Hakikat Yayıncılık - Muhterem Ömer Öngüt’ün Eserleri | Hakikat Dergisi | Hakikat Medya | Hakikat Kırtasiye
Arama Yap
Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (234) - Şeyh Hüseyin Bin Abdullah el-Abbâsî -Kuddise Sırruh- (3) - Ömer Öngüt
Şeyh Hüseyin Bin Abdullah el-Abbâsî -Kuddise Sırruh- (3)
Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (234)
Dizi Yazı - Hatm'ül Evliya Hakkında İzah ve Açıklamalar
1 Mart 2026

 

Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (234)

Şeyh Hüseyin Bin Abdullah el-Abbâsî -Kuddise Sırruh- (3)

 

Hâtem'ül-Evliyâ 'Velîyyü'l-Hamîd' Olan Allah'ın Velâyetteki 'Vekil'idir!

Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- Hazretleri "el-Husûs bi-Edâti'n-Nusûs fî Şerhi'l-Fusûs" adlı eserinde şöyle buyurmaktadır:

"Risâlet ve nübüvvet, daha doğrusu Şerî'at'la ilgili olan peygamberlik ve onunla ilgili olan resullük sona ermiştir; Allah kendisini ne 'Nebî', ne de 'Resul' diye isimlendirmemiştir. Kendisini 'Velîyyü'l-Hamîd' diye isimlendirmiş olan Allah-u Teâlâ, velâyetin ise ebediyyen sonunu getirmez. Şerî'at nübüvvetiyle kastedilen nübüvvet ve risâletin, O'nun ancak emri ve nehyiyle alâkalı bir velâyet olduğunda şüphe yoktur. Resuller ancak bu yönleriyle evliyâ olduklarından, zikrettiğimiz şeyi ancak Hâtemü'l-evliyâ'nın kandilinden görebilirler. Nitekim 'Velî'nin, Allah'ın bir ismi olduğu sâbittir. 'Resûl', emir ve nehiyle ilgili şeyin kendisiyle kâim kılındığı kimsedir, o ise Velîyyü'l-Hamîd olan Allah'ın Vekîl'idir. İşte bu, 'Hâtemü'l-evliyâ' kelâmı hakkındaki mânâlardan bir mânâdır." ("el-Husûs bi-Edâti'n-Nusûs fî Şerhi'l-Fusûs", İ.Ü. Ktp., AY, nr.: 4480, vr. 53b-54b)

Hazret burada Hatem-i veli "Velîyyü'l-Hamîd" olan Allah-u Teâlâ'nın vekilidir diyor. Burası çok mühim.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri; "Hâtemü'l-evliyâ, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- yolunda, onun nübüvveti ve Allah'ın mührü ile yürür." buyuruyor. (Hatmü'l-Evliyâ)

Nitekim Abdullah-ı Bosnevî -kuddise sırruh- Hazretleri;

"O Resulullah'ın halifesi değil, bizzat Allah'ın halifesidir." buyuruyor. ("Şerhü'l-Fusûs li'l-Bosnevî"; Nâfiz Paşa, no: 536, 500. yp.)

O, O'nun halifesidir. Allah-u Teâlâ'nın lütuf ve ihsanlarını akıl almaz.

Bu ilim onlar için bir sır.

Nitekim İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri de "Mektubat" adlı eserinin "317. Mektub"unda Allah-u Teâlâ'nın ona nasıl bir ilim bahşedeceğini, diğer velilere verilen ilmin bu ilmin yanında kabuktan ibaret kalacağını, ona ise ilmin özünü ihsan edeceğini şöyle açıklamıştır:

"O ilim ve mârifet; haller, vecidler, tecelliyât ve zuhurat libasına girmiştir. Bu dikkat sonunda, elbette bileceklerdir ki, bu mârifet ve ilimler, ulemânın ilimleri, evliyânın da mârifeti ötesindedir. Hatta, onların ilimleri, bu ilimlere nispetle kabuk kalır. Bu mârifet dahi, o kabuğun özüdür."

Abdülkerim-i Cîlî -kuddise sırruh- Hazretleri de "El-İnsanü'l-kâmil" isimli eserinde:

"Kimsenin erişemeyeceği bir makamdır." diyor. ("El-İnsanü'l-kâmil"; s. 455, trc. A. Mecdi Tolun)

İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri yine şöyle buyuruyorlar:

"Bu ilimlerin ve marifetin sahibi, bu binin müceddididir. Ki bu, ona bakanlara (iç yüzüne vâkıf olanlara) gizli bir mânâ değildir." ("Mektûbât"; 317. Mektûb)

Onu görmüyorsan, ona Allah-u Teâlâ'nın ihsan ettiğini de mi görmüyorsun, oradan da mı tanımıyorsun?

Allah-u Teâlâ Yahya Aleyhisselâm'a, son Peygamber'in ümmetinden olan bu büyük zâtı müjdeleyerek nebilerin ve resullerin dahi gıpta edeceği bir kemâlâtla göndereceğini vahyetmiş ve beyanlarının bir noktasında şöyle buyurmuştur:

"İzzet ve Celâl'ime yemin ederim; ben onu öyle bir gönderişle göndereceğim ki, Nebi'ler ve Resul'ler dahi ona gıpta edecekler!" ("el-Muhabbe li'l-Muhâsibî"; s. 22-23)

Resulullah Aleyhisselâm'ın değil, O'nun halifesi olduğu buradan belli.

Gıpta etmelerinin sebebi ve hikmeti; onu Allah-u Teâlâ gönderdiği için, irşadını O yaydığı için, bu nuru bütün dünyaya O sirayet ettirdiği içindir.

Bu doğrudan doğruya ilâhî bir lütuftur, kime dilerse ona verir.

Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"İşte bu Allah'ın fazl-u ikrâmıdır, kime dilerse ona verir. Allah büyük lütuf sâhibidir." (Cum'a: 4)

Dilediğine veriyor, O öyle murad etmiş. O'na kim karışabilir? Kime vereceğini O bilir. Mülkünü murad ettiğine verir, vazifeyi murad ettiğine verir, o kadar.

O seçip, O koyduğu için ona hiçbir kimsenin ulaşması mümkün değildir.

"Seni kendim için seçtim." (Tâhâ: 41)

İşte bu Âyet-i kerime'nin yeri burasıdır. Artık bunun üstünde bir söz olmaz.

İbrahim Aleyhisselâm, yaşlı ve o zamana kadar hiç doğum yapmamış Hazret-i Sâre'ye, Hazret-i Allah'ın lütfunu haber verdiği zaman hiç beklenmedik sevinçli haberi duyar duymaz titremeye başlamış, âdeta kendisinden geçmiş ve şöyle söylemişti:

"Bu gerçekten şaşılacak bir şey!" (Hûd: 72)

Melekler onun bu sözüne karşı çıkıp;

"Allah'ın işine mi şaşıyorsun?" diye hitap etmişlerdi. (Hûd: 73)

Allah-u Teâlâ bir diğer Âyet-i kerime'sinde:

"Allah dilediğini yapar." buyurmaktadır. (İbrahim: 27)

Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah-u Teâlâ ihsan edendir. Verdiğine kimse mani olamaz. Vermediğine de kimse bir şey veremez.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Şüphesiz ki Allah insanlara karşı lütufkârdır." (Mümin: 61)

Süleyman Aleyhisselâm Belkıs'ın tahtını kimin getireceğini maiyyetine sorduğu zaman cinlerden bir ifrit "Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm" demişti.

Kitaptan ilmi olan Hızır Aleyhisselâm ise "Sen gözünü açıp yummadan ben onu sana getirebilirim." dedi.

Süleyman Aleyhisselâm tahtı yanında yerleşivermiş görünce şöyle buyurdu:

"Bu Rabb'imin lütfundandır. Lütfuna şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak istiyor. Şükreden kendisi için şükretmiş olur, nankörlük eden de bilsin ki Rabb'im müstağnidir, çok kerem sahibidir." (Neml: 40)

"Filân kişi getirdi." demedi.

"Rabb'im beni deniyor." dedi.

Allah-u Teâlâ onu peygamber seçtiği için, lütfunu da koyduğu için hemen anladı.

Çünkü O'nun izni ve iradesi olmadan hiçbir şey olmaz. Kime ne verdiyse o olur.


  Önceki Sonraki