
Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- Hazretleri'de şöyle buyurmaktadır:
"Şu kadar var ki, kavrayışı düşük ve zayıf olanlar hakkındaki sonraki mânâ ise odur ki; peygamberlik zevki, velîlik zevkiyle bir değildir. Peygamberlik ilmi, kayıtlı bir isimle indirilen ilâhî emrin getirildiği şeydir. Bunun içindir ki gönderilen peygamber, kavmini 'Hâdî', yâni 'Hidâyete Erdirici' olan Allah'a dâvet eder. İ'tikâdlar hakkında varlığı kayıtlayan, sonra onlara O'na itâati emreden ve onları O'na karşı ma'sıyetten nehyeden ancak odur. İşte bu, resullerden olan peygamberlerin bir zevkidir. Velâyet ilmine gelince; İlâhî isimlere mukâbele eden ve âyân-ı sâbite'den ibâret olan mâlûm zerrelerin iktizâsı hakkındaki ilmin tâbî olduğu, İlâhî irâdeden inen şeydir. Zîrâ her İlâhî ismin eserinin zuhûru ve işinin imtisâli murâd edilmiştir. Onun hakkındaki hükmün zuhûruna, herhangi bir kimsenin mazhar kılınması da uzak görülmemelidir. Şâyet iş, onun aynında (özünde) böyle olmazsa, bundan dolayı İlâhî isimlerin ta'tîle uğramış olması lâzım gelir. Oysa ki Allah bundan uludur, âlîdir ve yücedir.
Kayıtlı iş, O'na dâvet eden kimse için Allah'ın 'Hâdî' ismiyle meydana geldiğinde, kişinin âyân-ı sâbite'sinde tuzağa düşürücü 'Mudill' ismi dışında sûretâ bir görüntü, bir perde meydana getirir ve ona öylece akseder. İşte bu öyle bir ilimdir ki, resuller onu gönderilmiş peygamberler olmaları nedeniyle göremezler, ancak velîlerden olmaları sebebiyle görürler. Şu hâlde onlardan daha düşük olan velîler, nasıl olur da bunu (Hâtemü'l-evliyâ'nın kandilinden) görmezler? Onların tâbîlikleri, öz tâbî olunurluk derecesine kavuşturmayan, onun yolunun şerî'atına kişinin tâbî olması yönünden bir tâbîliktir." ("el-Husûs bi-Edâti'n-Nusûs fî Şerhi'l-Fusûs", İ.Ü. Ktp., AY, nr.: 4480, vr. 53b-54b)
Niçin? Çünkü Allah-u Teâlâ Hâtem-i veli'nin âyân-ı sâbite'sini en mükemmel olarak halketmiş, onun âyân-ı sâbite'sine bu kemâliyeti koymuş ve bu mükemmeliyet âyân-ı sâbite'de zuhur etmiş. Binaenaleyh bu ancak Allah-u Teâlâ'nın âyân-ı sâbite'ye koyması ile mümkündür. Ona o kemâlâtı koyduğundan ötürü, veliler o kemâliyetten alabiliyorlar. "Siz de bu kemâliyetten istifade edin!" buyurmuş. Herkes nasibi kadar alacak.
Özü budur. Allah-u Teâlâ özü oraya koymuş. Özü ona, sözü size.
Tek kelime ile hepsini ona gördürecek.
İlâhî ilim ve sırların "Hâtemü'l-velâye" mertebesinden alındığına dikkati çeken Muhammed el-Verrâdî -kuddise sırruh- Hazretleri, "Âyân-ı sâbite" ile müşâhadenin de ancak bu mertebeden gerçekleşebileceğini ifâde ederek aynı eserinde şöyle buyurmuşlardır:
"Allah, peygamberlere hatmiyyet velâyetine tahsis edilen ilimleri ve sırları müşâhade ettirince, ancak Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-e tahsis edilen velâyet cihetinden müşâhade ettirir."
"Veliler tarafından müşâhadesi onun (Hâtemü'l-evliyâ'nın) mişkât maddesinden cârî olduğu için, 'Âyân-ı sâbite ile müşâhadeye dâir zikredilen bu sırrın resuller için de müşâhadesi ancak Hâtemü'l-veli mişkâtından meydana gelebilir. İyi anla!.." "Kitâbu Nusûsu'l-Kilem fî Şerh-i Fusûsu'l-Hikem"; Hâlet Efendi, nr.: 258, 32b-33a vr.)
Az evvel arzettiğimiz gibi Allah-u Teâlâ özü oraya koymuş, müşahade ile sözü onlara bırakmış. Müşahade et, gör ve söyle!
Demek ki ilimleri ve sırları oraya koyacak ki, orada olsun, oradan alınsın. İlimleri ve sırları oraya koyacak, koyduğu yerden alınacak.
Muhammed Aleyhisselâm'a tahsis edilen velâyet cihetinden müşâhade ettirmesinin mânâsı; onun velâyeti onda da olduğu için, ona bakıldığı zaman oradan intikal eder ve oradan en güzel şekilde görülür.
Rükneddîn eş-Şirâzî -kuddise sırruh- Hazretleri "Nusûsu'l-Husûs fî Tercemeti'l-Fusûs" adlı eserinde Hâtemü'l-evliyâ'nın, velileri "Veli" yapan ilâhî ismin mazharı olduğuna dikkati çekerek şöyle buyurmuştur:
"İşte Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanmaktan ibaret olan velâyet şartları nedeniyle 'Evliyâ' diye isimlendirilen velilerin tümüyle ilgili olarak, Hâtemü'l-evliyâ'nın hâli de böyle olur. Ben her velinin bürünebileceği (sıfatları) beyan ederken; varlıkla isimlendirilerek resmedilmiş hayallere ve nurlara mazhar olunarak isme dönüşmüş birtakım sıfatlara göre; zamana bağlı olan velinin ilâhî ahlâkla ahlâklanışını sağladıktan sonra, sırayla Hakk'ın fiillerinde, sıfatlarında ve zâtında fânî kılıp; fiilî, sıfâtî ve zâtî mevcûdiyetlerle onları varlıklarından sıyırarak yol aldıran velâyet şartlarını kastediyorum. Zira 'Velâyet' Hakk'ın zâtının isimlerinden bir isimdir. O hem Veli, hem de Hamîd'dir. Şimdi veli nerededir, onları veli yapan ismin mazharı nerededir?" ("Nusûsu'l-Husûs fî Tercemeti'l-Fusûs"; Pertev Paşa, nr.: 295, 74b-75a vr.)
Veli ism-i şerif'ini ona O vermiş. Çocuğa anne baba isim verir, ona da Hazret-i Allah kendi isminden isim verir.
Allah-u Teâlâ veli kulları hakkında Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:
"İyi bilin ki, Allah'ın veli kulları için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklar." (Yunus: 62)
"Onlar iman edip takvâya ermiş olanlardır." (Yunus: 63)
"Dünya hayatında da ahirette de onlar için müjdeler vardır." (Yunus: 64)
Nitekim Muhyiddîn-i İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri "Ankâ-i Muğrib" adlı eserinde:
"İsmi 'Allah'ın kulu'dur." buyurmuştur. (sh: 75)
İsminin "Allah'ın kulu" olması, O'nun hem kulu hem kölesi olmasıdır.
Bunu çok doğru söylemiş. Rabb'im bana bunu duyuruyor. Ben şimdi Allah-u Teâlâ'nın yanında neyim biliyor musunuz? Bir adamın kölesi olur ya, ben de Rabb'imin kölesiyim. O'nun yanında dururum. Hem kulu hem kölesi. Bu söz doğrudur. Hem kuluyum, hem kölesiyim.
O O'nun sevgilisi olmuş, ona hazineyi O açmış. Kendi ismini ona takmış. O isim babanın taktığı isme benzemiyor. O her şeyi görüyor, her şeyi biliyor.
Onu "Hâdî" ism-i şerif'inin de mazharı yapmış. Hidayet verici Allah-u Teâlâ'dır, fakat onu da hidayet rehberi yapmış, ona akıtmış, ona vermiş, onda tecelli etmiş. Bu da hidayet vericidir, amma ancak O'nun hidayetinden hidayet verir. Daha doğrusu O hidayet verir de, başkası görülür. Onu ileriye sürmüş. Bu çok gizli bir husustur. Onu kimseye vermemiş. O kime taktıysa, kime o lütfu bahşettiyse, bu hâle ancak o erer.
Sadreddin-i Konevî -kuddise sırruh- Hazretleri "Kitâbü'l-Fukûk" isimli eserinde Hâtem'ül-evliyâ ile Hâtem'ül-enbiyâ arasındaki şer'î bağlılığın mâhiyetini beyan etmek üzere şöyle buyurmuşlardır:
"Hâtemü'l-evliyâ, Hâtemü'r-rüsul'ün şeriatına tâbi olduğu için şeriatı zâhirde ondan alır. Bâtında ise vahiy meleğinin Hâtemü'r-rüsul'e onu aksettirdiği yerden, aynı kaynaktan alarak, şeriat hususunda Hâtemü'r-rüsul ile denkleşir." ("Kitâbü'l-Fukûk fî Müste'nedâti Hikemü'l-Fusûs"; sh. 31)
Ne lütfederse, ne ihsan ederse ve ne murad ederse orada veriyor. O oradan alıyor. Çekecek ki söyleyecek, söylediğini sana bildirecek. Amma sana söylerken de kimse duymayacak, kimse bilmeyecek. Bu ise harfsiz hurufatsız olur. Onun için yanyana olacak ki, O buyuracak, sen anlayacaksın...