
Birbirine karıştıranlara gelince;
Onlar kalben O'na vâsıl olup kavuşsalar da nefisleriyle onun önünü keserler.
Bu durum, onların ancak O'nun ilâhi tevhîdine ve muhabbetine sarılmaları hâlinde tekrar düzgünleşip doğru bir hale gelir.
Onlar kalplerini ancak O'nun aracılığıyla korur ve nefislerinin şehvet ve arzularına karşı muhâfaza altına alırlar.
Onun diri kalması ise, onu onunla mücâdele husûsunda bomboş ve uzak bir hâle getirir.
Dolayısıyla onlar, Allah'a ancak O'nun ilâhi nusret ve yardımı sayesinde ulaşırlar.
Nefsiyle cihad edip mücadele halinde bulunmak, işte burada bulunan kimse için geçerlidir.
Zîra onlar Allah'a doğru ancak, nefislerinin şehvet düğümlerini birer birer çözerek, yalnız kalpleriyle seyredip ilerleyebilirler.
Onlar (diğerleri) ise Allah'a karşı şehvetleri diri bir halde dururlar.
Kalp hal-i hazırda nefsin şehvetleriyle alaka halinde olduğu için, kalbin de O'nunla herhangi bir alakası kalmaz.
Allah'ın kendi dilemesiyle kendisine çektiği "Meczûb"lara gelince;
O, kalpleriyle cezb olunup çekilenlerdendir; onları nefislerine uymaktan alıkoyup, kudret elinde sımsıkı kavrayıp tutar.
Ardından onların kalpleriyle nefislerinin arasını birbirinden tamamen ayırıp çözer.
Onların kalpleri artık O'nun ilâhi kabzasının (muhafaza ve himayesinin) içindedir.
Nefsi artık ona karşı güç gösterip mukâvemet edemez ve hiçbir şey yapamaz!
Daha sonra Rabb'inin ona koyup yerleştireceği, kendisinde meydana getireceği şey de hiçbir zaman zevale ermez.
Nefsinin karşısına dikilip bu şehvetleri tamamen öldürür; böylece nefis yerinde durup karar kılmış ve artık kalbin boyunduruğu altına girmiş olur.
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri bu hususu "Hâtmü'l-Evliyâ" kitabında şöyle açıklamaktadır:
"Bil ki meczub, henüz işin başlangıcında iken fıtratı sahih, toprağı verimli, suyu berrak, ruhu temiz, zihni sâfî, akıldan yana payı büyük, gönlü âfetlerden selîm, ahlâkı tatlı, göğsü geniş ve koruyucusu tarafından muhafaza edilen bir kuldur. Yönelme vakti erişince Allah onu kendisine yöneltir ve hayra uygun bir hâle getirir ki, mânevî fetihle ilgili keşif vakti eriştiğinde onu fethedebilsin. Sonra kalbini tutup, onu daha da yükseklere ulaştırır ki, Rabb'inin huzurunda kendisi için tertip edilen mekâna ulaşabilsin. Daha sonra onu geriye döndürüp kendi himayesinde bulundurur. Sonra da kendisine verilenler hakkında nefsin ortaklığını kalpten engellemek için nefsiyle onun arasına bir perde koyar. Kalbe gelen ilâhî vergilerden nefsin yüklenmesi gereken şeye güç yetirebilmesi için de, kendisini onunla azar azar gıdalandırmak için Hakk'ı kendisine bir vekil kılar. Onu (böylece) terbiye eder ve Rabb'inin huzurunda kendisi için tertip edilen mahalle doğru sevkeder.
Nefsin ilâhi nurların muhteşemliğiyle dolarak açığa çıkmasından dolayı, Allah-u Teâlâ'nın kendisine âit olan mahalline vâsıl olmaya güç yetiremeyen kalp, ilâhî himayenin içine hapsedilir. Âciz düşmemesi ve kendini ortaya koymaması için de, nefse onu yumuşaklıkla, azar azar sirâyet ettirir. İlâhi nurdan da, ilâhî vergiyi yüklenmeye güç yetirebileceği kadarını kendisine getirir. İlâhi vergiden yana başta kendisine gelen şey, dünya ile ilgili arzulardan dolayı onu sarhoş edecek bir şeydir. Bundan sonra ilâhi vergiden kendisine gelen şey ise, bu verginin tadını duymasından ötürü kendisini sarhoş edecek olan bir şeydir. Bundan sonra da yakınlığın tadını duymasından dolayı kendisine gelen bir şeyle sarhoş olur. Sonra da yakınlık mekânına vâsıl olur. Burada mânen gıdalanır ve kalbi bütünüyle terbiye edilir, Hakk kendisini te'yid eder. Ona gelen nurlar; kendisini kıvama erdirecek, terbiye edecek ve temizleyecek olan "Mülk nurları"dır."
"... Şüphesiz ki ilâhî minnetler ilmi, sonra ilâhi sanat ve tedbir ilmi, sonra makâdir ilmi, sonra başlangıç ilmi, daha sonra en yüce ilim ve sonra da "Ehâdiyyet" ve "Ferdiyyet"teki irâde ile başlayan "İlmullah"ı; yani "Allah'ın ilmi"ni bilmek gerekir. İşte bu ilimlerin her nev'inde dağın zirvesini ele geçiren kimse, Azîz ve Celîl olan Allah'ın denizinin içine dalar, onun içinde boğulur ve Allah onu kendisiyle diriltir! Nefislerin bilgisi ve onun ayıpları ile ilgili dağın zirvesini tutan kimse ise nefis denizinin içine dalarak, onun içinde boğulur ve nefsi kendisini öldürmüş olur!"