da: "Yahu sen artık oldun, bunların içinde ne işin var, sen tekâmül ettin artık." der. O da "Haa ben tekâmül ettim!" der, onu da öyle indirir. Birisi "Oldum!", birisi "Öldüm!" derken yere düşerler, böylece yoldan çıkmış olurlar.

İnmeyenlere gelince; onlar için de orası çok kaygan. Her an düşme tehlikesi içindeler. Meğer Hazret-i Allah'ın tuttuklarından maada. Bu mânevi dağa ancak yürüttüğü kimseler bilir ve çıkar.

Neticede ancak ihlâs sahibi kullar aldanmadan kalırlar.

 

Kurtardıklarını Tünelden Geçirir:

Şimdi o dağda gizli bir yer tarif edeceğim:

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri kendisine ulaştırmayı ve kurtarmayı murad ettiği kulunu o mânevi dağda gizli bir tünelden geçirir. Burası muhafaza kabıdır. Bu tünel tamamen gizli bir yerdir, dilediğini oradan alır.

Herkes dağa tırmanır ama o tüneli kimse bilmediği için oraya giremez ve kayar. Bu tünelde merdivenler mevcut, her merdivende de ayrı ayrı tecelliyatlar ve tekâmüliyetler var.

Her velinin oradan süzülmesi zarurîdir. Ne kadar tekâmül edecekse, o merdivende tekâmül eder. Nasibi varsa eder eder eder başka basamağa basar. Orada da nasibi kadar tekâmül eder, başka basamağa basar. Bu basamaklar sonsuzdur. Artık tekâmüliyetin son noktasına kadar gider. Cenâb-ı Hakk izin verirse bu son noktada ene kabuğunu deler çıkar. Ruh misal âlemine gider, ceset kalır. Kabir de böyledir. Ruh çıkar, ceset kalır, fakat vücutla irtibatı olur. İşte şimdi ikinci defa doğdu. İkinci doğuşta "Fenâfillah" olur. Vücut kabirde kalır, ruh misal âlemine çıkar.

Yani en son merdivende Fenâfillah'a ulaşır, ene kabuğunu deler, Hakk'a ulaşır. Bu çok gizli bir tecelliyattır. O tecelliyat bitecek, o merdiven aşılacak ki O'na ulaşılacak.

Tünel gizli olduğu için şeytan oraya ulaşamıyor. Cenâb-ı Hakk da seçtiği kulunu oradan çekiyor. İşte kurtuluş yeri burası. Nasıl? Kimi kurtarmayı murad ettiyse, buradan ulaşır, buradan gidilir.

Tekâmüliyet an be andır. Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri'nin tecelliyâtı birden inse kalp almaz, ilim anlaşılmaz. O mahlûkata lokma lokma tecelli ede ede hakikatleri göstere göstere tekâmül ettirir.

An be an, an be an tekâmüliyet. Ta ki ne zamana kadar? Âyân-ı sabite de yok oluncaya kadar. Âyân-ı sabite bir zerre. O zerre nefes alacak ki, sen kendinin hiç olduğunu bileceksin, almış olduğun nefesin sahibini görmüş olacaksın. Âyân-ı sabite'nin ne hükmü var? Bir zerre. Demek ki Var'ı göremeyişimize varlığımız mani oluyor.

Tüneli de öğrendiniz, merdivenleri de öğrendiniz, her merdivende ayrı bir tecelliyat var. Ne kadar? O ne kadar koyduysa. O gizli yoldan yavaş yavaş yavaş yürür, her basamakta bir tecelliyat var. Ne gelecek bilmez. Cenâb-ı Hakk o basamakta ona ne takdir etmişse onun başına o gelir, ama iyi ama kötü. Çıka çıka çıka, nihayet nasibi varsa ulaşır. "Bin kişi, milyon kişi yola çıkar, bir kişi ulaşır!" dediğimiz yer burası. Kime murad etmişse o çıkıyor.

İbrahim Hakkı -kuddise sırruh- Hazretleri ne güzel söylemiş:

"Hakkı'ya nasip eyle fenâfillâhı,

Ölmeden evvel ölenlerden eyle."

Hazret: "Hakkı'ya nasip eyle fenâfillâhı." buyuruyorlar.

Fenâfillâh'a erebilmek hakikaten zor, hem de çok zor. Ancak O murad edip çıkarırsa, çok büyük bir makam.

 

Hakikatin Özü Mahviyetle Anlaşılır:

Mahviyet öyle bir lütuf ve ihsandır ki; Hazret-i Allah'a kavuşturur. Zira bunlar kime verilmişse Hâlik ile mahlûk arasındaki perdeleri kaldırır, bütün sıfatları ve dilekleri kül eder.

Tevazu ve mahviyet tutunma yeridir. Kibirlilik ve kendini beğenme kayma yeridir.

Mahviyet olmayan insanın daima engeli vardır. Bu engel kendi nefsidir, kendi vücududur. Hakk'a yaklaşmasına engel olur. Onun için fakirin devamlı mahviyetten bahsetmesindeki gaye budur: Sen çık aradan, kalsın Yaradan.

Mahviyet; sen hiçliğini bil, var olan O'dur.

Tevazu; büyük O'dur, sen küçüklüğünü bil. Herkesi hoş, kendini boş bil.

Mahviyet mevzuları sık sık geçiyor. Nefsin acizliğinden, insanın değersiz bir mahlûk olduğundan bahsediliyor.

Bu sizin tuhafınıza gitmesin. İşleyen bir motor toz tutmadığı gibi, bunları daima mevzu etmekle, gönül ister ki nefsin üzerine toz konmasın. Toz konsa tozu bile benimsemeye çalışır. Acizliğimizi unutmama, varlıktan benlikten uzaklaşma hâli üzerimizde devamlı kalsın istiyoruz. Toz kadar bir nesne dahi varlık verir. Bir toz konar, onu kaldırmazsan bir toz daha, bir toz daha konar, derken kalp örtülür ve hakikatin kapanmasına sebep olur.

Allah-u Teâlâ bu kölesine mahviyeti sevdirdiği için, bütün kardeşlere mahviyet basamağından yol vermeye çalışıyoruz. Başkalarında bu basamak olmadığından, bu işlerle alâkası da olmuyor. Allah-u Teâlâ'nın ihsan ettiği kullara âittir. Verilme iledir, öğrenmekle değildir.

İnsan kendisini boş bir kutudan farksız olarak görmedikçe hiçbir zaman hakikate ulaşamaz.

Mevlâ ne ki sermaye koyarsa kişide o vardır. O'nun koyduğu sermaye cevherdir, o cevherle çok şeyler satın alınır, sermaye kadar icraat yapılır. Biz koyarsak mangırdır, mangırla hiçbir şey satın alınmaz.

"Mahviyet, mahviyet..." demenin asıl sırrı şudur ki; Allah-u Teâlâ bir kulunu sevip, kendisine yaklaştırmışsa, o kul Allah-u Teâlâ'dan çok korkar. O kadar korkar ki, mahlûkatın en aşağı derecesine inmek ister. Orada mahvolmuştur. Mahviyetin ismi oradan geliyor.

O korkunun tarifine imkân yoktur. Hadd-i zâtında o da O'nun, oraya indiren de O. Bir insanın Allah-u Teâlâ'ya çok sığınması ve nefsinden de çok korkması lâzımdır. Nefsin kendini beğenmesi en büyük tehlikedir. Kişiyi uçurumun kenarına getiren kendi varlığıdır.

Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretlerimiz:

"Ben değersiz bir mahlûkum." buyururlar.

Bu öyle ince bir sırdır ki, iniş hâllerine göre beyan etmişlerdir. Bunlar hep Hazret-i Allah'ın azâmetine karşı iniş hâllerinin icraatıdır.

Çünkü her şeyin O'nun olduğunu onlar gözleri ile görüyorlar. Hatta bir defasında müridanla beraber bir balçığa rast geldiklerinde:

"Ben bu balçıktan da aşağıyım!" buyuruyorlar.

Bunun aksi iddia edildiğinde ise:

"Hayır hayır! Ben bir kâfirden de aşağıyım!" cevabını veriyorlar.

Bir gün bu mânevi sırra ermek ve hikmetini bulmak için, esrar deryasına daldık. İndik, indik, indik en dibini bulduğumuz zaman, bir de baktık ki taş bir kapak var. Onlar onun da aşağısına geçmişler. Bu sözün sırrı o dibin de dibinde imiş. Ne kadar Allah'ımız onları yükseltmiş. Tabii ki bunlar gizli hallerdir.

Her zaman diyoruz, mânen çok terakki etmemiz lâzım ki, basit bir mahlûk olduğumuzu gözümüzle görelim.

İnsan ancak mânen yükseldiği zaman hılkiyetinin bir damla kerih su olduğunu anlar. Bunu anlayan, gözü ile de gören bir insanın bunları benimsemesi, kendisinde toplaması ve varlık taslaması ne kadar yersiz.

Şimdi kendimize soralım. Senin nâmın ne? O bir damla kerih su ne yapabilir?

Fakat imtihanlardan geçmedikçe, süzgeçlerden süzülmedikçe katiyen o noktaya inilmez.

Bu yolda çok terakki etmek lâzım. Şunun için; her şeyin Cenâb-ı Allah'ın olduğunu bilmek için ve her şeyin O'ndan olduğunu anlamak için.

Varlık peşinde koşan Var'a ulaşamaz. Bir insan hayatının o anına kadar topladığı varlıkları dağıtıp, kendisinin hiç olduğunu öğrenecek ki var edeni bulabilsin.

Bir insan hiçliğini anladığı nispette irfan husule gelir, ölçüsü budur. İrfan hiçliktedir.

İnsan hiç olduğunu anladığı zaman O'nu bilmek çok rahat oluyor.

Bize en çok sevdirilen mahviyettir. En çok kaçtığımız şey de varlıktır.

Herkes yukarıya çıkmaya çalışırken, bir gaye ve bir maksat peşinde koşarken, biz ise fenâ üzerinde iniş yapıyoruz. Pirân-ı izam Efendilerimiz'in bulunduğu ve yürüdüğü yol bu oluyor. Hep bu yoldan yürümüşler ve aynı hedefe varmışlar. Hepsi orada bulunurlar. O nokta varlık yeri, post makamı değildir, kulluk makamıdır. Orada hiçbir dâvâ yoktur. Onlarda başka arzu yaşamaz. O hedef yalnız O'nu arzu edenlerin hedefidir.

Gaye, maksat, makam, rütbe, nam hepsi birer hedeftir. Hedef tutan, hedefe varamaz. Gaye Hazret-i Allah'tır.

Bâtınî yönden illâ terakki etmek lâzım ki, nefis kendini beğenmesin.

Allah-u Teâlâ'nın lütfettiği kimselere varlık taslamak, üzerinde fazilet toplamak çok abes gelir. O'nun malı ile O'na karşı övünmek çok gülünçtür. Bu muazzam varlık sahibimizin. Her lütuf O'nun, her lütuf O'ndan. O verdi, daha sonra da alacak.

İnsan her şeyin O'nun ve O'ndan olduğunu bildikten sonra kendisinin basit ve değersiz bir mahlûk olduğunu görmeye başlar. Bunu böyle gördükten sonra Rabb'imize o nispette sığınmamız icabeder. Kendisine sığınanı Allah-u Teâlâ çok sever. Nefsine pâye verenleri de hiç sevmez.

Her şeyin en güzel numunesi Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

"Fakirliğimle övünürüm." buyurdu. (Keşfü'l-Hafâ)

Fakirlik başkadır, fakirlikle övünmek başkadır. Fakirlikle övünmek fenâ ile övünmektir. Fâni oldu, O kaldı. Benim hiçbir şeyim yok. Fakirim ve fakirliğimle de iftihar ederim.

İslâm budur. İslâm'ın özü budur. Mahviyetin özü budur. Bu en büyük zirve. Bundan daha büyük zirve yok.

Sen çıkıyorsun aradan, kalıyor Yaradan...

Allah-u Teâlâ bu fakire de bunu sevdirmiştir. Gerçekten fakirim, fakirliğimle de övünürüm.

Buradaki fakirlik kelimeye sığmaz, hâl noktasıdır. Herhangi bir işte, mühim bir söz söylendiği zaman; insan varlığını âniden ifnâ ederse, bir zerre kalmazsa, o zaman bu fakirliğine delâlet eder. Şart budur. Âniden ifnâ edip varlığından zerre kalmazsa Hadis-i şerif'in sırrına o zaman erilir, söz işi değildir. Mühim bir söz söyleneceği zaman, biz bütün varlığımızı ifnâ ederiz, nefsin varlığı yok olur, O'nun mevzusu husule gelir.

Binaenaleyh Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine bahşettiği lütufları akıttığı için, o hâl ile hallendirdiği için, öyle tecellî etmiş, öyle görmüşler. Yani bu bir tecelliyât-ı ilâhi'dir.

Allah-u Teâlâ'ya sonsuz şükürler olsun ki bu fakire bunu sevdirmiş. Var ile övünüyorum, varlığımdan utanıyorum. Utandığım için de onu ifnâ ediyorum. Hazret-i Allah'ı ve Resulullah Aleyhisselâm'ı seviyorum. Yani onların karşısında herhangi bir gölge dahi olmayacak. İşte bunu bu zât-ı muhteremler ezelden görmüşler, siz şimdi işitmiş, ifnânın mânâsını çözmüş oluyorsunuz. Allah-u Teâlâ bu hâli yaşatmasa bu bilinir veya söylenir mi?

İfşâ edeyim ki; ne bulduysam aşağıda buldum, yukarıda hiçbir şey bulamadım. Bu gibi durumlar iç hâlleridir, kâl işi değildir. Bunlar ilâhî bir lütuftur.

Sen sen ol, kurtuluş yerdedir, hiçliktedir.

Diyeceksiniz ki; "Ben nasıl hiç olurum?" İnsan mânevi süzgeçlerden geçe geçe, süzüle süzüle nihayet o kadar incelir ki, asliyeti olan bir damla kerih su haline geldiğini görünceye kadar küçülür. Onun dahi kuruyup uçtuğunu gördüğü zaman geriye ne kalıyor? İnsan dediğin budur. Bir damla kerih suyun ne hükmü var? İşte bunun hükümsüz olduğunu anlayabilmek için, o noktaya çıkmak lâzım. Hiç oluncaya kadar terakkiye ihtiyaç var. İnsan bu noktada tamamen yok olur. "Lâ mevcude illâllah" zikri o zaman tecelli eder. O'ndan başka hiçbir mevcudun olmadığını artık gözü ile görür. Şu halde onu bu hale getiren kim? Sahib'imiz değil mi? O'nun emri olmadıkça yine hareket edemez. Ruh emridir, emir olunca hareket eder ve çizilen bir zaman içinde icraatını yapar. Emri çekince; "Her şeyi yapıyorum!" diyen insan bir saman çöpüne dönüyor. Hani her şeyi yapıyordu? Her şey O'nun emri, başka bir şey bilmiyoruz.

Hiçbir zaman bunun rüzgârının bile geçmeyişi, Elhamdülillâh Sahib'imin tuttuğundan ve hiçbir şey olmadığımızı bildirdiğinden ötürüdür.

Hazret-i Allah kendi kudret elinde tuttuğu kullarını muhafaza eder. Muhafaza ettiği için de kaymaz. Nefis elinde tutarsa boşluk husule gelir.

Bu doluluk ve boşluk nasıl olur? Bir insan gerçekten kendisinin bir damla kerih sudan halkolunduğunu bilip o hâli daima muhafaza edebilirse, o Mevlâ'nın kudret elindedir. Bu hâl insanoğlunda hiç durmuyor değil mi? Hava hemen değişiyor, "Ben yaptım, ettim!" demeye başlıyor. Biraz evvel kudret elindeyken bu sefer nefsin avucuna geçiyor.

Onun için insan evvelâ boşalmalı, yok olmalı. Var olan kendisini bildirirse O var demektir. Başka hiçbir şey olmaz. Fakat bizde o hâl hiç görülmüyor. Bizde riyâ, gösteriş yaşıyor, menfaat yaşıyor. Bu yaşayanlar o hâli yaşatamıyor.

Hazret-i Allah dilediğini boşaltır, varlığını alır, sonra dilediğini ilimle doldurur.

"Ben hükümsüz, değersiz bir mahlûkum. Hüküm ve değer Hazret-i Allah'a aittir." diyorum.

Yani yol onların demek istiyorum. Aklınızı başınıza alın. Hazret-i Allah'a kul, Habib'ine ümmet olmaya bakın. Ötesini bırakın. İhlâs esastır. Doğruluk çok lüzumludur. Mahviyet, istikamet bu yolda başta gelir. Mahviyet ve istikamet iki kanatlı kuş gibidir.

Mahviyet ve istikamet bu yolda çok lüzumludur.

Mahviyet; insanın gerçekten hiç olduğunu bilmesidir.

İstikamet; ilâhi emirlere uymaktır. O'nun emrettiği çizgide yürümek, o çizgiden ayrılmamaktır. Yasakladığından da sakınmak, hem de şiddetle sakınmak.

Allah-u Teâlâ'nın kulundan beklediği ve hoşlandığı iki haslet budur.

Yolun sermayesi muhabbettir. Amma muhabbetin husule gelmesi için mahviyet ve istikamet şarttır. Mahviyet ve istikametten ayrılmayın.

Mahviyet; Var olan O'dur, başka varlık kabul etmez.

İstikamet;

"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" (Hûd: 112)

Bu ilâhi emre göre doğru olmak, mahviyet içinde yaşamak.

Onun için istikamet ve mahviyet. Zaten istikametsiz mahviyet olmaz.

Hayatta insan buna gayret etmeli. Samimi, ihlâslı, muhabbetli, istikametli olmalıdır. Mahviyet içinde bulunmalıdır.

Ne bulduysam yoklukta buldum, ne verdiyse hiçlikte verdi. Varlıkta değil. Var O. Yalnız O var. Onun için sakın ve sakın büyüklük taslamayın. O'ndan başka büyük yok. O büyüklük nefis putundan gelir. Başka yolda bu mevzu yok. Bu yolda küçültme var, başka yolda büyültme var. Onlar kendilerini methettikçe gururdan gıda alıyorlar. Bizim gıdamız Hakk. Var olan O'dur. Var ile övünürüm, varlığımdan utanırım. Benim varlığım bir damla kerih su, onunla mı övüneceğim? En istediğim şey budur: "Allah'ım! Zât'ından başka varlık yaşatma!" diyorum. Zerresi insanı helâk eder.

Şunu iyi bilin ki; varlık, benlik insanı helâk eder.

Dikkat edin her yolda bir arzu bir gaye var, Hakk yolda ise yok olmak var. Evvelâ gaye ve arzular atılacak, varlık yok edilecek, ancak ondan sonra Var husule gelir.

Biz gerek kendimizi, gerek sizi daima mahviyete çekiyoruz. Allah ve Resul'ünü tarif etmeye çalışıyoruz. Bu Allah-u Teâlâ'nın bize bahşettiği bir lütuftur.

Diğer bölümler böyle değil. Onlar oldum havasında. Onun içindir ki boşlukta kalıyor, şeytanın hedefine girmiş oluyor.

Bütün hakikatler mahviyetin içindedir, âlem onu varlıkta arıyor, hakikat ise mahviyettedir.

Çünkü bu mahviyet fenâya, fenâ ise Fenâfillâh'a kadar gider. Bizim bütün çekmemiz fenâyadır, ben sizi fenâya çekiyorum. Hiçbir zaman Allah'ım varlığa çektirmesin, çekmiş değilim. Hep fenâya, hep fenâya...

 

Ne Bulduysak, Mahviyet ve Hiçlikte Bulduk:

Mahviyetle yürüyende tehlike yok. Çünkü cebinde parası yok ki benim param var desin. Yok çünkü. Hiç parası yok amma, Var'ın tecelliyatı var.

Allah-u Teâlâ onları her türlü varlıktan soymuş, kendi varlığı ile yetiştiriyor da kimse farkında değil. Bu ise hâlisâne olarak sülûk edenlere, bağlılık ve sadâkat gösterenlere aittir.

Bizim yetişişimiz herkesi hoş, kendimizi boş biliriz. Ne bulduysak mahviyet ve hiçlikte bulduk. Varlıkta hiçbir şey bulmadık. Hakikat hiçlikte imiş, ihlâsta imiş, istikamette imiş, mahviyette imiş.

Varlık ile Var bulunmaz. Varlığı ifnâ etmedikçe Var husule gelmez. Ben mahviyetle Var'ı buldum. Varlık Var'ı bulmaya manidir, perdedir. Onun için hiçbir varlığı nefsime mâletmiyorum.

Varlığı ifna et ki Var'ı bulasın. Varlığından zerre kadar kalırsa Var'a manidir. Hiç olduğuna, üzerindeki varlığın Sahib'ine ait olduğuna kendisi inanırsa ve inandırmaya çalışırsa mahviyet üzeredir.

Allah-u Teâlâ var, O'nun azâmeti, şanı var. Başka büyük şan, azâmet yok. Yok olanda O tecelli ediyor.

Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretlerimiz:

"Bizi fazilet kapısından iki şeyle aldılar: Mahviyet ve niyaz." buyurdular.

Mahviyet nedir?

Hiç olduğunu bilmek, azamet-i ilâhi'nin karşısında yok olmaktır. Var olan O'dur, başka varlık kabul etmez.

Senin varlığın O'na, Var'a perdedir. Varlığını ifna et ki Var ile ol. Ama bu arada gaye, menfaat, hiçbir şey yaşamayacak.

Niyaz nedir?

Her şeyin O'nun olduğunu bilmek, her şeyi O'ndan istemek, O'na yalvarmak, muhtaçlığını hâlen izhar etmektir.

Mahviyet buradan doğuyor. Hiç olan bir şeyin varlık taslaması çok yersizdir.

Arzumuz, bütün ihvanın Hazret-i Allah'ın kulu, Sebeb-i Mevcûdat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in ümmeti ve yolumuzun büyüklerinin evlâdı olarak yetişmelerine çalışmaktır. Başka hiçbir şeye bağlanmıyor, O'nun gayrısına bağlananları bir hayalet olarak kabul ediyoruz. En güzel şey ne? En parlak makam, en yüksek rütbe Efendilerimiz'in yürüdükleri yolda yürümek ve Fenâfillâh'a ermektir.

Bütün mevzuat şu iki noktadadır:

Bir; eğer maske olduğunu bilirsen O var, maskenin hükmü yok. Maske araya girerse Hakk'a perdedir ve nefis putu mevcuttur.

İki; Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de böyledir. Onun olduğu yerde kişinin hükmü yoktur. Hükümsüz olan aradan çıkarsa o kalır. Özü budur. Bütün mevzuatı iki noktada topladık; Hakk'ta fâni olabilmek, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'de fâni olabilmek ve varlık yaşatmamak.

Hakk'ta fâni olmak, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'de fâni olmaktan çok daha kolaydır. Çünkü var olan O'dur. O'ndan başka varlık yoktur. Yaprak çürüdüğü zaman, mahvolduğu zaman, düştüğü yerde erir. Eğer bir insan, varlığını Hakk'ta fâni ederse O'ndan başkası kalmaz.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'de fenâ olmak ise daha zordur. Zorluk şuradadır ki; nereye düşeyim, nerede fenâ bulayım?

Biz onu iki kelime ile arz ettik:

"Eğer okuyabilirsen kâinatın isminin Muhammed Aleyhisselâm olduğunu göreceksin."

Çünkü o özdür, her şeyin özü ve çekirdeğidir.

 

Bu Yolda Terakki Var'ı Bulmak İçindir:

Bu yolda terakki O'nu kazanmak içindir. Başka yerlerde terakki bir şey olayım diye, varlık kazanmak içindir. Amma buradaki terakkiyât Var'ı kazanmak, Var'ı bulmak içindir.

Demek ki Hazret-i Allah'a varan bu yolda çok çalışmak lâzım. İlim-irfan mektebine dehalet edince, ruhun terbiyesi, nefsin tezkiyesi ile sınıfları geçmek lâzım. Nefse uyarsanız, nasıl nefisle mücadele edeceksiniz? O ulvi makamlara nasıl çıkacaksınız? Sen bunları nereden bileceksin? İlim-irfan mektebine ayak basmamışsın, içeriye alınmamışsın, ince haddelerden süzülmemişsin. Yani sırlara, hakikatlere kör olanlar nereden bilsin? Bu sırların bilinmemesi "Ene" kabuğunu delemeyişinden ileri gelir.

Sıfât-ı hayvaniyeden ayrıl, ahlâk-ı zemimeden sıyrıl, zulmet perdelerini yırt, hakikati bul.

Gaye ruhen yükselmek ve ruhen yürümek. Bedenle yürümüşsün ne kıymeti var.

İnsan acizliğini, hiçliğini öğrendikçe azamet-i ilâhi'yi de öğrenmeye başlar. Her gün insan acizliğini gördükçe O'nun azametini daha iyi görür, irfan duygusu daha güzel husule gelir.

Cenâb-ı Hakk lütfeder, bir kimseyi mânen yükseltirse, yükseldikçe cehâletini öğrenir ve şükrünü artırır.

Dalâlet ehli yükseldikçe büyüklüğünü artırır, cehaletini artırır.

Hakikat ehli yükseldikçe, hiçliğini gördükçe geçtiği vakte istiğfar eder, hiçliği nispetinde azamet-i ilâhi'yi görmeye başlar. Cenâb-ı Hakk bir insanı terakki ettirdikçe, azamet-i ilâhi'yi görür, azamet-i ilâhi'yi öğrendikçe de günagün cehâletini ve acizliğini öğrenir.

Ben azamet-i ilâhi'nin karşısında kendimi bir zerre görürüm, o zerrenin de erimesini isterim.

Biraz daha açığını arz edelim:

Mânen terakki ederken bir şey bildiğini zanneder. Her yükselişte bildiğini zanneder, o sınıf bittiği zaman hiçbir şey bilmediğini öğrenir.

Mektep değiştikçe küçülmeye başlar, her küçülüşte cehaletini öğrenir, daha küçülür, cehaletini görür. Cehaletini öğrendikçe irfan çoğalır, irfan çoğaldıkça azamet-i ilâhi görülmeye başlar ve artık bu sonsuzdur.

İstiğfar burada yapılır, insan her mânevi terakkiyatta geçen varlık anlarının istiğfarını yapar. Bunun için o kişiler hep istiğfardadır. Çünkü hep bildiğini zanneder; ikinci bir küçülmeyi gördüğü zaman; "O da bir varlıkmış!" der. Bu küçülme ölünceye kadar devam eder. Her küçülüşte de geçmiş zamanın istiğfarı ile meşguldür, bu dahi ölünceye kadar devam eder, öz budur.

Gaye Allah! Allah ile olmak! Yaratan O, yaşatan O, içiren O, yediren O. O'nu bilen başka bir şey bilmek istemez. O'nu bilmeyen çok şeyler bilir ama bildiklerinin boş olduğunu sonra bilir.

 

Varlık Perdedir:

Varlık perdedir, Var'ı görmeye manidir amma varlık duvarını yıktın mı öte tarafı görebilirsin, varlık mani oluyor Var'ı görmeye.

O var, ötekiler perdedir. O perdeler de Var'a varmaya manidir. Amma kendi perdeni ifna ettiğin zaman zaten diğer perdeler kendiliğinden ifna olacak ve O'nu bulacaksın.

Allah-u Teâlâ onu yavaş yavaş tekâmül ettirmekle, onun varlığını giderir. Varlığı gidere gidere O kalır. Varlığından zerre kalsa, O'na perdedir. Cenâb-ı Hakk o kulu tekâmül ettirmeyi murad etmişse, o hiç olur. Hiç deyince; vardı, öldü, yok oldu. O zaman O tecelli eder.

Hayatımda bir defa dahi Hazret-i Allah'a kul oldum diyemedim. "Allah'ım ne olur Zât'ına has bir kul, Habib'ine ümmet eyle" diyorum. "Kul oldum" diyemedim siz ise âlim oldunuz, hâlbuki kendinizi bilmezsiniz. Kendini bilmek ne demektir biliyor musunuz? Yaratılışın olan bir zerreyi tefekkür edeceksin ve sonra kabirdeki eriyişini de tefekkür edeceksin ki, o hiçlik arasında O'nu bulacaksın. Bunu kim yapabildi? Arasan tarasan kaç kişi çıkar? Âlim!.. Neyin âlimi? Kendini bilmeyen neyi bilebilir?

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Nefsini bilen Rabb'ini bilir." (Keşfü'l-Hafâ)

Bütün sır bu Hadis-i şerif'in içinde saklı...

Benim kalbimde Hazret-i Allah'tan başka kimse yok. Kendimi de sevmem. Ve sizin anlamayacağınız bir tabir kullanacağım; Var'ın yanındaki varlıkların ne yazık ki hükmü yok. Var'ın yanında hiçbir şey bulunmaması benim için onurdur. Kendi varlığımdan bir zerre kalması beni üzer.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:

"Benim Allah ile öyle vaktim olur ki, oraya ne yakın bir melek sızabilir, ne nebi ne de resul sokulabilir." (Keşfü'l-Hafâ)

Onun için kendimi bile ifna etmedikçe orada bulunmak istemem. O anlattığım yer burası demek istiyorum. Ne ilminiz yeter, ne aklınız yeter. Sizin ilminiz, işiniz değil. Yalnız işitmiş oluyorsunuz.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime'sinde:

"Ey iman edenler! Allah ve Peygamber'i sizi, size hayat verip canlandıracak şeylere çağırdığı zaman icabet edin." buyuruyor. (Enfâl: 24)

Bize her şey Hakk'tan gelir. Hakk'tan gelir deriz, fakat aslını bilmeyiz. Gerçekten hayat verici, ancak Hazret-i Allah'tır. Buradaki hayat hayât-ı hakikidir.

Bir insanın terakki edip Hakk'a ulaşmasına mâni olan kendi varlığıdır. Varlık perdedir. Hem hakikate ulaşamıyor, hem de Hakk'a varamıyor.

O'nun emirlerine sarıldıkça, iman kemâlleşiyor. İman kemâlleştikçe hakikat anlaşılıyor. Hakikat anlaşıldıkça insan kendi basitliğini anlıyor ve Fâil-i mutlak olan Hazret-i Allah'ın fiillerini seyretmeye başlıyor.

İnsan tecelli nispetinde bu hakikatleri anlar. Yani manen bize ne kadar bildirirlerse o kadar biliriz, gerisi yine kalır.

Burada iki husus ortaya çıkıyor.

Birincisi; Hazret-i Allah'a sığınan ve yönelen insana; varlığını yok ettiği zaman, hakiki kuvvet Hazret-i Allah'tan gelir.

İkincisi; âcizliğini itiraf ettikçe, nefis aradan çıkar, fâil-i mutlak olan Hazret-i Allah'ın fiilleri kalır.

Onun için gerçekten hayat veriyor.

 

Mahviyet Yolu:

Yolumuz mahviyet yoludur. Bu yolda ermek yok erimek var. Gayesi; makam, mevki, rütbe olanlar bu yolda tutunamazlar. Onlar bizden uzak, biz onlardan uzağız.

Fakire mahviyet çok sevdirilmiş. Mümkünse bunu Cenâb-ı Allah'tan çok isteyelim. Çok değersiz ve basit birer mahlûk olduğumuzu bize bildirmesi için niyaz edelim. Bu bir iniştir. Bu iniş ancak Cenâb-ı Hakk'ın indirmesi ile mümkün olur.

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurur:

"Sana gelen her iyilik Allah'tandır. Bütün kötülükler de kendi nefsindendir." (Nisâ: 79)

Buna rağmen insanoğlu bütün iyilikleri nefsine malediyor, Allah-u Teâlâ'yı unutuyor, "Ben, ben!.." diyor. Üstelik "Hayrihi ve şerrihi minellahi Teâlâ" diyerek, suçunu kapatmak için kötülükleri Allah'tan biliyor.

İnsanoğlu Allah-u Teâlâ'nın varlığını nefsine malediyor. Aynaya baktığı zaman kendisini görüyor. Hazret-i Allah'ı görmüyor. Hâlbuki Hazret-i Allah "İçinizdeyim." buyuruyor, sana sesleniyor. Sen aynaya bakıyorsun kendini görüyorsun, O'nu görmüyorsun! Bir defacık Hazret-i Allah'ı aynada gördün mü?

Neden? Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz;

"Ey Allah'ım! Gözümü açıp kapatıncaya kadar beni nefsime bırakma ve bana verdiğin iyi şeyleri geri alma." buyurmadı mı? (Bezzâr)

Resulullah Aleyhisselâm böyle yalvarıyor, işte bu "Ben"likten kurtulmak için. Çünkü nefis fırsat bulduğu anda "Ben" der, hemen ilâhlık dâvâsı güder. Bu da gizli bir şirktir. Eğer insan bunun bastıra bastıra üzerine giderse, bu bir şirktir. O da olur bir müşrik. Bunu çok iyi bilelim. Allah'ımız bizi bunun şerrinden kurtarsın.

Şimdi size maskenin izahını yapacağız.

Mezardan çıkarılmış bir kafatasını bir kelleyi koysan şuraya, bir değeri var mı? Satılsa kaça alırsın? Kafatasında gözler var görmüyor, burun var koku almıyor, kulaklar var işitmiyor, ağız var konuşmuyor. Saçları da, kirpikleri de, kaşları da, bıyığı sakalı da yok.

Amma biraz evvel bu sendeydi, hayatta iken çok kıymetli idi. Bu kıymeti kendinde taşıyordun ve kendinde topluyordun.

Fakat kudretini çekti yok oldun. İçindeydi, varlığını çekti, verdiği nimetleri de bir bir aldı, bedenin çürüdü, kaldın bir kafatası.

Hani sendin? Maske olduğunu şimdi gördün! Daha sonra kafatası da çürüyecek, kül hâline gelecek.

Sadece O kaldı. Vücud O, mevcud O...

Her şey O değil, hiçbir şey de O'nsuz değil. Sen de bir maskesin, zerre de bir maske, kâinat da bir maske.

Her şey O'nunla kâim. Varlığını koyuyor görünüyorsun, alıyor yok oluyorsun. Demek ki hep O.

Amma sen hayatın boyunca hep "Ben!" dedin. Bir defacık O'nu göremedin, bilemedin, tanıyamadın.

O hep içinde sesleniyordu. "Ben sana senden yakınım" diyordu, hiç duymadın.

"İçinizde... Görmüyor musunuz?" (Zâriyat: 21)

Marifetullah ehli bunu dünyada iken duydu, gördü ve bildi. Bir maske olduğunu bildirdi. Çünkü o, içindekini görüyordu, kendisinin kafatası olduğunu hem görüyordu hem biliyordu.

Marifetullah ehli "Allah" diyor, nefsine mal etmiyor. Marifetullah ehli öyle bir noktaya gider ki Hazret-i Allah'a iman eder, kendisini inkâr eder. İşte sır bu idi.

Hazret-i Allah'ın varlığı sende iken, benim zannediyordun. Varlığını çekince ölüyorsun, çürüyorsun, bir kuru kelle kaldın. O kellenin bir hükmü ve değeri var mı?

Bütün değerleri kendinde topluyordun. Oysa hep Rabbü'l-âlemîn'in idi.

O kelle de yarın çürüyüp kül olacak. Allah-u Teâlâ'nın varlığı bâki kalacak. Vardın, çürüdün, bir hiç oldun.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"O'nun varlığından başka her şey helâk olucudur." (Kasas: 88)

Zaten O vardı, yine O kaldı.

"Fakirliğimle övünürüm." (Keşfü'l-Hafâ)

Hadis-i şerif'inin sırrının en son makamı budur. Kafatası da kül olduğu zaman bu hâl tecelli eder. "Bana ait hiçbir şey yok, her şey sahibimindir." diyen budur.

Onlar kafatası olduğunu görürler, kabirde çürüyeceğini de hâliyle görürler. Çürüdüğünü de görürler, kül hâline vâkıf olduğu zaman o külün ne hükmü var? En gizli sır budur.

Demek ki, birincisi kafatası hâline gelecek, onu gözü ile görecek, ikincisi bütün varlığı yok olacak.

Hâlbuki diğer insanlar kabirde çürüyecek, yok olacak, kül olduğunu anlayacak ki hiç olduğunu bilsin. O ise Allah-u Teâlâ ve Resulullah Aleyhisselâm bu merhalelerden onu geçiriyor. Ölmeden evvel bu merhaleyi biliyor, görüyor, bir kül olduğunu görüyor, bütün varlığın Allah-u Teâlâ'ya ait olduğunu biliyor. "El-fakru fahrî"nin sırrı budur.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'te buyururlar ki:

"Allah var idi, Allah'tan başka bir şey mevcud değildi." (Buhârî)

Yine de öyle.

Sen de yok oldun, kâinat da böyle.

"Ol!" dedi göründün, "Öl!" dedi yok oldun. Sen de böyle kâinât da böyle.

Bir insanla, bir zerre ile kâinat arasında, Hazret-i Allah'ın yanında hiçbir fark yok. Çünkü her şey maske. Her zerrede ulûhiyet sırları mevcuttur. Fakat insan hep maskeyi gördü. Bir defacık O'nu ve O'nun sırlarını göremedi. Gerçek mürşidin Hazret-i Allah olduğunu bilemedi.

Bunu size anlatmaktaki gayemiz, azamet-i ilâhi'yi size göstermektir.

 

Kişi Varlığını Yok Etmedikçe, Eriyip Hiç Olmadıkça, Aslâ Marifete Erişemez:

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime'sinde:

"Nefsini tertemiz yapıp arındıran felâh bulmuş, kurtulmuştur. Onu kirletip örten kişi elbette ziyana uğramıştır." buyuruyor. (Şems: 9-10)

Süflî nefsi his ve meyillerinden arındırarak dünya selâmetinin, ahiret saadetinin kısa bir zaman içinde elde edilmesi beklenemez. Zira zahirde bir âlim veya bir doktor olabilmek için uzun seneler tahsil görüldüğü açık bir gerçektir.

Âyet-i kerime'de:

"Bizim uğrumuzda bizim için mücahede edenlere elbette yollarımızı gösteririz.

Şüphesiz ki Allah ihsan erbabı ile beraberdir." buyuruluyor. (Ankebut: 69)

Şu halde vuslata erebilmek nefis ve şeytanla mücadeleye mücahedeye bağlı kılınmıştır.

Hazret-i Allah azim nispetinde kulunu destekler, hidayetini artırır, sermayesini çoğaltır, önüne ışık tutar.

Nefsin terbiye, tezkiye ve ıslahı ayrı ayrı yerlerde ve şekillerde tecelli eder.

İlk terbiye tarikatta başlar. Zira Tarikât-ı âliye'ye delâlet etmeyen bir kimse, nefsini tanıyıp tehlike ve tuzaklarından haberi olmaz ki onunla mücadele etsin, ıslâhına çalışsın.

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz çetin bir muharebeden dönerlerken:

"Küçük harpten büyük harbe dönüyoruz!" buyurdular.

Büyük harpten maksadın ne olduğu sual edilince de:

"Nefisle cihattır." cevabını verdiler. (Câmiu's-Sağîr)

Bir Hadis-i şerif'lerinde de, nefsin bir mümin için en büyük tehlike olduğunu haber veriyorlar:

"En şiddetli düşmanın, iki yanın arasındaki nefsindir." (Beyhakî)

Kişi Tarikât-ı âliye'ye duhul eder etmez iç âlemine dönüş yapar. İç düşmanını görür, onunla mücadele ve mücahedeye başlar.

En büyük düşmanla mücadeleye girişildiği için Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir diğer Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Hakiki mücahid, nefs-i emmâresi ile savaşan kimsedir." (Tirmizî)

Tarikât-ı âliye'deki nefis terbiyesine en güzel misâl, yünlerin halı hâline gelmesidir.

Çok uzak yerlerden getirilen kirli ve karışık yünler evvelâ kazanlarda yıkanıp temizlenir. Sonra çeşitli taraklardan geçerek didik didik olur, tel tel ayrılır ve iplik hâline gelir. Benliği tamamen gider, renk renk boyandıktan sonra istenilen şekilde yumak olur.

Halı olabilmesi için de, bir dekoratörün kâğıda çizdiği dekorlar üzerinde renklerine ve ölçülerine göre yerleştirilmesi gerekir. Nihayet tezgâhlarda dokunarak bu ipliklerden en güzel halılar meydana gelir.

Daha önceleri üzerine bastığımız zaman ayağımıza dolaşan o kirli yünler, şimdi artık basmaya kıyamadığımız nâdide birer halı olmuştur. Hiç kimseyi incitmez.

İşte nefis de kirli yün gibidir. Ayrı ayrı bölümleri vardır. Temizlene temizlene, incele incele, taraklardan tezgâhlardan geçe geçe halı gibi olup, ayak altına serilmedikçe terbiye ve ıslahı mümkün olmaz, tarikat mektebi de bitmiş sayılmaz. O ana kadar fırsat buldukça kişinin hep ayağını dolaştırır.

Evvelâ didik didik yapacaksın, halı gibi olduktan sonra onu yere sereceksin. Ayak altına serdiğin zaman rahat ayak basabilirsin. Yoksa hilekârdır, emniyet etmeye gelmez.

Hakikatteki nefis terbiyesinin misâli de buğday tanesidir. Bir buğday tanesi toprağa düştüğü zaman önce çürüyor, varlığı yok oluyor. Sonra izn-i ilâhî ile filiz veriyor, birçok başak yetiştiriyor. Olgunlaşıp başını eğince ehli onu biçiyor. Harmanlarda atların ayakları altında, makinelerde haddelerin arasında çiğneniyor. Taneleri ve samanları ayrılıyor. Buğday ambara, saman samanlığa konuluyor.

Bütün bunlara rağmen buğdayın işi bitmez. Değirmene götürülerek taşların arasında ezilir ve un hâline gelir.

Bu kadarla da bitmez, su ile yoğrulup hamur olur. Sonra fırına atılır. Şiddetli ateşler içinde uzun zaman yanar ve pişer. Güzel bir ekmek hâline gelir. Ancak bundan sonradır ki faydalı bir gıda hâline gelmiştir.

Ekmek fırına girip piştiği gibi, insan da ibtilâ çeke çeke pişer ve olgunlaşır.

Kişi varlığını yok etmedikçe, eriyip hiç olmadıkça aslâ marifete erişemez.

 

Bu Esrara Nasıl Vâkıf Olunur?

Kişinin bu esrara vâkıf olması için;

"Men ârefe"nin sırrına vâkıf olması lâzımdır. Gerçekten hükümsüz, değersiz olduğunu görmedikçe, bilmedikçe, bu sır tecelli etmez. Yani ifnâ olmadıkça, hüküm ve hikmet yalnız Hazret-i Allah ile olduğunu görmedikçe ve bilmedikçe bu esrar-ı ilâhi'yi bilmek ve çözmek mümkün değildir.

Yani O'nu bilen kendisinin hükümsüz, değersiz bir mahlûk olduğunu bilir.

İkincisi; "El-fakru fahrî"nin sırrına vâkıf olmak da şarttır. Bu gibi kimseler hiçbir şeye sahip ve malik olmadığını gözü ile görür, hükümsüz olduğunu bilirler ve ilân ederler.

Herkes nefsiyle iftihar ederken bunlar yalnız ve yalnız Hazret-i Allah ile iftihar ederler. Çünkü O'ndan başka bir vücud ve mevcud olmadığını yalnız bunlar bilirler.

Herkes nefsiyle "Ben, ben, ben!" diyor, ama bunlar ise hep "Allah, Allah, Allah" diyor ve Hazret-i Allah ile övünüyorlar.

Zira onlar Hazret-i Allah'ı biliyorlar ve O'ndan başka bir mevcud olmadığını görüyorlar.

"İçinizde..." (Zâriyat: 21)

Âyet-i kerime'sinin sırrına da bunlar mazhardır.

Gerek içinde gerekse bütün kâinâtta yalnız O olduğunu biliyor.

Ve bunlar:

"Ben, ben değilim, bir benliğim var benden içeri!" diyenlerdir.

Bunlar benliğinden geçmiş, benliğini ifna etmişlerdir. Çünkü Var'ı görüyor. İçinde de O, kâinâtın içinde de O.

Amma kendisini bilmeyen, yaratılış gayesini göremeyen Hazret-i Allah'ı nasıl bilebilir, nasıl bulabilir?

Hülâsa, tecelliyat nispetinde kul acizliğini anlıyor. Gerçek sahibini, varlığını, azâmetini görmeye başladıkça hükümsüzlüğü ortaya çıkıyor. Onun için Allah-u Teâlâ dilediğini çok terakki ettirmesi lâzım ki, kul "Hiç" olduğunu bulabilsin. Bu da terakkiyâtla kâim, tecelliyâtla kâim.

 

Var Olan Hazret-i Allah'tır:

Hazret-i Allah vardır, var olanı sevmez. Çünkü var diye bir şey yoktur. O var diye görünen şey Hazret-i Allah'ın varlığıdır.

Bir insan kendi varlığını benimserse, Hazret-i Allah'ın ona emaneten bahşettiği nimeti benimsemiş olur. Bu ise hem yalancılık, hem riyâkârlıktır. Biraz sonra ruh çıkınca bir şey yapıyorum diyen o koca ceset bir saman çöpü gibi kalıyor. Hani bir şey yapıyordu, ne oldu şimdi?

Hâlbuki Hazret-i Allah:

"Resul'üm! Sana ruhtan sorarlar. Onlara de ki; Ruh Rabb'imin emrindendir." buyuruyor. (İsrâ: 85)

Demek ki insan hep Hazret-i Allah'ın emri ile hareket ediyordu. Bunu biz bilmiyoruz. Madem ki her şeyi yapıyorduk, ruh çıkınca neden yapmıyoruz? Bir sineği bile uzaklaştıracak kuvvete sahip olmadığımıza göre, bunu neden benimsiyoruz? Bu benimsemek cehaletten ileri geliyor.

Şu halde biz icraatımız ile yürütülüyoruz. Eğer icraatlarımız güzelse, Hazret-i Allah bizi râzı olduğu yolda yürütür.

Var olan Hazret-i Allah'tır. Varlığı ile var etmiştir. Murad ettiği kadar tutacak, sonra onları da mahvedecek.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"O'nun zâtından başka her şey helâk olucudur." (Kasas: 88)

Fakat mühim olan nedir? İnsan nefsinin verdiği varlıkları ifna edecek, Var husule gelecek, Var ile olacak, ebedi hayata erecek. Allah'ım erenlerden etsin.

Demek Var ile böyle olunuyor. O'ndan başkası onlarda bulunmaz. Biz kendimizi atamadık ki, O'nu bulalım.

Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz buyururlar ki:

"Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-in son hastalığında ruhunu teslim ederken şöyle duâ ettiğini işittim:

'Ey Allah'ım! Beni bağışla, bana acı, en yüce dosta kavuştur.'" (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1665)

Sen Hazret-i Allah ile olursan arkadaşın da O, refikin de O, saadetin de O, selâmetin de O...

Dünya saadeti de Hazret-i Allah ile olmak, ahiret selâmeti de Hazret-i Allah ile olmaktır. Dünyada da O'nunla, ahirette de O'nunla...

Bizde bir iyilik varsa Hazret-i Allah'ın iyiliğidir. Bir kötülük varsa nefsimizin kötülüğüdür.

Bunun için o gibi kimseler nefsini aradan çıkarır, Hakk'a dayanır, Hakk'tan konuşur. Hiçbir şey bilmese de, O'na dayandığı için güzel konuşur. Daha doğrusu o feyiz, o sözler Hakk'tan gelir. Hakikati bildikleri ve Hakk nâmına konuştukları için de, hiçbir zaman o sözü benimsemezler. Nefislerini ayıkladıkları için, her şeyin Hakk'ın olduğunu, Hakk'tan olduğunu görür ve bilirler.

İnsan nefsini anlayamazsa nefisten konuşur. Doğru da söylese, konuştukları hep yanlıştır.

Kişinin Hakk'a ulaşmasına en büyük engel kendi varlığıdır. Kendisini yok ederse perde kalkar. Hakk'ın icraatı meydanda kalır. Zaten ancak Hakk vardır.

Şu halde Hakk'a ulaşmak için O'na yönelmeli, "Sana yöneliyorum. Sana ulaşmak istiyorum. Beni sırât-ı müstakimden yürütüp, kendine gelenlerden eyle..." diye niyaz etmelidir.

İbrahim Hakkı -kuddise sırruh- Hazretleri:

"Allah'ım!.. Gizlice işaret edip, kapına gelenlerden eyle." buyuruyorlar.

Ne kadar mânidar bir söz. Çünkü Allah ehlini, Allah'a yaklaşanı kimse görmez. O gizlice yaklaşır. Hazret-i Allah onu gizlice dâvet etmiştir ve o Hazret-i Allah iledir.

Diğer taraftan bakarsın kelli-fellidir, herkes onu el üstünde tutar, belki Hazret-i Allah hiç sevmez.

 

Kurtuluş İçin:

Tarikât-ı âliye'nin özü; ahlâk-ı zemimeden sıyrılmak, ahlâk-ı hamideye nâil olmak, sıfât-ı hayvaniyeden çıkıp insan sıfatına bürünmektir. Ondan sonra kemâliyet başlar. Bunlar olmadığı için kemâliyet mümkün değil.

Hülâsa olarak; kalp, ruh, sır, hafâ, ahfâ ve nefs-i kül'den nefis çıkacak ki, sıfat-ı hayvaniyeler bitecek ki; insan olasın.

Bütün letâifleri bitirmek ancak teyyare meydanına gelmek demektir. Buna itimat edin birçok insanın ömrü bile yetmiyor.

Bu noktada bir sır verelim:

İmâm-ı Rabbâni -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyuruyorlar:

"O zâtı tanıyan ve ona karşı ihlâs sahibi olan bir tâlip, onu düşünür, ona teveccüh ederse; veya o zât bir tâlibi sever, ona teveccüh eder, onun terakki etmesini isterse, o kimsenin kâlbine bir pencere açılır. Sevgisi, teveccühü ve ihlâsı nispetinde anlatılan bu yol ile o deryâdan feyz alır." ("Mektûbât"; 260. Mektup)

Özü gönüle girmek.

Yine ifşaatının bir noktasında şöyle buyuruyorlar:

"Amma o zâta, o kutb-u irşâda inanan ve sevenler, ona teveccüh etmeseler de, Allah-u Teâlâ'nın zikrinden hâli olsalar dahi, yalnız bu sevgileri sebebiyle irşad ve hidayet nuruna kavuşurlar." ("Mektûbât"; 260. Mektup)

Bu da bir lütuf...

İmâm-ı Rabbâni -kuddise sırruh- Hazretleri; "Ona muhabbet dahi kâfidir." diyor.

Ama bunun mânâsı nedir? Ona muhabbet dahi kâfidir, velev ki ibadeti az da olsa yahut olmasa. Niçin? Hakk Teâlâ severse, sevdiği için seveni de seversiniz. Fakat sevmediğini sevmiyorsunuz.

İmâm-ı Rabbâni -kuddise sırruh- Hazretleri ifşaatın devamında şöyle buyuruyorlar:

"Onun nuru ile hidayete erenlerin ve onun istemesi ile yükselenlerin bu kazançlarını bilmeleri de gerekmez. Onun vesilesi ile irşad olup hidayet nuruna kavuşan kimse onun durumuna muttali olur. Hatta onlar hidayete erip irşad olduklarını dahi olduğu gibi anlayamazlar. Çünkü halleri bilmek herkese vergi değildir, makamları birer birer geçmenin mârifetini herkese ihsan etmezler.

Evet, kavuşturan yollardan birinin önderliği kendisine verilmiş olan bu zât elbette ilim sahibidir. Yolun inceliklerini bilir. O bildiği için yolcuların da bilmesine lüzum görülmemiştir. Onlar da yardım ederler, fena ve bekâ ile şereflenirler." ("Mektûbât"; 260. Mektup)

Yalnız burada İmâm-ı Rabbâni -kuddise sırruh- Hazretleri'nin şöyle bir tebşiri var:

"Onlar hidayete erip irşad olduklarını dahi olduğu gibi anlayamazlar." (260. Mektup)

Yani Hazret;

"Onun ihvanı irşad olunduğunu dahi bilmez." buyuruyor.

İhvanın durumu bu.

İşte buradan istifade ediyor. Bu ne büyük lütuftur.

Onlar lâyık-ı vechile irşad olunduğunu bilmezler.

Çünkü bu hâl herkese verilmemiştir. Azdır, kıymetlidirler. O çok kıymetli olduğu için; O kıymetlendiriyor.

Niyet-i halisayla onlar alıp götürüyorlar. Bunu ihvan dahi bilmez. Bunun sebebi bu ordunun malı olduğu için...

Onun için çok dikkat edin, ciddi olun, resmi durun. Yol Allah ve Resul'ünün yolu. Bu mevzu bu kadar mühim. Yani şu gördüğün insanlardan acaba kaç kişi iman etmiştir? Kaç kişi imanla gidiyor? Kaç kişinin nefsi iman etmiş, kaç kişi nefsini ıslâh etmiştir? Kaç kişi sıfât-ı hayvaniyeyle gidiyor? Kaç kişi sıfât-ı insaniyeyle gidiyor? Onu Sahib'im en iyi bilir. Yalnız iş itimat edin zannettiğiniz gibi değil. Buna inanın ki; ben huzur-u ilâhiye'ye nasıl çıkacağımı bilmiyorum. "Allah'ım! Ne olur beni hesaba tutma!" diye niyaz ederim.

 

Bu Mânevi Yolda Niçin Kayılıyor:

Daha evvel arz ettiğimiz üzere; mürid hakikat fırkasına girdikten sonra epey yol alır. Sonra yol ikiye ayrılır. Biri Cenâb-ı Hakk lütfu ile tecelli ettiği zaman kendisini küçültmeye, varlığını yok etmeye çalışır. Mahviyet hâline bürünür. Diğerleri ise her şeyi kendisine mâleder. "Ben buraya kadar çıktım. Ötekilerden daha üstünüm!" demeye, herkese tepeden bakmaya başlar. Çok yükseldiğini zanneder. Herkesi küçük, kendisini büyük görür.

Birisi mahviyete doğru iniş yapıyor, birisi varlıktan kayıyor. Burası mihenk taşıdır.

Kimin aşısı tutarsa, o terakkiyat kısmına inerse hiçliğe doğru iner, iner, iner. Bir gün varlığını ifna ederse Var'a kavuşur. Ve fakat helâkiyat kısmına gidenler, onların başları hep yukarıdadır. Oldu, bitti, oluyor, gidiyor, bunlar hep boş. Ömrü boşa geçer, kabre girer. "Eyvah!" Ama geçti artık. "Eyvah!" demeden evvel insanın kendisine dönmesi, yoktan var edeni, nimetlere gark edeni güzel bir şekilde bulması, hep O'nunla olması lâzım. O'nunla olmak hayattır. O'nsuz olmak vefattır.

Nefis yaşıyor, ama ruh çoktan ölmüş. Binaenaleyh Allah'ım kendisiyle dirilttiği kullarından etsin. Ötesi boş. Yaşıyor, ama yaşayan ölü. Kabre girecek, ama zaten çok evvel ölmüştü fakat öldüğünü de bilmiyor. Nasıl yaşıyor? Yalnız kendisinin bildiğini zannediyor. Burası çok ince nokta. Burası Hâlik ile mahlûkun mihenk noktası.

Birçok kimse intisap eder, fakat sülûk yoluna geçtiği zaman; dökülür dökülür kaç kişi kalır? Sadece fertler kalır.

Yol, alınma yoludur. Ancak kapıdan içeriye alınanlar mürid olabiliyor.

Bu alınmak kelimesi sık sık geçiyor. Cidden çok mühim, çok esrarlı bir kelimedir. Bir kapı görünüyor, fakat girecek bir yeri olmadığı halde, bakıyoruz alınanlar alınıyor ve içeride kayboluyor.

Allah'ım bizi aldıklarından eylesin. Çünkü bu yola girilmez, alınma yoludur.

Süzülmek suretiyle bizzat kapıdan içeriye alınanlar, yani ezeli nasibdar olanlar kapıdan girer.

Peki kim alındı, kim süzüldü?

Sen acizliğini, mücrimliğini, günahını, her şeyini itiraf etmedikçe, O'na boyun bükmedikçe nasıl süzülebilirsin?

Olgun bir meyvenin içine kurt girince düşmeye mahkûm olduğu gibi mürid de kalbi bozulduğu zaman içine kurt girer ve ihlâsını alır. Artık onun yol alması ile almaması mevzu değildir. Hatta bazen tahribat da yapar.

Burada hep kendiliğinden kayıyorlar, yani yollarını değiştiriyorlar. Bu yolların değişmesinden sebep; varlık, benlik, menfaat, önderlik, liderlik gibi kendilerini beğenmekten ileri gelir. Bunlar helâkiyetlerini kendileri seçmişlerdir.

Bunun için insanın, varlıktan çıkması, varlığından süzülmesi, varlığından sıyrılması, Var'a ulaşması gerek.

Terakki edemezse kendisini beğenme hâli husule gelir, ene'ye kapılır. Kendisine pâye verdiği anda olduğu yerde çakılır. Hem düşer, hem de terakki yolu kapanır.

Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:

"Kendinde varlık görmen diğer günahlarla kıyaslanmayacak kadar büyük bir günahtır."

Şimdi buradan kurtulan kim olabilir? Esas değil mi bu? Şimdi kim kurtulur bu afattan? Ancak Allah-u Teâlâ'nın kurtardığı kimseler, yalnız bunlar kurtulur.

Zira kendini beğenmesi demek gizli ilâhlık davası gütmek demektir. Bu gibi kişiler etraflarını Hazret-i Allah'tan ayırıp kendilerine bağlamaya çalışırlar.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"İnsanları küçümseyip yüz çevirme! Yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zira Allah kendini beğenip övünen ve böbürlenen kimseleri asla sevmez." (Lokman: 18)

Müridanın ön safında gibi görünür, fakat mukalliddir. Nereden belli olacak onun mukallid olduğu? Pirinçlerin içinde taş da vardır. Sert olduğu için "Ben pirinçten efdalim, asıl ben lâyıkım." der. İşte müridan onu bu halinden seçer. Diğeri hiç olmaya çalışırken; bu ise varlık ile hareket eder, her hareketinde bir maksat bir menfaat yatar. Allah için adım atar gibi görünür, bir adım bile atmaz. İçindeki gizli gayesi zaten onu bu hale düşürmüştür. Artık ondan hayır gelmez. Niyetini bozmakla kendisini ihraç etmiştir, başka bir şey yapmamıştır. Çünkü Mevlâ her şeyi biliyor. Hazret-i Allah'tan başka onu kimse kurtaramaz. Ancak O murad ederse kurtarır. Ne kadar sığınmamız gerekiyor...

Bizde bu varlık putları varken, hiçbir zaman Hakk'a tekarrüb edemeyiz. Hazret-i Allah lütfu ile tecelli edip bu perdeleri bizden giderirse, O'nun lütuf tecellisi nispetinde hakikati anlarız.

Biz her şeyi bildiğimizi zannederiz. Hiçbir şey bilmediğimizi hâlâ bilmeyiz. Bildiğimiz zaten zandan ibaret. Hazret-i Allah bize hakikati bildirirse, bildirdiği kadarını biliriz. O ise hakiki bilgi olur. Şu halde cehaletimizi öğrenmek tahsilini yapmamız gerekiyor.

Biz hep varlık tahsil ediyoruz. Bu ise bize gurur veriyor. Bizim var olduğumuzu bize gösteriyor. Hakk'a asıl perde, en kalın perde bu olmuş oluyor.

Gerçekten hiçbir şey bilmediğimizi, değersiz ve aciz bir mahlûk olduğumuzu anlarsak, o zaman Sahib-i hakiki husule gelir. O'nu gördüğümüzde, her şeyin O'nun ve O'ndan olduğunu öğrenmiş olacağız.

Bir mürid Tarikât-ı âliye'ye alınıp kabul edildi mi hali hemen değişir. İslâmiyet'i yaşamaya başlar. Helâli, haramı gözetir, şüphelilerden bile kaçınır. Hazret-i Allah'ın nelerden râzı olup olmadığını araştırır. Edep ve hayâsı artar. İç âlemine döner. Hakiki düşmanının nefis olduğunu öğrenir ve onunla çetin bir mücadeleye girişir. Günahlarının acısını duyar ve istiğfar eder. Ahlâk-ı zemimelerden kurtulmaya çalışır. Kurtuldukça ruh kuvvet kazanır, iradeyi nefsin elinden alır. Ölü mesabesinde iken birden bire yeni bir hayat bulur.

Nefsin istek ve arzularını öldürmedikçe, ruhu diriltmek mümkün değildir. Mükerrem olabilmek için nefsi tezkiye, ruhu talim ve terbiye etmek gerekiyor.

Âyet-i kerime'de:

"Nefsini tertemiz yapıp arındıran felâh bulmuş, kurtulmuştur. Onu kirletip örten kişi elbette ziyana uğramıştır." buyuruluyor. (Şems: 9-10)

Nefsini kim tezkiye etti? Nefis derecelerini kim geçti?

Sıfatımız nerede? Sıfat-ı hayvaniyeden, sıfat-ı insaniyeye geçebildik mi?

Amma bu yolda bu var. Bu mânevi güzelliklerden, ruhâni yolculuklardan, ilâhi tecelliyatlardan niye mahrum kalıyorsunuz? Dünya çekiyor, şeytan çeliyor, nefis almış başını gidiyor ve sen de yolda olduğunu sanıyorsun.

Ahlâk-ı zemimeden uzaklaşmamız, ahlâk-ı hamideye nâil olmamız lâzım ki; hayvani sıfatlardan kurtulup, insan olmak için. Bu da lâfla olmaz.

Hazret-i Allah'ın zikriyle, fikriyle meşgul olmak lâzım. Efkâra kapılmamak lâzım. O bir fırkadan olabilmek için O'nun yolunda, onun izinde olmak lâzım.

Mürid yönünü Hakk'a döndürmüş, Hakk'ın rızâ ve taatından başka her şeyden yüz çevirmiş kimsedir.

Mürid irâde sahibi demektir. Adet olarak yaptıklarını terkedecek. Dünyevi ve uhrevi lezzetlerin her türlüsünden sıyrılacak. Ağyârı koyup yâr ile olacak. Böylece iradesini Hakk'tan gayrı bütün bağlardan ve alâkalardan kurtarmış olur.

Hakiki ihvan kimdir? Eğer Allah-u Teâlâ onu ezelden almış, mahviyet üzerinde yürütmüşse, o hakiki ihvandır. Nefsine bir şey mâl etmez. Halka itibar etmez, dünyaya değer vermez. Gayesi hak ve hakikat olduğu için yaratılmışlara değer vermez.

Mürid demek; her haliyle beşeriyete numune demektir.

En güzel numune hâldir. Hiç konuşmazsan senin hâlin konuşsun. O da ondan ibret alsın.

Bir insan değersiz bir mahlûk olduğunu, her şeyin Hakk'ın olduğunu bilirse Hakk'a dayanır. Allah-u Teâlâ'nın tutmadığı kimseler; kendisinde bir şey olduğunu zanneder. Allah-u Teâlâ'nın emanet olarak ihsan buyurduğu lütufları kendisine mâleder. Kendi varlığını kendisininmiş gibi ortaya koyduğunda, Allah-u Teâlâ dilerse onu o anda helâk eder.

 

Hiç Şüphe Yok ki O'nun Tuttukları Tutulur, Bıraktıkları Atılır:

İnsan mânevi tekâmül ederken, Allah-u Teâlâ onu yürütmeyi murad etmişse, mânevi tekâmül edip yükseldikçe küçülür, inmiş olur. Yani mânevi terakkiyat aşağı doğrudur. Tarikât-ı âliye'ye alınanlar şöyle yukarıya doğru gider, yavaş yavaş yükselir. Bir noktaya kadar varır. Orada imtihana tâbi tutulur. Eğer hakikaten ezelde nasipdarsa o, o yüksekten kendisini yavaş yavaş boynunu büker, aşağı doğru indirmeye başlar ki burası tehlike yeridir, daima mütevazı halle hiç olmaya çalışır. O hakikat yoluna iniyor manasına gelir. Diğeri "Ben oldum, çıktım!" der şeytanın kucağına düşer, "Bak ben çok kişiden üstün oldum!" der şeytan kapar. Onu atlı karıncaya bindirir. "Uçuyorum!" der ama şeytanın uçurduğunu bilmez. İşte Tarikât-ı âliye'nin bu kadar ince noktaları var. Ve bunlar çok gizli şeyler.

Diğeri de tevâzulu bir şekilde yukarıdan aşağıya iner. Hiçliğini, acizliğini idrak ede ede, yavaş yavaş terakkiye başlar. Ötekisi de; "Oldum!" havasında olur. Hakikatten oldu ama şeytanın askeri oldu. Rabb'im muhafaza buyursun...

Fakat fakir der ki; binlerce kişi intisap eder, sürüye girer ama Allah-u Teâlâ kaç kişiyi alır? Onun için Hazret-i Allah'a çok muhtacız. Hakikaten korkmamız lâzım.

Cenâb-ı Hakk bir Âyet-i kerime'de şöyle buyuruyor:

"Allah hiç kimsenin göğsünde iki kalp yaratmamıştır." (Ahzâb: 4)

Eğer hakikaten Hazret-i Allah o kalpte varsa masiva sâkıt olur. O kalbe hiçbir şey girmez. Allah sevgisinin yanında, saygısının yanında şeytanın, nefsin hükmü yoktur. Ama bunlara varmak için ne kaleler devirmek lâzım. Acaba Kelime-i tevhid'i söyleyenlerden kaç kişi kalbine düşürebiliyor? Sebebi nefsin bir kalkanı var, her Kelime-i tevhid'e kalkanını tutar, içeriye girmesin diye. Çünkü içeriye düşerse iman tohumu husule gelecek. Kollara, dallara yayılacak. O vücut imanlı olacak. Bu olmasın, hakimiyeti kesbetmek için mütemadiyen Kelime-i tevhid'i atar. Ancak Cenâb-ı Hakk'ın müyesser ettiği kullar, onlar öyle bir hale gelir ki ne kendisi kalır, ne nefsi kalır, ne kalkanı kalır. Hakk'tan gayrısı kalmaz. O zaman nefsin de hükmü yok. Hiç yok. Asıl budur. Tarikât-ı âliye'nin özü, hakikati de budur.

Gaye buraya ermek. Hakk'a ermek. Halka ermek değil de Hakk'a ermek. Ama Hakk'a ermek için de senin yok olman lâzım. Yok olmak için de terakki edip fenâyı bulmak lâzım. Fenâyı bulduğun zaman O'ndan başkası çıkmayacak, zaten yok, O'ndan gayrısı yok. O zaman mesele kalmıyor. Allah'ım Habib'inin yüzü suyu hürmetine bu hale erdirdiği kullarından etsin.

Çalışan bunun için çalışsın. Makam, mevki bunların hepsi hikâye, bunların hepsi varlık getirir... İki şey vardır sermaye olarak; istikamet ve fenâ, fâni olmak. Bu raylarda giden şaşmaz.

İstikamet Allah-u Teâlâ'nın emrettiği iş.

"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" (Hûd: 112)

Buradan şaşmamak.

Bir de hiç olduğunu bil.

Allah-u Teâlâ bu iki lütfu kime verirse iyi bilin ki ona ihsan etmiştir. Bu mahlûkun elindeki bir iş değil. Bilin ki ona ihsan etmiştir. O bu sermayeyi vermiştir. O'nun sermayesiyle rızâsını kazanıyor.

Allah'ım buraya erdirdiklerinin yüzü suyu hürmetine bizi de erdirsin. "Erdim!" diye bir şey yok, "Buldum!" diye bir şey yok. Meğer O bize lütfederse, merhamet ederse, rahmet ederse, muhafaza ederse amennâ...

 

İnsanın Kendini Beğenmesi Helâk Eder:

Var olan Hazret-i Allah'tır. Kim ki varlık davasında bulunursa şeytanın arkadaşı olur.

Fenâ bizim olsun, varlık isteyenin olsun.

Var ile yapılan işe sahip çıkılır, varlık ile yapılan işe sahip çıkılmaz. Nefret ederler. "Ben yapıyorum!" dedin mi her şey yıkılır. Mühim olan Hakk ile yapılan Hakk ile söylenen zikir, fikir, kalem hepsi böyledir. Bunu unutmayın.

Asliyetin bir damla kerih su. Buraya döndüğün zaman kendini bulursun, Yaratan'ını görürsün. Esas tahsil budur. Mektepte okunan tahsil varlık getirir. "Ben biliyorum!", "Ben yapıyorum!" der, hattı zatında hiçbir şey bilmediğini bilmez. "Biliyorum!" zannıyla kaybeder amma farkında olmaz!

Fakat diğer tahsil olan fenâ tahsili sayesinde ise fenâdan sonra Var olan ortaya çıkar. Onun için esas tahsil budur.

Bize mahviyet sevdirilmiş, onlara varlık sevdirilmiş. Biz Var ile övünüyoruz, onlar varlıkları ile övünüyor. Biz hükümsüzüz, O var diyoruz.

Kimse hiç olmak istemiyor, herkes varlık peşinde.

Desteklenen insanlar kimlerdir? Bir insan kendisini resimden farksız görürse onun destekçisi Hazret-i Allah'tır. Fakat kendisinde varlık göstereni Var olan desteklemez ve onda tecelli etmez. Bunu çok iyi bilin...

İnsan zannediyor ki hep ben, aslında hep O. Bu çok büyük bir şirk. Niçin büyük bir şirk? Öyle büyük bir şirk ki, kişinin kendisinde varlık görmesi kıyas edilemez bir günah. Şirk oluyor; iman etmiştir, müşrik olarak yaşıyor. "Ben!" diyor.

Onların terakkisi varlık kazanmak için, bu yoldaki terakki O'nu kazanmak için. Bu nedenle hiçlik tahsilini yapın. Hiç olunca Var olan husule gelir, amma varlık taslarsan Var'ı bulamazsın... "Buldum!" zannınla dolaşır durur ve kaybedersin...

Riyânın şirk oluşu nedir, bilir misiniz? Riyâ benliği, varlığı gösteren bir unsurdur. Benlik, varlık olduğu için Hazret-i Allah'ın önüne geçiyor, Hazret-i Allah'a şirk koşmuş oluyor. Sırrı budur.

Mânevi terakki yapanların, hareketlerine birazcık riyâ girerse ebediyatına malolur.

Sakın varlık ehline kapılmayın, Var olan Hazret-i Allah'tır, başka varlıklara dalmayın.

Varlık ile Var'ı bulmak mümkün değildir. Amma şimdi herkes varlık içinde yüzüyor. Zaten Var'ı arayan da yok.

Hazret-i Allah bir nurdur, sen ise bir pisliksin. Yemekte ufacık bir pislik olunca atıyorsun. Peki kendi varlık pisliğini neden atamıyorsun?

Varlık olunca nefis her şeyi ister; "Zengin olayım!" demeyin, "Keramet ehli olayım!" demeyin. Bunlar insanın helâkine vesile olur. Birçok velinin dahi soyunduğu vadi bu vadidir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyuruyorlar ki:

"Bir kimseye ilim olarak Allah'tan korkar olması yeterlidir. Bir kimseye cehâlet olarak da kendini beğenmesi, nefsine mağrur olması yeterlidir." (Câmiu's-Sağîr: 6240)

Bu en büyük tehlikeyi kimse bilmiyor ve görmüyor. En büyük tehlike işte budur.

Bu kişinin kendini beğenme mevzuatı bölücülüğü de meydana koyar. Onun için başta onu söylüyoruz.

Bunlar kendilerini helâk etmiştir. Başkalarını da helâke sürüklerler.

"Allah, büyüklük taslayanları asla sevmez." (Nahl: 23)

Hiçbir günahla kıyas edilemeyecek kadar büyük bir günahtır.

Hiç şüphesiz ki, bir insanın hiçbir şey bilmediğini öğrenmesi lâzımdır. Bunu öğrenirse ilmin hakikatine varmış olur. Batınî ilme bunun için çok ihtiyaç vardır. İnsan gün be gün kendisini ifna ederse, bir gün olur kendisinden bir zerre dahi kalmaz. İlmine istinad etmez, kendisininmiş gibi göstermez. Artık kendisi yok ki ilmi olsun, varlığı olsun, enesi olsun.

Doğru olmak, mahviyet içinde yaşamak esastır. Zira varlık, günahların başıdır. Kişi kendisini beğenirse, yetmiş senelik ibadeti o anda yok olur.

"Bir insanın kendini beğenmesi, yetmiş senelik ibadetini mahveder." (Câmiu's-Sağîr)

Burada hep kendiliğinden kayıyorlar, yani yollarını değiştiriyorlar. Bu yolların değişmesinden sebep; varlık, benlik, menfaat, önderlik, liderlik gibi kendilerini beğenmekten ileri gelir. Bunlar helâkiyetlerini kendileri seçmişlerdir.

Bunun için insanın, varlıktan çıkması, varlığından süzülmesi, varlığından sıyrılması, Var'a ulaşması gerek.

 

Varlığını Yok Edenlerle Varlık Taslayanların Berzahı:

Var olan Hazret-i Allah'tır. Sen de, yarattığı her şey de bir maskeden ibarettir.

"Var olanda varlık bulunmaz. Varlık olanda Var bulunmaz."

Bunun mânâsı:

Sen çık aradan kalsın Yaradan. O aradan çıkmıştır, Yaradan kalmıştır. Fakat ben varım diyende Var bulunmaz. Onun içinde nefis hüküm sürüyor, şeytan hüküm sürüyor, zan ilmi hüküm sürüyor.

İçinde Allah-u Teâlâ'nın olduğunu iyi bilen ve gören kimse, kendisinin maske olduğunu gördüğü için, maskenin bir hükmü var mı? Yok! Şu halde maskenin hiçbir hükmü olmadığını ancak o biliyor, başka kimse bilmez. Bu ilim yalnız ona mahsustur.

"İçi dolu olanın dışı boş olur, dışı dolu olanın içi boş olur."

Yani O'nun lütfu ile dolmuş, kendisinin hükümsüz olduğunu anlamış olanın dışı boş olur.

İçi Var ile dolduğu için hep Var'dan konuşur. Çünkü onun içinde Hazret-i Allah var. Kendisinin hükümsüz olduğunu anladığı için içindekinin hükmünden bahseder. O'nunla konuşur, O'ndan konuşur.

O; Var'ı görüyor, kendisinin de maske olduğunu biliyor ve Var'dan geleni naklediyor.

Allah-u Teâlâ onları:

"İçinizde!.. Görmüyor musunuz?" (Zâriyat: 21)

Âyet-i kerime'sinin sırrına mazhar ettiği için; görüyor, biliyor, bile bile söylüyor ve bu hakikatler husule geliyor.

Kendinde varlık taslayanların da içi bomboş olur. Hep kendi varlığından, kendi zan ilminden, kendi bilgisinden konuşur. Hakk'tan hakikatten habersizdir. "Ben biliyorum ve ben varım!" der. Onda varlık bulunur, Var bulunmaz. Onun hâli varlıktan ibarettir. Bu varlık da nefsin putundan husule gelir. Varlık nefsimizin kendini beğenmesinden başka bir şey değildir.

Önderlik liderlik gayesi güdüp de kendisini beğenenleri Allah-u Teâlâ hiç beğenmez. Makam ve rütbeye sarkanlar, liderlik ve önderliği ön tutanlar, acaba huzur-u ilâhiye nasıl ve ne ile çıkacaklar?

Çünkü bunlar hep kendini beğenmekten ileri gelir. Kendini beğeneni Allah-u Teâlâ beğenmez. Bugün bu hastalık çok sârîdir. Dikkat edin herkesin nefsinde bu yaşıyor. Avamdan tut, müridandan tut herkes böyle. Avam der ki: 'İnsan kendisini beğenmezse çatlar!' Müridan ise kendisini mürid kabul ederek başkasını küçük görür. Hâlbuki Allah-u Teâlâ bunları katiyetle beğenmiyor.

İşte terakkiyat bunun için lâzım. Amma kim terakki eder? Hafif olan terakki eder, ağır olan terakki edemez. Demir uçmaz, amma tüy uçar. Kendini beğenende varlık olduğu için katiyyen terakki edemez. Bu temsili unutmayın. O beğenmeler lâf! O beğenmelerin Allah-u Teâlâ'ya yaklaşmamaktan başka hiç faydası olmaz. Bütün beğenmeler Allah-u Teâlâ'ya karşı perdedir. O kendisini beğenir, Allah-u Teâlâ da onu beğenmez.

Değersizlik şuradan geliyor; bir insan vücudunu "Benim!" derse değerini kaybeder.

Vücut bir elbisedir. Ruhtur onu tutan. Ruh ise Allah-u Teâlâ'nın emridir. Ruh çıkınca vücudun hiç değeri kalmaz. "Benim!" derse dalâlettir. Hakk'ı anlaman için kendini anlaman lâzım. Senin yaratılışın bir damla kerih su. Sen busun. Bu vücut yapısıyla senin hiçbir ilgin var mı? Yok.

Demek ki o bir zerre hakir sudan bu vücut binasını O kurdu, O yaptı, O çattı. Ama bunları O'nun yaptığını bilemedik ve "Ben!" dedik.

Hakikat ehli bilir ki kendinin zerre kadar değeri yoktur. Değer hep O'nun.

 

Benlik Puttur:

Bir kişi bir işi yaparken "Ben bunu yaptım!" demesi büyük hata, ayıp. Çünkü "Ben!" dediğin zaman nefis putu Hazret-i Allah'ın önüne geçiyor.

"Bana lütfedene sonsuz şükürler olsun." demeliyiz.

Çünkü O sermayesini koyarsa o sermaye ile çalışıyorsun. Sen boş bir kovansın. O ben nefistir, o nefis puttur. Onun için; "Çalıştıran Sahib'ime, bu sermayeyi ikram eden Rabb'ime sonsuz şükürler olsun."

Ve her benlik puttur. Hakk'ın önüne geçmektir.

Kişinin nefsine mal etmesi, puta mal etmesinden farksızdır. İhsan-ı ilâhiyeyi nefse mâletmek puta maletmek gibidir.

Benlik bir puttur. Ha bir put dikmişsin, ha "Benim" demişsin, arada hiçbir fark yoktur.

Birisi "Ben!" dediği zaman, koca bir kütük. Neye yarar? Ancak yanmaya yarar.

Onun için Allah-u Teâlâ Hadis-i kudsi'de buyurur ki:

"Benim cinlerle ve insanlarla önemli bir hadisem var! Ben yaratıyorum, benden başkasına ibadet ediliyor! Ben rızıklandırıyorum, benden başkasına şükrediliyor." (Taberânî)

Hiçbir şey bilmeyerek anne karnından çıkardı. Biliyor muydun? Bilmiyordun. Sana kim öğretti bunu? Zavallı insan. Amma huzur-u ilâhiye çıktığı zaman, hakikati gördüğü zaman, insan nasıl nedamet edecek amma artık nedametin faydası yok. Gök kapıları açılmaz, tâ ki deve iğne deliğinden geçmedikçe...

Var olan Hazret-i Allah'tır. Kim ki varlık davasında bulunursa şeytanın arkadaşı olur.

Fenâ bizim olsun, varlık isteyenin olsun.

Allah ehli tevâzu ve mahviyete değer verir.

Şeytan ehli kibir ve varlığa değer verir.

Asliyetin bir damla kerih su. Buraya döndüğün zaman kendini bulursun, Yaratan'ını görürsün. Esas tahsil budur. Mektepte okunan tahsil varlık getirir. "Ben biliyorum!", "Ben yapıyorum!" der, hattı zatında hiçbir şey bilmediğini bilmez. "Biliyorum!" zannıyla kaybeder amma farkında olmaz!

Fakat diğer tahsil olan fenâ tahsili sayesinde ise fenâdan sonra Var olan ortaya çıkar. Onun için esas tahsil budur.

Bize mahviyet sevdirilmiş. Biz Var ile övünüyoruz. Biz hükümsüzüz, "O var!" diyoruz.

Kimse hiç olmak istemiyor, herkes varlık peşinde.

Bizim yolumuz mahviyet yolu, hiçlik yolu, varlık benlik yolu değil.

Biz herkesi hoş kendimizi boş biliriz. Bu bize ihsan edilen ölçüdür. Hiç kimseye hor ve hâkir bakmayız. Hazret-i Allah'ın yaratığıdır, O ne güzel yaratıcıdır deriz, orada kalırız. Hiç kimsenin işinin içine girmeyiz. Kendi hududumuzun içinde döner dolaşırız.

Kendimizi boş bilmekten gaye, hiç kendimizi beğenmeyiz. Beğenecek neyimiz var? İlim varsa O'nun, edep varsa O'nun, irfan varsa O'nun... Hülâsa ne ki varsa hepsi sahibimizindir. Hepsi O'nun iken, biz şimdi kalkar da Hakk Celle ve Alâ Hazretleri'nin ihsan ettiğini benim diye gösterecek olursak; evvelâ emanete hıyanetlik yapmış olacağız, sonra riyâkâr olmuş olacağız, bir de yalancı olacağız. Böylece Hazret-i Allah'ın gadabına maruz kalacağız. Her şeyin O'nun olduğunu bilmemiz icap ediyor. Bunu bilirsek nefsimizi tanımış, sahibimizi de bilmiş olacağız.

 

Vuslata Erebilmek

Nefis ve Şeytanla Mücadeleye Bağlı Kılınmıştır:

Allah-u Teâlâ müminlerin en önce kendi nefislerini düzeltmek için uğraşmalarının gerektiğine dâir Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"Ey iman edenler! Siz kendi nefislerinizi ıslah etmeye bakın. Siz doğru yolda bulundukça yoldan sapanların size zararı olmaz." (Mâide: 105)

Size düşen kendinizi düzeltmektir ve nefsinizi ıslah etme yükümlülüğünüzü yerine getirmektir. İsyanlara dalmaktan, ısrarla günah işlemekten korunun. Nefislerinizi ıslah yolundan ayrılmayın. Size hidayet erişince, sapıklığa düşenlerin sapıklıkları size zarar vermez. Onların zarar ve mesuliyetleri sırf kendilerine âit kalır.

Nefsin tabiatında şehvete, günaha ve kötülüğe meyil vardır. Gücünü hep o yönde kullanır. Onun özelliği böyle olduğu için, insanoğlu sırf kendi nefsine kalırsa, her türlü fenalığa sürüklenir.

Ukbe bin Âmir -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Vallâhi ben, vefatımdan sonra Allah'a şirk koşmanızdan korkmuyorum, fakat nefislerinize uymanızdan korkuyorum." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 661)

Nefsin çeşitli hayvani sıfatları vardır. Mücadele ve mücahede yapıldıkça, bu sıfatlar bir bir küçülür.

Hâlbuki insan, Tarikât-ı âliye'ye girdim-çıktım için değil, sıfat-ı hayvaniyeyi izale etmek ve sıfat-ı insaniyeye tekâmül etmek için girer. Ama bu da letâifi geçmekle mümkündür. Böylece iç nurlanacak, hâl değişecek, sıfatlar değişecek ve sen insan olacaksın. "Ben insanım!" diyorsun, ama hayvan olarak geçeceksin, hiç kimse farkında değil.

Allah'ım bizi ölenlerden etmesin!

Çünkü; Yunus Emre -kuddise sırruh- Hazretleri:

"Ölenler hayvan imiş, aşıklar ölmez." buyuruyorlar.

İşte bu söz bu manayı taşıyor.

Bir kısım insan da vardır ki, ahlâk-ı zemimeden sıyrılıp, sıfat-ı hayvaniyeden arındıkları için insan suretindedirler. Onlar mahşerde insan suretinde haşrolunurlar. Vücudunu tamamen nûrlandıran kimseleri toprak dahi çürütmez. Çalışan bunun için çalışsın, yaşayan bunun için yaşasın.

Çünkü ne sıfatla öleceğiz, ne sıfatla dirileceğiz, belli değil. Bunlar da yakınlardan zuhur edince insan telâşa kapılıyor. Bugün hangi ihvan uğraşıyor? Bunlar ıslah olmadıkça sıfat-ı hayvaniye gitmiyor, sıfat-ı hayvaniye gitmedikçe yarın mahşerde hayvan olarak çıkacak. Sıfat-ı hayvaniyeden kurtulalım, insan olarak mahşere çıkmaya çalışalım.

"Onların kalplerinde hastalık vardır." (Bakara: 10)

Âyet-i kerime'sinde işaret buyurulan korkunç hastalıklar tedavi edilmezse insanın ebedi hayatını öldürdüğü için çok tehlikelidir.

Hased, riyâ, kin, kibir, şehvet, gadap, yalancılık gibi ahlâk-ı zemimeler insanda bulundukça o kalp hastadır. Sıfatı da sıfat-ı hayvâniyedir. Bu yedi sıfat ejderhanın yedi başı demektir. Bu sıfatlar izale edilmedikçe bir insanın teslim olması, nurlanması, ahlâk-ı zemimeyi gidermesi mümkün değildir. Çünkü bir yerden kaçıyor, diğer yerden tutuluyor. O ölürse ruh canlanacak. Ruhun canlanmaması için son gayretine kadar direnir. Bunun da tek çaresi ve tek ilâcı Hazret-i Allah'ın nurunun, zikrinin ve fikrinin o kalbe girmesidir.

"Zikrullah kalplerin şifâsıdır." (Münâvî)

Hadis-i şerif'i mucibince Hazret-i Allah'ın zikri-fikri ile, ibadet, taat ve takvâsı ile devamlı meşgul olursa, âyân-ı sâbite istidâdını Allah-u Teâlâ'nın emirlerine uyarak gösterirse, ruha tâbi olmak suretiyle aklını kullanarak Yaratan'ına yönelirse, ruh vücuda hakim olur.

Nefis vücuda hakimiyet kesbettiği zaman o hükmünü yürütmek ister, kişiyi tanımaz, tanımamak ister, "Benim!" diyor çünkü. Cenâb-ı Hakk'ın hükmüne karşı gelen bir mahlûk. Düşmanların en büyüğü.

Bir Hadis-i kudsî'de:

"Nefsine düşman ol. Çünkü o bana karşı düşmanlık ve harp ilân etmiştir." buyuruluyor.

Bundan ötürü insanda hayvani sıfat doğuyor. Bu hayvani sıfatın arzularına bir insan meylettiği zaman o arzuları hangi hâl ve hareket üzerinde ise o hayvanın sıfatını almış oluyor.

Bir kimsenin ihlâsı ortadan kalkarsa, niyetini bozar, maksat menfaat arzusuna dalarsa, artık o yolunu değiştirmiştir. Kalbi bozulmuştur.

Bu gibileri Hazret-i Allah tasarrufundan ayırıyor.

"Onlar, Allah'ı unuttular; Allah da onları unuttu. Münafıklar, fâsıkların tâ kendileridir." (Tevbe: 67)

Zira Hazret-i Allah, sevdiği seçtiği kulunu hıfz-u himayesinde, tasarruf-u ilâhiyesinde bulundurur. Korur ve muhafaza eder. Diğerleri ise hıfz-u himayeden çıktığı için şeytan yuları takar, alır götürür.

Müslümanken, paraya, dünyaya, makam-mevki sevdasına, şöhret arzusuna kapılır. Bir de bakmışsın dünyevî ihtirasları için, "Ben olayım!" sevdası için imanını kenara bırakmıştır. Kaymıştır. Dökülmüştür.

İnsanın kaydığı yer burasıdır. Para, mal, mülk, kadın, şöhret bunlar helâk eder.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde kalplerinde hastalık bulunanları münafıklarla birlikte zikretmiştir:

"O sırada münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar: 'Bunları dinleri aldatmış!' diyorlardı. Hâlbuki kim Allah'a tevekkül ederse, bilsin ki Allah yegâne galip ve hikmet sahibidir." (Enfâl: 49)

Asr-ı saâdet devrinde nasıl ki münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar mevcutsa, bugün de bunlar mevcuttur. Bir kişinin kalbine nefis girdi mi, nefse uydu mu, "Ben!" dediği zaman, "Ben biliyorum!" dediği zaman kaymıştır. Bütün terakkiyat ve kaymalar bu hâl üzeredir. Onun için bakıyorsunuz "Oldum, oldum, oldum". Ne oldun? Helâk oldun.

Şeytan daima kalpleri bozmak ve vesvese vermek ister. Ancak ihlâs sahipleri üzerinde nüfuzu yoktur.

"Benim hâlis kullarım üzerinde senin bir nüfuzun olamaz. Ancak sana uyan azgınlar bunun dışındadır." (Hicr: 42)

Binaenaleyh ihlâs kaybolduğu zaman o kimseye nefis ve şeytan nüfuz etmeye başlar.

"Böylece Allah, şeytanın attığı vesveseleri, kalplerinde hastalık bulunan ve kalpleri kaskatı olan kimseler için bir imtihan vesilesi yapar. Zâlimler, gerçekten derin bir ayrılık içindedirler." (Hacc: 53)

Kalp bozulduğu zaman iyiyi kötü görmeye başlar. Nefsi yaptıklarını hoş gösterir. Her türlü vesvesenin peşine takılır.

"Kalplerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler: 'Bu misalle Allah neyi kastetmiştir?' desinler. İşte Allah, dilediğini böyle şaşırtır, dilediğini doğru yola eriştirir. Rabb'inin ordularını ancak kendisi bilir." (Müddessir: 31)

Bu gibi kimseler Allah ve Resul'ü hakkında, varisleri hakkında su-i zanda bulunurlar.

"Hani o zaman münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar: 'Allah ve Resul'ü bize sadece kuru vaadlerde bulundular.' diyorlardı." (Ahzâb: 12)

Bu sûizanlarını gizlerler. Ancak Allah-u Teâlâ onların kalplerinde gizlediklerini ortaya çıkarmaktan aciz değildir.

"Kalplerinde hastalık olanlar, yoksa onların kinlerini Allah'ın aslâ dışarı vurmayacağını mı sandılar?" (Muhammed: 29)

Kalplerinde hastalık bulunanlar ifsat ve bölücülük yaptıkları gibi hainlik yapmaktan da çekinmezler.

 

Plân Çevirenler:

Bu yol Allah ve Resul'ünün yoludur. Bu yolun şakası yoktur. Kişi niyetini değiştirdiği anda gider. Çünkü plan çevirmeye kalkarken Cenâb-ı Hakk da kalbini çeviriyor.

Kiminin ruhu tekâmül etmemiştir, kimisi sıfât-ı hayvaniyesinin icraatını yapar ve işi kökünden bozar.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Nefsini tertemiz yapıp arındıran felâh bulmuş kurtulmuştur. Onu kirletip örten kişi ise elbette ziyana uğramıştır." (Şems: 9-10)

Dünyayı düşünüp nefsin arzularına uyan, Hakk ve hakikatten uzaklaşıp şeytan ile arkadaş olan kimse aslâ mükerrem insan olamaz. Süflî arzular peşinde oldukları için suretâ insandırlar, icraatları hep hayvanîdir.

Bu suretle de bu işleri kökünden bozarlar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Kahrolası insan, ne kadar da nankör!" buyuruyor. (Abese: 17)

Diğer bir Âyet-i kerime'sinde ise şöyle buyuruyor:

"Çünkü insan çok zâlim ve çok câhildir." (Ahzâb: 72)

İnsan Allah-u Teâlâ'nın verdiği ve vereceği nimetleri düşünmez de, değersiz şeyleri arzu eder ve onların peşinde koşar.

Bunun için bakıyorum; kimi biçiliyor, kimi de kökten çıkarılıyor ve fakat bundan da kimsenin haberi yok.

Bize hizmet gerekir, köşe kapmak değil, yağlı kemiğin ise talibi çoktur. Çünkü onların imanı yoktur, yani imanları suretâdır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in zamanında nasıl tecelliyat oluyorsa, aynısı bugün aksediyor. Çünkü onun yolu, onun ibtilâsı.

Diğer yollarda bu münafıklar, kaymalar yoktur. Çünkü onlarda herhangi bir şey yok zaten. Ama bu yol Hakk yolu olduğu için; halk hakikatle hareketi, iman ile küfrü ayıramıyor.

İmtihan neticesinde bunların hepsi belli oluyor. Daha dünyada iken. Bu ihvana ait.

Şimdi bir hadise anlatayım:

Çok sevdiğimiz bir kardeşimizin abisi vardı. O abisi arka evde oturuyordu. Bir gün Burhaniye camii'ndeyiz. O da var. Olan oluyor... Dışarıya çıktık, o adama sorduk;

"İmandan, izandan hiçbir şey kaldı mı sende?"

"Kalmadı" dedi.

İtimat edin, Hazret-i Allah almadan önce gösterdi, aldı sonra attı, onun için soruyorum; "Hiçbir şey kaldı mı sende?"

Bunları Cenâb-ı Hakk bize böyle gösterir, biz bunları göre göre söylüyoruz.

Ne idi? Çünkü onlar plân çevirmeye kalkarken, Cenâb-ı Hakk da kalbini çeviriyor, mühürlüyor. Nimetini alıyor. Bitti! İşi bitti artık.

Vehamet şimdi meydana çıktı. Artık o; namaz kılsın, ibadet etsin, ama bitti artık.

Bu yolun şakası yok. Hazret-i Allah'tan korkmamız lâzım. Bunun özü "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" Âyet-i kerime'sidir. (Hûd: 112)

Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyuruyor:

"İçinizden, birbirinin arkasına gizlenerek sıvışıp gidenleri muhakkak ki Allah biliyor. Allah'ın emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belânın gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar." (Nûr: 63)

"Bir sûre indirildiği zaman: 'Sizi bir kimse görüyor mu?' diye birbirlerine bakarlar, sonra sıvışıp giderler. Allah, onların kalplerini imandan çevirmiştir. Çünkü onlar gerçeği anlamayan kimselerdir." (Tevbe: 127)

Samimi olanlar öyle teslimdir ki sıvışmazlar.

Bunlar gözden kaçmadığını da bilmezler. Cenâb-ı Allah öyle yetiştirmiş ki; her yere sokmuş çıkarmış. Her yerden haberimiz var. Fakat bütün bu hadiseleri topladığınız zaman;

"Allah'ım! Zât'ına beğendiğin gibi bir kul yap beni. Habib'ine ümmet, rızânda hizmet."

Herkes oyalansın dursun. Aptal, oyalanır, oyalanır, kabirden sonra oyunu meydana çıkar.

Bir Hadis-i şerif'te:

"İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar." buyuruluyor. (Keşfü'l-Hafâ)

Geçti artık, geçti...

 

Allah Yolu, Allah Yolu Olarak Kalacak

Mukallidler Süpürülecek:

Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz umuma gelmişlerdir. Fakat zamanın irşad memurları veliler ise umuma şâmil değildir, hususa gelmişlerdir. Bunun için de ancak kapıdan içeriye alınanlar mürid olabiliyor.

Bu giriş kapısı çok mühimdir. Cenâb-ı Hakk kendi öz yoluna kapıcı tayin etmiştir, o kapıcı vasıtası ile içeriye girilir.

Süzülmek suretiyle bizzat kapıdan içeriye alınanların yanında, bir de ezelî nasibi olmayıp sağdan-soldan girenler vardır. Yani ezelî nasibdar olanlar kapıdan girdiği gibi, nasibi olmayanlar da sağdan-soldan sızma yapıp oraya mürid olabiliyor. Fakat harekete geçildiği zaman dökülürler.

Bu arada bir hususu da arzetmiş olalım. Geçen gün bir kardeş "Bizim ilk girişimizde çok güzel bir hâl vardı, şimdi o hâl yok." dedi.

Evet dedik, ilk çıkışta mürşid-i kâmil ruhu bizzat tasarrufa alır, müridi birkaç ay gibi kısa bir zaman içinde, varması mukadder olan makama kadar çıkarır. Nefsi de o zaman tezkiye ettirir, onu harekete geçirmez. O anda hakikaten yürüyor, yürüdüğünü de görüyor, mânevi bir haz içindedir. Fakat istidâdı olan son noktaya çıktıktan sonra bırakılır, tekrar eski makamına düşer. Bundan sonra artık çocuğun yeni yürümeye başladığı gibi, düşe kalka o noktaları yeniden çıkmaya çabalar.

Yani istidâdı var, çalışırsa nasibi olan yere kadar çıkabilecek. Amma bir sene, amma on sene, amma yirmi sene veya elli sene sonra...

İhlâslı müridanın yürüyüş şekil böyledir, nasibini aldıkça gider. Nasibi varsa bir gün murad bile olur. Murad; erimiş ve ermiş demek, Mevlâ'ya varmış demektir. Çok uzak orası.

Mürid tâlib, murad matlubtur. Mürid karşılık için amel eder, murad ise amelini görmez, ihsan edeni görür. Mürid, Hazret-i Allah'ın nuru ile, murad ise bizzat Hazret-i Allah ile bakar.

Yüz binler yola çıkar da, ancak murad olmaya namzet fertler kalır. Yani yürüdükçe azalırlar. Cenâb-ı Hakk'ın lütfu eriştiği zaman mürid de murad olur.

 

Niyetini Bozanlar Helâk Olur:

Bu yol Allah ve Resul'ünün yoludur. Bu yolun şakası yoktur. Kişi niyetini değiştirdiği anda gider. Çünkü plân çevirmeye kalkarken Cenâb-ı Hakk da kalbini çeviriyor, mühürlüyor, nimetini alıyor.

Her davaya kalkan helâk olmuştur. Çünkü Hakk'ın önüne geçiyor. "Hatemü'l-evliyâ" deniliyor, bundan sonra yol kapanmıştır. Kim ki davada bulunursa dalâletini ortaya koymuş olur. Kitaplarda kurtuluşu arayanlar için her şey anlatılıyor, fakat nefis dinlemiyor.

Bu Allah yolu; benliğin ne işi var burada!

Bu yola girip de yol alamayanların yollarını kesen, bilin ki yine kendi varlıklarıdır.

Binaenaleyh bunları tanımak lâzımdır ki zarar görülmesin! İcraatına bak, notunu ver. Artık o dökülenin üzerinde durma. Onu dost edinme.

Vasiyette; "Davada davayı bırakalım!" diyoruz. Ne diye davada bulunuyorsun?

Yolun içinde dava güdenler var. Bu içteki tehlikedir. Dost haset eder, düşman zaten düşman.

Maazallah bir de herkes dava gütmeye başlarsa hali ne olacak?

Sakın bizden sonra herhangi bir davaya yeltenmeyin, helâkınıza vesile olur.

O "Ben!" der, o "Ben!" der, yoldan, raydan çıkar helâk olur. Kim ki nefsini beğenip de "Benim!" dediği zaman bittiğini bilsin. Bitti onun işi, onun işi bitti! Bu size ders olsun. Sadakatle çalışan kazanır ama mahviyet, ihlâs ve teslimiyet şart.

Yol Hakk'ın yoludur. Bu yolun içinde yapıcı olanlar da vardır, bilerek veya bilmeyerek yıkıcı olanlar da vardır. Yapıcı olan daima iyiliğe teşvik eder. Yıkıcı olan ise bozmaya ve karıştırmaya çalışır. Yolcuların içindedir, yürüyor gibi görünür, kazmayı alıp tahribe çalışır. Fakat her vuruşta kendisine indirir de haberi olmaz.

Burası imtihan sahası olduğu için, yapıcı da yıkıcı da bir gibi görünür. Hiç kimse niyetinin meydana çıkmasını istemez. Fakat uyanık ve müdrik bir ihvân herkesin hâlini tartar, o kimselerin arasıra da olsa çıkardıkları ters bir kelimeden niyetlerini öğrenmiş olur. Bu idrâk kişinin teslimiyeti nispetindedir.

"Andolsun ki sen, onları sözlerinin üslûbundan tanırsın." (Muhammed: 30)

Allah ve Resul'üne teslimiyeti nispetinde bu Âyet-i kerime'nin tecelliyatına mazhar olurlar.

Teslimiyeti zayıf olanlar, bundan bir şey anlamazlar.

İyi olan iyi yapar, kötü olan kötü yapar. Gün gelir kumbarası kapanır. Vaktâ ki huzur-u ilâhide açılınca bütün yapılanlar meydana çıkar. Kimin küpünde bal, kimin küpünde zehir olduğu belli olur.

Herkes imtihandadır. Kimisi yapmak ister, kimisi yıkmak ister. Hâlbuki yapıcı olan da gider, yıkıcı olan da gider. Şu kadar var ki; yapıcı olan yapıcıların bulunduğu yere, yıkıcı olan yıkıcıların bulunduğu yere gider.

Bunu biraz daha açık edelim. Niyet bozuk olursa yapılan işler yapıcı gibi görünse de hep bölücüdür. Gizli maksat bölücülüktür. Bir insan bölücülüğe niyetini çevirdiği anda Hazret-i Allah onu rızâ topluluğundan ayırır. Bunu çok iyi bilelim.

İnsan, münafıklıktan ve nefisten kayar. İhlâs kaybolduğu zaman kişi kendini beğenir; maksat ve menfaat için çalışır. Varlık, benlik içindedir, gizli gayesi vardır. Amma biz onları tanırız, zamanı geldiğinde süpürür atarız, hiç dinlemeyiz.

Demek istiyoruz ki, bu yolun sahibi Hazret-i Allah'tır. Bu yol çok kıymetli, çok âli bir yol olup, Resulullah Aleyhisselâm'a ait bir yoldur.

Diğer Yazıları
TÜM YAZILAR