
"Marifetullah ehlinin gayesi cennet değil. Onun gayesi Hakk ve Cemâlullah'tır. Marifetullah ehli Cennet-i alâ'ya muhtaç değildir. Onlar Cennet-i alâ'nın bâtınına vâristirler. Hakk ile olanın cennet ile ne işi var. Hakk ile olduktan sonra; cennet yaratılan ama O yaratan... Cennet de "Ol!" emriyle husule geldi. O, hayatta cennet için çalışmadı, cennet aşkı onun içinde yok. O, Cennet-i alâ'yı yaratanla hemhâl olmuş, O'nun muhabbetini gönlüne almış, O'nunla hemhâl olduğu için Cennet-i alâ'ya muhtaç değil. Şu halde hayatta iken biz yaratanla beraber isek, bizim gönlümüzde O var ise, o zaman; O'nunla olacağız, O'nunla öleceğiz, O'nunla dirileceğiz. Bu gönül cenneti, ulvî hayatı yaşanlara mahsustur. O nerede tecelli ederse orada hayat vardır. Dünyada, kabirde, mahşerde, cennette, O'nunla olursan cennet olur. Niçin? O, O'nunla oldukça her zaman cennette. Ama Cennet-i alâ'ya girmişsin içinde O yok, hiçbir şey yok. Cennet, O'nunla olmakla kaimdir. Eğer O'nunlaysan sen zaten cennettesin; O'nunla değilsen Cennet-i alâ'ya nâil olmuşsun ama eğer Cemâl-i bâ-kemâl'den mahrum kalmışsan ne kıymeti var. O'nunla hayat olur, O'nunla cennet olur, O'nsuz hiçbir şey yok." (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Bu ayki dergimizde Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Kalblerin Anahtarı" külliyatından ve sohbetlerinden derlenen dünyadaki ulvî hayat ve süflî hayatın ne olduğu, nasıl yaşandığı izah edilecek:
Ömür nedir?
Ulvî hayat, süflî hayat nasıl olur?
Bunların sonucu kişiyi nereye götürür?
Ebedi saadete ermek için nasıl bir hayat geçiriliyor?
Marifetullah ehlinin yaşadığı gönül hayatı, dünyadaki gönül cenneti arz edilecek inşallah-u Teâlâ...
Hazret-i Allah öyle bir Allah'tır ki; sahib-i hakiki O'dur. Mülkün sahibi O'dur. Yaratan, yaşatan, yöneten Hâlik-ı Azimüşşan O'dur.
Kuvvet ve kudret O'nundur. Ululuk ve azamet O'nundur. Yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. O'nun her şeye gücü yeter.
Allah-u Teâlâ dünyayı ve ahireti insan için, insanı da kendisini tanımaları ve ibadet etmeleri için yaratmıştır.
O'nu tanımak, O'na gönülden teslim olmak insanın en başta gelen vazifesidir.
"Ben cinleri ve insanları ancak (beni bilsinler) bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zâriyat: 56)
Önce bilinecek, sonra ibadet edilecek. O'nu bilmeyen gerçek manada O'na ibadet edemez. Bütün gaye O'nu bilmek, O'nu bulmak ve O'na hakkıyla ubudiyettir.
İnsan yüzünü O'na döndürmezse neyi bulur?
Bir insan Hazret-i Allah'ın mevcudiyetine, vahdaniyetine delâlet eden delilleri kendi vücudunda aramalıdır, başka yerde aramaya hacet yoktur.
Bize verilen kısa bir ömür var. Bu kısa ömür içinde hakikati aramak, hakikati bulmak ve yaşamak en başta gelen vazifemizdir. Dünyaya geliş gayemiz de budur zaten.
Allah-u Teâlâ amel-i sâlih işleyen herkesi, dünyadaki hoş ve güzel bir hayat ile yaşatacağını, ahirette de mükâfatlandıracağını haber veriyor:
"Kadın olsun erkek olsun, her kim mümin olarak sâlih amel işlerse, biz onu (dünyada) mutlaka çok güzel bir hayat ile yaşatırız. (Âhirette ise) mükâfâtlarını yaptıklarının en güzeli ile ödeyeceğiz." (Nahl: 97)
Allah-u Teâlâ sadece ahirette değil, dünyada da huzurlu bir hayat bahşeder.
Bu; "Çok güzel bir hayat" O'nunla olmaktır.
O, Allah-u Teâlâ'ya en güzel bir şekilde ihlâsla yöneldiği için, Allah-u Teâlâ da onu dünyada en güzel bir şekilde yaşatır. Ona her şeyin en güzelini ihsan ve ikram eder. O'nunla olduğu zaman ona huzur verir, huşu verir, mahiyetinde bulundurur ve lütfedip çekerse kurbiyet ikram eder. Bunlar ilâhi lütuftan başka bir şey değildir. O, Allah-u Teâlâ'yı seçmiş, Allah-u Teâla da onu dünyada seçmiş, dünyasını cennete çevirmiş, her şeyi ile beşeriyete numune kılmış.
Onun için diyoruz ki;
Sen, sen ol, O'nunla ol! O'nunla öl! O zaman çok güzel hayat olur.
Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime'sinde:
"Kendiniz için ileriye hazırlık yapın, önceden iyi ameller gönderin. Allah'tan korkun, O'na mutlaka kavuşacağınızı bilin." buyuruyor. (Bakara: 223)
Ebedi kalacağımız bir yere gidiyoruz. Ebedi hayat için çok kazanç lâzım, çok sermaye lâzım. Bunu elde etmek için, evvelâ ihlâsla çok ibadete ihtiyaç var.
İbadet; Allah-u Teâlâ'yı en büyük tâzim ve sevgi ile anmak, yüceltmek, O'na yaklaşmak için birtakım merasimler ifâ etmek demektir. Yaratılışımızın gayesi de budur.
Bir Âyet-i kerime'de de şöyle buyuruluyor:
"Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb'inize ibadet ediniz ki korunasınız." (Bakara: 21)
İbadetin sahası çok geniştir. Namaz, oruç, zekât, temizlik, cihad, duâ, zikrullah, Allah-u Teâlâ'nın rızâsını kazanmak için yapılan her davranış ibâdetin bölümlerini teşkil etmektedir.
Her ibadetin bir hakikati vardır. Zâhirî fıkıh ibadetlerin dış şekliyle uğraşır, bâtınî fıkıh yani tasavvuf da bu şekillerin içindeki hakikati bulmaya çalışır.
Allah-u Teâlâ'nın kulları üzerindeki nimetleri her an devam edip gitmektedir. İnsanoğlu yaşadığı sürece, ikram ve ihsanlar devam ettiği müddetçe, şükür ve ibadetler de devam eder.
Allah-u Teâlâ:
"Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabb'ine ibadet et!" (Hicr: 99)
Âyet-i kerime'si ile ibadetlerin devamlı yapılmasını emir buyuruyor.
İbadetler Allah'ımız nasıl emretmiş, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz nasıl göstermişse öylece yapılır. Zamanın değişmesi ile ibadetler değişmez, artma ve eksilme olmaz.
Cenâb-ı Hakk:
"Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onun mükâfatını görür.
Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onun cezasını görür." buyuruyor. (Zilzâl: 7-8)
Herkes büyük ve küçük ne işlemişse, iyi veya kötü karşılığını alacak. Onun için ebedî bir hayatın sermayesi için durmadan çalışmamız lâzım.
"İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur." (Necm: 39)
Gece gündüz çalışmak gerekiyor. Zira burası bir tarladır. Bir ebedî hayatın ekimine geldik. Yâ saadet-i ebediye veya felaket-i ebediye ile karşı karşıyayız.
Dünya hayatı bugündür ve insanlar yarın Hakk'ın huzurunda hesaba çekileceklerdir. Kalanla giden arasında bir gün fark vardır. İşte geldik, işte gidiyoruz. Bugün üstteyiz, yarın alttayız. Bugün yataktayız, yarın topraktayız. Bu akşam burada, yarın akşam oradayız. Vaktimiz gelince hep gideceğiz de sıra bekliyoruz. Çünkü her gelecek yakındır.
Orada "Eyvah!" demememiz için dünyaya niçin geldiğimizi, nereye gideceğimizi, niçin yaratıldığımızı ve ne yapmamızın gerektiğini şimdiden düşünmeliyiz. Kazanabilirsek ebedî bir hayat kazanılmış olacak.
Kabir için hazırlanmak lâzımdır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Üç şey ölünün ardından kabre kadar gider. Ehl-ü ıyâli, malı ve ameli. İkisi geri döner, birisi kalır. Dönenler ehl-ü ıyâli ve malı, kalan da amelidir." (Buhârî)
Dünyaya niçin geldiğimizi bilerek tedarikimizi ona göre yapmalıyız. Ölmemek elimizde değil, fakat hazırlanmak elimizde. Bizi gönderen Sahib'imiz gönderirken bize sormadığı gibi, alacağı zaman da soracak değil.
Farz-ı muhal ki denize bir ağ atılmış, balıkların hepsi tutulmuş, fakat onlar tutulduğunu bilmiyorlar, sağa sola saldırıyorlar. Sahibi ağı yavaş yavaş çekiyor, hiçbirinin umurunda bile değil. Halbuki biraz sonra karaya çıkacaklar, çok çırpınacaklar, bu çırpınmanın hiç de faydası olmayacak. Hepsi ölüme mahkum. İşte insanların durumları da böyledir.
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah'tan korkun, çünkü Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır." (Haşr: 18)
Yani Allah'tan korkun da kötülük yapmayın, fenâlıklardan sakınmamazlık etmeyin. O, yapacağınız şeylere göre sizi hesaba çekecek, ona göre ceza veya mükâfat verecektir.
Ebu Bekre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre adamın biri Resulullah Aleyhisselâm'a;
"Yâ Resulellah! İnsanların en hayırlısı kimdir?" diye sorunca;
"Ömrü uzun olup da ameli güzel olan kimsedir." buyurdular.
Adam; "İnsanların en kötüsü kimdir?" diye sorunca da;
"Ömrü uzun olup da ameli kötü olandır." buyurdular. (Tirmizî)
Çünkü insanların en hayırlısı bu muvakkat ömrü güzel amellerle süsleyen, Hazret-i Allah ve Resul'ü ile geçirendir.
Kalp boş şeylerle meşgul olursa, ebedi saadet nasıl kazanılacak? Ömürden geçen her nefesin pahası biçilmez.
Dünya bir imtihan sahnesidir. İşte ömür denilen şey, bu imtihan süresidir. Bu imtihan ömrün sonuna kadar, son nefes çıkıncaya kadar sürer. Bir ebedi saadet, sonsuz bir hayat; bu ömür içinde ya kazanılır, ya da kaybedilir.
Ömür en kıymetli sermayedir, ne kazanacaksa onunla kazanacak. Ömür bitince sermaye toplamak için ikinci bir hayat yok.
Onun için insan; bu çok değerli ömürde Hazret-i Allah'ın râzı olacağı güzel ameller, güzel işler yapmalıdır.
Üç günlük ömrümüz var, bu fırsatı değerlendirmeliyiz. Ânın kıymetini değerlendirdiği kullarından etsin Allah'ımız. Her ânın kendine mahsus çok büyük kıymeti vardır. Çünkü o bir an, ebedî hayatın kazancıdır. Eğer anların kıymeti bilinmezse; dakikalar, saatler, günler de bilinmez ve böylece koca ömür hiçe müncer olur.
Ömrünü insan yemekle içmekle uyku ile israf etmemeli. Çünkü dünyaya bir daha gelecek değil. İbadetini yapsın da derecatı artsın. Yeme-içme, yaşama ise, Hazret-i Allah onların hepsini hazırlamıştır.
Bir insan bir ömür boyu çalışıyor da bir bina yapamıyor. Ya cenneti kazanmak için ne kadar çalışmalı?
Hazret-i Allah bize bu ömrü bahşetti; kendisini bulmamız, O'nu bilmemiz ve O'na ibadet etmemiz için. Bunun haricinde O'ndan gafil geçen, dünyevî zevk ve arzuların peşinde geçirilen bir ömür, ömür israfıdır.
Daima şu duâyı yaparız:
"Allah'ım! Bize hayırlı ömür ihsan buyur, rızâna mucip olsun.
Hayırlı umur ihsan buyur, huzurla olsun.
Hayırlı ölüm ikram et, imanla olsun."
Onun için hayırlı ömür istemeliyiz.
Hayırlı ömür; O'nun rızâsı mucibince geçirilen bir hayat, hâl ve ahvâldir. Bütün ömrünü Hazret-i Allah'ın yolunda geçirmek, O'nun yolunda yürümek yani rızâya uygun iş ve hareketlerde bulunmak demektir. Allah-u Teâlâ lütfederse bu hidayet nuru ile Allah yolunda bulunursa gide gide rızâsına mazhar olduğu zaman onu kulluğuna alır, hıfz-u himayesine, tasarruf-u ilâhiyesine aldığı zaman hayırlı ömür başlar.
Hakikaten insan Hazret-i Allah'a karşı sadakatini ibraz ederse, O onu himayesine alır. Hıfz-u himaye insanların bilemeyeceği, göremeyeceği bir muhafazadır.
Allah'ımız güzel hâl ile hallendirsin. O güzel hâl ile hallenmek için Hazret-i Allah'a gerçekten yaklaşmamız lâzım. Rızâsına mucip iş ve hareket yapmamız lâzım. İbadet ve taate yönelmemiz lâzım. Bu şekilde O'nun rızâsını kazanırsak O bizi hıfz-u himâyesine, tasarruf-u ilâhiyesine alır. "Benim kulum!" der.
Hıfz-u himâyesi ile kötülerden korur, muhafaza eder, nefsinden, şeytandan, şeytanlaşmış insanlardan, şehvetten korur. İmanını yok edecek şeylerden korur. Tasarruf-u ilâhiyesine alır, rızâ yolunda yürütür. O idare eder, lütfuyla doldurur.
Allah-u Teâlâ hıfz-u himâyesine tasarruf-u ilâhîyesine aldığı kimseleri hayırlı yollara sevkeder. Bunun sırrı şudur ki, onlar kendi kendilerine itimatları olmadığı için Mevlâ'ya sığınıp ihlâsla yönelmişler ve hâl ile; "Allah'ım beni bana bırakma!" diye iltica etmişlerdir. Bu sığınmalarında samimi oldukça Hazret-i Allah onları muhafaza eder. Muhafazada oldukları müddetçe de selâmettedirler, saâdettedirler, hayattadırlar.
Buradaki hayattan murat, ruhun hayatta oluşudur. Nefsin esaretinden kurtulup ruh ile icraat yapıldığından ötürü hayattadırlar.
Hülâsa; O muhafaza ederse, rızâsında yürütürse, rızâ yolunda râzı olduğu çalışmayı lütfederse işte bu; hayırlı ömürdür.
İnsan her an imtihanda olduğu için, şunu göz önünde bulunduracak; bu işte O'nun rızâsı var mı, yok mu? Buraya çok dikkat eden insan hayırlı umura geçer.
Hayırlı umur; yalnız O'nunla olmak demektir. O'nun lütuf desteği ile yürünen bir hayat. Huzur ile, saâdeti ile, rahmeti ile yürüttüğü zamandır. Bir kul kendisini O'na sevdirebilirse, o kulu O da severse hayırlı umur olur. Hazret-i Allah o kulu sever ve himayesine alır. Böylece O yürüttüğü için O'nun desteği ile yürür. O onu yönetir. Râzı olduğu şeyleri yaptırır. Râzı olmadığı şeyleri yaptırmaz. Kulunu sevdiği için, kurtarmak için. Onu O korur. O huzurla, huşuyla rahat giderken ibadetini taatini çoğaltır. Hazret-i Allah'a yaklaşma yolunu arar. Allah-u Teâlâ severse kalbin kilidini açar, yavaş yavaş O'na intikal eder. Böylece O'na muhabbetini artırır. Bu yaklaşma bu intikal ile sonra vakti gelince hayırlı ölümle karşılanır, ebedî saadetine nail olur. Selâmetine vesile olur. Hayırlı umur olanların ekserisi imanla gider. Zaten bugün korudukları kurtuldu, ötesi tutuldu. Bunu bilin.
Hayırlı ölüm; kendisine imanla çektiği zaman, Zât'ına çekip ebedî saâdete erdirdiği zamandır. Hayırlı ölüm, iman ile öteki dünyaya geçip gitmektir. Böylece hem cennetine, hem Cemâlullah'ına mazhar eder.
Hazret-i Allah'ın Zât'ını bilmek, bulmak için bahşettiği büyük bir nimettir. Hayat; O'nunla olmaktır. Allah yolunda harcanan ömür hakiki ömürdür.
İnsanın ilk vazifesi, kendisine hayat bahşeden Allah'ını tanımak, bulmak ve O'na gönülden bağlanmaktır.
Allah-u Teâlâ'nın zât ve sıfatına, esrar ve hikmetine, âsâr ve sanatına, ululuk ve azametine taalluk eden marifetten daha lezzetli; O'na yakın olmak, O'nu tanımak şeref ve saadetinden daha büyük ne olabilir?
Bu hayata kavuşmak için O'nun hidayetine muhtacız. O bize iman ihsan ederse O'nun nuru ile yürümüş oluruz. O bizden râzı olursa bizi lütfu ile destekler, kanaat ikram eder, güzel bir hayat bağışlar. Bu suretle O'na yaklaşmaya vesile olur. Yaklaştıkça azamet-i ilâhi'ye karşısında mahlûk nur ile hemhâl olur. Tabii ki bu da kalpteki ahlâk-ı zemime'yi atmakla, ahlâk-ı hamide'ye nail olmakla, murakabaları geçmekle, Zât'ına ulaşmakla mümkündür.
Allah-u Teâlâ'yı bilmeyen, O'na gerçek mânâda ibadet edemez. Her şeyden evvel Allah-u Teâlâ'yı bilmek, Allah-u Teâlâ'yı bilmek için de kişinin nefsini bilmesi gerekir.
Cenâb-ı Hakk insanı kendini tanımak için yaratmış; kendini tanımayı, insanın nefsini tanımasına bağlı kılmıştır. Onun için de insana kendi nefsini bilme istidadını vermiştir.
Onu bilmenin tek şartı da "Men Arefe"nin sırrına vâkıf olmaktır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:
"Nefsini bilen Rabb'ini bilir." buyuruyorlar. (Keşfü'l-Hafâ)
Kendini bilirsen Yaratan'ını bilirsin, amma sen kendini bilmezsen Yaratan'ını hiç bilemezsin. O'nu bilen, O'nunla ibadet eder, O'nun has kulu olur. Bilmek için de intisap edip sülûk etmek gerekiyor.
Şu hükümsüzlüğünü bilirsen Yaratan'ını da bilmiş olursun. Hep O. Sen O'na perdesin. O perdeyi kaldır, O'ndan başka bir şey yok.
Yaratan'ı bilmek, bulmak ve O'na hakkıyla ibadet edebilmek için, yani "Men Arefe"nin sırrına vâkıf olabilmek için insanın varlığı ata ata, küçüle küçüle "Nutfe"ye inmesi gerekmektedir. Bu noktaya inip, kendisinin değersiz bir su damlası olan "Nutfe" olduğunu gözü ile görünce, azamet-i ilâhî tecelli etmeye başlar. İşte tasavvufun özü ve aslı budur.
Nefsini bilmek için hılkiyetin olan bir damla kerih suya inmek gerekir. Onu da O yarattı. Sen busun. Halden hale geçirip seni yaratan, nimetleriyle donatan, azaları yerli yerine koyan, üstelik seni bir sıfatla gösteren de O. Şu halde Var'ı bilebilmek için varlığı ifnâ etmek şart.
İnsan bütün varlığını ifnâ etmedikçe Yaratan'ını bulmak şöyle dursun bilemeyeceği de anlaşılıyor. Ancak nefsini bilen; Rabb'ini bilmiş olacak.
Bunun gerçek mânâsı:
"Fakirliğimle övünürüm." Hadis-i şerif'inden öğrenilir. (Keşfü'l-Hafâ c. 2 sh. 87)
Buradaki fakirlikten murad; "Ben fakirim. Ruhum, bedenim, ilmim, malım ve bütün her şeyim sahibimindir. Hiçbir şeye mâlik değilim. Fakirliğimle de övünürüm. O var, ben yokum." demektir.
"Kulun kendisi de malı da Hazret-i Allah'a aittir." Hiçbir şey yok...
Bunu anlayalım, cehaletten kurtulalım. O zaman azâmet-i ilâhi kendiliğinden husule gelir.
Zira kendisinindir zannettiği vücut varlığı, Var'ı bulmaya mânidir.
Vücut denilen kafesten kurtulacaksın ki hiçliğe ulaşacak ve Hazret-i Allah'a varacaksın. Kalıp, vücut bir kafestir. Ruh ulvidir, süfli cesede kapanmıştır. Hazret-i Allah ruhu kendisine çektiği zaman dünyanın; aile, çocuk, vücut hiçbir hükmü kalmaz.
Hakk'ı anlaman için kendini anlaman lâzım.
İnsanın kendisini bilmesi demek; bir zerre hakir sudan olduğunu bilmesi demektir. Bunu bilecek ki; onu yaratanın azametini ve kudretini görmüş olsun.
Bu hakikat anlaşılırsa, kişi cehaletten kurtulmuş olur. O zaman azamet-i ilâhi kendiliğinden husule gelir.
İnsanın çok terakki etmesi lâzım ki hiç olduğunu bilsin.
İnsanın terakki edip yükselebilmesi ancak nefse muhalefet etmesiyle kâimdir. Ruhun esâreti nefsin hürriyetidir, nefis esir alınamadıkça ruh hürriyete kavuşamaz. Nefsin istek ve arzularını öldürmedikçe, ruhu diriltmek mümkün değildir.
Bir insan nefsi öldürmedikçe ruhen yükselemez. Dünya puttur, nefsin arzuları puttur, onlara tapmaktan kendisini alamaz. Dinin hakikatine, imanın kemâliyetine varamaz. Şu halde ölmeden evvel ölmek, yani nefsi öldürmek lâzım ki ruh dirilsin.
Nefsin işgali altında kalan ruh ya hastadır, ya da ölü mesabesindedir, yani canlı cenazedir.
İnsanda iki ruh vardır; biri ulvî olan ruh, diğeri süflî olan nefis.
Ulvî olan ruh, bu karanlık cesetle birleşince yedi perde ile aslî hâlinden perdelenmiştir. Bu perdelerden her birine nefsin dereceleri veya makamları denir.
Nefis Kur'an-ı kerim'de öncelikle, tek tek kişilerin kendileri mânâsında kullanılır.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"O gün her nefis iyilik ve kötülük olarak ne işlemişse önünde hazır bulur." (Âl-i imran: 30)
Diğer birçok Âyet-i kerime'lerde "Enfüsüküm : kendiniz", "Enfüsühüm : kendileri" gibi ifadelerde "Nefis" hep tek tek kişilerin "Ene"si mânâsındadır.
Ruh gibi nefis de insanın yaratılışında mevcuttur. Toprak, su, hava ve ateşten teşekkül etmiş zulmânî bir buhardır. Karın boşluğunda bulunur, kumandası secde yeridir, bütün vücuda oradan kumanda etmek ister.
Vuslata erebilmek, nefis ve şeytanla mücadeleye bağlı kılınmıştır.
Nefsin esaretinden kurtulup, ruh ile icraat yapıldığından ötürü hayattadırlar. Nefsin esaretinden kurtulamayan insan, yaşayan ölü mesabesindedir. Niçin geldiklerini nereye gideceklerini bilemezler. İki günlük hayatlarında sermaye toplayamadan giderler. Ne büyük fecaat!.. Hakikatten kaçtıkları için Cenâb-ı Allah onları bununla cezalandırıyor.
Allah-u Teâlâ müminlerin en önce kendi nefislerini düzeltmek için uğraşmalarının gerektiğine dâir Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
"Ey iman edenler! Siz kendi nefislerinizi ıslah etmeye bakın. Siz doğru yolda bulundukça yoldan sapanların size zararı olmaz." (Mâide: 105)
Size düşen kendinizi düzeltmektir ve nefsinizi ıslah etme yükümlülüğünüzü yerine getirmektir. İsyanlara dalmaktan, ısrarla günah işlemekten korunun. Nefislerinizi ıslah yolundan ayrılmayın. Size hidayet erişince, sapıklığa düşenlerin sapıklıkları size zarar vermez. Onların zarar ve mesuliyetleri sırf kendilerine âit kalır.
Âyet-i kerime'de:
"Nefis olanca şiddetiyle kötülüğü emreder." buyuruluyor. (Yusuf: 53)
Nefis, ahlâk-ı zemime ile hayvânî sıfatlarla kuvvet bulur. Tam kuvvet bulduğunda da ruhu tahakkümü altına alır. Artık o canlı bir cenazedir, yaşayan ölüdür. Suretâ insan, icraatıyla hep hayvan olur. Yaratılanlara meyleder, Yaratan'ına karşı gelir unutur ve bu suretle de ebedî saadetinin helâkine mucip olur.
Bunun ıslahı için:
"Zikrullah kalplerin şifasıdır." (Münâvî)
Hadis-i şerif'i mucibince Hazret-i Allah'ın zikri fikri ile, ibadet, taat ve takvâsı ile devamlı meşgul olursa, âyân-ı sâbite istidâdını Allah-u Teâlâ'nın emirlerine uyarak gösterirse, ruha tâbi olmak suretiyle aklını kullanarak Yaratan'ına yönelirse, ruh vücuda hakim olur.
Bunun için sıfat-ı hayvaniyeyi izale etmek ve sıfat-ı insaniyeye tekâmül etmek lâzım. Ama bu da letaifi geçmekle mümkündür. Böylece iç nurlanacak, hâl değişecek, sıfatlar değişecek ve sen insan olacaksın.
"Onların kalplerinde hastalık vardır." (Bakara: 10)
Âyet-i kerime'sinde işaret buyurulan korkunç hastalıklar tedavi edilmezse insanın ebedi hayatını öldürdüğü için çok tehlikelidir.
Hased, riyâ, kin, kibir, şehvet, gadap, yalancılık gibi ahlâk-ı zemimeler insanda bulundukça o kalp hastadır. Sıfatı da sıfat-ı hayvâniyedir. Bu yedi sıfat ejderhanın yedi başı demektir. Bu sıfatlar izale edilmedikçe bir insanın teslim olması, nurlanması, ahlâk-ı zemimeyi gidermesi mümkün değildir. Çünkü bir yerden kaçıyor, diğer yerden tutuluyor. O ölürse ruh canlanacak. Ruhun canlanmaması için son gayretine kadar direnir. Bunun da tek çaresi ve tek ilâcı Hazret-i Allah'ın nurunun, zikrinin ve fikrinin o kalbe girmesidir.
Nefis vücuda hakimiyet kesbettiği zaman o hükmünü yürütmek ister, kişiyi tanımaz, tanımamak ister, "Benim!" diyor çünkü. Cenâb-ı Hakk'ın hükmüne karşı gelen bir mahlûk. Düşmanların en büyüğü.
Bir Hadis-i kudsî'de:
"Nefsine düşman ol. Çünkü o bana karşı düşmanlık ve harp ilân etmiştir." buyuruluyor.
Bundan ötürü zaten insanda hayvani sıfat doğuyor. Bu hayvani sıfatın arzularına bir insan meylettiği zaman o arzuları hangi hâl ve hareket üzerinde ise o hayvanın sıfatını almış oluyor.
•
Ruh, bu karanlık cesetle birleşmeden evvel terakki edemiyordu. Cesette nefis ile bir araya gelince mücadele başladı ve yükselebilme kuvvetini elde etti. İnsanların bazı meleklerden efdal oluşu buradan doğuyor. Onlarda nefis olmadığı ve nefse tabi olmadıkları için, ne ki emredilirse hemen yerine getirirler.
Ruh ulvî ve lâtif, nefis ise süflî olup birbirinin zıddıdırlar. Allah-u Teâlâ ikisini bir arada barındırmak için ruhu nefse aşık etmiştir.
Yaratılışları birbirinin tam zıddı olduğu halde ulvî ruh, zamanla süflî olan nefisle alâkasını çoğalttı. Nefs-i emmarenin akışına, cazibesine tutuldu ve o nispette değerini ve faziletini kaybetmeye başladı. Çünkü ruh nefse aldanıp onun boyasına girerse, asliyetini, ulviyetini kaybeder, onun gibi kararır ve onun esiri olur. En ulvî makamdan geldiği halde, kendisini unuttuğu için Yaradan'ını da unutur. Vücudda hâkimiyeti nefis eline geçirir, bütün icraatlarını gayet rahat yapar.
Nefs-i emmârenin akışına-câzibesine tutulan ve değerini, faziletini kaybeden ruh, Allah-u Teâlâ'ya verdiği sözü de unuttu.
Hakka Celle ve Alâ Hazretleri ruhları yarattığı zaman:
"Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?" buyurmuştu. (A'raf: 172)
Üzerlerinde dilediği gibi tasarruf eden yegâne mürebbileri ve yaratıcıları olduğuna ikrar ettirdi.
Hepsi de:
"Evet Rabb'imizsin, buna şahidiz dediler." (A'raf: 172)
Fakat nefsin boyasına girerek bu sözü unuttular. Hâlîk-ı azîmüşşan hakkındaki bilgilerini de unuttular. Nefse aldandılar. Dolayısıyla vücutta hâkim oldukları yeri de yavaş yavaş kaybederek hükümsüz kaldılar, nefsin tahakkümüne girdiler. Halbuki çok ulvî âlemlerden süzülerek gelmişlerdi. Ulviyatlarını süfliyâta tahvil ettiler.
Hakk Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri lütfundan, ikram ve ihsanından olarak Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz'i, onların gelmediği bir zamanda da vekillerini gönderdi, ruhları kendine dâvet etti.
Âyet-i kerime'de:
"Her toplumun hidayet rehberi bir yol göstericisi vardır." buyuruluyor. (Ra'd: 7)
Yani ruhlar âleminde geçen o visal günlerini hatırlattı. "O günleri unuttunuz mu, hani o güzel günleriniz?"
Hakk Celle ve Alâ Hazretleri'nin peygamberler göndermesindeki, kitaplar salmasındaki maksat budur.
Diğer bir Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"(Kalplerde) Allah'ın zikrini uyandıranlara andolsun ki!" (Mürselât: 5)
"Üçüncü Vakıf Sohbeti"nde şöyle demiştik:
Hayat ikidir: Ulvî hayat var, süflî hayat var.
Ulvî hayat hayat-ı hakiki'dir. O'nunla olmaktır, bu hayat O'nunla kaimdir. Süflî hayat hayat-ı hayali'dir. Suretadır, geçicidir, nefsani yaşayıştır.
Nefse uymayıp Hakk'a ve O'nun emirlerine uyanlar ulvî hayata nail olurlar. Dünyada ulvî hayat yaşayanlar, ulvî hayata geçerler, ahirette de ebedi bir hayata nail olurlar. O hayat ile gerçek hayatı bulanlar Hazret-i Allah ile beraber olmaktan zevk alırlar. Hazret-i Allah da onlardan zevk alır.
Nefse uyup Hakk'ın emirlerini hafife alanlar süflî hayatı yaşarlar. Dünyada süflî hayat yaşayanlar da orada süflî bir hayatla karşılaşırlar, azapla başbaşa kalırlar. Hayatlarını nefis ve şeytana uymakla geçirdikleri için bedbahttırlar. Hazret-i Allah ve Resul'ünün hayat vermediği kimselerde mânevi hayat yoktur.
Ulvî hayatı yaşayanlar öyle kimselerdir ki, gözleri yaşlıdır, boyunları büküktür, karınları açtır, benzi soluktur, gariptir. Fakat gönül cennetinde yaşarlar. Yaşadıkları hayatı hiç kimse bilmez ve bu ulvî hayatı hiçbir hayata değişmezler. Dışarıdan gören onlara acır, onlar da dışarıdakilere acır.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Peygamber'e indirileni dinledikleri zaman; Hakk'ı tanıdıklarından ötürü gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün.
Derler ki: Rabb'imiz! Biz iman ettik, bizi de şâhid olanlarla beraber yaz!" (Mâide: 83)
Onlar öyle kimselerdir ki azâmet-i ilâhi karşısında boyunları daima büküktür, O'nun hükmüne teslim olmuşlardır. Rabb'i ona ne taksim etmişse ona râzıdır. Azsa aza râzıdır, çoksa çoğa râzıdır. Fakat o, itidal terazisini bozmaz. Gözleri yaşlıdır. Bu kadar ihsan-ı ilâhi karşılığındaki isyanı düşünür, artık ona düşen bir tek istiğfar ile gözyaşıdır. Dolayısıyla benizleri de sarıdır. Azâmet-i ilâhî karşısında bu hale düşmüşlerdir.
Bunların gönülleri Allah-u Teâlâ'nın nuru ile dolar, inşirah bulur.
Bunlar Hazret-i Allah ve Resulullah Aleyhisselâm ile olanlardır. Allah ve Resul'üne iman etmiş, bütün iş ve icraatını ahkâma uydurmuştur. Ebedi hayatı kazanmış, cennetlerde mükâfata nail olmuşlardır.
Süflî hayata gelince; bu hayatı yaşayanların gayesi yeme-içme, giyme-gezme, mukarenet ve buna benzer dünyevî zevklerdir.
Ruhu ölmüş, canlı cenaze olanların gönlü huzursuzdur. Neden olduğunu bilmez. Süflî hayatta olduğu için günahlar kalbinin üzerine baskı yapar. O ise bunu gidermek için süflî hayatta arar. Yemede içmede, zevk ve safâsında arar ve fakat aslâ bulamaz. Onlar dünyada rahat ve emniyette değildirler.
Bu hayat da kabre kadar gider, kabirden sonrasını Mevlâ bilir.
"Safâ sürün bakalım! Yakında bileceksiniz!" (Rûm: 34)
Ömrü ne kadar uzun olursa olsun, insan öyle bir zamana ulaşır ki; rüzgârın saman çöpünü savurup, yerinde hiçbir şey kalmadığı gibi, ölüm gelir, ahirete alıp götürür.
Ulvî hayata yönelmeyip süflî bir hayat süren, dâvete kulak asmayan, emir-yasak dinlemeyen kimselerin yaptığı yanına kâr kalmayacak, herkes amelinin cezasını görecek ve hak yerini bulacaktır.
Allah'ım bize acısın, bize rahmet ve merhamet etsin. Âkıbetimizi hayırlı etsin. Âkıbet deyince, fakir dünyayı hayal gibi görür. Niçin? Yarın yaşayacağımı bilmiyorum ki. Şu halde bir günlük ömrüm var ve o da Sahib'im yaşatırsa. Bu bakımdan hayal. Ne ki varsa seri'üz-zeval. Mühim olan O'nunla olmak, O'nunla ölmek. Allah'ım oldurduğu kullardan etsin.
Dünya hayatı hayat-ı hayalidir. Serap gibi parıldar, bulut gibi geçer gider. Allah-u Teâlâ dünyayı geçim uğrunda çalışma ve gayret, mihnet ve meşakkat, imtihan ve ibtilâ yeri; âhireti ise mükâfat ve mücazat yeri olarak yaratmıştır.
Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyuruyor:
"O hanginizin daha güzel amel işleyeceğinizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratandır." (Mülk: 2)
Hayat-ı hayalî dünyaya gelmekle başlıyor. Bu dünyada her kelimemiz zaptediliyor, her yaptığımızın fotoğrafı çekiliyor.
Ey insan! Dünya senin için bir imtihan sahnesidir. İmtihanını burada verebilirsen orada sırat da yok, azap da yok, hiçbir sıkıntı yok.
Eğer sen dünyayı bir imtihan sahnesi kabul edip Hakk ile olursan, işte bu noktada dünyanın kıymeti çok büyüktür.
Yok eğer imtihan sahnesi olduğunu unutup da dünyaya dört elle sarılırsan, imtihanı kaybedersin. Bu da senin ahiretini kaybetmene ve ebedî felâkete düşmene sebep olur.
Bütün bunların sonucu kişiyi nereye götürür?
Ulvî hayatı yaşayanlar; dünyada O'nunladır, ahirette de O'nunladır.
Süflî hayatı yaşayanlar; dünyada nefisledir, ahirette nedamet içindedir.
Ulvî hayatı yaşayanlar; O'nun has kullarıdır, ebedi saadete erenlerdir.
Süflî hayatı yaşayanlar ise bedbaht olanlar, ebedi felâkete kayanlardır.
Ulvî hayatı yaşayanlar; dünyada gönül cennetinde yaşar, ahirette de nimetler verdiği cennettedirler.
Süflî hayatı yaşayanlar; dünyada gönül darlığı yaşar, ahirette de perişan halde cehennemdedirler.
İnsan bu dünyada ya ulvîyatı ya süflîyatı tercih ediyor:
Bir kısım insanlar dünyaya geliş sebebini yeme-içme, giyme-gezme... sandı. Süflî hayata daldı, ömrünü safahat yolunda geçirdi.
Diğer bir kısmı sese kulak verdi, hakikati arayan ilim araştırıcısı oldu.
Öyle kimseler de vardır ki, tasavvuf yolunda, ilim-irfan mektebine dehalet etti. Fenâfişşeyh, fenâfirresul ve fenâfillah'a ulaştı. Gayesine, maksadına nail oldu.
Tarikât-ı âliye hayat veren, ruh veren bir yoldur. Cenâb-ı Hakk nasip ettiyse insanın ruhunu diriltmesine vesile olan yegâne yol.
Allah-u Teâlâ'nın lütuf, ihsanı ile çalışırsın, çalışırsın nefsin tezkiye görür, ruhun da tâlim ve terbiye görür, böylece hayat-ı ebediyeye nail olursun.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Ey iman edenler! Allah ve Peygamber'i sizi, size hayat verip canlandıracak şeylere çağırdığı zaman icabet edin." (Enfâl: 24)
Hayat verip canlandıracak şey Allah-u Teâlâ'nın duyurduğu şeydir. Allah-u Teâlâ duyurur, Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine de bildirir. O da Allah-u Teâlâ'nın duyurduğunu bildirdiği zaman "Hayat" olur. Öyle bir hayat ki, yalnız dünya hayatını değil, hayat-ı ebediyeyi kazandıran bir hayattır.
O hayat ile gerçek hayatı bulanlar, Hazret-i Allah ile beraber olmaktan zevk alırlar. Hazret-i Allah da onlardan zevk alır. Çünkü onları başka bir şey için yaratmamıştır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in insanları bir şeye çağırması, Allah-u Teâlâ'nın çağırması demektir. Çünkü o, Allah-u Teâlâ'nın emriyle bu çağrıyı yapmaktadır. Dâvet birdir. Resulullah Aleyhisselâm bu dâvet için gönderilmiştir. İnsanlara kulak, dil ve akıl bunun için verilmiştir.
Allah-u Teâlâ'yı bilmekte, Resulullah Aleyhisselâm'ı bilmekte ve O'nun bildirmeyi murad ettiği şeyleri bilmekte gerçekten hayat vardır.
Zâhiri ilimler insana sadece dünyevî bilgi ve maddî hayat kazandırır, mânevi hayat kazandırmaz. Hâlbuki ruhun tekâmüliyeti mânevi hayat ile mümkündür.
"Hayat verip canlandıracak" demek ruhun dirilmesi, ruhun gıdalanması demektir. Ona uymakla hakikat hayatının zevk ve sefasına eresiniz, ebedi selamet yollarını bulasınız, Cennet-i alâ'ya dahil, Cemâlullah'a nail olup O'nunla müşerref olasınız.
Dünyada ulvî hayat, ahirette ebedi hayat işte budur.
Hakiki hayat O'nunla olmaktır. Başka bir hayat yok. Ahirete taalluk edecek hayat, gerçek mânevi, ölümsüz hayat Hazret-i Allah ile olmaktır. O'nun nûrâniyeti rûhâniyeti ile yaşamaktır. Gerçek hayat; Hâtem-i nebi ile olmak, Hâtem-i veli ile olmaktır.
Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri bu hususu şöyle ifade buyuruyorlar:
"Allah'tan onu iste; yol bundan başkaya varmaz. Himmet başkalarında yoktur.
Yolunu bu ülkeye vardırmayan kurtulamaz." ("Fütûhü'l-Gayb", 33. Makale)
Bir kimse; "Ben duymadım! Bilmiyorum!" diyemez. Çünkü bir insan "Bilmiyorum!" demekle kurtulamaz.
İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri:
"Hatm'ül-evliyâ'ya muhabbet eyle, tâ ki bununla dahi şefaate muhtaç olmayasın." buyuruyor. (Kitâb'ün-Netice)
Kimde onun muhabbeti varsa onda hayat vardır. Kim ki ona tâbi olursa dünya ve ahiret azabından emin olur, iki cihan saâdetine erer. Hakk'ın yüce zâtına yaklaşır, yakınlık bulur, hakikate varır.
İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:
"O zâta, o kutb-u irşâda inanan ve sevenler, ona teveccüh etmeseler de, Allah-u Teâlâ'nın zikrinden hâlî olsalar dahi, yalnız bu sevgileri sebebiyle irşad ve hidayet nûruna kavuşurlar." (260. Mektup)
Bu şu demektir; ben onu seviyorum, onu seveni de seviyorum. Ona muhabbet dahi kâfidir. O sevgi onun Hakk'a tekarrüb etmesine vesile olur. Allah sevgisine vasıta olduğu için onu seven Hazret-i Allah'ı sevmiş olur.
Bir insan Hazret-i Allah'a nasıl yaklaşıyor? Hâtem-i nebi'ye ve Hâtem-i veli'ye muhabbetle.
Gönülden iman edip tâbi olmak, teslim olmak insanı kurtarır. O zaman Hazret-i Allah'ın vaad-i Sübhani'sine mazhar olunur.
"Kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse; işte onlar Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle, sâlihlerle beraberdirler. Onlar ne güzel birer arkadaştırlar!" (Nisâ: 69)
Kişi dünyada kiminle ise, ahirette de onunladır. Sevenler, yolunda ve izinde olanlar, orada beraber olacaktır. Yaşayan bunun için yaşasın, ötesi hep boş. Fakat insan bu boşluğu ölünce anlayacak.
Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:
"Çalışanlar böyle ebedî bir saadet için çalışsınlar!" (Saffât: 61)
Dünyaya gönderiliş sebebini lâyık-ı veçhile takdir edenlerin ve ona göre yaşayanların gerçek hayatı ölümden sonra başlıyor. Bu; hayat-ı hakiki'dir.
Ruhu'l-hakiki tekâmül ettiği zaman, bu hale erdiği zaman o insan ölmüyor.
Bize her şey Hakk'tan gelir. Hakk'tan gelir deriz, fakat aslını bilmeyiz. Gerçekten hayat verici, ancak Hazret-i Allah'tır. Buradaki hayat hayât-ı hakikidir.
Bir insanın terakki edip Hakk'a ulaşmasına mâni olan kendi varlığıdır. Varlık perdedir. Hem hakikate ulaşamıyor, hem de Hakk'a varamıyor.
O'nun emirlerine sarıldıkça, iman kemâlleşiyor. İman kemâlleştikçe hakikat anlaşılıyor. Hakikat anlaşıldıkça insan kendi basitliğini anlıyor ve Fâil-i mutlak olan Hazret-i Allah'ın fiillerini seyretmeye başlıyor.
İnsan tecelli nispetinde bu hakikatleri anlar. Yani manen bize ne kadar bildirirlerse o kadar biliriz, gerisi yine kalır.
Burada iki husus ortaya çıkıyor.
Birincisi; Hazret-i Allah'a sığınan ve yönelen insana; varlığını yok ettiği zaman, hakiki kuvvet Hazret-i Allah'tan gelir.
İkincisi; âcizliğini itiraf ettikçe, nefis aradan çıkar, fâil-i mutlak olan Hazret-i Allah'ın fiilleri kalır.
Onun için gerçekten hayat veriyor.
Allah'ım cümlemize ahiret-i ebediyeyi ihsan ve ikram buyursun. Zaten hayat, hakikat hayatıdır. Hakikat hayatı demek ebedi hayattır. Fakat Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri kime o lütfu bahşederse ona rızâsına mucip iş ve hareket işletir, kendisinden gayri olan işleri uzaklaştırır ve onu kendisiyle hemhal ettiği zaman O'nun muhabbeti ile gider.
Hayat-ı ebedî demek; ölümsüz bir hayat demektir. Onlar için ölüm yok. Birinci ruh alınıyor amma ikincisi kabirde, onlar için ölüm yok.
İnsan olarak ölebilmek, insan-ı kâmil olarak ölebilmek, sıddık olarak ölebilmek. Bunlar için ölüm yok.
Bu da ancak Hazret-i Allah'ın kudsî ruh ile desteklediği kullarıdır. Birinci ruh gidiyor amma ikinci ruh kalıyor. O alınan ruh da cennet-i âla'ya gidiyor. Onun için bu da ancak ve ancak Hazret-i Allah'ın dilediğine dilediği kadar vermesiyle olur. Yoksa bir insanla bir çöp arasında hiç fark yoktur.
Bir Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"Müminler ölmezler. Ancak bir evden bir eve naklolunurlar."
Mümin-i kâmil olanlar ise ayrıdır.
Bir kümesten bir saraya gider. Oranın saraylarının kerpiçleri altın ve gümüşten, inciden olan da var. İşte ruhu'l-hakiki tekâmül ettiği zaman, bu hale erdiği zaman o insan ölmüyor, buna hayat-ı ebedî denir. Yalnız kuş kafesteydi çıkamıyordu. Uçtu, makam-ı asliyesine gitti. Kafesi bile unuttu. Çünkü o kafeste yerleşmişti. Nefisle mücadele ediyordu. Ona galebe çaldı. Makam-ı asliyesi çok güzeldi oraya uçtu.
Fakat nefis galebe çalarsa ona artık hayat-ı ebedî değil de hayat-ı zulmanî var. Dünyada hayvani icraatlarını yapar, ölür ve ruh hangi sıfatta öldüyse o sıfata bürünür.
İnsan bir şey yapar, fakat yaptığının ne olduğunu bilmez. O ise sıfatının icraatını yapar. Yapa yapa o sıfatla ahirete çıkar.
İnsanda ruhu'l-hakiki öyle bir yükseliyor ki, melekleri dahi geçebiliyor. Melekler ona hayran.
Bir de sıfat-ı hayvanî var ki, insanı hayvanın elli derece aşağısına düşürür. Hayvanın derecesinde kalmıyor. O insan olarak yaratılmıştı, insanlığını bıraktı hayvanlığını ele aldığı için hayvanlığın elli derece aşağısına düştü. Çünkü diğeri hayvan olarak yaratılmıştı ve mesuliyeti ona göreydi. Ama insan olarak yaratılıp hayvan sıfatına girdiği için bu kadar aşağıya düşüyor.
İnsan şimdi sahnede hiç farkında değil. Her sözü zaptediliyor. Her hareketinin fotoğrafı çekiliyor. Üstelik toprak üzerinde bulunuyoruz. Her yaptığımız işten toprağın haberi var. Onun için Zilzâl Sûre-i şerif'inde Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmaktadır:
"İşte o gün yer, üzerinde herkesin ne iş yaptığını haber verir. Çünkü Rabb'in ona konuşmasını emretmiştir." (Zilzâl: 4-5)
Bu sefer toprak herkese ne yaptığını kendisine haber verecek. Toprak dediğin zaten bir perdedir. Allah-u Teâlâ onu toprak yaratmış. Yarın onu insan gibi konuşturacak, her yapılan işleri haber verecek. Fakat biz bundan tamamen gafiliz. İşte bir gün olacak bu perde kalkacak, hakikatler ortaya çıkacak. Nedamet çok olacak, fakat faydası hiç olmayacak.
Benim için ölüm bir şey değildir, zaten dünyada iken ölmüşüm. Ruhu ayırmış, cesedi ayırmış. Ruh O'nunla kaim olursa cesedin ne hükmü var?
Elhamdülillâh. Niçin dünyada durmak istemez? Çünkü dünya süfli bir yer, orası ise ulvi bir yerdir.
Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyuruyor:
"Andolsun söküp çıkaranlara!
Andolsun yavaşça çekenlere!
Andolsun yüzüp yüzüp gidenlere!
Andolsun yarıştıkça yarışanlara!" (Nâziât: 1-4)
Bazısının ruhunu söküp çıkarır, kâfir ve münafıklardır, bazısını yavaş çıkarır ki bunlar müminlerdir. Bazısını da dalar da çıkarır, koşa koşa gider. Bu çok gizli. Bazısını deryaya dalar, çıkarır. Çünkü artık o kimse şahıs değil deryadır. Melek deryaya dalar ve onun ruhunu çeker. Derya çok derin olduğu için Cenâb-ı Hakk onlara koşa koşa dönün der. Ondan sonra koşa koşa o ruhu götürürler. Bu, insân-ı kâmil olanlara aittir. Onun ruhunu alırken melek o deryaya dalacak, o deryaya daldıktan sonra onun ruhunu deryasından çeker ve "Onlar koşa koşa, uça uça giderler." buyuruluyor.
Allah-u Teâlâ Hadis-i kudsî'de veli kulları hakkında şöyle buyurmaktadır:
"Muhakkak ki Ebrar'ın benimle mülâki olmaya iştiyakları çoğalmıştır. Halbuki benim onlarla mülâki olmaya iştiyakım daha kuvvetlidir."
Ruh ile Hazret-i Allah'a aşık olan ise yalnız Hazret-i Allah'ı sever. Onların aklına ne huri gelir ne de gılman gelir. Onlar Hakk ile olmayı, O'nunla hemhâl olmayı, O'na ibadet etmeyi, daha doğrusu O'nunla yaşamayı sever.
Orası buradan çok güzel... Orası çok güzel, çok çok çok güzel... Bir hayat var, bir hava var, bir rahatlık var, bir huzur var, sonsuz bir hayat!..
Hülasâ-i kelâm ahiret dünyadan çok hayırlı...
Âyet-i kerime'de:
"Andolsun ki senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır." buyuruluyor. (Duhâ: 4)
Bu Âyet-i kerime orada tecelli ediyor. Hayat orada var.
Sakın öleceğim diye korkmayın, telâş etmeyin, severek gidin, orada yabancılık çekilmiyor.
Ölüm, mahlûkunu Hâlîk'ına kavuşturan en güzel bir vasıtadır. İnsanın irkilmemesi, çekinmemesi, korkmaması lâzımdır.
Sen sevdiğine gidiyorsun, Hâlîk'ına kavuşuyorsun. Bıraktığın ne, nereye gidiyorsun? Bir düşünsene! Kümesten kurtulup saraya gideceksin. Niye irkiliyorsun?
İnsan hakikaten dünya muhabbetini kalbinden çıkarırsa, gönlünü Hazret-i Allah ile doldurursa, Allah'a kavuşmak için ahireti tercih eder, hem de nasıl tercih eder, gönülle tercih eder. Zaten gönülle olmayan işlerin fazileti bile yoktur. Gönülle tercih eder ve fakat mahlûk Hâlîk'ının emrine tabidir, ne "Beni al!" diyebilir, ne de "Bırak!" diyebilir. Çünkü onun iradesi elinde değil zaten.
En hoşlandığı şey Hazret-i Allah'ın hükmü olur. Onda arzu yaşamaz. Hayat ve vefat arasında hiç fark kalmaz. Çıkacak hükm-ü ilâhiyeye peşinen râzı olmuştur. Hazret-i Allah'a râm olmuş, bütün iradesini Hazret-i Allah'a teslim etmiştir.
Gönül hep oraya akıyor. Çünkü orası kurtuluş yeri, onun için gönül durucu değil.
Ona cennet müjdesi, kurtuluş müjdesi gibi şeyler hiçtir. Onun gayesi Hakk'tır. Müjdelenecekmiş, Cennet-i âlâ'ya girecekmiş, bunlar hikâye gibi gelir. Çünkü onun gayesi bu değildir. Onun gayesi Hakk'tır, Hakk'a varmaktır. Onun müjdesi de O, her şeyi de O'dur.
Cennet müjdesi dahi Hakk ile onun arasına perde olur. Dünya varlığı perde olur, kendisi perde olur, müjdesi perde olur.
Bir kız yabancı bir erkeğe aşık olur; anne babasını bırakıp, aslını neslini bilmediği halde onun arkasından gider.
Gözü hiçbir şeyi görmez ve aşık olduğunu görmek ister. Peki ya Hazret-i Allah'a aşık olan cenneti ne yapsın?
Onun için bunun en üstünü Hakk'la yaşamak, Cemâl-i bâ-kemâl'ini müşahade etmektir. Bu ona her şeyi unutturur. Binaenaleyh nurun karşısına geçtiğin zaman zaten kendinden geçiyorsun. Şu halde cennet güzeldir ama Cemâlullah hepsinden güzeldir. Yaratılanlara nail olmak güzeldir ama Yaratan'a kavuşmak hepsinden güzeldir.
Çektiği zaman Rabb'isine misafireten gider. Zaten dünyada da O'nunlaydı.
Onun iradesi Sahib'inde olduğu için Sahib'isi onun hükmünü verir, hükmüyle hareket eder ama onda hüküm ve arzu yaşamaz.
İşte bu hale gelmemiz için, ahirete yaklaşmak için vesileler lâzım.
Bu vesilelerin en güzel bir tanesini Cenâb-ı Hakk bize şöyle buyuruyor:
Siz:
"Sâdıklarla beraber olun." (Tevbe: 119)
Bunun manası; onlar beni biliyor, beni size onlar tarif eder, sizi bana ulaştırır, başkası ulaştıramaz. Başkası nefis putuna yaklaştırır, fakat onlar fâni olduğu için Hakk'a yaklaştırırlar.
Allah'ım rızâsına nail, lütfuna dahil ettiği kullarından etsin!
Bizi bazen ahirete alırlar, oraya gidip geliriz. Orası o kadar güzel ki tarifi mümkün değil.
Bir gün Ashâb-ı kiram Efendilerimiz'in kabirlerini seyrediyordum! Bu esnada beni aldılar, ahirete götürdüler. Çıkardıkları yerde kimse yok, tenha. Bir çeşme var, havuz var. Şöyle baktım; birkaç kişi var ve hemen indiğim yere toplandılar, halk birikti. Orada etrafta namütenahi güzellikler vardı. Bize sordular: Nereye gitmek istersiniz? "Nereye gidelim!" dedim. "Sen nereye istersen, senin için her yer serbest!" dediler, sorduğumdan utandım. Allah Allah... Allah râzı olsun. "O zaman beni Resulullah'ın yanına götürün" dedim. Oradaki gidiş bir an, bir an... Makam-ı Mahmud çok yüksek. İndiğim yerle orası çok uzak. Bir anda oraya götürdüler ve Resulullah Efendimiz'in yanına gittik.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle ortada ayakta duruyordu. Ashâb-ı kiram da ayakta kenarda böyle duruyorlardı. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Ashâb-ı kiram'ı göstererek:
"Sen bunların taşlarını seyrettin. İşte bunlar burada hayatta, ayakta, hepsi canlı" dedi.
Çünkü ben Hacc resimlerine bakıyordum, onların türbelerini seyrediyordum. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz o yüzden; "Bak o baktıkların taşlar resimdi, işte buradalar, hepsi canlı..." dedi.
Az evvel Ashâb-ı kiram'ın filmlerini seyrediyorduk, bu halden sonra bu hâl zuhur etti. Hemen birkaç kişi birikti, nereye gidelim; "Nereye istersen!" dediler. Allah Allah, Allah Allah, musahhar kılmış Cenâb-ı Hakk. Orası çok güzel...
Sonsuz bir hayat orada.
Ebu Saîd-i Hudrî -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurdular:
"Şüphesiz ki cennetlikler, üzerlerindeki köşk sahiplerini sizin doğu ve batı ufkunda kavuşmakta olan parlak yıldızı gördüğünüz gibi görürler. Çünkü aralarında fark vardır."
Ashâb-ı kiram: "Yâ Resulellah! Bunlar peygamberlerin yerleridir. Başkaları onlara ulaşamaz." deyince buyurdular ki:
"Bilâkis!.. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, onlar Allah'a iman eden ve peygamberleri tasdik eden birtakım adamlardır." (Müslim: 2831)
İşte bu hayat-ı hakikinin semeresidir. Nefsin ölümünden sonra yepyeni bir hayat başlar. Hakiki hayat budur.
Hakk ile olan hayat; hayat-ı hakikidir. Halk ile olan hayat; hayat-ı hayâlidir.
Allah'ım bize hayat-ı hakiki'yi lütuf buyursun ve hakikati duyursun.
Bizim gerçek sözümüz her ne kadar dışta ise de aslında içedir. Allah'ım içeriye alanlardan etsin.
Bahsettiğimiz bu ulvî hayatı yaşayanlar dünyada gönül cennetinde oldukları gibi, ahirette de Allah-u Teâlâ'nın lütfuna ihsanına mazhar olmaya en layık olan kimselerdir.
Allah-u Teâlâ bir kimseye murad ettiği zaman dünyada da, kabirde de cennet hayatı yaşatır. "Bu, gönül hayatıdır." Gönül cennetidir. Bu gönül cenneti ulvî hayatı yaşayanlar içindir.
Biz bu hayatı gönül cenneti diye vasıflandırıyoruz, bu hayat her şeyin fevkindedir.
Onun için; "O'nunla mısın, gönül cennetindesin." diyoruz.
Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bir mahlûkunu severse, ona hem dünyada hem ahirette cenneti yaşatır.
Dünyada gönül cennetini, ahirette de halkettiği cenneti yaşatır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Dünyada da muhakkak bir cennet vardır. Onu bulan kimsede cennet arzusu kalmaz. O cennet, marifetullahtır."
Bu gönül cennetidir. Onlar dünyada iken bu cennete girmişlerdir. Bu halleri böylece ahirete intikal eder.
Allah-u Teâlâ bir gönülde tecelli ederse, o gönül cenneti olur. Gönül cenneti marifetullahtır.
Marifetullah; Hakk'ı bilmek, Hakk'ı bulmak, Hakk ile olmaktır. Hakk'ı görmek, Hakk'tan gayrı hiçbir şey görmemektir.
Mârifet, Hakk'ın ilminin var olduğu yerde kişinin bilgisizliğinin ve hiçliğinin mevcut olmasıdır. Marifetullah budur. O, Allah-u Teâlâ'yı görür, kendisini görmez. Kendisi yok ki ilmi olsun. Allah'ın kadri hariç bütün kadir ve kıymetleri hakir bulmak, Allah'ın kadri yanında başka bir kadir ve değer görmemek marifetullah ehline âittir.
Zâtî tecelli ile beşeri sıfatlar yok olduğu zaman, Allah-u Teâlâ'nın zâtına karşı irfan husule gelir. Marifetullah'a yükselen bir ârif, Hakk'ın nuru ile hakikati görmeye başlar.
İlmin en üstün derecesi kalbe tecelli eden bilgidir. Allah-u Teâlâ'nın koyduğu bilgi esastır.
Bu ilim sahiplerinin muallimi Allah-u Teâlâ'dır, onlara dilediği kadar duyurur. Marifet-i ilâhinin fevkinde hiçbir marifet yoktur.
Marifetullah ehli Cennet-i alâ'ya muhtaç değildir. Onlar Cennet-i alâ'nın bâtınına vâristirler.
Hakk ile olanın cennet ile ne işi var. Hakk ile olduktan sonra; cennet yaratılan ama O yaratan... Cennet de "Ol!" emriyle husule geldi.
O, hayatta cennet için çalışmadı, cennet aşkı onun içinde yok. O, Cennet-i alâ'yı yaratanla hemhâl olmuş, O'nun muhabbetini gönlüne almış, O'nunla hemhâl olduğu için Cennet-i alâ'ya muhtaç değil. Şu halde hayatta iken biz Yaratan'la beraber isek, bizim gönlümüzde O var ise, o zaman; O'nunla olacağız, O'nunla öleceğiz, O'nunla dirileceğiz.
Bu gönül cenneti, ulvî hayatı yaşanlara mahsustur. O nerede tecelli ederse orada hayat vardır.
Dünyada, kabirde, mahşerde, cennette, O'nunla olursan cennet olur.
Niçin? O, O'nunla oldukça her zaman cennette. Ama Cennet-i alâ'ya girmişsin içinde O yok, hiçbir şey yok. Cennet, O'nunla olmakla kaimdir. Eğer O'nunlaysan sen zaten cennettesin; O'nunla değilsen Cennet-i alâ'ya nâil olmuşsun ama eğer Cemâl-i bâ-kemâl'den mahrum kalmışsan ne kıymeti var.
O'nunla hayat olur, O'nunla cennet olur, O'nsuz hiçbir şey yok.
Evet cennet için çalışanı cennetine koyar. Ebedi hayatını yaşatır. Ama Cemâlullah için çalışanı kendisine ayırır. Hususi maiyyetine alır. O'nunla olur. O'nunla olunan bir an cennette bin seneye değiştirilmez. O'nunla bir an cennetin bin senesinden daha iyidir.
Onun için cennet dediğin ister dünyada, ister kabirde O'nunla olmaktır.
"Onu bulan kimsede cennet arzusu kalmaz." buyuruluyor.
Niçin? O'nunla olduğu için, her zaman cennette. O'nunla olanın cennetle ne işi var? Dünyadaki cennet gönül cennetidir. O'nunla hayat ne güzel, O'nunla hayat ne tatlı.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in buyurduğu:
"Marifetullah ehli Cennet-i alâ'ya muhtaç değildir."
Hadis-i şerif'in iç sırrı, rûhâniyettir. Onlar ruh ile Hazret-i Allah'a bağlıdır, diğer insanlar ise cismâniyetle Hazret-i Allah'a bağlıdır. Cismâniyetle Hazret-i Allah'a bağlı olan insanlar hem Hazret-i Allah'ı sever, hem de cenneti, huriyi, gılmanı sever, hepsini sever. Yani yaratılmışları da sever. Fakat ruh ile Hazret-i Allah'a aşık olan yalnız Hazret-i Allah'ı sever. Onların aklına ne dünya, ne cennet, ne huri, ne de gılman gelir. Onlar Hakk ile olmayı, O'nunla hemhâl olmayı, O'na ibadet etmeyi, daha doğrusu O'nunla yaşamayı sever. Onların Hazret-i Allah'a karşı iştiyakları vardır.
Bu öyle bir iştiyaktır ki; Hakk Celle ve Alâ Hazretleri onları dünya için, zevk ve sefa için, cennet için yaratmamıştır. Onları kendisi için yaratmış, kendisiyle hemhâl olması için yaratmıştır. Onlar yalnız Hazret-i Allah'ı isterler, başka hiçbir şey istemezler. Çünkü onun için yaratılmamış. Allah-u Teâlâ onları kendisi için hususi yaratmıştır.
İşte Cenâb-ı Hakk bu halde olanlar için Hadis-i kudsî'sinde şöyle buyurur:
"Muhakkak ki Ebrar'ın benimle mülâki olmaya iştiyakları çoğalmıştır. Hâlbuki benim onlarla mülâki olmaya iştiyakım daha kuvvetlidir."
Cenâb-ı Hakk, onlarda başka arzu yaşatmaz.
Hazret-i Allah ile mülâkat ve Hazret-i Allah'ın bu iştiyâkı ruhî olduğu için bu hale geliyor. Bu ruhî temas yalnız onlarda bulunur. Diğer insanlarda hem ruhâniyet hem de nefsâniyet girer ve karışır. Ama onlarda sadece ruhâniyet yaşar, iştiyak oradan doğuyor. Yani içten doğuyor, dıştan değil.
Allah-u Teâlâ'ya kurbiyet kesbeden kullar ruhen kesbediyor. Diğerleri cismâniyetle, onlar ruhâniyetle. Mülâkat oradan başlıyor. Onlar Hakk'ı bilirler, Hakk'la olmak isterler.
Nitekim Eyyub Aleyhisselâm'ı Allah-u Teâlâ büyük bir imtihana tâbi tuttu. Ona bahşettiği bütün serveti, malı-mülkü elinden aldı, çocukları öldü. Kendisi de şiddetli bir hastalığa yakalandı, vücud-u nebevîlerini ıstırap verici bir hastalık sardı.
Cenâb-ı Hakk o büyük hastalık içerisinde ona günde bir defa "Eyyub'um nasılsın?" derdi. Bu çok gizlidir. Eyyub Aleyhisselâm, hitâb-ı İlâhi karşısında mest olurdu. Hastalığını zaten bilmezdi, görmezdi. Niçin? İlâhi hitaba mahzar olmuş; ruh O'nunla hemhâl olmuş, vücut bir tarafa kalmış. Allah'ım onlardan yapsın. Eğer ruh Hazret-i Allah ile halleşirse vücut bile yabancıdır. Çünkü vücut bir iskelettir, bir kafestir. Gaye vücut değil ruhtur... Süflîyat değil, ulvîyattır. Ulvîyat; Allah-u Teâlâ'nın kendi ruhundan üflemesi ve tasarrufu altında bulundurmasıdır.
Hayat buradadır. Fakat süflî hayatın içine battığımız için bize yaşama lâzım. Yaşayalım, gezelim, giyelim, yiyelim diye düşünüyoruz. Sonra çukura düştüğümüz zaman kabre girince anlayacağız ki iş bizim zannettiğimiz gibi değilmiş, "İş ayrıymış!" diyeceğiz. Onun için Allah'ım bize hayat-ı hakikiyi duyursun. Bu da ruhla kaim, bedenle değil.
Ruh ile beden ayrıdır. Onun için itimat edin, sırası gelecek. İnsan şu vücudu dahi, iskeleti dahi atmak ister. Kafesten kurtulayım, Mevlâ'ya kavuşayım der. Maksat Hazret-i Allah'tır.
Hayat budur, ama insan bundan uzak olduğu için hayatı başka yerde arar.
Hâlbuki hayat-ı hakiki ruh iledir. Hazret-i Allah'ın ona bahşettiği ruh ile temasını kurar, ruh ile hemhâl olur, vücut elbisesinden, ten kafesinden sıyrılmıştır. Kendi vücudu bile ona ağır gelir. Niçin? Hazret-i Allah'a yaklaşmasına engel olduğu için.
Onun işi ruh olduğu için, ruhla hemhâl olduğu için, Hazret-i Allah'a en güzel şekilde yapışabilmek için, yaklaşabilmek için vücudu bile ona engel olur. Bunlar Hazret-i Allah'ın kendisi için yarattığı kullardır. Bunları dünya için, zevk için, sefa için yaratmamıştır. Kendisi için yarattığı kullar olduğundan, onlar hep O'nunla olmak ister, Hazret-i Allah da onlarla olmak ister. O kulun gayri şeyle meşgul olmasını sûret-i katiyede istemez; velev ki, çocuk dahi olsa. Yani Hazret-i Allah'ın sevgisinin üzerinde bir sevgi taşımasını Cenâb-ı Hakk istemez.
Bu gibi kimseleri Allah-u Teâlâ daha dünyada iken gönül cennetinde yaşatır. Marifeti arttıkça ahiret cennetindeki yeri de yükselir ve cennete konmaya lâyık olur.
Demek ki bunlar hususi yarattığı kullar, ruh ile onlara temas ettiği kullardır. Cismâniyet buraya girmiyor. Ruh O'nun emriyle irtibat kuruyor, cesedin hiçbir hükmü yok; ceset elbisedir, maskedir. Hazret-i Allah ile nefes alan, mülâkat yapan ruhtur. Bu o kadar derin bir nokta ki, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:
"Benim Allah ile öyle vaktim olur ki, oraya ne yakın bir melek sızabilir, ne nebi ne de resul sokulabilir." (Keşfü'l-Hafâ)
Onlar, Hazret-i Allah ile nefes alır, Hazret-i Allah ile mülâkat yaparlar.
Onun için Hazret-i Allah ile mülâki olan ne yapsın cenneti. Çünkü o, bunlar için yaratılmadı ki... Bunlar Cennet-i alâ'ya muhtaç değil.
Marifetullah ehlinin gayesi cennet değil. Onun gayesi Hakk ve Cemâlullah'tır.
Bu neye benzer? Bir delikanlı bir kızı çok seviyor. Kızı göstermiyorlar da onu bahçesine koymuşlar. O bahçe ona zindan gibi gelmez mi? Gayesi bahçe değil. Marifetullah ehlini bununla ölçün. Gayesi bahçe değil, onun gayesi sevdiği kızdır, fakat göstermiyorlar. Hazret-i Allah'a aşık olanın gayesi Hakk'tır, Cennet-i alâ ona sıkıntı verir. Gayesi cennet değil. Binaenaleyh gönül cennetinde yaşayanları Allah-u Teâlâ dilediği gibi yaşatır. Bazen lütfuyla, bazen ibtilalar ile, bazen haller ile. Halden hale her gün geçer. Fakat Allah-u Teâlâ onu tuttukça O'nunla beraber olur. Onu bazen sevindirir, bazen korkutur, ama hep O'nunla beraberdir. O'nunla hayat bulur, O'nunla memat bulur. Bunlar, Allah ehlidir. Allah-u Teâlâ'nın kendisi için yarattığı kullar bunlardır. Bunlar mukarrabinlerdir. Mukarreblerin sadık kısmına geçenler de sadıkînlerdir. Mukarrebinler Allah-u Teâlâ'ya en çok yaklaştırıldıkları için Allah-u Teâlâ'nın hizmetçisidirler. Onlara ahirette de hizmet ettirir. Çünkü onların gayesi cennet değil.
Allah-u Teâlâ'ya yakın olan "Mukarreb" kulların her işi Hakk iledir. Onların yaşayışı mânevîdir, içtendir; çünkü onların içinde Hakk var.
Demek ki dünyadaki cennet gönül cenneti oluyormuş. O'nunla hayat ne güzel. O'nunla hayat ne tatlı.
Gönülleri Hazret-i Allah'ın muhabbetiyle dolmuş, Cennet-i alâ'ya arzu hissetmiyor, duymuyor. Çünkü onun kalbi Rabb'i ile hemhâl olmuş. O'nunla dolmuş. Daha dünyada iken cennete girmiş, hem öyle bir cennet ki gönül cennetine. Bu halleri böylece ahirete intikal eder.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular ki:
"Cennet bahçesine uğradığınız zaman meyvelerinden yiyiniz.
– Yâ Resulellah! Cennet bahçesinden murad nedir?
Zikrullah için teşkil edilen halkadır." (Tirmizî)
Yani; "Siz, cennet bahçesine uğradığınız zaman oturmamazlık yapmayın!" buyuruyorlar.
Şimdi bu Hadis-i şerif'i düşünmeden söylemek güzel ama manası çok derin. Sırf Allah için toplanmış, gerçek manada Hazret-i Allah'ı birlemek, sevmek, övmek niyetiyle "Lâ ilâhe illallâh" demek; yaratılanlar "Lâ"dan ibaret Yaratan'a sonsuz şükürler olsun demektir. O zaman "Lâ"lar yok olup, Var olan husule geldiği zaman sen O'nunla berabersin. İşte Cennet-i alâ'dasın be yahu!
Zikrin azı çoğu önemli değildir. Önemli olan o anda kendimizi yok edebiliyor muyuz?
Hakk Celle ve Alâ Hazretleri:
"Orada boş sözler değil, sadece esenlik veren sözler işitirler." (Meryem: 62)
Âyet-i kerime'si ile cennette boş söz işitilmeyeceğini beyan buyurmuştur.
Zikir meclislerinin de cennet bahçesi olduğunu Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz haber verdiğine göre, mâlâyâni ve boş söz konuşmamalı, edebe uygun hareket etmelidir. Edep tâcını giyen her kötülükten temizlenir.
Bir insan edebini muhafaza edebilirse, daima abdestli bulunup zikirle, fikirle, çeşitli ibadetlerle meşgul olursa, evini cennet bahçesine çevirebilir.
Cennet bahçesine girmek için çalışmamız lâzımdır. Amma cennet de dünyadadır. Cennet nasıl dünyada olur?
Dünyada gönül cennetine girenler, âhirette de Allah-u Teâlâ'nın lütuf cennetine girerler. Fakat dünyada gönül cennetine girmeyenlerin işi biraz zordur.
Mukarrebler Cennet-i alâ'nın bâtınına vâristirler.
Onlar dünyada iken cennet için çalışmadılar. Hazret-i Allah ve Resulullah için çalıştılar.
Bir Hadis-i şerif'te:
"Kim Allah için olursa, Allah da onun için olur." buyurulmaktadır.
Ebu Bekir Sıddık -radiyallahu anh- Hazretleri bir gün düşünceye dalmış; kıyamet, mizan, cennet, cehennem, meleklerin dizilmeleri, göklerin katlanışı, dağların serpilip dağılışı, güneşin dürülmesi ve yıldızların parçalanışı hakkında fikir yürütmüş ve:
"Arzu ederdim ki, ben şu yeşilliklerden bir yeşillik olsaydım, hayvanlar gelip beni yeselerdi ve ben yaratılmamış olsaydım." demişti.
Bunun üzerine Allah-u Teâlâ'nın huzurunda durmaktan korkan kimseye iki cennet verileceğine dair Âyet-i kerime nâzil oldu.
"Rabb'inin huzurunda durmaktan korkan kimseye iki cennet vardır." (Rahman: 46)
Âyet-i kerime'si mucibince ulvî hayatı yaşayanlar iki cennette olanlardır. Birisi dünyada birisi ahirettedir.
Bir iç cenneti, Allah-u Teâlâ'nın varlığı içindedir. Diğeri dış cenneti, yani Cennet-i alâ.
Ki birisi cismânî cennet, diğeri ruhânî cennet. Dünyada iken gönül cennetine girmektir, ahirette ise dilediği lütfunu onlara bahşeder. Onlar dünyada iken bu cennete girmişlerdir, bu halleri böylece ahirete intikal eder.
Yani bir iç cenneti, Allah-u Teâlâ'nın varlığı içindedir. Diğeri dış cenneti, yani Cennet-i alâ.
Marifetullah ehli ile diğerlerinin ayrılma noktası burasıdır. Birinin güzeli içindedir, diğerinin dışındadır.
Çünkü zaten O'nunlaydılar. Eğer O'nunlaysan zaten sen dünyada cennettesin. Niçin? O'nunla olduğun için.
Cennet-i alâ'yı güzel yaratmıştır, amma yaratan senin içinde olursa o daha güzeldir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"İçinizde... Görmüyor musunuz?" buyuruyor. (Zâriyat: 21)
İşte bunlar, Allah-u Teâlâ'nın içte olduğunu görür. Bu Âyet-i kerime'ye mazhar olanlar bu zümredir.
İçinde O var, her zaman da O'nun iledir. Gönül cennetinde yaşarlar. Cennet-i âlâ güzeldir, gönül cenneti ise ondan daha güzeldir.
Çünkü dünyada da Hazret-i Allah iledir, orada da Hazret-i Allah iledir.
Onlar, O'nun has kullarıdır; onları dünyada gönül cennetinde yaşatıyor. Hem içten hem dıştan en güzel hayatı onlara bahşetmiştir. Onlar, en güzelini tercih ettikleri için en güzelini onlara vermiştir. Onların tercih ettiği Hazret-i Allah'tır, Hazret-i Allah'ın da tercih ettiği bunlardır. Onlar nasıl ki has olarak Allah-u Teâlâ'ya ve Resulullah Aleyhisselâm'a yönelmişlerse Allah-u Teâlâ da onlara yönelmiştir. Onları kendisi için yaratmıştır. O kulunu sevmiş, seçmiş, kendisine çekmiştir. Kendisine muhabbet etmesi için de muhabbet vermiştir. Başka bir şeyle meşgul olmasını, başka bir arzu beslemesini katiyyen istemez. O kulun da gerçekten Hakk'tan gayrı hiçbir arzusu yoktur. Nasıl bir hayat yaşadıklarını kimse bilmez.
"Bu, Allah'ın fazl-u ikramıdır, kime dilerse ona verir." (Cum'a: 4)
Marifetullah ehli, Allah-u Teâlâ lütfederse Naim cennetinin vârisleridir. Orada da Hazret-i Allah iledir. Çünkü O, Cennet-i alâ'ya kendisine yaklaştırdığı kimseleri koymuştur. İçinde O var, her zaman da O'nun iledir.
Ve bu iki cennet "Mukarrebler"e mahsustur.
Nefis putuna dayanan için de iki cehennem vardır.
Birisi cehennemliklerin gönüllerinde duydukları iç nedâmet; diğeri ise ateştir. Aynı zamanda kalpleri sâlim ve itminan olmadığı için ne kadar varlıkları da olsa, dünyada daima huzursuzdurlar. Allah-u Teâlâ'nın zikri boğazlarından aşağı geçmemiştir.
Allah-u Teâlâ'ya yakın olanlar O'nun ile karşı karşıyadır. Onlar, o anda yok olmak ister ve yok olurlar. Bir zerresi mevcut olsa varlıktır. O saha Hazret-i Allah'a mahsustur.
Bu noktayı şöyle tarif edelim:
Allah-u Teâlâ'nın bir şey buyuracağı, bir emir ve hüküm çıkacağı zaman veya herhangi bir hitabı ile karşı karşıya kaldığı zaman, nefsinin müdahale etmemesi için, kendisinin yerin dibinde olmasını ister.
İşte o anda yok olur, orada Allah kalır. O yok, Allah var.
Hüküm ancak yücelerin yücesi Allah'ındır. O; Allah-u Teâlâ'dan, O'nun azâmetinden korktuğu için o anda yerin dibindedir ve orada bulunmak ister. Velev kendisi hakkında hüküm çıksa dahi yine öyledir.
Bunun temsilini arzedelim:
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Allah-u Teâlâ bir emrin infaz olunmasını hükmettiği zaman, melekler düz bir taş üzerine zincir çeker gibi, kanatlarını çırparak, korktuklarını belirtirler. Gönüllerinden bu korku gidince Cebrâil ve Mikâil gibi mukarreb meleklere; 'Ne var? Rabb'imiz ne buyurdu?' diye sorarlar. Onlar ise; 'Hak ve hakikati buyurdu. Allah yücedir, Allah büyüktür!' derler." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1709)
Bir melek ki, bir fermân-ı ilâhi çıkmadan evvel bu kadar korkuyor. Çıkacak bir fermân-ı ilâhi karşısında bir beşerin ne kadar korkması gerekir? Onun bir tek yapacağı iş, yok olmaktır ve yok olur. Hüküm O'nundur, O nasıl hükmederse öyle olur. Ortada O var, sen yoksun.
Gerçek mânâda Allah-u Teâlâ'nın huzurunda durmaktan korkanlar işte bunlardır.
Mukarrebler huzur-u ilâhide bütün mertebelerin ilerisinde bulunan öncülerdir.
Şimdi cennetin zâhirine varis olanları arz edelim:
Sonra cennetlikler vardır ki, onlar hem Hazret-i Allah'a iman etmişlerdir, amel-i sâlih işlemişlerdir hem de cihad etmişlerdir. Bunlar cennetin zâhirine varis olanlardır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:
"Elbet cennette yüz derece vardır. Allah onu Hakk yolunda cihad edenlere hazırlamıştır. İki derece arasındaki mesafe, gökle yer arasındaki mesafe gibidir. Allah'tan istediğiniz zaman Firdevs'i isteyiniz. Çünkü o, cennetin ortası ve yücesidir. Üzerinde Allah'ın arşı vardır, ondan cennetin ırmakları akar." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1179)
Buraya nail olmayıp da, dereceye lâyık olmayıp da cennete girenler vardır. Bunlar da Hazret-i Allah'a iman etmiş, amel-i sâlih işlemişler, şirkten korkmuşlar, kaçmışlar. Allah-u Teâlâ da onları muhafaza etmiştir. Bunları da cennete koyacak.
Dünyada iken küfür ve diğer günahlardan nefsini sakındıran muttaki kullar, cennette bağlar ve bahçeler içinde, akan pınarların kenarlarında refah ve saâdet içinde yaşarlar.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Muttakiler, Rabb'lerinin kendilerine verdiğini alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunurlar.
Çünkü onlar, bundan önce dünyada güzel davranırlardı." (Zâriyat: 15-16)
Bu pınarlar o bahçelerde gezilebilecek yerlerin sonuna kadar akar. Orada hiç kimse susuzluk görmez ve hiç susamaz. İçmek isteyen zevk için içer.
Bu muttaki kullar da cennetin zâhirine vâristirler. Çünkü dünyada iken zâhirde kalmış, iç âleme intikal edememişlerdi.
İman etmeleri, ibadet ve taatta bulunmaları sebebiyle onlara bahşedilen lütuflar da sonsuzdur.
Bir de "Ebrar" vardır. Onlar da Hazret-i Allah'ı, Cenâb-ı Hakk lütfettikçe seyrederler, Cemâl-i bâ-kemâl'ini müşahade ederler.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde "Ebrar" adı verilen müminlere bahşedilecek ikram ve ihsanları arzederken şöyle buyurmaktadır:
"Kendilerine ağzı kapalı, mühürlü, saf bir içki içirilir. Sonunda misk kokusu bırakır." (Mutaffifin: 25-26)
Onun içine hiçbir şey karışmamıştır, tortusu yoktur. Allah-u Teâlâ onlara o içkiyi öyle güzelleştirmiştir ki, sonunda misk gibi olur.
Çünkü onlar, dünyada iken Allah-u Teâlâ'yı tercih ettiler, yalnız O'na ihtimam gösterdiler. Allah-u Teâlâ da bunu bildiği için bu ikramı yalnız onlara yapıyor.
"Yarışanlar bunun için yarışsınlar, imrenenler buna imrensinler." (Mutaffifin: 26)
"Onun karışımı tesnimdendir." (Mutaffifin: 27)
"Tesnim"; cennet içkilerinin en güzeli, en üstünü ve en değerlisidir. Cennetin gayet yüksek yerlerinden geldiği için Tesnim denilmiştir.
"Ebrar" olanlara o saf içkiden içirileceği zaman içine Tesnim'den de bir miktar karıştırılır. Katık olarak verilir. Bu da onlar için büyük bir lütuftur.
Tesnim'i katıksız olarak içmek Allah-u Teâlâ'ya yaklaştırılmış olan "Mukarreb"lere mahsustur.
Cennet şaraplarının en güzeli ve değerlisi olan Tesnim'den "Mukarreb'ler saf olarak aynen içerler.
Nasıl ki, cennet içkilerinin en değerlisi, en güzeli cennet pınarlarının en üstünü tesnim'dir, mukarrebun da cennetliklerin en üstünüdür.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Bu öyle bir pınardır ki, ondan sadece Allah'a yakın olan Mukarrebler içer." (Mutaffifin: 28)
Onlar tesnim ile kanar, onunla lezzet alırlar.
Çünkü onlar, dünyada iken saftı, temizdi ve güzeldi. Bu yüzden güzel ile beraberdirler, kalplerinde yalnız O'nun muhabbetini yaşatırlardı.
"Biz sadece Allah'a rağbet edip gönül bağlayanlardanız." diyenler onlardır. (Tevbe: 59)
Bunlar, Allah-u Teâlâ'nın has kullarıdır.
Dünyada iken Allah-u Teâlâ'yı tercih edip, yalnız O'na rağbet edip, O'nunla beraber olmak istedikleri gibi; Allah-u Teâlâ da şimdi onları tercih etmiş, onlarla beraber olmak istiyor.
Bu mânevi kurbiyete mazhar olmayanlar o pek güzide pınarın suyundan içmek şerefine nail olamazlar.
Çünkü o, dünyada iken başka yerlerden lezzet alıyordu. Bunlar ise yalnız Hazret-i Allah'tan lezzet alanlardır.
Onlar nasıl ki has olarak Allah-u Teâlâ'ya ve Resulullah Aleyhisselâm'a yönelmişlerse, Allah-u Teâlâ en hasını da onlara bahşeder. Bu, onlara bir ikram-ı ilâhidir.
"Siz saf ve temiz bir kalp ile beni seçmiştiniz, ben de en saf ve en temizini size ikram ediyorum."
Bu doğrudan doğruya âlemlerin Rabb'i tarafından içirilen, hiçbir katkı katılmamış, saf, tertemiz bir içkidir. Bu, Cemâlullah'a kavuşma neşesidir.
Ruhâni cennette Tesnim, marifetullah ve O'nun Cemâl-i bâ-kemâl'ine nazar lezzetidir. Mukarrebun Tesnim'den başkasını içmezler, yani ancak Allah-u Teâlâ ile meşgul olurlar.
Dünyada iken zahirde kalanlara Cenâb-ı Hakk, cennette zahir mükâfatını verir. Bâtına geçenlere ise Hazret-i Allah kendisini vermiştir. Cennet-i alâ'da da en güzel hayatı bunlar yaşarlar. Şimdi iç ve dışı yani cennetin zâhirî ve batınını öğrenmiş oldunuz.
Cennet iyi bilin ki Hazret-i Allah'ın rızâsıdır. Cennet bir bahçedir. İçinde; köşkler olur, ırmaklar olur, huri olur, bu oraya düşkününe aittir. Fakat Rabb'im senden râzı olmuş, seni bahçesine koymuş bu başka.
Ama bunun üstünde bir şey var:
"Vaktâ ki cennet ehli Cennet-i alâ'ya girer, Allah-u Teâlâ onlara soracak:
"Ey kullarım size bahşettiğim nimetlerden memnun musunuz?"
"Kimseye bahşetmediğini bize verdin, nasıl memnun olmayalım."
"Bundan daha üstününü versem?"
"Daha üstünü ne olabilir?"
"Sizden hoşnut olmam!" buyurdu."
Evet bu hepsinden üstün. Mukarrebin gönlü cennette, huride değil. Kalbin işi Hakk ile ve Hakk'tadır. Onlar daha dünyada iken gönül cennetinde yaşarlar.
Rızâ başka, hoşnutluk başka.
Rızâ; "Senden artık râzı oldum!"
Hoşnutluk; "Seni sevdim!"
Habib'i ile Halil'i arasında büyük fark olduğu gibi. Habib'im: Sevgilim, bu çok büyük lütuf...
O da rızâ ama hoşnutluk hepsinde. Hoşnutluğun içinde de rızâ var. Ama hoşnutluk makamı o en üstün sırdır.
Şimdi iş bize düşüyor. Hangisini seçelim? Allah'ım bizi rızâsına mucip iş ve harekette bulundurduğu, rızâsını kazandırdığı, kendisine yaklaştırdığı kullardan etsin. O'nun lütfuyla olur. Kişinin arzusuyla değil. Yalnız kişide niyet-i halisa, amel-i sâliha olacak, ibadette hiçbir şirk koşmayacak, hayatta O'nunla olduğunu bilecek. O'nunla olduğunu bildiği zaman hıfz-u himayede ve tasarruf-u ilâhiyede bulunur. O, onu korur. Babasının çocuğunu koruduğu gibi korur. Tasarruf-u ilâhi ile ona yolunu gösterir. Cennet-i alâ'ya girecek yol bir tane. O çizgiden onu ayırmaz. Niçin? O Hakk'ı sevdiği için, Hakk'a bağlı olduğu için, hep de O'na yöneldiği için o bir fırkadan ayırmaz. Ötekilerin de hepsi müslümandır, ama fırkalara girmişlerdir. Bu fırkalar çok tehlikelidir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurmuşlardır ki:
"Ümmetim benden sonra yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bir fırka müstesna, diğerleri hep ateştedir.
'Onlar kimlerdir yâ Resulullah?'
Benim ve ashâbımın yolunda olanlardır." (Ebu Dâvud)
Ne kadar tehlikeli. Ama biz hangi fırkadanız? Yetmiş üç fırkadan bir fırka Cennet-i alâ'ya gireceğine göre biz hangi fırkadanız? Bunu kendimize soralım!..
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:
"Benim aslımdan olan, benim aslımdan olduğuna iftihar edecektir. Benim aslımdan olanlar, benim yolumda olanlardır."
"Benim yolumdan olan" deyince, "Hazret-i Allah'ın emirlerine riayet edenler, Sünnet-i seniyye'yi tatbik edenler bendendir; ama ayrılanlar benden değildir." buyuruyor.
Ne kadar ince noktada olduğunuzu hissettiniz mi?
Evliyâullah Hazerâtı bu mânevi ulvî hayatın zirvesini yaşayan Hâtem-i veli'den bahsederken Cenâb-ı Hakk'ın onu "Ferdâniyyet" mertebesine çıkardığını haber vermişler, hayatının O'nunla ünsiyet kesbederek içiçe geçmiş olduğunu beyan etmişlerdir.
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri, Hâtem-i veli'nin birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü mülkü aşıp vahdâniyet ve ferdâniyet mülkünde O'na ulaştığını ifşa ederek şöyle buyuruyorlar:
"Bütün bunları da aşıp, vahdâniyet (birlik) ve ferdiyet (teklik) mülkünde O'na ulaşan, isimlerden hazlarını alan kişi olur. Hazlarını Rabb'inden alan odur." ("Hatmü'l-Evliyâ")
En gizli sır budur. Ferdiyet makamı, kulluk makamı burada olur. Hakk'a yakınlık makamı, Resulullah Aleyhisselâm'a komşuluk makamı da burada olur. Bu yolun en gizli kısmı budur. Mahlûka âit değildir, ancak Allah-u Teâlâ'nın dilemesiyle olur.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e tam vâris işte bu "Ferd-i kâmil"dir, bu vekâleti yalnız o taşır.
Hiçbir evliyâullah bu sırrı vermemiştir. Evliyâullah'ın ulaşamayıp tarif ettiği nokta işte budur.
Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri:
"Perdeler kaldırılıp, ferdâniyet sarayına girer." buyuruyor. (el-Gunye, s: 444)
Bu sadece Hâtem-i veli'ye verilmiş, ezelden ona ilka edilmiştir.
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtem-i veli'nin "İnfirâd Billâh" mülkünde Rabb'i ile fertleştiğini haber vermiştir:
"O'nun, kalbini kendi mülküne, sevap ve ikâbının mülküne ve dünyasının mülküne göre kendisiyle meşgul ettirdiği bu kul, kalbi 'Vahdâniyyet' ve 'İnfirâd Billâh' mülkü'nde boğularak, O'nunla ferdleşmiştir. O'nunla birlikte nazar ederek bakar, O'nunla bakar, O'na bakar." (Bâbu fî Beyânu'l-Müferridîn, Veliyyüddin, no: 770. 188b yaprağı)
İnfirâd Billâh'ı "Allah ile kalma makamı" olarak tarif eden Hazret:
"Yakınlıkların en büyüğü de O'nun yakınlığıdır. O, onu kendisine yaklaştırır, onu kendi huzur-u ilâhîsine yerleştirir ve tertemiz kılar. Vahdaniyet'ine ulaşan yolu ona açar; artık o, O'nun ferdâniyyet'ine nazar eder. Allah-u Teâlâ onu kendisiyle diriltir ve onu kendi adına kullanır. O, O'nunla konuşur, O'nunla düşünür, O'nunla bilir, O'nunla hareket eder." buyuruyor. ("Nevâdirü'l-Usûl fî Ma'rifeti Ehâdîsü'r-Resûl"; c. 1 sh: 479-480)
Allah-u Teâlâ onu öyle yaratmış ve onu dilediği gibi O kullanıyor, dilediği gibi O yürütüyor. Onun iradesi yok. Gerçekten onun iradesi Allah-u Teâlâ'nın iradesine bağlıdır. O yarattı, O yürüttü. Onun aslında bir sıfatı var, bir hayâli, bir maskesi var. O bir robot gibidir. Bütün değer; içinde O olduğundan, O yürüttüğünden, O koruduğundan dolayıdır. Ona verdiğini diğerine vermemiş.
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri, O'nun vahdâniyyet'inde ferdleştiği mertebenin; herhangi bir mülkte değil, bizzat Mülk'ün sahibi'nde yer aldığını belirtmiş ve şöyle buyurmuştur:
"Bunların hepsi, vahdâniyyet'in güç noktasına nisbetle en büyük mülk olan 'Mülk'ün Sâhibi'nden çıkartılır. O vâhid'dir, ferd'dir. İlâhî sıfatlar karşısında ferdleşen biri de artık O'nunla ferdleşmiş demektir." ("Kitâbu İlmü'l-Evliyâ", Haraççıoğlu, no.: 806; İkinci bâb, 36a-36b yaprağı)
Bu fertleşmenin mânâsı şudur ki; o bir kabuk olduğunu bilip, hükümsüz olduğunu anladığı zaman fertleşir, fertleştiği zaman da O kalır. Çünkü O'ndan başka hiçbir mevcut olmadığını görünce, kendi kabuğunu da eritince, O'nunla fertleşmiş oluyor, yani O oluyor.
Size temsil getirelim: Farz-ı muhal ki bir şeyin üzerine bir perde geçirilmiş. Perdeyi kaldırdığınız zaman o şey zâhir olur ve görünür. İşte bu fertleşmede de perde erimiş oluyor, o artık O'nunla fertleşiyor. Başka bir şey kalmadı artık, perdenin hükmü kalmadı.
Bu da ancak O'nun tecelliyâtı ile husule gelir. Yoksa bir mahlûkun yapabileceği bir iş değildir ve bu hâl sık sık tecellî eder.
Öyle fertleşmiş ki her şeyden üstün kılmış. Evet veliler çok âlidirler, dereceleri çok yüksektir. Şu kadar var ki onu sevmiş seçmiş ve âli üstünde âlî yapmıştır. Bunlar o yaratılış hâlinden geliyor, o kandil hâlinden geliyor. Bunları o zaman lütfetti. Çünkü seçti ki Âdem Aleyhisselâm'ı yaratmadan evvel yarattı. Sevdi, seçti ve yarattı.
"Seni kendim için seçtim." (Tâhâ: 41)
Sırrına mazhar eyledi.
Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn-i İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:
"Bir benzeri olmayan, zamanının 'Bir'idir; fertleşmiş bir zattır, eşşizlik beytindendir." ("Ankâ-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ", s. 64)
Bunun sır ve esrârı şu ki; Allah-u Teâlâ onda tecelli etmiştir.
"Onlar sıdk makâmında, kuvvet ve kudret sahibi hükümdarın huzurundadırlar." (Kamer: 55)
Allah-u Teâlâ kimi severse onu seçer, kimi de seçerse onu kendisine çeker. Huzur-u ilâhiye ancak sevdiğini, seçtiğini alır.
Sahib'isi onu huzuruna aldığı zaman;
"O'nun varlığından başka her şey helâk olucudur." (Kasas: 88)
O anda o Rabb'isinin huzurunda fânî olmuştur, yok olmuştur, hiç olmuştur. Hiç olduğu zaman Hakk'ın onda tasarruf edeceğini bilir.
Bunlar kelimeye ve kitaplara sığmaz. Öz budur. Muhaddes'in mânâsı da budur, O'nunla konuşmanın mânâsı bu, perde demek bu, hepsi bunun içindedir.
Hiçbir şey Hakk ile kalmıyor, yalnız senin varlığın kalıyor, senin varlığın da bir perdedir. O perdeyi de yok edersen O kalır.
O zaman hep şu istenir. "Allah'ım çöp de olsam onu da imhâ et!"
Artık hiçbir varlık orada kalmaz, Var'dan gayrı. O öyle murad etmiş. O çöpü yükseltmeyi, alçaltmayı, dilediği şekile koymayı murad etmiş.
Bu işitilenlere şaşma, çünkü ortada O var, mahlûk yok.
Bu makam nasıl bir makamdır biliyor musunuz?
Şeyh Es'ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:
"Oldunsa vâkıf aczine, ednâ amel bir dağ olur,
Çürüklerin hep sağ olur, zehrin kamu bal yağ olur.
Dağlar yemişli bağ olur, cümle cihan bostan sana."
Bunun öz olarak size manasını anlatayım:
Ey insan! Şu varlığını atarsan O husule gelir. Her şeyin O'nun olduğunu görmüş olursun. O'nun da sana verdiğini anlamış olursun. Şu varlığından soyun, Var'ı bul. Her şeyin Var'ın olduğunu ve senin için yarattığını gözünle gör ve bil.
Hep âcizlik, hep fânilik... Varlıkla hiçbir şey olmuyor. Var, yalnız O var; varlıkları "Ol!" demekle var etti.
Rabb'isi onu üstelik arkadaşlığına kabul etmiştir. O O'nunla yaşıyor, O'nunla nefes alıp veriyor. Onu kendi mahremi yapmış. İşte bu kurbiyeti, bu yakınlığı temin eden hep o Sultânî zikirdir. Zira hep O'nunla nefes alıyor, her an O'na muhtaç.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Biz insana şah damarından daha yakınız." buyuruyor. (Kaff: 16)
İşte bu yakınlığı bu mukarreblere bahşetmiştir.
"Bu Allah'ın fazl-u ikramıdır, kime dilerse ona verir." (Cum'â: 4)
İşte Allah-u Teâlâ sevdiği seçtiği kullarına böyle lütuflarda bulunur. Bu lütuf verilme iledir, çalışma ile elde edilmez.
Farz-ı muhal ki bir babanın mülkü var, bağı bahçesi var. Oğlu orada istediği gibi hareket eder. Niçin? Babasının mülkü olduğu için. Başkası ona müdahale edemez.
Bir mülk babasının olursa, oğlu istediği gibi tasarruf eder. Bir mahlûk da Hâlik'ının kulu olursa, mülkünde istediği tasarrufu yapar.
Bir mahlûk Allah-u Teâlâ'nın kulu olursa, bütün yarattıkları onun demektir. Niçin? O yaratılanlar Sahib'inin mülkü olduğu için.
Amma onun da O'ndan başka bir arzusu yaşamaz, o mülke nazar etmez, mülkün sahibine nazar eder.
Onu tercih ettiği için ona vermiş. O, O'nu tercih etmiş, O da onu tercih etmiş.
Her şey O'nun, sen O'nun kulu olduktan sonra her şey senin.
Bu noktaya erenler bunlardır. O'nun kulu olduğu için bütün mal onundur. Fakat o, O'ndan gayrı hiçbir şeye bakmaz.
Her şey ona verilmiştir amma, o hiçbir şeye nazar etmez. Ona verilenden başkası istifade eder.
Ona serpilir, amma ona serpileni başkası toplar; çünkü onun muradı o değil.
Burası kulluk makamıdır. O'nun kulu olunca bütün yaratıklar senin. Amma hepsini sana verseler, hiçbirisini tercih etmezsin. Çünkü hükümsüzdür, hüküm O'nundur. Gaye o değil, gaye Allah!..
Allah-u Teâlâ onu çekmiş, oraya koymuş oraya oturtmuş.
Yoksa kulun çıkacağı yer değil.
Onu çekip ferdâniyet makâmına çıkarmış. Yani çıkarmış onu, çıkmak diye bir şey yok.
Veli yürüyecek, burada yürüme yok. Onu oraya koymuş, onu orada vazifedâr yapmış, o kadar. Yürümek mümkün değil.
Bu hususta Zeyneddîn el-Hâfî -kuddise sırruh- Hazretleri de şöyle buyuruyorlar:
"Kemâlin gayesine ulaşıp O'nu Tevhîd eden, kâinât mertebesinde O'nun vahdâniyyet'ini müşâhade eden; isimlerin ve sıfatların bilinmesiyle ilgili ilimlere sâhip olup Tevhîd'in nihayetine eren kimse düşünceye sığmaz!" ("Risâletü'l-Kudsiyye", vr. 78b)
Bu doğrudan doğruya ilâhî bir lütuftur, Allah-u Teâlâ'nın vermesi iledir, kime dilerse ona verir.
Herkese her şey vermiş, ona da kendisini vermiş. İşte fertleşme burada oluyor. Cenâb-ı Hakk her veliye bir şey vermiş, Hâtem-i veli'ye Zât'ından başkasını vermemiştir, fertleşmenin yeri burasıdır.
Hallac-ı Mansur -kuddise sırruh Hazretleri Hâtem'ül-evliyâ olan zâta verilen ferdâniyet makamını şöyle haber veriyorlar:
"Allah kullarından bir kulu en büyük dostu yapmayı dilediği vakit; ona zikir kapısını açar, yakınlık kapısını ona aralar, onu Tevhid kürsüsünün üzerinde oturtur, sonra da ondan perdeyi kaldırarak, müşâhade yolu ile ona 'ferdâniyyet'i gösterir. O 'ferdâniyyet'; yani 'teklik' evine girer, O'nun kibriyâ ve cemâlini keşfeder... Fâni olan (bu) kul, o an Hakk ile bâkî olur. Sübhan olan Allah'ın himâyesinde o, nefsin dâvâlarından uzak olur." (Kitâbü't-Temhîdât, sh. 68)
Bunun sırrını size arz edelim:
Farz-ı muhal ki senin en yakın bir dostun var. Fakat Allah-u Teâlâ'dan daha yakın bir dost olamaz. Vallâhi olmaz. O'nu bulan dostu neyler? Dost olarak O yeter.
O doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ ile arkadaş olur. Kendisiyle hemhâl eder. Burası Refik-i alâ makamıdır. Hiçbir Evliyâullah bu noktaya ulaşamamıştır. Dünya saadeti de Hazret-i Allah ile olmaktır, ahiret selâmeti de Hazret-i Allah ile olmaktır.
Seyyid-i Kâinat Sebeb-i Mevcûdat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in son hastalığında ruhunu teslim ederken şöyle duâ ettiklerini Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz haber vermişlerdir:
"Ey Allah'ım! Beni bağışla, bana acı, en yüce dosta kavuştur." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1665)
Onun arkadaşı O idi ve ahirete intikal ederken de son kelâmı bu oldu.
Hayatı boyunca Allah-u Teâlâ ile arkadaşlık yaptı ve en çok sevdiği arkadaşına kavuştu. Onu kendisiyle hemhâl eyledi, O'nun muhabbetiyle O'na gitti.
Görünmeyen, bilinmeyen bir kişiyle arkadaşlık olmaz. Göreceksin, bileceksin, tanıyacaksın ki sana arkadaşlık yapsın. O, sana duyuracak; O, sana duyurmadıkça duyamazsın.
O'nunla arkadaşlık ne demek? O içeride olup onu idare eder, sen O'nu göremezsin!
Benim dostum O'dur, yâr olarak O'nu seçmişim. Çünkü biz, bazen O'nunla arkadaş gibi konuşuruz, kimse bilmez.
En mühim sır: O doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ ile arkadaş olur.
O'na döndüğün zaman yüzün O'na doğru olmalıdır. Artık O'ndan başka bir şey görmeyeceksin. Bütün yaratıklar O'nun yaratığıdır. O'na ibadet edeceksin, O'na muhabbet edeceksin, O'nun emrine tâbi olacaksın, O'nun rızâsı mucibince hareket edeceksin. Yüzünü O'na çevirmişsin, başka bir şey görmüyorsun ve görmek de istemiyorsun.
Hacc dönüşü Bolu dağından inerken içime bir gariplik geldi. Herkesin evinde sobası var, bekleyeni var diye düşünürken; "Senin evinde de Allah ve Resul'ü var!" buyurdular.
En kıymetli ânım Hazret-i Allah ile olduğum andır. Çünkü benim dostum O'dur. Dost dediğin düşman olabilir, dost zannettiğin belki sana düşmandır. Amma O'nun dostluğu sonsuzdur, O hep dosttur. Şu halde ben dostumla olayım, düşmanımla olmayayım. Halkla konuştuğum zaman birçok lüzumlu ve lüzumsuz kelimeler geçiyor, amma O'nunla olduğum zaman hiç kötü geçmiyor, ânım hep dolu geçiyor. İbadet etmesem bile huzuru yeter.
Allah-u Teâlâ lütfu ile ihsan buyurursa, dost olarak O'nu seçmişim, O'nu dost bilmişim, O'nunla olmaya gayret ediyorum. O'nunla olduğum zaman hayattır, O'nsuz olduğum zaman ruhi bir vefattır.
Gaye O'nunla olmak.
Benim dostum O'dur, yâr olarak O'nu seçmişim.
"Şüphesiz ki benim dostum, Kitap'ı indiren Allah'tır." (A'râf: 196)
Allah muhabbeti öyle bir muhabbettir!
Allah-u Teâlâ ona bin tane can verse, bin tane de cânan verse, o Allah-u Teâlâ'yı tercih eder, bin canından da bin cânânından da vazgeçer. Görülmeyen Allah'a bu yapılmaz. Has odanın sırları buna derler işte!
Bir insan dünyada Hakk ile olursa; kabirde de Hakk iledir, mahşerde de Hakk iledir, Cennet-i âlâ'da da Hakk iledir. Sen dünyada kiminle isen, o da seninledir.
Ulvî hayat bu işte.
Bütün hayatı Hazret-i Allah ile, Hazret-i Allah ile nefes alıyor.
Nefesi O'ndan alıyor, O'ndan daha yakını yok! Hazret-i Allah ile mülâkat yapıyor. O'ndan daha yakını yok! Hakk ile olmuş. "Hazret-i Allah ile fertleşmiş."
Hep Hazret-i Allah ile bir ve beraber. Gönül cennetinde yaşıyor. Mânevi, hakiki hayat budur.
Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri işte bunu haber veriyor.
"Allah ile düşündüğünü, Allah ile konuştuğunu, Allah ile işittiğini, Allah ile baktığını ve Allah ile yürüdüğünü tasavvur dahi edemediğimiz bir kulun; dünya diyârındaki meşguliyeti, eserleri ve hareketleri acabâ nasıl olur!
O'nunla konuşan dedi ki: Bu nasıl olur?
Buyurdu ki: Allah'ın kendisinde gizlendiği bu kul; O'nun idare ettiği, koruduğu, gözettiği ve kendi adına hareket ettirdiği bir velidir." (Kitâbu'r-Riyâze ve Edebü'n-Nefs)
Tek kelime ile her şeyi Allah ile, Hakk o cesedin içinde olduğu için onun aliliğinden ötürü cesede değer veriliyor. Yoksa hükümsüzdür. Maskeyi çıkar O var. O'nun varlığı, O'nun tecelliyatı bütün işleri görür.
Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri "Bâbu fî Beyânu'l-Müferridîn" isimli risalesinde şöyle buyuruyor:
"Peki hangi kalp Azîz, Mâcid, cömertlik ve lütuf sahibi olan Allah'a yakınlığa ulaşıp, birbirinin peşi sıra onun iyiliklerine nâil olur? O'nun lütuflarını peşpeşe tâkip ederek, Vahdâniyyet mülkünde O'nun muhabbetiyle vuslata erişip, O'nda ferdleşen… Zira O'nunla meşgul olan, nefis, dünya ve âhiret hallerinden sakınma hususunda dağınık olmaz; ikisi hakkında da fikrini O'nda dağıtıp, yalnız O'nunla meşgul olur. Bunun O'na kavuşmasından dolayı olduğunu da bilir, ancak mahremiyetinden dolayı bunu gizler ve [kendisini] bu dereceden daha düşük gösterir; zira bu derece Allah'ın ona minnetlerinden bir minnettir."
Onun gayesi Hakk'tır, Hakk ile olmaktır.
O'nunla mısın? Her şey ilesin.
Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri "Nevâdirü'l-Usûl" kitabında; O'nun, kalbini kendi vahdâniyyet'inin içinde boğduğu ve kendisiyle ferdleştirdiği bu velîyi, kulları arasında tek ve benzersiz kıldığını şöyle ifâde etmiştir:
"O, onun kalbini kendi Vahdâniyyet'inin içinde boğar. O artık O'nunla 'ferd'leşerek, O'nun bütün sıfatlarıyla meşgul olur." (Nevâdirü'l-Usûl, c. 1, s. 613)
O'nunla hallenmiş. Bunu Hazret-i Allah yapar, mahlûk hiçtir. Bazen kendimi çürümüş yaprak gibi görürüm, bazen bir ağaç parçası gibi görürüm. Bunu kendim görürüm. Ama üstümdeki varlık O'na ait, mahlûka ait hiçbir şey yok. "El fakr-u fahri" mahlûkun durumu budur.
Cüneyd el-Bağdâdî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtem-i veli'nin ferdiyyet mertebesindeki tecelliyâtına işaret ederek; onun bu makamda nefsinden, hissinden ve irâdesinden tamamen fânî olup Tevhid denizinde boğulacağını ifade etmiştir:
"O, tevhid denizlerinin derinliklerine batmış, yok olmuştur. Ne nefsinden haber vardır, ne Hakk'ın dâvetinden, ne de ona uymaktan. Allah'a yaklaşmanın hakikatinde O'nun gerçek vahdâniyyetine ermiş, hissi, hareketleri gitmiştir. Allah ondan ne isterse onu onda yapar." (Resâilü'l-Cüneyd)
O Hakk ile hemhâl, Hakk ile meşgul, halk ile değil. Hakk onu kendisi için yaratmış, halk için yaratmamış. Hakk O'nunla meşgul, onu O kullanıyor, O yürütüyor, onun iradesi yok.
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh Hazretleri "Hatm'ül-Evliyâ" kitabının "Hâtemü'l-Evliyâ'nın Velâyet Reisliği, İmamlığı ve Peygamberliğe Çok Yakın Olan Makamı" bölümünde ise şöyle buyurmaktadır:
"Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in şöyle buyurduğunu söylemiştir:
"Yürüyün! Müferridler yarışı kazandılar!"
– Yâ Resulellah! Müferridler de nedir?" denilmesi üzerine şöyle buyurdu:
"Onlar o kimselerdir ki, Allah'ın zikrine bütün benlikleriyle dalmışlardır. Bu zikir onlardan yüklerini indirmiştir, kıyamet gününde hafif olarak gelirler." (Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, c. 4, s. 92)
İşte onlar öyle kimselerdir ki, Ömer İbnü'l-Hattab -radiyallâhu anh-den nakille söylediğine göre; Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, Azîz ve Celîl olan Rabb'inin, onların yine bu yönünü beyan ederek şöyle buyurduğunu söylemiştir:
"Her kim benim dilememden dolayı benim zikrimle meşgul olursa, benden isteyenlere verdiğim en üstün şeyi ona veririm." (Tirmizî, Sevâbü'l-Kur'an, s. 25; Dârimî, Fedâilü'l-Kur'an, s. 6)
İşte O'nun dilemesinden dolayı O'nun zikriyle meşgul olduğu için, kendisine âit olan bu yer ve ilâhî nimetler ona verilir.
Şu halde onun meşguliyeti olan "O'nunla O'nu zikretme" nasıl gerçekleşir?" ("Hatmü'l-Evliyâ", 8. Bölüm)
Dikkat ederseniz Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri: "O'nun dilemesinden dolayı." buyuruyor. Allah-u Teâlâ böyle murad etmiştir, bütün olanlar O'nun dilemesiyle husule gelmiştir. Başka hiçbir şekilde mümkün değildir. Onu oraya çekmiş, o O'nunla hemhâl oluyor, bütün iş ve icraatlar Allah'tan oluyor. Zira mahlûkun hiçbir hükmü yok. O çekecek, O oturtacak, kendisiyle hemhâl edecek. Kendisini oraya çektiği için; nimetlerini, esrârını, hikmetini de ona ihsan eder. O yere kişinin çıkması mümkün değildir, hayâlden bile geçmez, kişi zaten bilmez.
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri "Cevâb-u Kitâbu mine'r-Re'y" isimli eserinde şöyle beyan buyurmaktadır:
"Artık o, Rabb'inin huzurunu kendisine mekân edinir ve O'nun sırlarını elde eder."
Âyet-i kerime'de:
"Allah her şeyi çepeçevre kuşatandır." buyuruluyor. (Nisa: 126)
Yani Hazret-i Allah her şeyi ihata etmiştir. Alem'de de O, Adem'de de O.
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri "Nevâdirü'l-Usûl" kitabı'nda Allah-u Teâlâ'nın vahdâniyyet'inde ferdleşen Hâtem-i veli'nin mânevî cihetini kâmil ve mükemmel üslûbu ile beyân ederken;
"Yürüyün! Müferridler yarışı kazandılar!"
Hadis-i şerif'ini bu hususa delil olarak göstermiş ve O'nun zikrine bütün benliği ile daldığı bu Hadis-i şerif'te açıkça beyân edilen bu velinin, aklının nurunun Vech-i kerîm'in nuru karşısında yok olup gideceğini haber vermiştir:
"Bütün benliği ile dalan o kimsedir ki, aklını yitirip kontrolünü kaybeder. Konuşurken kendinden geçmiş gibi, konuşmasında ne dediğini bilmez. Vâhid'in vahdâniyyet'i hususunda, kalbi eşsiz ve benzersiz olup 'Ferd'leşir. Celâl ve Cemâl'den O'nun vahdâniyyet'ine ulaşması mümkünleşir. Bir hudud ve güç yetirebileceği malûm şeylerle sana kâim kılınan aklın (o anki) durumu nedeniyle, Vech-i kerîm'in nuru onun aklının nurunu söndürünce; O'nun zikrinde sanki kendini kaybetmiş gibi, kontrolünü yitirmiş gibi olur. Aklı söndüğü zaman, artık onun ameli de yokolur. İşte Allah-u Teâlâ'nın zikrine bütün benliğiyle dalan odur." ("Nevâdirü'l-Usûl fî Ma'rifeti Ehâdisü'r-Resûl"; c. 1, s. 613-614. bas: Beyrut, 1988)
Arada hiçbir perde yok. Artık Hazret-i Allah ile onun arasında başka hiçbir şey yoktur. Burası çok gizli bir sırdır. Zerresi dahi kalmıyor. Yalnız O var. Orada Hazret-i Allah ile hemhâl oluyor. Hallenmiş oluyor. Ama kendi halinde değil, öyle murad etmiş.
Allah-u Teâlâ ile hemhâl olduğu zaman, O dilediğini ona bildirir. O'nun bildirdiğini kimse bilmez.
Hazret-i Allah'ın Habib'inin deryasından kendi deryasına çektiği kulları vardır. O kullara kendisi nazar eder; hem sever, hem imtihana çeker. Onlarla o kadar hemhâl olur ki şu Âyet-i kerime kapsamına girer:
"Onlar sıdk makamında, kuvvet ve kudret sahibi hükümdarın huzurundadırlar." (Kamer: 55)
Yalnız bunlar girer padişahın huzuruna, o deryada yüzdürdükleri girer. Başkası katiyen giremez. Kendi deryasında yüzdürdüğünü, kendisi yetiştirir. Kendisi için yarattığından kendisi yetiştiriyor.
Seyyid Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Mektûbât-ı Geylânî" adlı eserinin 5. Mektub'unda şöyle buyuruyorlar:
"Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir." (Hadîd: 4)
Beraberlik ha! Hakk'ın kulu ile beraberliği. O'nun kuvveti, kudreti karşısında, kulun ne kıymeti var ki... Hava boşluğunda bir zerre. Koca sahrada bir milcik. Bu kadar da olamaz. Belki de: 'O halde, bu beraberlikte kulun değeri ne?' diyeceksiniz. Amma sakın şaşmayın ve gerçek olduğunu bilin. Şayet bu sorunuza karşılık ağzımdan bir 'Hiç' çıkarsa, doğruluğunu derhal kabul edin.
Kulun bir varlığı olacak ve bir şey yapmaya kalkacak ha! Hem de Hakk'ın kudreti karşısında. Hayır, hayır... Hepsi silinecek. Kulda varlık vehmi ölecek.
Hele:
"Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeyin." (Zâriyât: 51)
Emrini duyan kul tümden erir. Fenâya varır. Ve; vehmettiği varlığın zerresi bile kalmaz.
'Bunu kim anlar ve kim bulur?' diyebilirsiniz. Gerçekten bu söz çok önemli. Öyle ya, kim anlar, kim bulur?" (5. Mektup)
Bu hâl karşısında mahlûk tamamen hiç olur, O kalır.
Bu noktayı şöyle arz edelim:
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:
"Allah o Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur." (Bakara: 255)
Âyet-i kerime'de geçen "Hû" maskedir. Şu gördüğünüz bütün âlemler "Hû"dan ibarettir. İnsan da böyledir, kâinat da böyledir. Her şey O'na perdedir.
"Lâ" dediğin zaman, o "Lâ"lar yok olduğu zaman, O'ndan başkası kalmaz.
"O Hayy ve Kayyûm'dur." (Bakara: 255)
O var, yarattığı şeyler O'nunla kâimdir. O'nunla kâim olan zerreyi de attığın zaman O var.
"Kulda varlık vehmi ölecek." buyuruyor.
Allah-u Teâlâ onu bizzat dilediği şekilde idare eder. Bir yaprak kadar hükmü yoktur. Denize düşen bir zerreyi, deniz istediği gibi sürüklediği gibi, o da ilâhî hükümler karşısında öyle çalkalanır.
"Varlığın zerresi bile kalmaz."
Zerre dahi Hakk'a perdedir. Zerreyi de O yarattı. Yaratan'ı düşündüğü zaman, yaratılmış şey hükümsüz kalır.
Fakir bu hususta her zaman için şöyle der: "Elhamdülillâh hükümsüz ve değersiz bir mahlûkum."
Hepsi bunun içinde. "Hükümsüz", hiç hükmü yok. "Değersiz", hiç değeri yok.
Hükümsüzün, değersizin lâfı bile olmaz. Çünkü yok oldu. Bir şey olacak ki, değeri olsun. Bir şey olmadığı için, hükmü de yok, değeri de yok.
Kelime-i Tevhid'de "Lâ" dediğimiz zaman, kâinatı bir bez gibi atıyoruz. Çünkü O'ndan başka hiçbir şey yok.
Allah-u Teâlâ tarafından ilim verilen yer işte burasıdır. İşin özü budur. Allah-u Teâlâ dilediği zaman dilediği şekilde tecellî eder. Mahlûkun hükmü yoktur, elbisedeki düğme gibidir.
Sahib'im öyle murad etmiş, vallâhi bir nohut kabuğu kadar varlık yaşatmamış ve beni öyle tutuyor. Bunun delilini mi istiyorsunuz?
İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Mektûbât" adlı eserinin "260. Mektûb"unda şöyle buyurmaktadır:
"O deryâ donup kalmış buz denizi gibidir, hiç dalgalanmaz."
Donup kalmış, Allah-u Teâlâ onu dondurmuş. Allah-u Teâlâ ona öyle bir mahviyet bahşetmiştir ki, bütün bu haller, bu vasıflar onun için hiç görülmez, övünmeye şâyan olmaz. Hakk'ı görüyor, Hakk'tan olduğunu görüyor.
Kendisinin hiç olduğunu bildiği için donup kalmıştır. En küçük bir hareket yapmaz, en küçük bir varlık da bulunmaz.
Ben hükümsüz, değersizim; artık kıpırdar mı o derya. Çöp kadar değeri olmayan deryada O tecelli etmiş, kıpırdamaz. Niçin? Hazret-i Allah'a ve Resulullah'a aittir. Hep O, hep O, hep O. O öyle tecelli etmiş, hakikati bildirmiş, onun için dikkat ederseniz Mürşid-i kâmil bir resimdir, bir maskedir diyoruz.
Allah-u Teâlâ ona o hâli bahşetmiş, o deryayı yine kendisi koruyor ki, hiç olduğu zaman hiçbir şeyi kendisine mâletmesin.
Her şeye sahip, hiçbir şeye sahip değil. Her şeyi biliyor, hiçbir şeyi bilmiyor. Her şey var, hiçbir şey yok. Hem âlim hem câhil. Çünkü O idare ediyor, nefsin ve şeytanın tahakkümü altında değil.
Allah-u Teâlâ tecelli edince, her şey helâk olucudur. Zât-ı ilâhi'nin nurları tecelli edince, beşeri vasıflar eriyerek tamamen yokluğa gömülür. Bu öyle bir tecelliyâttır ki kendi nurundan başka bütün nurlar mahvolur.
Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:
"O'nun varlığından başka her şey helâk olucudur." (Kasas: 88)
Diğer taraftan Allah-u Teâlâ onda tecelli ettiği zaman artık Hakk vardır. Ne kendisi ne de aklı kalır. O var, başka bir şey yok.
Diğer bir Âyet-i kerime'sinde ise şöyle buyuruyor:
"Allah dilediğini mahveder, siler. Dilediğini de sabit kılar." (Râd: 39)
Bu halden sonra kudsî ruh bâki kalır. Hazret-i Allah'ın nuru ile nazar eder. O'na bakar, O'ndan bakar, O'nunla bakar. Binaenaleyh; hem O'nu görür, hem yaratılanları bilir.
Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri:
"Yaratılanları Allah ile bilir." buyuruyor. İşte burası. (Fütuhat-ı Mekkiye c. 6 sh. 67)
İki kelime; O'nu görmüştür, yaratılanları da bilmiştir.
"Hayy'ül-Kayyûm."
Şimdi; O yaratıyor, O'nunla kâim ama O, onda değil... Ama yaratılanlar O'nunla kâim. Onun için Elhamdülillâh, O'nu görürüm. Bütün yaratıkları da bir perde olarak, maske olarak görürüm. Ona da Hakka'l-yakîn deniliyor.
Yani O ayrı şey, yaratılanlar ayrı şey. Biz Hakk'ı görüyoruz, yaratılanları da ayrı görüyoruz.
Ayrı görüyorum. Bir görmüyorum o yaratılanı. O yaratmıştır, O'nunla kâimdir. Ama onları ayrı görüyorum. Bu ilim ayrı, o ilim ayrı.
"Yeryüzünde bulunan her şey fenâ bulacaktır." (Rahman: 26)
Her şey fâni oldu. Yer de öyle, gök de öyle, arş da öyle hepsi öyle. Biiznillâh-i Teâlâ O'nu gördüğüm zaman yaratılanları da görmüş oluyorum. O'nunla kâim, "Ol!" diyor oluyor, O'nunla kâim. Çok ince bir sır, buraya girmemek lâzım.
Âyet-i kerime'de "Her şey fâni olacak." buyuruluyor. Dünyada iken bu fâni olduğu zaman Baki olan O kalır. Zaten O vardı.
Şeyh Es'ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerimiz buyururlar ki:
"Eyvan kişi yol alamaz
Maksudunu tez bulamaz
Yok olmayan var olamaz
Varlığı dağıtmak gerek."
Demek ki insan zerre oluncaya kadar varlığını ifnâ etmesi lâzım ki; Var'ı bilsin, bulsun, görsün. Bir insanda fenâ hâli ne kadar tecelli ederse, irfan duygusu o nispette çoğalır.
Var olmak için bir insanın Fenâfillâh'a çıkması lâzımdır. Fenâfillâh'a çıktığı zaman da âyân-ı sâbite olarak düşer ve Hazret-i Allah da onu orada idare eder. Orada hiç olur, zerre olur. Yok olmuş, mahvolmuştur ama O'nun takdiri, tecelliyatı, hükmüne bağlıdır. Oraya inen bir zerrenin ne hükmü var? Anne karnındaki çocuğun ne hükmü var? Oraya çıkan bir kimse aynı anne karnındaki çocuk mesabesindedir. Ve o hep oradan alır. Çocuk kordondan nasıl alıyor, tekâmül ediyorsa o da oradan alır. Çocuk tekâmül ettiğini bilmez, o da aynı şekilde tekâmül ettiğini bilmez.
İmâm-ı Gazâlî -rahmetullahi aleyh- Hazretleri "Er-risâletü'l-Ledüniyye" adlı risalesinde, bazı ilimlerin daha lezzetli olduğunu, bilinen ne kadar büyük olursa ona ait bilginin de o nispetle daha lezzetli olacağını, Hazret-i Allah'ı görmekten ve O'na bakmaktan daha lezzetli bir şey olmayacağına dikkat çekerek şöyle buyurmuşlardır:
"Demek ki, bilinen şey ne kadar şerefli ise, onu bilmek de o kadar lezzetli ve zevklidir. Dikkat buyurun! Var olanlar içerisinde daha şerefli, daha azametli, daha mükemmel ve celâl sahibi olan Allah-u Teâlâ'dan başka kim vardır? Bütün kemâl ve cemalleri yaratan O'dur.
Hiçbir hükümdarın memleketini idaresi, göklerin ve yerin melekûtunu ve bu âlemin düzenini sağlayan Allah-u Teâlâ'nın tedbiri gibi düzenli değildir. Allah-u Teâlâ'dan daha güzel, daha kâmil hiç kimse yoktur. O halde O'nu görmekten, O'na bakmaktan daha lezzetli bir bakış olabilir mi?
Bundan anlaşılmış oldu ki, Allah-u Teâlâ'yı ve kendisine ait sırları bilmek, bütün bilgilerden daha lezzetlidir."
Allah-u Teâlâ onda tecelli ettiği zaman, kendisine yaklaştırıp kapıyı araladığı zaman, onlara neyi verdiğini bir kimsenin bilmesi mümkün değildir.
Bu iki kandil üzerinde akıl yürütmeyin, herhangi bir mütalâa yapmayın. Allah-u Teâlâ bu iki kandili yarattığı zaman o kandillere neler koyduğunu yalnız O biliyor, başka kimse bilmiyor. O öyle murad etmiş, ezelden öyle takdir etmiş, Hâtem-i nebi'yi de Hâtem-i veli'yi de Âdem Aleyhisselâm'dan evvel yaratmıştır. Bu lütuf mahlûka âit değildir, bir bilgi ve ilgi dahilinde de hiç değildir. Beşeri akılla idrak edilemez, burada ilim yürümez. Niçin? Allah-u Teâlâ'nın ne koyduğunu kimse bilmediği için.
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri "Nevâdirü'l-Usûl" isimli kitabında şöyle ifşâ etmiştir:
"O öyle bir kimsedir ki, onu yeryüzünde 'Ey Vâhidî!' diye nidâ eden doğru söylemiştir." (Nevâdirü'l-Usûl, c. 1, sh. 613)
Ona "Ey Vâhidi!" diyen doğru söylemiş. Yani onu siz görürsünüz fakat o, o değil. O bir maskeden ibaret, içindekini gör diyor.
Artık kişinin iradesi yok. O'nunla hallenmiş.
Hazret-i Allah bunu yapar. Mahlûk hiçtir. Üstündeki varlık O'na âittir. Ne ki varsa O'nundur.
Allah-u Teâlâ dilediği zaman dilediği şekilde tecelli eder. Hep O. Gaye Allah ile olmak. O zaman hepsi senin.
Nitekim İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin; "Onların ilimleri, bu ilimlere nispetle kabuk kalır." dediği yer burasıdır. ("Mektûbât"; 317. Mektup)
İşte o ilim bu ilimdir. Bu ilme hiç kimse aşina olamadı.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Benim Allah ile öyle vaktim olur ki, oraya ne yakın bir melek sızabilir, ne nebi ne de resul sokulabilir." (Keşfü'l-Hafâ)
Burada da Hazret-i Allah ile ilim verdiği kimsenin arasına kimsenin girmesi mümkün değildir.
Bu makam öyle bir makamdır ki, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz içeriye girip kaybolur, deryaya dalar gibi istiğrak haline bürünürdü. Sahv haline gelip ayılmak istediğinde Hazret-i Aişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz'e; "Bana kelâm et, konuş ya Hümeyra!" buyururlardı.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hakk'a giriftar olduğu zaman o âleme dalıyor ve kendini bile kaybediyor. O âlemin halini halleniyor. Onun için "Kelâm et Hümeyra!" buyuruyor. Niçin? O âlemden bu âleme dönmesi için. Nasıl ki daha önce bir hikâye geçmişti. Âlem-i berzahtan dünyaya çıkamıyor, dünyadaki de âlem-i berzaha geçemiyor. Onun için o âleme girdiği zaman dönmek için yardım istiyor ki onun konuşması ile kendisine gelebilsin. İlâhi nurun karşısında varlığını kaybediyor, tamamen nur oluyor. Nur nura ilham ediyor, o da ilham edileni alıyor işi bitiyor, dönecek ama cismaniyetini bulamıyor. Burası çok mühim.
Bir kul varlığını ifnâ ettikten sonra, mazhar olduğu tecelli Hakk'ın tecellisidir.
Ama asıl olan da bu. Kendi varlığını kaybediyor. Ona nasıl tecelli edeceğini, neler ikram edeceğini O bilir. Onun için o anda oraya hiçbir mukarreb melek ve hiçbir peygamber sızamaz. Çünkü o âlem başka bir âlem. Nasıl ki Cebrâil Aleyhisselâm; "Yâ Resulellah! Ben bir adım öteye gidemem." dediği gibi, hiçbir varlığın oraya varması mümkün değildir. Onun için hiçbir varlık sızamaz. Çünkü ancak Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz çıkabildi. Cebrâil Aleyhisselâm "Ben yanarım." buyurdu. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz niye yanmadı? Kendi nurundan halkettiği için nur nura tahammül etti, o kadar. İşte o zaman o istiğrak haline geldiği zaman kendi varlığını kaybeder, nur nura akseder. Aksetti mi o da nur oluyor. O aksetmesiyle ona dilediğini nakşediyor. İşi bitip dönmek isteyince, cismâniyetini bulmak için yardım istiyor.
"Aslıhu nur, cismihu Adem." Orada nur oluyor, Adem olabilmesi için yardıma ihtiyacı var. O âlemden bu âleme dönmesi için. Ama o âlemi, Hazret-i Allah yalnız ona bahşetmiş. Başka kimseye vermemiş yalnız ona vermiş. Ne bir meleğe, ne bir peygambere vermemiş.
Çünkü; "Âdem su ile toprak arasında iken ben peygamberdim." buyuruyor. İşte o sır. Buna akıl ermiyor şimdi.
Muînüddîn el-Buhârî -kuddise sırruh- Hazretleri "Meşâriku'n-Nusûs" isimli eserinde şöyle buyurmaktadır:
"Tıpkı bunun gibi, Hâtemü'l-evliyâ da Âdem su ile toprak arasında iken veli idi. Diğer veliler ise ilâhî ahlâktan olan velâyet şartlarını tahsil ettikten, Allah'ın 'Veli' ve 'Hamîd' isimlerini mevcut kılıp, onunla vasıflanmaya hak kazandıktan sonra ancak veli olmuşlardır." ("Meşâriku'n-Nusûs el-Bâhis an Ğavâmizi'l-Fusûs"; Es'ad Efendi, nr.: 1539, vr. 35b)
Hazret-i Allah ne ki verdiyse Habib'ine intikal olduğu için hepsi birden intikal etmiştir.
İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri "285. Mektûb"unda şöyle buyurmaktadır:
"Zılliyet (gölge) makamlarının ilimleri, mârifet derecelerinin asliyeti kendisine verilmiştir.
Daha doğrusu onun bulunduğu makamda ne zıl (gölge) vardır, ne de asıl vardır. Zira bu zât zıllı da aslı da aşmış ve geçmiştir.
Cidden böyle bir kâmil ve mükemmil bir zâtın varlığı bulunmaz bir şeydir. O kadar ki, uzun asırlardan, uzun zamanlar geçtikten sonra onun zuhuru olsa dahi bir ganimettir." (285. Mektup)
Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fusûsu'l-Hikem" isimli eserinde şöyle buyurmaktadır:
"Bu ilim, ilm-i billâh'ın âlâsıdır. Bu ilim, ancak peygamberlerin ve velilerin sonuncusuna verilmiştir."
Bu mevzuyu veliler bile anlamaz. Tecelli ettiği kadar anlar. Fakat küllisini bilmez, bildirdiği kadar bilir. Herkese bir şey vermiştir. Bize kendisini vermiştir.
"Sana Rabb'in, sen râzı oluncaya kadar verecek." (Duhâ: 5)
İşte burası sırdır. Allah'ım ihsan buyursun.
Allah-u Teâlâ'nın öyle kulları vardır ki, onları sırf kendisi için yaratmıştır. Dünya için, cennet için, huri için yaratmamıştır. Onlar da derece derecedir, onu ancak Yaratan bilir.
Bir kısmını kendisine yaklaştırmıştır, yüz yüze gelmiştir.
"Sonra ben yüzümle onlara yönelirim." (Hâkim)
Onu huzuruna almış, ona murad ettiğini öğretir, murad ettiğini akıtır, murad ettiğini gösterir. Bundan kimsenin haberi olmaz, bu bilgi bilinmez.
Kişi bildirmek istese de hepsini bildiremez, çünkü bildirmekten âcizdir.
Allah-u Teâlâ ona öğretir, o bilir fakat bildiremez. Bildirmek için gücü yetmez, o lisanı o hali bulamaz.
O artık Hazret-i Allah'tan başka hiçbir şey görmek istemez.
Abdulkâdir Geylanî -kuddise sırruh- Hazretleri:
"Dünya, önünde yüzük kaşı kadar küçülür. Dünya onu bağlayamaz, âhiret ona sınır çizemez." buyuruyor. ("Fethu'r-Rabbânî"; 5. Meclis)
Çünkü Hakk ile olan dünyayı değil, âlemleri hiç görür. Çünkü o âlemlerin yaratanını görüyor.
Allah-u Teâlâ'nın bir mahlukuna en üstün lütuf ve ihsanı, onu zâtına çekmesi ve ondan râzı olmasıdır.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Onlar sıdk makamında, kuvvet ve kudret sahibi hükümdarın huzurundadırlar." (Kamer: 55)
Onlar bu Âyet-i kerime'nin sırrına mazhardırlar.
O zaman o kulu ile arasında hiçbir perde kalmıyor ve o kulunu huzuruna alıyor.
Bu da ancak O'nun çektiği, zâtına aldığı, Mirac'a çıkardığı, karşısına aldığı, yüzüne yüzü ile yöneldiği kimsedir.
Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri;
"Dünya, önünde yüzük kaşı kadar küçülür." buyuruyor.
Bunu izâh edelim:
O Hakk'tan gayri hiçbir şeye kıymet vermez. Dünyaya hiç değer vermez, hiç iltifat etmez. Niçin? O olduğu için. O'nu bulduğu için, O'nu gördüğü için. O'nun yarattıklarına değer vermez, meşru çalışmalarla meşgul olur, amma değer vermez. Onun yanında hepsi yüzük. Dünya da yaratılmış, ahiret de. Bunlarda kalan bunlardadır. Fakat Hakk'ta olanın yaratılışı ayrıdır, onları kendisi için yaratmıştır.
Dünyaya rağbet etmediği gibi ahirete de iltifatı yoktur, onun işi Hakk iledir. Dünyayı da O yarattı, ahireti de O yarattı, onlar yaratılandır. O Yaratan'ı her şeyden üstün tutar. Var olanı bilir, başka var tanımaz.
Allah'ım beni dünyaya bağlatmamış, hiçbir ilgim yok. Her şeyi vermiş ama O'ndan gayrısını yaşatmamış.
Rabb'ime şükürler olsun ki benim Sahib'imle öyle anım var ki vallâhi dünya şu kadar gelir. Beni O yarattı, dünya yaratmadı. Beni O donattı, dünya donatmadı. Bana bu sıfatı, bu kalıbı O verdi, dünya vermedi. Şu dünyaya baktığım zaman zaten cennet gibi görüyorum. Her zerrede O'nun ulûhiyyeti var. O'nunla oldukça cennetteyim. Onun için ötesi değmiyor.
Bakınız ne güzel hayatımız var. Bunlar dış hayattır.
O'nsuz cennete girdin, bu da dış âlemdir. Gidiyorsun, geziyorsun, öğreniyorsun dış yaşayıştır. O'nunla olduğun zaman dünya da senin, kabir de senin, mahşer de senindir. Cennet de ancak O'nunla olduğun zaman cennettir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Sâlihlerin işlerini O görür." buyurmaktadır. (A'râf: 196)
Binaenaleyh onlar dünyada gönül cennetindedirler, ahirette ise zâhiri cennetin içindedirler. Bu zâhiri cennet de oraya buradan intikal ediyor.
Ben, şunu niyaz ederim:
"Allah'ım! Dünyada Zât'ınla, kabirde Zât'ınla, mahşerde Zât'ınla, cennette yine Zât'ınla olayım."
Gaye Hakk ile olmak, işte marifetullah ehlinin naz ve niyazı budur.
Binaenaleyh Yunus Emre -kuddise sırruh- Hazretleri buraya değinmiş:
"Cennet cennet dedikleri, birkaç köşkle, birkaç huri,
İsteyene ver sen anı, bana seni gerek seni."
Demek ki Yunus Emre -kuddise sırruh- Hazretleri'nin de cennet ile değil de Cemâlullah ile işi varmış.
İnsan Hakk'a kavuşmak için sevdiklerini atmazsa buna nail olamaz. Ama Allah-u Teâlâ Zât'ını hissettirirse, kalbinin kilidini açarsa, muhabbetini ve nurunu akıtırsa, O'nunla beraber olursan; dünyada da, kabirde de, Cennet-i alâ'da da O'nunla olursun. O'nunla olmak ne büyük bir şereftir. Allah'ım bu şerefin en üstününe nail etsin.
En üstünü Hakk'la yaşamak, Cemâl-i bâ-kemâl'ini müşahede etmek. Bu her şeyi unutturur. Binaenaleyh nurun karşısına geçtiğin zaman zaten kendinden geçiyorsun. Şu halde cennet güzeldir ama Cemâlullah hepsinden güzeldir. Yaratılanlara nail olmak güzeldir ama Yaratan'a kavuşmak hepsinden güzeldir.
Onun için size tavsiye ediyorum; dünyadan sıyrılın. Muhabbetini kalbinizden çıkarın. Marifetullah'tan gayrı her türlü muhabbet Hakk'a ulaşmaya engeldir. Vücut denilen kafesten kurtulacaksın ki; hiçliğe ulaşacak, Hazret-i Allah'a varacaksın. İnsan varlıktan soyunursa, gönülde var olanları atarsa; Var'ı bulduğu zaman, meğer O imiş. Her şey O'nun ve O'ndan imiş...
İnsan önce kendinden geçecek, varlığını yok edecek ki Hazret-i Allah'a kavuşabilsin.
Vücut denilen kafesten kurtulacaksın ki hiçliğe ulaşacak ve Hazret-i Allah'a varacaksın. Kalıp, vücut bir kafestir. Ruh ulvidir, sufli cesede kapanmıştır. Hazret-i Allah ruhu kendisine çektiği zaman dünyanın; aile, çocuk, vücut hiçbir hükmü kalmaz.
Yılanın derisinden soyunduğu gibi varlıktan soyunmak gerekiyor. Eğer sen soyunursan, Hazret-i Allah seni giyindirir. Takvâ elbisesi giydirir, edep-hayâ elbisesi, ilim-irfan elbisesi giydirir. Artık sen, O'nun elbisesini taşırsın. Dünyada da o elbise ile, mahşerde de o elbise ile gezersin.
Madem ki bununla bu kadar saâdet elde ediliyor. Öyleyse bir an evvel varlık-benlik elbisesinden soyunmamız gerekiyor. O'nu bilmek, O'ndan bilmek. Fakat O'nu bilmek için O'na yakın olmak lâzım. O'na yakın olunca O bize daha yakın olur. Vakta ki varlığı atarsak altından O çıkar.
"Şu çıkar gayeyi gönülden taht-ı celil eyle."
İnsan varlıktan soyunursa, gönülde var olanları atarsa, Var'ı bulduğu zaman meğer O imiş. İyilik de O'ndan, ihsan da O'ndan, ikram da O'ndan, hepsi O'ndan. Şimdi bunun en büyük fazileti O'nunla olmak.
Bir insanın gerçekten yaratılışı bir damla kerih sudur. O suya, o pisliğe inmesi lâzımdır. Bütün vücudun ifna olup, yok ve hiç olduğu zaman, Allah-u Teâlâ dilerse O'nun göstermesi ile azâmet-i ilâhi'yi görür. Azâmet-i ilâhi'yi görünce kendisinin bir zerre hakir olduğunu görür ve bilir.
Hadis-i şerif'te:
"Ölmeden evvel ölünüz." buyuruluyor. (Keşfü'l-Hafâ)
Onun için ölmeden evvel varlığı ifnâ etmek, mahviyyeti ele almak. Tabi bu da kolay bir şey değildir. Vücudun ağırlığını yıkmak, bir dağı yıkmaktan daha zordur.
Ruhu ölmüş, canlı cenaze olanların gönlü huzursuzdur. Neden olduğunu bilmez. Süflî hayatta olduğu için günahlar kalbinin üzerine baskı yapar.
İnsan en büyük günahı vücutla yapar, sıhhatle yapar. Hâlbuki bunlar Hazret-i Allah'ın bize ihsan buyurduğu büyük nimetlerdir. Büyük nimetlerle büyük günahlar yapılıyor. Vücut en büyük günahtır, bütün günahlar vücutla işlenir.
Vücut kafesiyle, dünya ile işi olmayacak ki ruh dirilecek.
İtimat edin, değil insan maldan, mülkten, ailesinden, çocuğundan, kendisinden bile o hâl geldiği zaman ikrah ediyor. Çünkü ruh lâtiftir. Hazret-i Allah'ın kabzasında, idaresindedir, ama vücut birçok günahlar işliyor. "Ben senden değilim." diyor, ruh ona hitap ediyor.
Kurtuluşun en güzel çaresi Allah-u Teâlâ ve Resul'ünü kalbe almak, zikrullah ile meşgul olmak, içteki düşmanları atmak ve muhabbet-i ilâhi'ye nâil olmaktır.
Allah'a yakın olanlar vücud elbisesinden soyunup hiçliğe vasıl olanlardır. Bugün ortalığı istilâ eden sahte mutasavvıflar ise değil vücud elbisesinden sıyrılmak dört elle dünyaya sarılırlar, her türlü maddeye, menfaate, nefsin her arzusuna tamah ederler. Aradaki fark bu kadar büyüktür.
İnsan hayatta yaşarken Hazret-i Allah ile mi, nefsi ile mi? Buna güzel bakacak. Eğer içinde Hakk'ı bulursa şükredecek, bulamazsa istiğfar edecek, fakat halka meyletmeyecek.
Dünya hayatı kuyunun üzerinde bulunan bir ağacın dalında yaşamaya benzer. Bu temsili acayip karşılamayın, dünya hayatı hakikaten ağacın üzerinde yaşamaya benzer. Zira insan hiçbir zaman kendisinden emin değildir. Her an düşerim endişesi vardır. Bu düşmemiz, hayat-ı ebediyemize mâlolabilir.
Bir nefes verdiğimizde hangimizin almaya kuvveti var? Şu halde bir nefes ötesini göremiyor ve bilemiyoruz. Nefes bittiği anda muhakkak düşeceğiz amma acaba nereye düşeceğiz? Esfel-i sâfilin'e mi düşeceğiz, yoksa Hazret-i Allah bize rahmet ve merhamet edecek de, bizi lütfuna mı nail ve dahil edecek? Biliyor muyuz bunu? Bilmiyoruz. Bilmediğimiz halde, biz nasıl olsa bu dünyaya geldik, zevk bu zevk, dem bu dem, âlem bu âlem diyoruz. 'Acaba benim gidişatım hangi yol üzerinedir, yerim nereye hazırlanmış, âkıbetim ne olacak?' diye hiçbir kontrol yok bizde. Sanki her şeyi elde etmişiz. Nefis putuna istinad etmiş gidiyoruz. Bu boşluğumuz bize çok zarar veriyor.
Kalp boşsa masivâ girer, Mevlâ olmaz. Mühim olan bunu yakalayabilmek. O kalpte Hazret-i Allah olursa altının içine girse bir şey olmaz. Niçin? İçinde O var. O kalp boşsa küçücük bir menfaat girer ve işgal eder, o işgaliyetle de gider, nedamet çok faydası hiç yok.
Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime'sinde:
"Allah hiç kimsenin göğsünde iki kalp yaratmamıştır." buyuruyor. (Ahzâb: 4)
Ki birisini muhabbet-i Mevlâ'ya diğerini muhabbet-i mâsivaya hasretsin.
Şu halde kalbimizi muhabbet-i Mevlâ'ya hasredelim. Bir kalpte ikinci bir muhabbet yaşamaz. Diğer muhabbetler kalbin dışında bulunacak. Çocuksa şefkatle, hanımsa insanlık nefsi ile, dünya ise geçim için sevilecek. Para varsa kasada, kesede, eşya varsa evde, mal varsa mağazada bulunacak, kalpte bulunmayacak. Kalbe girerse muhabbet filizi eğilir, Hakk'a perde olur, kişiye yol vermez.
Bu şartlara inceden inceye riayet edersek Hazret-i Allah'ın rızâsına nâil olacağız, ezcümle O'nun kulu olacağız. Fakat bu olmazsa acaba neyin kulu olacağız? Dünyaya muhabbet ediyorsak dünyanın kulu, hanıma itaat ediyorsak hanımın kulu, yani kalbimizde nereye merbudiyet varsa onun kulu olacağız.
Günahların en büyüğü dünyaya muhabbettir.
Hataların da en büyüğü kişinin kendini beğenmesidir.
Onun için çok dikkat etmek lâzım. Otururken O'ndan yana olalım, konuşurken O'ndan yana olalım. Nerede olursak O'nunla olalım. Makam, mevki ve şöhret peşinde koşmayalım. Koşanlarla da beraber olmayalım... Yalnız Allah diyelim ve Allah diyenden mâdâsı ile ülfet etmeyelim.
Kurtuluş yollarını çizmişiz. Nefs-i emmâre'den Levvâme'ye, Levvâme'den Mülhime'ye, Mülhime'den Mutmainne'ye geçti mi ilâhi bir lütuf. Yani kolay değil. Burada ihlâsla ibadet ve taatına devam ederse, Allah-u Teâlâ'nın bütün emirlerine boyun büktüğü zaman; Râziye'ye, Mardiyye'ye çıktığı gibi, Nefs-i sâfiye'ye dahi çıkabilir ve fakat süzülmek kolay değil. İnsanlar bunun için kalıyor. O geçitten kimsenin haberi yok. Herkes kendi âleminde.
Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"İnsanlar uykudadırlar, öldükten sonra uyanırlar." (K. Hafâ)
Halk niçin uykuda? Çünkü Hakk'tan sapmış, nefsine tapmış, şeytanın peşinde koşup duruyor. Böylece Hakk'tan, hakikattan ayrılmış. Zenginler sarhoş, kadınlar çılgın, orta tabaka şaşkın demişizdir.
Ama ne şiddetli ayılma, ne şiddetli ayılma. O zaman ayıldı, perde de açıldı, her şeyi gördü amma iş işten geçti.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"Siz cehennemi iğne deliği ucundan görseydiniz, başınızı secdeden kaldırmazdınız." buyuruyor.
Meğer Allah-u Teâlâ'nın lütfu, ihsanı, ikramı kurtarırsa, O bize rahmet ederse, O bize merhamet ederse... Yoksa bunca isyanla, ihsan mümkün değil.
Bu dünya hayatı hayaldir, ne ki varsa seriü'z-zevaldir. Çabuk zeval olan şey hayalatın üzerine kurulu. Kim isterse onun olsun. Yaşayış ahirette lâzım. Hayat, gerçek hayat budur.
İnsan her şeyi düşündüğü zaman kabristanı düşünsün. Kabristandakiler yiyordu, içiyordu, geziyordu, zevk safa sürüyordu. "Benim şuyum var, buyum var!" diyordu, bir maske kaldı. Masken de çürüdü, bir resim kaldı. Resim de ne gösteriyor? Allah-u Teâlâ ona bu nimetleri vermişti, amma bak ne oldu? Dikkat edin, yol çok ince. Yükle adamı almıyorlar.
Allah'ımız cümlemizi muhafaza buyursun, daire-i saadette, merkez-i selâmette bulundurduğu ve lütfuyla haşr-u cem ettiği kullarından etsin.