
Bu vadinin sağı da solu da, yatışıp güven içinde olan nefsini tekrar heyecanlandırıp telaşa düşürecek, bu heyecan ve telaş nedeniyle tekrar ünsiyete sevk edecek şeylerin kuşatması altındadır.
Çünkü o, sülûk edeceği geniş umumi yola dönüş yapacaktır; emniyetli olan yola dönüş yapınca da, O'nu bilmekle ilgili bu haşyet onu korkuya sevk eder.
Nihayet o umumi yola ulaşarak, çok az bir şey dışında artık ondan çıkmaz; onun çoğu da kendisine yerleştirildiklerini bildiği şeyler hakkında olmaz.
Şu halde sen: "Yola çıkmayan varamaz, ancak yola çıkıldığı zaman varılabilir!" diyebilirsin. "Kendisine yüklenip saldırmadığın sürece hiçbir şey sana eziyet vermez!" de diyebilirsin…
Bu ise ancak, haşyetin onda uyandırdığı heyecanın yayılışının izleri görüldüğü zaman gerçekleşir.
Burada artık etrafında dönüp dolaşılanlar terk edilir, yola dönüş yapılır; artık ona lazım olan sadece sülûk etmek ve nefsini itminana erdirmektir.
Yola sülûk edince de onu bir arslan karşılar, önünü kesip onu durdurur! Bir gözetici gelir, -işte bu korkudur-; onu -kendi yolunun üzerinde durduğu için- buraya getirip yerleştirerek varlığını hissettirir.
İşte haşyet sahibinin misâli de, yol üzerinde arslanın pençesinin izlerini gören kişi gibidir.
Korkuya kapılanın misâli ise arslanın kendisini gören ve onunla karşılaşıp yol üzerinde onun tarafından durdurulan kişi gibidir.
Allah-u Teâlâ işte onunla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
"Muhakkak ki senin Rabb'in, elbette gözleyendir!" (Fecr: 14)
Dedi ki:
Sen, seni ilerletip öne geçmeye ulaştıracak, ilâhi zafere dek kavuşturacak olan "Ruh"u, cesedinin tümünün içinde ancak karnına gizlenmiş olarak bulursun.
Şu halde sana acı veren, seni değiştiren, bu nedenle -kendisini sıkıştırıp bunalttığı için- ruhu da meşgul edip baş aşağı döndüren hastalık, cesedin neresine isabet eder?
Bu yer, bütün cesedin içine işlenmiştir. Dıştan veya içten cesedin herhangi bir yerinde fenâlık meydana geldiği zaman, bu yerin içine de yerleşmiş olan ruhu sıkıştırıp meşgul eder.
Nefiste mevcut olduğunda, bu fenâlık nefis nedeniyle kalbi de meşgul etmez mi?
Kalp ve ruh onları itaate dâvet eder, nefis ise onları şehvetlere dâvet eder.
Kalp ve ruh meşgûl olduğunda, akla bakıp nazar etmesindendir.
Peki bu her gün böyle midir? Neye işaret etmekte [8b] ve hangi şeye delâlet etmektedir?
Bunu ziyadeleştiren, görünür kılan ve aklı iş görmez halde bırakan nedir?
Kul, muhabbet ve sevgiye muhtaçtır. Çünkü muhabbet ve sevgi tatlıdır, tatlı olan şey ise rahatlatıp ferahlatır.
Kalp ve ruh da işte bu meşguliyetlerinden sıyrılıp çıkınca, bu ferahlığın verdiği tatlılıkla meşguliyetten de sıyrılıp çıkarak, bunlar (şehvetler) tarafından işgâl edilir.
Çünkü kalbin kendisiyle açılıp genişlediği şey ferahlıktır. Onlar ise (onu) ortadan sürülmüş, yorgunluğa sürüklenmiş, üzüntü ve ızdırâba itilip zayıf düşürülmüş, acze sevkedilmiş bir halde bırakırlar.
Tâ ki nefis ortadan kaldırılıncaya dek, onun ilerleyişinin önlenip ortadan götürülmesi de ancak "Tatlılık"la gerçekleşir.