Hakikat Yayıncılık - Muhterem Ömer Öngüt’ün Eserleri | Hakikat Dergisi | Hakikat Medya | Hakikat Kırtasiye
Arama Yap
Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (235) - Şeyh Hüseyin Bin Abdullah el-Abbâsî -Kuddise Sırruh- (4) - Ömer Öngüt
Şeyh Hüseyin Bin Abdullah el-Abbâsî -Kuddise Sırruh- (4)
Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (235)
Dizi Yazı - Hatm'ül Evliya Hakkında İzah ve Açıklamalar
1 Nisan 2026

 

Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (235)

Şeyh Hüseyin Bin Abdullah el-Abbâsî -Kuddise Sırruh- (4)

 

Hatem'ül-Evliyâ'nın, Velâyetinin Aslını Uyanık ve Zeki Olan Keşif Ehli Anlar:

Müeyyedüddîn el-Cendî -kuddise sırruh- Hazretleri "Şerhü'l-Fusûs li'ş-Şeyh Müeyyedüddîn el-Cendî" isimli eserinde:

"Havass için bir sır olan bu makam." buyuruyor. (142a yaprağı)

Bu ilim onlar için de bir sır.

Abdülkerim-i Cîlî -kuddise sırruh- Hazretleri ise "El-İnsanü'l-kâmil" isimli eserinde şöyle buyuruyor; "Oraya kadar vâsıl olan velinin vardığı yer, kimsenin erişemeyeceği bir makamdır." (El-İnsanü'l-kâmil, sh. 455. çeviren: A. Mecdi Tolun)

Hatem-i veli'ye ihsan edeceğini ona duyurmuş.

Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- Hazretleri "el-Husûs bi-Edâti'n-Nusûs fî Şerhi'l-Fusûs" adlı eserinin bir noktasında; tıpkı velîler gibi, nebî ve resullerin de ilimlerini ancak Hâtemü'l-evliyâ mişkâtından almalarının sırrını, keşif ehlinden olan çok uyanık ve zekî kişilerin veya onların sözlerini taklit eden kimselerin anlayabileceğini ifşâ ederek şöyle buyurmuştur:

"Resuller de onu (o ilmi) görecekleri zaman, ancak Hâtemü'l-evliyâ'nın mişkâtından görürler. Bunu ise ehl-i keşiften ancak çok uyanık ve zekî olan kişi anlar. O da ancak, sonradan ortaya çıkanla 'kadîm', yâni 'en ilk olan' hakkında kalbi açılıp genişletilmiş bir kimse, veya müşâhade nûruyla benim sözüm kulağına ilkâ kılınmış, selim kalbe sâhip bir taklitçi olabilir." ("el-Husûs bi-Edâti'n-Nusûs fî Şerhi'l-Fusûs", İ.Ü. Ktp., AY, nr.: 4480, vr. 53b)

Yani herkesin anlayacağı bir şey değil.

Nitekim Muhyiddîn-i İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtem-i veli'ye verilecek olan makamın, kendisinden önce gelmiş hiçbir veliye verilmediğini beyan ederek şöyle buyurmuşlardır:

"Allah-u Teâlâ bu Hâtem-i velâyet'i ne bize, ne bizden evvelkilere nasip etmeyip, bu makamı bizden saklamıştır."

Onu muttali kılmadığı gibi diğer velileri de kılmadığı açıklanıyor.

Şeyh Sadreddin Konevî -kuddise sırruh- Hazretleri;

"O kul gibi cem edici kimse yoktur ve kendisinden sonra hiç kimse onun vâris olduğu şeyi elde edemeyecektir."

Buyurarak, ona verdiği ilmi bir daha da kimseye vermeyeceğini ifşâ etmektedir. Ona vereceğini başkasına verecek değil. Halkı Hakk'a dâvet edecek onun gibisi olmayacak. Onunla bitiyor. Yani Allah-u Teâlâ ona öyle bir tecelli etmiştir ki; artık bundan sonra o tecelliyâtı kimseye vermeyecek. Tecelliyât-ı ilâhi onda sona erecek.

Hülâsa olarak arzetmek gerekirse; onun desteği doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ'dır. O sıfatı ona vermesi, onun desteği demektir. Sıfatı nerede ise o da oradadır. O ezelde nasıl takdir ettiyse öyle olur. Ezelî yapar, ebedî yapar, dilediğini yapar. Çünkü o O'nun hükmünün içindedir, kendi arzusunun içinde değil.

Onu idare eden Allah-u Teâlâ'dır, o kendisini idare etmiyor, kendisinde hiçbir irade yoktur. Hüküm O'nundur, irâde de O'nundur.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri:

"O, Allah-u Teâlâ'nın kabzasında (hususi himâyesinde) hareket eder." buyurmuşlardır. "Nevâdirü'l-Usûl")

Kendisinin de orada bir balık pulu kadar, bir kâğıt parçası kadar hükmü yoktur. Çünkü o, asıl hüküm sahibini gördü. Bu nokta ferdiyet makamıdır.

Hadis-i kudsî'de şöyle buyuruluyor:

"Ben ancak onun kulağı olacağım, benimle işitecek. Gözü olacağım, benimle görecek. Dili olacağım, benimle konuşacak."

Bu husus doğrudan doğruya Zâriyât sûre-i şerif'inin 21. Âyet-i kerime'sine dayanır.

"İçinizde... Görmüyor musunuz?" (Zâriyât: 21)

Allah-u Teâlâ onun içinde olduğu gibi tecelli etmiş, onun içinde O var, O onunla hemhâl oluyor.

İçte O olursa, onu O idare ediyor demektir.

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn-i İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin, hususiyetle Hâtemü'l-evliyâ olan zâtın makâmını, alâmetlerini ve ayırt edici hususiyetlerini tespit etmek için yazdığı "Ankâ-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ" adlı kitabındaki ifâdesine göre:

"Tıpkı resul ve nebilerin diliyle söylediği gibi, Allah kullarına Hakk'ı onun diliyle söyler." (s. 73)

O tasarruf ederse, içinde O olursa, onun ağzına Allah kelâmını koyar, o da söyler, O'nun diliyle konuşur. Lütuf olmadıkça mahlûktan hiçbir şey husule gelmez.

Nitekim Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri, "Nevâdirü'l-Usûl fî Ma'rifeti Ehâdîsü'r-Resul" isimli eserinde;

"Bu, Allah'ın kendi adına, veli olarak kullandığı bir kuldur." buyuruyor.

Onu öyle yaratmış ve onu O kullanıyor, O yürütüyor. Onun iradesi yok. Hâtemlik mevzusu buradan ayrılıyor. Niçin? O kullandığı için.

Cesetlenmiş bir rûhâniyetin ne demek olduğunu kimse bilmiyor, kimse görmüyor. "Cesedlenmiş rûhâniyet"in mânâsı işte budur. Bir usta tulumunu giyer, o tulum o ustanın işaretidir. Amma tulum iş yapmaz, ancak o yapılan işleri seyreder.

Onun tulumunu O yaratmış, o tulumun içine girmiş, başkasının tulumuna girmemiş. Oradan tecelli ediyor, başkasında tecelli etmiyor. Başkasında tecelli etmediği için o tulumu göstermiş. Niçin? O tulumda O olduğu için. O var o kandilde.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri, "Kitâbu'r-Riyâze" isimli eserinde ise;

"Allah'ın kendisinde gizlendiği bu kul..." buyuruyor.

Maske maskedir, fakat o maskenin içine O girerse dilediğini yapar. İşi gören O'dur. Maskeyi çıkar O var, maskeyi indir sen varsın.

Ruhâniyet konuşuyor, o görünüyor. Açık mânâsı bu. Kudsî ruh'la desteklediği kimsede Kudsî ruh konuşuyor, fakat ona mâlediliyor. Niçin? Kudsî ruh'u onun emrine verdiği için. Halbuki işi gören Hazret-i Allah'tır. O işi Kudsî ruh'a gördürüyor, onu gösteriyor. "O gördü!" diyor.

Bunun temsilini şöyle arz edeyim:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Bedir'de Cebrâil Aleyhisselâm'ın tavsiyesi üzerine yerden bir avuç kum alarak müşriklerin üzerine attı. Bu atış onların hezimetine vesile oldu.

Âyet-i kerime'de ise:

"Resul'üm! Attığın zaman sen atmadın, Allah attı." buyuruluyor. (Enfâl: 17)

Görünüşte Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz attı. Fakat Allah-u Teâlâ: "Ben attım!" buyuruyor. O attı, O ulaştırdı.

O görülüyor, halbuki Allah-u Teâlâ öyle murad etmiş, onda tecelli etmiş, O'nun tecelliyâtı yürüyor, bütün işi O görüyor. Başka türlü olması mümkün değildir. O'ndan başka her şey âcizdir, O bir tulum mesabesindedir. Amma halk tulumu görüyor, robotu görüyor, içindekini göremiyor.

Bütün işi yapan Allah-u Teâlâ'dır, bütün icraatı O yaptırıyor. Amma: "O yapıyor!" diyor. Ben de diyorum ki: "Hayır O yapıyor!" Bilen bilir kimin yaptığını.

Cesetlenmiş bir ruhâniyet. Fakat bir kimsenin bu ruhâniyeti görmesi mümkün olmadığı için kişiyi görüyor, olanları kişiye mâlediyor.

Diğer velilere de ruhâniyet veriyor, fakat ona verilen rûhâniyet cesetlenmiş bir ruhâniyettir. O ruhâniyet de Allah-u Teâlâ'nın emrindedir, başlıbaşına değildir.

Bu ruhâniyet velilerin dahi giremediği bir ruhâniyettir, tamamen esrardan ibaret olan bir ruhâniyettir. Bu ruhâniyeti bizzat Allah-u Teâlâ idare eder, onun iradesi elinde değildir, bütün irade O'nun kudret elindedir. Kısacası; O idare ediyor, irade O'nundur, O dilediğini dilediği şekilde kullanır. Mahlûk bir resim gibidir. Resim hükümsüzdür, amma o resmi hüküm yerine koymuş. Bunlar hep O'nun ihsanı ile olur.


  Önceki Sonraki