
Şeyh Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- Hazretleri:
"Hâtem'in mânâsıyla kastedilen, İnsan-ı kâmil olan bir âlim ve göz kamaştıran bir incidir." buyurmuştur. ("el-Husûs bi-Edâti'n-Nusûs fî Şerhi'l-Fusûs")
Niçin? Nur olduğu için, "Nûrun alâ nur" olduğu için.
Şeyhü'l-Ekber -kuddise sırruh- Hazretleri, "Ankâ-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ" adlı eserinde şöyle buyuruyorlar:
"O'nun ilmi râsih, nasibi yüce, Nur'u apaçıktır; o, sırrı ve nasihati dile getirilir bir kimsedir." (s. 73)
Bütün Evliyâullah Hazerâtı'nın mişkatı, kandili, ışığı o nurdur.
İbn-i Atâullah el-İskenderî -kuddise sırruh- Hazretleri, Hâtem-i veli'nin nurunu şöyle tarif ediyorlar:
"Şarap, Mahbûb'a yüklenen göz kamaştırıcı Nur'dur. Kâse, kalpler O'na dâir kuvvet buluncaya kadar, buna vâsıl olabilme lütfudur. (O şarabı) içen, en büyük tahsisle velâyete erdirilen kimse ve O'nun kullarından olan birtakım sâlihlerdir. O, Allah'ın takdiri ile âlim ve O'nun sevgililerinin en sâlihidir." (Kitâbu Letâifu'l-Minen)
Müeyyedüddîn el-Cendî -kuddise sırruh- Hazretleri:
"İlâhî vergiler hususunda herkes onun kandilinden istimdâd eder." buyuruyorlar. ("Kitâbu Şerhü'l-Fusûs li'ş-Şeyh Müeyyedüddîn el-Cendî"; Şehid Ali Paşa, no: 1240, 146a-146b yaprağı)
Niçin? Oraya koyduğu için. O kandile ne koyduysa o oluyor.
Muhammed Ca'fer ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- Hazretleri, Nûr Sûre-i şerîf'inin 35. Âyet-i kerîme'sinde işâret buyurulan "Yıldız"ın Resulullah Aleyhisselâm olduğuna dair mühim bir Hadis-i şerif nakletmiştir:
"Allah-u Teâlâ 'Nûr'un temsili hakkındaki:
"O'nun nûrunun misali, içinde lâmba bulunan bir kandil gibidir." buyruğuyla ona işâret etmiştir. (Nûr: 35)
Buradaki birleştirme, tıpkı ilâhi meclis gibi bu 'Nûr'un tümü hakkındadır.
O öyle bir sırça (lambadır) ki;
"O kandil billur bir cam içindedir. O billur cam ise sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır." (Nûr: 35)
O -sallallahu aleyhi ve sellem-, bu ilâhi sırla ilgili olarak Cebrâil'e: 'Bu yıldız benim.' buyruğuyla cevap vermiştir. Yâni hakîkî itibârla bu tecelliyâta o mazhardır, ondan başkası bu tecelliyâta ehil değildir.
Soru ve cevap hakkındaki kıssa, Hazret'in -sallallahu aleyhi ve sellem- Cebrâil'e kaç yaşında olduğunu sormasıyla yerini bulmuştur:
'Bilmiyorum! Ancak, ben burada bir yıldız bulunduğuna muttali olmuştum. Her yetmiş senede bir defâ ortaya çıkardı. Ben onu yetmiş defâ gördüm.'
Başka bir rivâyette onunla ilgili olarak 'yetmiş'ten sonra, iki yerde ilâveten 'bin' ifâdesi zikredilir. (Yani o yıldızı yetmiş bin defa gördüm demektir.) Allah bilendir!..
Onun (Hâtemü'l-enbiyâ'nın) yaratılışı bakımından olan varlığı ertelenmiş, geciktirilmiştir. İşte bu cevap, onun -sallallahu aleyhi ve sellem- 'Hâteme'n-nebiyyîn' olmasına kadar erişir." ("Şerh-i Fusûsu'l-Hikem", İ.Ü. Ktp. AY, no: 4907, vr. 115-116)
Yani Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Âyet-i kerime'de geçen yıldız için:
"Allah'ın izzetine yemin ederim ki o yıldız benim!" buyurdu.
Ali el-Hemedânî -kuddise sırruh- Hazretleri, "Fusûsu'l-Hikem Şerhi"nde, bu Hadis-i şerif'i şöyle izâh buyuruyorlar:
"Ay ve yıldızların zuhûru, ancak geceleyin kuvvetli ve şiddetli bir biçimde kendini belli eder. İşte Hâtemü'l-evliyâ'nın velîler meydanındaki muhteşem hâli de aynen böyledir." ("Şerh-i Fusûsu'l-Hikem", Süleymâniye Ktp. Şehid Ali Paşa, no: 2794/37, vr. 535a)
İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri ise şöyle izâh ediyorlar:
"Onun perdesi nurdur.
Bu yüce mertebe, zâtî tecellilerin dahi üstündedir. Nerede kaldı fiillerin ve sıfatların tecellilerinden üstün olmasın. Zira tecelli, tayin şaibesi olmadan düşünülemez. Bu makam, tüm tecellilerin üstündedir. Lâkin zâtî tecellilerin kaynağı, işte sırf o nurdur. Tecelli, ancak onun vasıtası ile düşünülebilir. Eğer o olmasa, tecelli hasıl olmazdı.
Zannediyorum; Rabbanî Kâbe'nin hakikati de o nur hazretleridir.
Sübhan Allah, üstün ihsan ve yardımı ile binlercesinin içinden bir arifi, bu devlete kavuşma şerefi ile şereflendirdiği zaman, onu bu makamdaki Fenâ ve Bekâ ile has kıldığı zaman bu nurun bekâsına nâil olması mümkündür. Üstten, üstün üstünden bol hazza ve nasibe nail olup, nurdan da nura geçerek nurun aslına ulaşması mümkündür.
"Bu Allah'ın fazl-u ikramıdır, kime dilerse ona verir. Allah büyük lütuf sahibidir." (Cum'a: 4)"
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, ifşaatının bir noktasında bu nuru şöyle tarif buyuruyorlar:
"O, öyle bir mertebedir ki, ona 'Nur'dan başka bir şey söylenmesi mümkün değildir. İsterse bu başka şey, varlığın vacipliği olsun. Çünkü vaciplik de ondan aşağıdır." (488. Mektup)
Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri ise Hâtemü'l-evliyâ olan zâtla bir defasında, imamlık tahtında oturduğu bir sırada buluştuğunu ve konuştuğunu ifşâ etmiş; bu görüşme esnâsında kendisine büyük bir sevgi ve alâka gösterdiğini beyan etmiş nihayetinde şöyle buyurmuştur:
"Önünde neşredilip açılmış bir bayrak vardı.
Onun 'Hâtem'i;
'Nur üstüne nur'du.' (Nûr: 35)" ("Ankâ-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ"; s.16, Bas.: Mısır, 1954)
Bunu Şeyhü'l-Ekber buyuruyor. "Onu gördüm, nurun alâ nur'du." diyor.
Mevlânâ -kuddise sırruh- Hazretleri, "Fîhi mâ Fih" adlı eserinin "Otuz Birinci Faslın"da şöyle buyuruyor:
"Hazret-i Muhammed Mustafa -sallallahu aleyhi ve sellem-den sonra kimseye vahiy gelmeyecek derler. Niçin olmasın? Olur. Ama ona vahiy demezler. Onun manası:
"Mü'min-i kâmil'in ferasetinden korkunuz. Çünkü o Azîz ve Celîl olan Allah'ın nûru ile bakar." (Münâvî)
Hadis-i şerif'inin manasıdır. Allah'ın nuru ile baktığı için o, her şeyi, evveli ve sonu, orada olanı ve olmayanı görür. Çünkü bir şey Allah'ın nurundan gizli kalabilir mi? Şu halde ona her ne kadar vahiy demezlerse de, bu vahyin manasıdır."