Hakikat Yayıncılık - Muhterem Ömer Öngüt’ün Eserleri | Hakikat Dergisi | Hakikat Medya | Hakikat Kırtasiye
Arama Yap
Başyazı - İnsanlık Bi̇r Yere Gi̇di̇yor Ama İyi̇ Bi̇r Yere Gi̇tmi̇yor!.. - Ömer Öngüt
İnsanlık Bi̇r Yere Gi̇di̇yor Ama İyi̇ Bi̇r Yere Gi̇tmi̇yor!..
Başyazı
İsmail Yavuz
1 Şubat 2026

 

"Andolsun ki Ben de Yeryüzünde Onlara (Günahları) Süsleyeceğim ve Onların Hepsini Mutlaka Azdıracağım."
(Hicr: 39)

"Şeytan Şüphesiz ki Sizin Amansız Bir Düşmanınızdır, Siz de Onu Düşman Tutun. O Kendi Taraftarlarını, Çılgın Alevli Cehennem Halkından Olmaya Çağırır."
(Fâtır: 6)

"Rabb'imin Merhameti Olmadıkça, Nefis Olanca Şiddetiyle Kötülüğü Emreder."
(Yusuf: 53)

"Ümmetim Üzerine Öyle Bir Zaman Gelecektir ki İslâm'ın Yalnız İsmi, İmanın Resmi, Kur'an'dan İse Harf ve Hurufat Kalacak."
(Hadis-i Şerif)

NE OLUYOR BİZE? NEREYE GİDİYORUZ?
EN KIYMETLİ DEĞERLERİMİZİ ÇALIYORLAR;
İMAN, AHLÂK, EDEP, HÂYÂ, SEVGİ, SAYGI NEREDE? NE İMAN, NE VİCDAN KALDI!..
UYANIN! NESİLLERİMİZ ELİMİZDEN KAYIYOR!

İNSANLIK BİR YERE GİDİYOR AMA İYİ BİR YERE GİTMİYOR!..

 

Ebu Sâlebetü'l-Haşenî -radiyallahu anh- Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e:

"Ey iman edenler! Siz kendi nefislerinizi ıslah etmeye bakın. Siz doğru yolda bulundukça yoldan sapanların size zararı olmaz." (Mâide: 105)

Âyet-i kerime'sinin tefsirini sorduğunda şöyle buyurmuştur:

"Yâ Ebu Sâlebe! İyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış. Ne zaman ki aşırı derecede cimrilik hâkim olur, nefislerin arzusu peşinden gidilir, dünya ahiret üzerine tercih edilir, herkes kendi görüşünü beğenir, kimse kimseyi tanımaz bir hâle gelirse, o zaman kendini kurtarmaya bak ve halk tabakasını bırak! Muhakkak ki sizin arkanızda karanlık gece parçaları gibi fitneler vardır. O fitneler içerisinde, sizin üzerinde bulunduğunuz inancın benzerine sımsıkı yapışan bir kimse için, sizden elli kişinin sevabı kadar sevap vardır."

Ashâb-ı kiram: "Yâ Resulellah! Onlardan elli kişinin sevabı kadar sevabı vardır değil mi? (Yani 'Sizden' kelimesi yanlışlıkla mı kullanıldı?)" diye sorduklarında buyurdu ki:

"Hayır! Sizden elli kişinin sevabı kadar sevap alır. Çünkü siz iyiliklerde yardımcı bulursunuz, fakat onlar bulamazlar." (Ebu Dâvud-Tirmizî-İbn-i Mâce)

 

Küfür, isyan ve kötülüklerin, büyük bir mânevî âfatın her yanı sardığı; büyük-küçük, yaşlı-genç, kadın-erkek herkesin bu âfat seline kapıldığı, Resulullah Aleyhisselâm'ın "Kendini kurtarmaya bak!" buyurduğu bir zamandayız.

Bu zamanın seyyiat zamanı olduğuna dair çok yayınlarımız oldu. Ancak kötüye gidiş, çürüme öyle bir hızlanıyor, öyle bir büyüyor ki; bir sene içerisinde bile sanki yeni ve daha büyük bir kötülük çağına giriliyormuş gibi bir dönüşüm yaşanıyor.

Farz-ı muhal; bütün Türkiye'yi yerle yeksan eden bir deprem yaşanmış olsa, gelir geçer, ölen ölür, kalanlar yeniden ayağa kalkmaya çalışır. Ancak her gün böyle bir deprem olursa kim ayakta kalabilir, kim buna takat getirebilir.

Âdeta buna benzer o kadar büyük bir mânevî afat yaşanıyor ki; her şeyi yutup sürükleyen bir tsunami, büyük bir sel gibi önüne çıkan herkesi alıp götürüyor, mâneviyatını, imanlarını öldürüyor.

Farkında bile değil; "Doğru yapıyorum" zannediyor, şeytan ve nefsi yanlışı, sapıklığı doğru gösteriyor.

"Şeytan onlara yaptıkları işleri güzel gösterip, onları doğru yoldan çıkardı. Halbuki kendileri bunu anlayacak durumda idiler, (bakıp ibret alabilirlerdi)." (Ankebût: 38)

İnsan kendini kurtaramıyor, kendini kurtarsa ailesini kurtaramıyor, hanımını kurtarsa çocuğunu kurtaramıyor.

Oysa Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde inananlara şöyle emir buyuruyor:

"Ey iman edenler! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun." (Tahrîm: 6)

Bu bir emr-i ilâhî'dir. O hâlde kendimizi ve âilemizi korumak için bu devirde çok daha büyük bir azim, çok daha büyük bir gayret içinde olmamız lâzım.

Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin;

"Allah-u Teâlâ'nın kurtarması ile kurtulur. Yoksa bugün ben "Kurtuldum!" diye bir şey bilmiyorum." buyurdukları zamandayız.

Eskiden çocuğunuz iyi bir çevrede, düzgün aile çocuklarıyla arkadaşlık yaptığı zaman gözünüz arkada kalmıyordu. Oysa bugün fitne evlerin içine, cebimize girmiş durumda.

Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde:

"Kıyamet kopmadan önce vuku bulacak alâmetlerden altı şeyi sayınız" buyurduktan sonra beşincisini şöyle haber vermişlerdir:

"İstisnasız her Arap evine girecek bir fitnenin yayılması." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1313)

İşte bu zaman, her türlü kıyamet alâmetinin zuhur ettiği âhir zaman.

Büyük bir ahlâksızlık, nezaketsizlik, dinsizlik, küfür, nefsanî yaşam, dünyevî haz ve istek, para hırsı, şuursuzluk bombardımanı yaşanıyor. İlmini, bilgisini almış, karakteri oturmuş bir müslüman bile kendisini korumakta zorlanıyor, çocukların durumu ne olacak?

Eskiden az bir gayretle âileyi korumak mümkündü. Oysa bugün iş çok ciddi; kişinin kendisine, ailesine, çocuklarına günlük anlık dikkat etmesi, üzerlerine titremesi lâzım. Her şeyden önce insan kendisini disiplin altına alması, boşluk bırakmaması, kendisi örnek olması lâzım. Evde sürekli elinde telefon olan bir anne-baba çocuğundan ne bekleyebilir? Önce kendisinde boşluk bırakmayacak ki çocukta da boşluk olmasın ve o boşluktan şeytan, nefis, düşman sızamasın. Yoksa çok zor.

Televizyonda, filimlerde, dizilerde, bilgisayar oyunlarında, şarkılarda, sosyal medyada her yerde insanın insanlığına düşman, nefse cazip, nefsin azgınlığına hitap eden içerikler, şiddet, ahlâksızlık, iffetsizlik, gaddarlık, sabırsızlık ... pompalanıyor, fışkırıyor.

Bir bakıyorsunuz, en mütedeyyin, en dindar bir ailenin çocuğu hiç umulmayacak işler, azgınlıklar yapıyor. Hiç umulmayacak insanlar bir bakıyorsunuz ne haramlar, ne kabahatler işlemiş. Ağzına sigara almamış koca koca adamlar uyuşturucuya, fuhuşa, kumara kapılıyor.

Geçtiğimiz aylarda savcılar uyuşturucu opersayonu yaptılar. Çorap söküğü gibi nice ünlünün, hiç ummayacağın insanların uyuşturucu ve zina batağına battığını gördük.

Her türlü haramın reklamı cebimizde, her türlü harama ulaşmak bir tık ötede. Şeytanın bütün yolları açık. Dürüstlük, doğruluk, edep, iffet, haya, namus, vakar, ciddiyet, nezafet ... gibi ahlâk umdelerinin yerinde yeller esiyor. Parmakla göstermek için bile bu vasıflara sahip insan bulmak zorlaştı. İnsanlar Allah'tan uzaklaştı, Allah korkusu kalmadı.

Bu fırtınalı denizde insanın gemisini yüzdürmesi, ayakta tutması imkânsız hâle geldi. Meğer ki Allah-u Teâlâ lütfu ile muhafaza etsin, hıfz-u himayesine, tasarruf-u ilâhiye'sine alsın.

Bu sebeple çok duâ etmemiz, çok sığınmamız, çok azmetmemiz lâzım. O'na sığınmaktan başka bir kurtuluş mümkün değil.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Kur'an-ı kerim'de:

"Biz Âdem'de azim bulamadık." buyuruyor. (Tâhâ: 115)

Çok korkutucu bir Âyet-i kerime. Bizde de azim arandığı apâşikar. "Sizden de azim bekleniyor, ona göre hareket edin." manası çıkıyor.

Hazret-i Allah lütfetmezse, itimat edin yapılacak hiçbir şey yok. Allah'ımız lütfederse olur. Çünkü içeride korkunç bir nefis, onun da bitmez tükenmez arzuları var. Şeytan var, cin şeytanları var.

"İblis: 'Şu benden üstün kıldığına da bir bak! Eğer kıyamet gününe kadar beni ertelersen, yemin ederim ki pek azı dışında onun neslini kendime bağlayacağım.' dedi." (İsrâ: 62)

Şeytan kibir, hased ve kıskançlığı sebebiyle Allah'a isyan etmiş, insana düşman olmuştur. Amacı insanları yoldan çıkarmaktır. Ve bunda da muvaffak olmuştur.

Nitekim Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:

"Andolsun ki İblis onların aleyhindeki zannını gerçekleştirdi.

Müminlerden bir fırka hariç olmak üzere hepsi ona uydular." (Sebe: 20)

Ve şeytan bu işte yalnız değildir, gerek cin şeytanlarından, gerek insan şeytanlarından büyük bir ordusu var. Ordusuyla saldırıyor.

İşte en büyük savaş budur.

Bu zamanda şeytanın bütün yolları açık. Teknolojiyi yöneten, sosyal medya gibi mecraların sahibi olan insanlar ise insan şeytanı olmuşlar, nefsanî şeytanî bütün yolları açıyorlar, iffet, ahlâk için kıllarını kıpırdatmıyorlar. Ülkeleri, kanunları hiçe sayıyorlar. İnsanlığı, müslümanlığı öldürmek için, insan düşmanlığında, insanlık düşmanlığında şeytanla işbirliği yapıyorlar.

Gerek sapkın inançları, gerek kin, kibir, hased ve çekememezlik sebebiyle insanlara düşman olmuş, şeytanlaşmış insanlar, kavimler var.

Amaçları insanları yoldan çıkarmak, küfür ve ahlâksızlığı yaymak, insanı insan olmaktan çıkartıp hayvan haline getirmektir. İnsanlığı gütmek, kontrol etmek, kendi çıkarlarına göre yönetmek isterler. Ellerindeki imkânları ahlâk ve faziletin yayılması için değil, tam tersi gaye için kullanırlar.

"Allah'ın nimetini nankörlükle karşılayanları ve (peşlerine taktıkları) toplulukları helâk olacakları yere, yaslanacakları cehenneme götürenleri görmedin mi?" (İbrahim: 28)

Birçok yahudiyi bu işlerin başında bulursunuz. Meselâ dünya ahlâksız filim endüstrisinin sahiplikleri de yahudilere aittir.

Filmler, çizgi filimler, bilgisayar oyunları, diziler, şarkılar, sosyal medya gibi insanı ahlâksızlaştırmak için kullanabilecekleri sektörlere hakim olmaya büyük önem verirler.

Dikkat ederseniz bu mecraları kullanarak küçüklükten itibaren çocukların beynine aile kavramını yıkıcı, LGBT gibi akımları özendirici, cinayeti, uyuşturucu kullanımını, nikâhsız birliktelikleri, her türlü sapkınlığı özendirici zehirler enjekte ediyorlar.

"İnsanları özgürleştireceğiz." gibi lâflarla sûret-i haktan görünüyorlar ve fakat arkasından günahın, isyanın, ahlâksızlığın kapılarını ardına kadar açıyorlar. Şeytanî, nefsani şeyleri özgür bırakıp, teşvik edip, yaymaya çalışıyorlar; rahmanî faziletleri mahkûm edip yok etmeye çalışıyorlar, kısaca şeytanlık için çalışıyorlar.

İnsanoğlu zayıf yaratıldığı için, içinde nefis denilen kötülüğe meyyal bir hayvani ruh taşıdığı için bu tuzaklara düşenler çok oluyor.

Nefsanî, şeytanî zevklerle dolu bir sanal dünya kurdular, insan-oğlunun zaaflarını sonuna kadar sömürüyorlar.

İnternet çağı dediğimiz teknolojiler; eğitim, bilim, sağlık gibi insanlığa faydalı alanlarda kullanılabilecekken bu küresel tekel konumundaki firmalar ellerindeki teknolojiyi insanın beynini ele geçirmek, insanı insan yapan iç dünyasına hükmetmek için kullanmaya çalışıyorlar. Kitleleri istedikleri gibi yönlendirmek, bilinçaltına girmek, beyinlerini uyuşturmak istiyorlar. Kendi güdümlerinde bir düzen kurma yolunda çok ilerlediler. İnsanın gönlünü, vicdanını âdeta hapsettiler. İnsanları tamamen bilinçsizleştirip, değerlerinden koparıp, gerçek anlamda modern köleler, mankurtlar haline getirmeye çalışıyorlar. Bunun için bu alanda yürütülen bilimsel çalışmalara büyük paralar harcayıp öncülük yapıyorlar. Her zaman olduğu gibi teknolojiyi insanlık için değil, kendi şeytanî düzenlerini kurmak ve korumak için kullanıyorlar.

İnsanların mahrem bilgilerini ele geçirmeye çok önem veriyorlar. Hem insanları yoldan çıkartıyorlar, hem de aynı zamanda her türlü istihbaratı ele geçiriyorlar.

Filistin'e gitmek için önce İsrail'e gitmek zorunda olan insanları, sosyal medyada, mesajlaşma programlarında yazdıklarını gösterip sorguluyorlar. Bu sosyal medya şirketleri Amerikan hükümetiyle paylaşmadıkları bilgileri olduğu gibi İsrail'in eline veriyorlar.

Epstein davasında ortaya çıktığı gibi FETÖ benzeri kaset-kumpas-şantaj taktikleri ile ülkeleri yönetmek için her türlü ahlâksızlığı yapmaktan, insanların yatak odalarını bile kayda alıp kullanmaktan çekinmiyorlar.

Amerika'yı, birçok ülkenin yönetici elitini böyle böyle ele geçiriyorlar, kendi sapkın gündemleri için kullanıyorlar veyahut ses çıkartmalarını engelliyorlar.

İsrail elde ettiği istihbaratı, yapay zekâ şirketleri ile de işbirliği yaparak Filistin'i, Gazze'yi, İran'ı, Suriye'yi, Lübnan'ı bombalamak, işgal etmek için kullanıyor, insanları öldürüyor. İsrail'in hedef tespiti için yapay zekâ şirketleri ile birlikte çalıştığı biliniyor.

Dünya saltanatını, maddiyatı elde etmek için, dünyanın kanını emmek için, insanların topraklarını ele geçirmek için canlarını alıp soykırım yapmakla yetinmiyorlar, aynı zamanda büyük bir ahlâk soykırımı yapıyorlar, insanlık değerlerini yok etmeye çalışıyorlar.

Gün gün beyni uyuşturulmuş, ruhu esir edilmiş, değerlerinden, dinden, imandan, Allah'tan, cihad aşkından uzaklaşan bir nesil ortaya çıkıyor. Ahlâktan, faziletten, gelenek ve görenekten koparılıyorlar. Bu yolla istikbalimizi söndürmek, gelecek nesillerimizi kendi güdümlerinde modern bir esarete mahkum etmek istiyorlar.

Eskiden sömürgeciler milletlerin toprağına el koyar köleleştirirlerdi. Bu yeni türeme şeytan işbirlikçisi sömürgeciler insanların gelecek nesillerine el koyuyor, beyinlerini sömürgeleştiriyor, insanoğlunu hak ve hakikatten uzaklaştırıp insanlığın geleceğini ele geçirmeye çalışıyor.

"Andolsun ki o sizden birçok nesilleri kandırıp saptırmıştır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?" (Yâsin: 62)

İnsan; aklını, kalbini dolduran suretlerden kurtulup gerçek özgürlüğe, ilâhî vuslata kavuşmaya istidatlı iken insanın beynini gönlünü tamamen suretlerle doldurmaya, insanı oyun ve eğlenceye olan zaafından istifade ile esir almaya çalışıyorlar.

Âyet-i kerime'de buyurulduğu gibi;

"Onlar şeytan taraftarıdırlar." (Mücâdele: 19)

Askeri ve yardımcısıdırlar. Günah, isyan, tuğyan ve düşmanlık hususunda birleşmişlerdir.

"İyi bilin ki, asıl kayba uğrayanlar şeytan taraftarı olanlardır." (Mücâdele: 19)

Çünkü onlar şeytanın partisine iltihak etmişler, dünya saâdetinden ahiret selâmetinden mahrum kalmışlardır.

Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyuruyor:

"Ey Âdemoğulları! Ben size: 'Şeytana ibadet etmeyin, o sizin apaçık bir düşmanınızdır. Ve bana kulluk edin, bu dosdoğru bir yoldur!' diye emretmedim mi?" (Yâsin: 60-61)

Kendisini şeytana teslim eden kişi ona ibadet ediyor demektir.

Akıllı insan, hayır görse bile düşmanından bir şey kabul etmez. Çünkü onun tuzağından emin olunmaz.

Bir insanın oturduğu evinin yanıp kül olması büyük bir ibtilâdır, büyük bir afattır. Oysa imanının yanıp kül olması çok daha büyük bir afattır, kıyası kabil değildir. Zira birinde dünyalık bir malı gidiyor, diğerinde ebedî hayatı gidiyor.

Binaenaleyh görünen-görünmeyen, maddi-mânevî tehlikeler, belâlar, fitneler her tarafımızı sarmış durumda.

 

Gençlik Nereye Gidiyor?

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:

"Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, onlar seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanna uyarlar ve yalandan başka söz de söylemezler." (En'am: 116)

Çok kötü bir gidişat var. Dikiş tutmayan bir açık yara gibi, toplumu aşağıya çeken büyük bir zaafiyet var. İman, vicdan, ahlâk, hâyâ, edep sükût etmiş, ayıp, günâh diye bir şey kalmamış.

Gençler arasında nikâhsız birliktelikler, üç gün biriyle beş gün başkasıyla yaşamak gibi rezillikler, birkaç kişiyle birlikte yaşamak gibi pespayelikler gittikçe yayılıyor ve daha kötüsü bunlar normal görülmeye başlanıyor. Ve bu şuursuzluk ve kuralsızlık, fuhuş, kumar, uyuşturucu, alkol gibi birçok haramı beraberinde getiriyor.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde:

"Belâ ve fitneden başka dünyanın hiçbir şeyi kalmadı." buyuruyorlar. (İbn-i Mâce, 4035)

O zamanda böyle olursa bugünü artık siz kıyas edin.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde, yaşadığımız bu zamanı, halkın bugünkü durumunu 1400 yıl önce olduğu gibi haber vermişlerdir.

Hazret-i Ali -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir gün:

"Gençlerinizin fıska düştüğü, kadınlarınızın azdığı zaman haliniz ne olur?" buyurdu.

(Yanındakiler hayretle):

"Yâ Resulellah! Yani böyle bir hâl mi gelecek?" dediler.

"Evet, hatta daha beteri!" buyurdu ve devam etti:

"Emr-i bil-ma'ruf'ta bulunmadığınız (iyilikleri emretmediğiniz), nehy-i anil-münker yapmadığınız (kötülüklerden nehyetmediğiniz) vakit haliniz ne olur?" diye sordu.

(Yanındakiler hayretle): "Yani bu olacak mı?" dediler.

"Evet, hatta daha da beteri!" buyurdular ve sormaya devam ettiler:

"Münkeri (kötülüğü) emredip, ma'rufu (iyiliği) yasakladığınız zaman haliniz ne olur?"

(Yanında bulunanlar iyice hayrete düşerek): "Yâ Resulellah! Bu mutlaka olacak mı?" dediler.

"Evet, hatta daha da beteri!" buyurdular ve devam ettiler:

"Ma'rufu münker, münkeri de ma'ruf saydığınız zaman haliniz ne olur?"

(Yanındakiler): "Yâ Resulellah! Bu mutlaka olacak mı?" diye sordular.

"Evet olacak!" buyurdular. (Mecma'uz-zevâid)

Öyle değil mi? İyinin kötü, kötünün iyi kabul edildiği bir zaman değil mi? Nikâhsız yaşama hatta livatayı bile normal kabul ediyorlar, dindar, nikâhlı, iffetli kızlarımızı kötü göstermeye çalışıyorlar. Buna mümasil dinin yasakladığı her türlü kötülük yüceltiliyor, iyiler ve iyilik karalanıyor.

Gençler arasında zinanın serbest yaşanması, erkeğin erkekle, kadının kadınla yetinmesi, cinsiyet değiştirme gibi vakalar, fuhuş, yuva kurmanın gereksiz olduğu gibi düşünceler çok arttı. Nefsinin şehvetinin arzusuna kolay ulaşabildiği için de evlilik müessesesi hor ve hakir görülüyor. Evlenenler kısa zamanda boşanıyor. Çocuk yetiştirmek bir eziyet, bir engel olarak görülüyor. Aile kurumu büyük tehdit altında, çöküyor. Unutmamak gerekir ki; aile çökerse cemiyet çöker, cemiyet çökerse devlet çöker.

İslâm'ın en parlak devirlerinde, asırlarca sonra gelecek bozuklukları olduğu gibi görüp tasvir etmek, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in apaçık bir mucizesidir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in haber verdikleri o günleri yaşıyoruz. Daha Hadis-i şerif'in en başında en mühimini şöyle ifade buyuruyorlar:

"Gençlerinizin fıska düştüğü, kadınlarınızın azdığı zaman haliniz ne olur?" deyince, Ashâb-ı kiram hayret ediyorlar;

"Böyle bir hâl mi gelecek?" diye soruyorlar.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

"Evet! Hatta daha beteri!" buyuruyorlar.

Bugünkü durum.

Hadis-i şerif'in devamında sayılanların hepsi bugün yaşanıyor.

Gençler fısk-u fücura özendiriliyor, gelecek nesillerimiz öz benliklerinden uzaklaştırılıyor.

Suç çeteleri öncelikle çocukları, gençleri kullanıyor. Cinayet için, yaralama, şantaj için, uyuşturucu için, fuhuş için, her yerde çocuklar kullanılıyor. "Daltonlar", "Casper" gibi isimlerle anılan çetelerin çocukları kullandığı haberlere yansıdı. Çocukların ergenlik döneminde aileleri ile yaşamış oldukları çatışmalardan istifade edip, çocukların kişiliklerinin gelişip değiştiği bu dönemlerinde "Ben de büyük bir bireyim" arayışında olmalarını kullanıyorlar ve özellikle sahipsiz çocukları rahat yönlendirip yönetiyorlar. Aynı zamanda yakalandıkları zaman daha az ceza ile veya ceza almadan salıverilmelerinden istifade ediyorlar.

Hiç kimse benim çocuğum böyle şeylere bulaşmaz dememeli, özellikle arkadaşlık yaptığı kişilere çok dikkat etmelidir. Çoğu şey kötü arkadaşla başlıyor.

 

Çocuklarımıza Çok İhtimam Göstermeliyiz:

Aile efradını, çocuklarımızı cehennem ateşine sürüklenmelerine sebep olacak fitne ve isyanlardan korumak, Allah-u Teâlâ'ya itaat yoluna götürmek; yukarıda arzettiğimiz Tâhrîm Sûre-i şerif'inin 6. Âyet-i kerime'sinde Hazret-i Allah "Ateşten koruyun!" diye emir buyurduğuna göre bizim en mühim vazifemizdir.

Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri çocuklarımızın iman-ahlâk, edep-terbiye ile yetişmesine ve fitnelerden korunmasına, ahkâm-ı ilâhî'ye göre yetiştirilmesine ve terbiyesine çok önem vermişler, "Çocuklarınızı insaniyet ve İslâmiyet üzerine yetiştirin." buyurmuşlardı. "Çocuğun İlâhî Ahkâm Mucibince Terbiyesi ve Yetiştirilmesi" ismiyle bir eser neşretmişlerdi.

"Küçük yaşlardan itibaren kızlarına çeyiz düzmekle uğraşan anne ve babalar, çocuklarının en büyük çeyizi olan edepli ve ahlâklı olmayı gözardı etmektedirler. Bugün evde ihtiyaç duyulan şeyleri almak veya eksikleri gidermek kolaydır, fakat kızın edep, hayâ ve ahlâk eksikliğini gidermek zordur. Bunun içindir ki anne ve babaların çocukları adına yapmaları gereken ilk şey, küçüklüklerinden itibaren onları en güzel şekilde terbiye etmektir." (Çocuğun İlâhî Ahkâm Mucibince Terbiyesi ve Yetiştirilmesi, s.22-23)

"Beşeriyetin içinde nasıl numune olur, helâl lokma nasıl yediririm, onu geceleri Hakk'ın beğeneceği, gündüzleri halkın beğeneceği hale nasıl getiririm düşüncesi babanın vazifesidir.

Çocukları çok serbest bırakırsanız, dizginlerini tutmazsanız, elinizde bulundurmazsanız, yoldan çıkar. Sonra peşimden gel dersin amma gelir mi?

Onun için çocuğa evvelâ terbiye vermemiz lâzım, edep vermemiz lâzım, her güzelliği vermemiz lâzım. Ondan sonra bir şey beklersiniz. Kendi yerinize oturtursanız ne beklersiniz? Çocuk yerini bilecek, adam yerini bilecek, kadın yerini bilecek.

Çocuğa imandan sonra hemen cihadı kalbine ekelim ki, çocuk imanını, vatanını muhafaza etsin. Hazret-i Allah'a hizmet etsin." (Yolumuz Edep Yoludur, s. 201-202)

Yakaladığını kapıp götüren büyük âfattan, her yanımızı saran küfürden, fitne ve fücurdan çocuklarımızı, âilemizi koruyabilmek için yazımızın başında da arzettiğimiz üzere bu zamanda çok daha büyük bir gayretin içinde olmamız lâzım. Zaman çok kötü.

Önce kendimizdeki boşlukları alıp, çocuklarımıza örnek olmamız, sonra çocuklarımızın her anını takip edip, boşluk bırakmamaya çalışmamız lâzım.

Âile çocuğunu nasıl yetiştiriyor? Çocuğu serbest bırak, istediği gibi yaşasın, istediğini yapsın, sonra dizginle dizginleyebilirsen. Helâl lokma vermezsen, ahlâk, edep, terbiye, disiplinle yetiştirmezsen, sonra nasıl dizginleyebilirsin?

Bir bakıyorsunuz 12-15 yaşına gelmiş, namaz kılan, belli bir bilince kavuşmuş olmasını beklediğiniz çocuklar "Git buradan, öleceksin!" diye duvara yazı yazıyor ve yanına da hıristiyan haçı çiziyor. Sorulduğunda; "Biz bunu bilgisayar oyununda gördük. Yazdık sonra pişman olduk, sildik ama çıkaramadık!" diye cevap veriyorlar.

Çocuk işte diyerek geçiştirilecek bir mevzu değil. Çocuklarımız bilgisayar oyunu oynarken bile nelerin tesirinde kalıyorlar? Bir put, bir şirk mesabesinde olan haçı çiziyor. Bakın bir oyun nelere sebep oluyor!

Ey anne babalar! Ne yapıyoruz? Bunlar bizim çocuklarımız! Yeni nesil nereye gidiyor?

Ebu Ümâme -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'te şöyle buyurulmaktadır:

"Birtakım fitneler olacaktır. Kişi o fitnelerde mümin olarak sabahlayacak ve kâfir olarak akşamlayacaktır.

Ancak Allah'ın, ilim ile (kalbini) ihyâ ettiği kimseler (bu tehlikeden) müstesnâdır." (İbn-i Mâce: 3954)

Bu fitnelerden hıfz-u himaye olmadan, ilim olmadan, hakikati öğrenmeden korunmak mümkün değildir.

Binaenaleyh çocuklarımızı şiddetle zabt-u rapt altına almakla değil, ilimle, eğitimle, örnek olmakla koruyabiliriz.

Haçın şirk olduğunu, hıristiyanî bir sembol olduğunu hakkıyla bilen bir çocuk bunu çizer mi? Demek ki ilim noktasında boşluk var. Okuldan çevreden zaten alamıyor. Ailede biz bu eğitimi vermezsek çocuklar boş kalırsa, içine böyle sızıntılar olur.

Dikkat ederseniz diğer mecralara göre zararı az diye düşünülen bilgisayar oyunları bile beyne zehir akıtıyor. Çocukların ilgisini sürekli kılabilmek için şiddetle, adrenalini yükselten içeriklerle dolduruyorlar.

Çok dikkat etmemiz lâzım, en küçük yaştan itibaren çocuklarımızı yetiştirmemiz lâzım. Hergün gönlüne bir şeyler akıtmaya çalışmamız lâzım. Yoksa görüyorsunuz; internet, sosyal medya, bir oyun insan beynine, gönlüne nasıl etki ediyor! Nasıl ifsat ediyor!

Ne acı ki yeni nesil savruluyor. Peki anne babalar ne yapıyor? Vazifesini yapıyor mu? Herkes kendine bir baksın! Çocuklarımızın durumu nedir?

Onun içindir ki Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri bu zamanı; "İman kurtarma zamanı" olarak vasıflandırmışlar;

"Dünyanın sonundayız. İnsana lâzım gelen Hazret-i Allah ile olmak, devirlerin içine girmemek. Yani oraya yaklaştık. Şimdi bize lâzım gelen, iman ile göçmek için ve evlâd-ü ıyâli göçtürmek için tedbir almak." buyurmuşlardır.

Bunların hepsi özendirme ile oluyor. Uyuşturucusu olsun, cinayet olsun, kumar olsun, fuhuş olsun bütün bunlar hep özendiriliyor.

Filimlerde, dizilerde senaryolar, konular çok zaman bir merkezden yönlendiriliyor. Bir bakıyorsunuz dizilerde hırsızı-hırsızlığı hoş-sempatik gösteriyorlar, bir bakıyorsunuz tarihimizle dalga geçen, kötü gösteren filimler diziler çıkıyor, bir bakıyorsunuz şiddet, mafya, adam boğazlamayı normal gösteren içerikler çıkıyor. Devlet televizyonunda bile bir bakıyorsun adam önüne geleni vahşice öldürüyor, vuruyor, kırıyor, dişini söküyor, işkence yapıyor, boğazını kesiyor, korkunç bir görüntü.

Böyle olunca cuma namazında okunan hutbenin anlamı da kalmıyor. Kimisi bilerek, kimisi bilmeyerek bunlar özendiriliyor, sıradanlaştırılıyor, hem de bir nevi psikolojik travma oluyor. Hiç dikkat edilmiyor, hassasiyet gösterilmiyor. Sonra "Uyuşturucu, fuhuş yaşı küçük yaşlara düştü" diyoruz. "Şiddet arttı, adam öldürme çoğaldı." diyoruz.

İnsanlar bir yere gidiyor, evet gidiyor ama iyi bir yere gitmiyorlar.

Bu fitneler hepimizi, evlâd-u ıyâlimizi celbetmekte, sûret-i haktan görünüp hatalara, isyan ve günahlara sürüklemektedir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde inananlara şöyle emir buyuruyor:

"Ey iman edenler! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun." (Tahrîm: 6)

Ateşin taşla tutuşturulması, şiddetine, hararetinin fazlalığına dair bir işarettir.

Allah-u Teâlâ bu emr-i ilâhisi ile, müminleri kendilerini korumakla mükellef tuttuğu gibi; evlâd-u ıyâlini de ateşten korumakla mükellef kılmıştır. Aksi halde mesuldür.

 

Ahkâm-ı İlâhî mi, Çocuğun mu?

"İşini Hakk'a göre yapacaksın, halka göre değil.

Bu mevzuyu daha iyi kavramanız ve ahkâm-ı ilâhi'nin ince sırrına vakıf olmanız için bazı açıklamalar yapıp, adaletin ne kadar ince bir terazi olduğuna misal verelim:

"Bu benim kardeşimdir, hanımımdır, çocuğumdur; hoşgör!" dediği zaman dinden çıkar.

Emr-i İlâhi:

"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" (Hûd: 112)

Yine bir kişi; "Bana bak, emre bakma!" derse, dinden çıkar.

Hüküm Hazret-i Allah'ındır.

"Yaratmak da emretmek de Allah'a mahsustur." (A'râf: 54)

Bir tek Âyet-i kerime'yi bütün yarattığı insanlar, cinler bir araya gelip inkâr etse hepsi kâfir olur.

Sebep ne oldu şimdi? Her şeyin bir sebebi var.

Çocuğu evlendirdi. İyi, güzel, kibar bir kız aldılar. Fakat çocuk zâlim çıktı, kızı dövüyor, simsiyah yapıyor. Kızın karnında da çocuk var. Şimdi bu zâlim, o mazlum, ötekisi seyirci. Ha bu ahkâma uymaz diyoruz. Ve lâzım gelen her şeyi söylüyoruz. Ama oldu ve nitekim kız ayrıldı, gitti. Suç onlarda, çünkü kızı dövüyorlar, her gün dövüyorlar. Hatta bir gün, şöyle bir sözüm var: Bu çocuk zâlim, bu mazlumu dövdü, onu dövdüğü zaman babası acıyı çeker. Çünkü, Allah-u Teâlâ hiçbir kimsenin ahını bırakmaz. O, intikam alır. Ve sen küçücük bir kuvvetle intikam almaya çalışıyorsun da, azâmet-i İlâhi, senden almaz mı? Burada çok hatalı bir iş yapılıyor. "Bizim çocuğumuz. Bırak, bizim kızımız, bizim kadınımız" ama "Benim dediğim olsun!" dediği zaman ahkâm hükümsüz kalıyor, dinden çıkıyor. Şimdi bu oradan ileri geldi, bu gibilerin kaydığı yer burası.

Nitekim İyâs bin Abdullah -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz haksız yere eşini dövenler için şöyle buyurmuşlardır:

"Karılarını döven kimseleri hayırlılarınız olarak bilmeyiniz." (İbn-i Mâce: 1985)

Yavaş, yumuşak insanlar az hata yapar. Sert insanlar çok hata yaparlar.

Bu yolda yetişmezse, başka yolda yetişmesi mümkün değildir. Herkes haddini, hududunu bilsin.

Tarikat-ı aliye, İslâm'da en üstünü olanıdır.

Tarikat-ı aliye münevver bir yoldur. Kaynağı, Kur'an-ı kerim ve Hadis-i şerif'lerdir. "Allah-u Teâlâ'yı bilmek, bulmak ve O'na yaklaşmak için takip edilecek ibadet yoludur."

Tarikat-ı aliye'ye dehalet etmekten maksat, şeriatte inanılması gereken şeylere karşı yakîn hâsıl olmasıdır. Hakiki iman da budur.

Tasavvuf, İslâmî ilimlerin özü ve kaynağıdır.

Bunları arz etmekteki gayemiz; nerede olduğunuzu bilmeniz içindir." (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-, Sâadete Erenler, Felâkete Kayanlar, s. 384-385)

 

Şeytanın Nesil Üzerindeki Tasallutu:

Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri neslin üzerinde çok hassasiyet gösterirler, çocukların âhir zaman fitnesinden korunması gerektiğini, onların iman ve vatan sevgisi, cihad aşkı ile yetiştirilmesini isterdi.

Şeytan, Allah yolunda bulunmaktan ve O'na itaat etmekten nesli uzaklaştırmak için bütün gücüyle mücadele eder.

Allah-u Teâlâ'nın engin rahmetinden tardedildikten ve cennetten çıkarıldıktan sonra, şeytan kıyamete kadar kendisine mühlet verilmesini istemiş ve şöyle demişti:

"Eğer kıyamet gününe kadar beni ertelersen, yemin ederim ki pek azı dışında onun neslini kendime bağlayacağım." (İsrâ: 62)

Allah-u Teâlâ dilediği bir hikmete binaen onun bu isteğini kabul etti.

"Ancak ahirete imanı olan kimseyle, ahiretten şüphe edeni ayırdetmek için (ona bu ruhsatı verdik.) Rabb'in her şeyi gözetlemektedir." (Sebe: 21)

Şeytan cehenneme çağıran bir simsar ve tellâldır.

"Andolsun ki o sizden birçok nesilleri kandırıp saptırmıştır." (Yâsin: 62)

Oysa:

"Şeytanın inananlar ve Rabb'lerine güvenenler üzerine bir nüfuzu yoktur." (Nahl: 99)

Çünkü şeytan âciz bir mahluktur, Şeytanın zorlama gücü yoktur, vesvese vermek, aldatmak suretiyle taraftar elde eder.

İnsanlar "İman ettik, Rabb'imize güvendik." diyorlar ama imanlar sureta. Herkes kendi âleminde, şeytanla arkadaş, nefsiyle dost olmuş.

Bir mümin onun şerrinden kurtulmak için Allah-u Teâlâ'ya sığınırsa vesveselerinden ve tasallutundan emin olabilir.

Bunun içindir ki şeytanın müdahalesinden önce, tecrübe ve istikamet kazanmak için Allah-u Teâlâ insanlara günahsız çocukluk dönemi vermiştir. Binaenaleyh ana-baba bu dönemi ihmal ederler, çocuklarının terbiyesi ile ilgilenmezlerse, bu çok büyük fırsat kaçırılmış olur.

Çocukların maddî ihtiyaçlarını gidermek yeterli değildir, mânevî açıdan da doyurulmaları gerekmektedir. Çocuklara ölümü küçük yaşlarda duyurmalı ve sevdirmelidir, yoksa ölümü unutur ve dünyaya sarılır.

Çocuklar müslümanların en kıymetli varlıklarıdır. Çocuk anne-babanın yanında bir emanettir. Çocuğun kalbi tertemizdir, işlenmemiş sâde bir cevherdir. Kendisine verilecek her şeyi kabul edecek durumdadır.

Çocuğa doğru şeyler öğretilir ve iyi alışkanlıklar kazandırılırsa, bu duygu içinde gelişir. Anne-baba da Allah katında mükâfatlarını alırlar. Fakat onları hayvanlar gibi başıboş bırakırlar, kötü alışkanlıklar kazandırırlarsa, onların günahı anne-babanın boynuna olur.

Anne-baba istikametten ayrılırlarsa, çocuklar da ayrılırlar. Bu durumda kendi cezalarını çekecekleri gibi, çocuklarının cezalarını da çekerler.

Çocukların çoğunun bozulması anne babaların onları ihmal etmelerinden kaynaklanmaktadır. Çocuğunun terbiyesini vermeyen, onu başıboş bırakan kimse büyük bir vebal altına girmiş olur.

Dinin üzerinde kurulan âile terbiyesinde daha ciddi bir esas vardır. Çünkü kişinin gerek kendisini, gerekse çocuğunu yetiştirebilmesi için ilâhî hükümlere riâyet etmesi şarttır.

Hatanın görüldüğü yerde, uygun bir şekilde düzeltilmesi de çocuk terbiyesindeki esaslardan birisidir. Böylece büluğa ermeden önce o meseleyi öğrenmiş olur.

Bir defasında namaz kılarken kendisine uymuş olan Abdullah bin Abbas -radiyallahu anhümâ-, sağ tarafta yer alması gerekirken yanlışlıkla sol tarafta durmuştu. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz kulağından tutup sağ tarafına aldı. (Nesâî)

Âileden sonra her gün düşüp kalkılan arkadaşlar zümresi, çocuk için onu saran muhitin ikincisidir. Bu muhit çocuğun bir kısım alışkanlıklar kazanmasında etkili olabilmektedir.

Çocuğun terbiyesi için yaşı ilerledikçe hususiyetle kimlerle arkadaşlık yaptığı, nerelere gidip geldiği inceden inceye takip edilmelidir.

Zira Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyururlar:

"Günahkâr ve isyankâr arkadaşlardan sakın. Zira senin de onlardan olduğun anlaşılır." (Câmiü's-sağir)

Çocuk bazı alışkanlıkları çevresinden ve arkadaşlarından kazanır. Bu da ona iyi veya kötü yönde tesir eder.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:

"Kişi arkadaşının dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle arkadaşlık kuracağına dikkat etsin." (Ebu Dâvud: 4833)

Dikkat edilirse arkadaşlık kurulacak kimselerin ahvalini iyice tedkikten geçirmek gerekiyor.

Bir Hadis-i şerif'lerinde de şöyle buyuruyorlar:

"Sâlih bir dosta sahip olmak, kişinin saâdetindendir" (Münâvî)

Çocuk arkadaşları ile ünsiyet eder, çok şeyi onlardan kapar. Bir çocuk diğer bir çocuk için daha çok telkin gücüne sahiptir. Şu halde arkadaşların iyi veya kötü olmasının çocuğun terbiyesinde çok büyük önemi vardır. Sen çocuğunu düşünmezsen, başkaları düşünür ve onu yoldan çıkarırlar. Çocuğuna iyi bak ki, başkalarının eline bakmasın.

Câbir bin Abdullah -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"(Güneş batıp) gece karanlığı başladığı, yahut akşama girdiğiniz zaman çocuklarınızı (dışarıya çıkmaktan) men ediniz. Çünkü şeytanlar o sırada dağılırlar.

Geceden bir saat geçince de (dışarıdaki) çocuklarınızı evlerinize koyunuz. O zaman Allah'ın ismini anarak kapıları kapatınız. Çünkü şeytan, kapatılmış kapıyı açamaz." (Buhârî)

 

Helâl Lokma ve Çocuk:

Bize düşen vazifelerimizi yapmamışsak, onlardan bir şey beklemeye de hakkımız yoktur. Ne verdik ki ne bekleyeceğiz?

Evine helâl lokma, seçme lokma kazanıp getirdin mi?

Helâl lokma o kadar mühimdir ki; alttan, göz görmemiş, gizli ve kapalı olanı tercih edilmeli, açıkta satılanlardan alınmamalıdır. Çünkü onu almaya gücü yetmeyen vardır, gözü kalmıştır.

Haramla beslenen bir vücut hep kötü şeylere meyleder. Bu gibi kimselerin âsi olması gayet tabiidir.

Çocuklarından şikâyetçi olanlar, bu hususlara dikkat ettiler mi?

İstanbul'da medfun bulunan Şeyh Vefa Hazretlerinin küçük oğlu, yoldan geçen sakaların su tulumlarını iğne ile delmeyi âdet hâline getirmiş. Sakalar bu durumu bu sâlih zâta söylemeye utanırlar. Nihayet bir gün tahammül edemeyip Şeyh Vefa Hazretlerine meseleyi intikal ettirirler.

O da kendi kendine bunda çocuğunun değil, ya annesinin ya da kendisinin suçu olabileceğini düşünür ve derin bir murakabaya dalar. Bir hatasını göremeyince hanımına sorar. Hanımı iyice düşünür ve der ki:

"Efendi ben bu çocuğa hamile iken komşuya misafirliğe gitmiştim. Masanın üzerinde portakallar vardı. Çok canım istedi, söylemeye utandım. Bir ara ev sahibinin yokluğundan faydalanarak elimdeki iğneyi batırdım ve portakaldan çıkan suyu azıcık emdim."

Bu cevabı alan Şeyh Vefa Hazretleri: "Hemen git komşudan helâllık al." buyurur. Ertesi günden itibaren, hiç tembih etmedikleri halde çocuk da bu huyundan vazgeçer.

Bu durumdan çok hislenen anne: "Benim güzel yavrum, en ufak hatamı bile gizlemedin!" der.

Görülüyor ki hamile olsun veya olmasın her kadının yediklerine ve içtiklerine dikkat etmesi, küçücük hatalarının gelecekte çocuğa yansıyacağını unutmaması gerekir.

İkinci bir temsil:

Fatih Sultan Hazretleri İstanbul'un fethinden sonra annesine: "Anneciğim! İstanbul'u fethettim." der. Annesi: "Oğlum! İstanbul'u sen değil ben fethettim." karşılığını verir. Fatih: "Nasıl olur? Askerleri denizden, gemileri karadan yürüten ordunun başında ben vardım." dediğinde annesi şöyle söyler:

"Hayır oğlum, İstanbul'u ben fethettim. Çünkü ben hamile kaldığımda harama, helâle, tesettürüme o kadar dikkat ettim ki, bırak akrabalarım, yakınlarım dahi hamile olduğumu anlayamamışlardı. İşte bu sebepten dolayıdır ki Allah-u Teâlâ bana senin gibi bir evlât verdi. Ben böyle olmasaydım, sen İstanbul'un fatihi olamazdın."

Fatih: "Haklısın anneciğim!" diyerek annesinin elini öper.

Anne-babanın titizlikle üzerinde duracakları en önemli sakındırmalardan birisi de çocuğu haramdan koruyup uzak tutmaktır. Çocuklara daha küçük yaşlarda helâli ve haramı öğretmek suretiyle dini terbiye verilmelidir.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir gün Mescid-i nebevî'de kucağına torunu Hazret-i Hasan -radiyallahu anh-i almış, zekât olarak toplanan hurmaların dağıtılmasını kontrol ediyordu. Hazret-i Hasan -radiyallahu anh- oradan bir hurma alıp ağzına atıverdi.

Bunu gören Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

"Kaka kaka! At onu! Bizim sadaka edilen şeyleri yemediğimizi bilmiyor musun?" buyurdu ve onun ağzından hurmayı alıp attı. (Buhârî - Müslim)

Bu Hadis-i şerif Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in, torununu nasıl terbiye ettiğini, bilmediği bir hususu ona nasıl öğrettiğini gösteriyor.

Hiç şüphesiz ki terbiye ve din eğitimi küçük yaşlarda başlar. Zira ağaç yaşken eğilir ve istenilen şekli alır. Aradan yıllar geçince onu eğmek imkânsızlaşır. Çocuğun körpe zihnine yapılan bir telkin, taşa yazılan yazı gibi kalıcı olur, kolay kolay silinmez.

Herşeyden önce çocuğa anlayacağı bir dille hitap etmelidir. "Kaka kaka!" diye onu uyarması, bu gerçeği göstermektedir.

"Onu yeme!" demekle kalmayıp, sadaka hurmasının neden yenmeyeceğini açıklaması, terbiyenin bir başka mühim yönüdür. Zira çocuk bir şeyin kendisine neden yasaklandığını merak eder. Yasağın sebebi anlatılınca gönlü yatışır.

Lokma üzerine eğilmek, insanın ihlâs üzerine eğilmesine, mahviyet üzerinde durmasına, istikamet üzere gitmesine vesile olur.

Ne kaybediyorsak hep boğazımızdan kaybediyoruz. Boğaza bir süzgeç koymadıkça itimat edin hikmet husule gelmez.

Bugün helâl lokma yok mesabesindedir. Bu bakımdan az yemekte kurtuluş vardır. İnsan helâl kazanmak için bütün dikkatiyle çalışacak, bütün dikkatlerden sonra kazandığını yine şüpheli kabul edip, ölmeyecek kadar az yemeye gayret edecek ki, artık o zaruret olsun ve helâl olmuş bulunsun.

Evvelâ haram ile helâl tefrik edilecek, şüphelilerden dahi kaçınılacak.

Her türlü haram evvelâ içimizi tahrip eder, sonra da içeride kalmayıp kötülüğe tahrik eder.

İhlâsın muhafazası için en mühim bir nokta da helâl lokmadır. Haramla ibadet olmaz, haramla duâ olmaz, haramla ihlâs olmaz. Hiçbir şey olmaz. Ee bugün helâl yiyen kaç kişi var? Allah'ımız bizi korusun ve bize acısın.

 

İçinde Bulunduğumuz Zaman ve Toplumun Durumu:

İnsanlar maddiyatı yerinde ise, nefsi rahat ise, keyfi yerinde ise her şeyim var zannediyor.

Oysa insan ruhuyla, mâneviyatı ile insandır. Mâneviyatı, ruhu ölen insan canlı cenaze mesabesindedir.

Bugün gökyüzünden ateşler düşse bütün dünya yansa eyvah kıyamet kopuyor diye bütün dünyevî telâşları, bütün kaygıları terk eder, canımızın derdine düşeriz. Oysa aynen bu teşbihtekine benzer bir yangın bütün dünyayı sarmış durumda. Her taraf yanıyor, büyük bir mânevî yangın var ama kimse farkında değil.

"(Kıyamet günü) Allah Tebareke ve Teâlâ, 'Ey Âdem!' buyuracak. O da icabet ederek 'Buyur yâ Rabb'i! Buyruğunu bekliyorum. Bahtiyarlık ve her hayır senin emir ve fermanında tecelli eder.' diyecek.

Allah-u Teâlâ 'Cehenneme gidecekleri seç.' buyuracak. Âdem Peygamber 'Cehenneme gönderileceklerin sayıları ne kadardır?' diye soracak. Allah-u Teâlâ 'Binde biri cennete, dokuz yüz doksan dokuzu cehenneme!' diye cevap verecek.

Cenâb-ı Hakk Âdem peygambere böyle buyurduğu sırada, bunu duyan çocuklar ihtiyarlayacak, her hamile kadın çocuğunu düşürecek.

Ve o anda mahşer halkını sarhoş sanırsın, halbuki onlar hiç de sarhoş değillerdir. Bununla beraber Allah'ın azabı çok şiddetlidir." (Buhârî. Tecrîd-i Sarîh: 1373)

İdrak eden için çok korkunç bir Hadis-i şerif.

İnsanlar fevc fevc cehenneme gidiyor, kimse farkında değil. Kimsenin umurunda değil.

Kurtuluş gerçekten çok zor.

Seyyid-i Kâinat Sebeb-i Mevcudat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"İnsanlar helâk olmuşlardır, ancak âlimler müstesna. Âlimler de helâk olmuşlardır, ilmi ile amel edenler müstesna. İlmiyle amel edenler de helâk olmuşlardır, ihlâs sahipleri müstesna. İhlâs sahipleri de büyük bir tehlike üzerindedirler." (Keşf-ül hafâ)

İnsanların genel durumu bu olduğu gibi hususiyetle bu zamanda durum iyice müşkülleşmiştir.

Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyurmuşlardı:

"Bugün kurtuluş nedir bilmiyorum. Neden?

Ahkâm-ı ilâhi yaşanmıyor, ilâhi hudutlar muhafaza edilmiyor."

"Ahlâksızlık hakikaten memleket için çok büyük bir âfât, çok korkunç! Fâizle fuhuş memleketi yıkar götürür."

"Evvelki ümmetlerin işlediği ve helâk olduğu günahların hepsi şimdi bizde var. Bu hâl ile nereye gidiyoruz? Âkıbetimiz ne olacak! Bunu yaratan bilir."

"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in âhir zamanda olacağını haber verdikleri her şey çıktı ve çıkıyor. Küçük kıyamet alâmetlerinin hepsi zuhur etti. İş büyük alâmetlere kaldı. Onların da vakti çok yaklaştı. Allah korkusunun kalplerden kalktığı, hak, hukuk umdelerinin yok olduğu, emanet, vicdan duygularının köreldiği bir devirde yaşıyoruz.

Nefis ve şeytana uyulup zinâ, fuhuş, hırsızlık, arsızlık yapılıyor; şehvetlere uyulup namuslara kastediliyor, masum insanların canına kıyılıyor.

Bugün her türlü kötülük, hatta her kötülüğün anası mevcuttur. Her türlü haram var, her türlü menhiyat işleniyor. Her türlü sapkınlık, her türlü fuhşiyat yapılıyor. Her türlü içki, kumar, uyuşturucu, her türlü zulüm, terör, isyan peşinde koşuluyor.

Cana kıyma, mala, namusa kastetme, akla gelen-gelmeyen her türlü vahşet işleniyor. Masum insanların, hatta küçücük çocukların ırzına, canına kasteden insan müsveddeleri çoğalıyor. Bize ne oluyor, bu toplum nereye gidiyor? Bütün bunların sebebi İslâm'dan uzaklaşmamızdır.

Ahlâksızlık hakikaten bir memleket için çok büyük bir âfât, çok korkunç.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bugünkü durumumuzu Hadis-i şerif'leri ile olduğu gibi tarif ediyorlar:

"Ümmetim üzerine öyle bir zaman gelecektir ki İslâm'ın yalnız ismi, imanın resmi, Kur'an'dan ise harf ve hurufat kalacak.

Gayretleri mideleri, dinleri para, kıbleleri karıları olacak. Onlar aza kanaat etmeyecekler, çok ile de doymayacaklar."

Bugün İslâm'ın ismi, Kur'an'ın resmi kalmış. Görünüşte herkes müslüman, ancak yaşantı yok, İslâm'ın özü, nezaheti, nezafeti, nezaketi, letâfeti yok. Sûretâ İslâm olmuşuz."

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Kötülüklerin zâhir ve bâtın olanlarından uzak bulununuz." buyuruyor. (En'am: 151)

Gizli açık bütün günah, isyan ve küfürden kaçmamız, uzak durmamız emrediliyor.

"Günahın açığını da gizlisini de bırakın. Çünkü günah kazananlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir." (En'âm: 120)

Cenâb-ı Hakk diğer Âyet-i kerime'sinde o günahlardan kaçınanları büyük bir mükâfatla müjdeliyor:

"Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, kusurlarınızı örteriz ve sizi ağırlanacağınız şerefli bir yere yerleştiririz." (Nisâ: 31)

Oysa bugün her türlü büyük günah alenen işleniyor. Büyük bir isyan var.

"Onların çoğunun günaha, düşmanlığa ve haram yemeye koşuştuklarını görürsün. Yaptıkları şey ne kötüdür!" (Mâide: 62)

Allah-u Teâlâ bir Hadis-i kudsi'de buyurur ki:

"Benim cinlerle ve insanlarla önemli bir hadisem var! Ben yaratıyorum, benden başkasına ibadet ediliyor! Ben rızıklandırıyorum, benden başkasına şükrediliyor." (Taberânî)

Her türlü kötülüğün hoş gösterilmeye çalışıldığı, İslâm ahlâkına ters düşen nefsani, şehvani, hayvani duyguların ön plâna çıkarıldığı bir zamandayız. Yeni nesilleri kendi töre ve geleneklerinden, örf ve adetlerinden kopartarak, devşirmeye çalışıyorlar. Resmen savaş açtılar, imanlar yanıyor, neslimiz çöküyor. Hassas bir dönemden geçiyoruz. Gerek TV'lerde gerek sanal mecralarda İslâmî, insanî, ahlâkî olmayan her şey mevcut. Kasten ve maksatlı olarak hazırlanan diziler, oyunlar, programlar vasıtasıyla bu necip, nezih ve nadide milletin çocukları daha küçük yaşlarda yönlendirilmeye; zinâ ve fuhşiyat başta kötü ahlâka özendirilmeye çalışılmakta; asi ve zâlim, merhametsiz, vahşi, cani olmaya itilmekte; saygısız, sevgisiz, toplumdan kopmuş bir hayata zorlanmaktadır. İnternet ortamında her türlü melânet, her türlü yol, her türlü çıplaklık; akla hayale gelmeyen şeylerin peşinden koşulmaktadır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki gayretleri mideleri, şerefleri servetleri, kıbleleri karıları, dinleri dirhemleri ve dinarları olacak. Onlar mahlûkatın en şerlileridir ve onların Allah katında hiçbir nasipleri yoktur." (Deylemî)

Böyle zamanda böyle insanlar gelecek ve insanlar da böyle cezalanacak.

Dünya cezaları böyle olduğu gibi, ahiretteki cezaları da ebedî cehennemde kalmalarıdır.

"Yoksa kötülük yapanlar bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!" (Ankebût: 4)

Hak ve hakikatten saptıkları için başlarına bu belâlar gelecek.

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, dünya kurulalıdan beri kötülüklerin bu kadar ayyuka çıktığı böyle bir devir gelmiş değil; şirk, küfür, günah, isyan, zulüm her şey var, haddinden fazla var.

Öyle bir devirdeyiz ki, insanlar nefsinin arzusu peşinde koşuyor, şeytanın tuzaklarına aldanıp yolunu şaşırıyor, her menhiyatı mübah görüyor.

"Allah'ın emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belânın gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar." (Nûr: 63)

Nesli bozmak için çocuklarımızı küçük yaşta uyuşturucu, alkol gibi aklı gideren melânetlere alıştırmaya çalışıyorlar. Uyuşturucuya ulaşımı kolaylaştırmak, ucuzlatmak için özel gayretlerle, araştırmalarla sentetik uyuşturucular üretip piyasaya sürüyorlar. 2023 yılında yayınlanan Avrupa uyuşturucu raporunda verilen rakamlara göre; ele geçirilen uyuşturucu madde miktarında en çok kullanılan 6 uyuşturucudan 3'ünde Türkiye birinci konumda. Bunda Türk polisinin iyi çalışması, Türkiye'nin transit ülke olması gibi etkenler de var ama hiç kimse uyuşturucu kullanımının çok arttığını, kullanma yaşının da gittikçe aşağıya doğru indiğini inkâr edemez. Durum gün geçtikçe kötüye gidiyor, çok ciddi önlemler alınması, caydırıcı cezalar verilmesi gerekiyor.

Bu aziz milletin evlâtlarını, dinden imandan uzaklaştırıp, beynini uyuşturmak, akli melekelerini yok etmek suretiyle faziletini, iman ve vatan aşkını, cihad ruhunu öldürüyorlar. Zira mübtelâ olan bir kimse yasaklı maddelere ulaşmak için büyük paralar harcıyor, evi, hayatı, işi mahvoluyor, bulamadığı zaman hırsızlık dahil her yola başvuruyor. Akıl gittiği için annesini, babasını öldürenler oluyor. Bazıları uyarıcı etkisi sebebiyle fuhuş yapmak için kullanıyor. Yani her türlü melânete kapı aralıyor.

Bu gibi durumlar dalga dalga toplumu bozuyor. Namazımızla dalga geçen bir nesil oluşmaya başladı. Sosyal medyada kendini göstermek, eğlenmek için dini, imani değerler, örf, adetler, ahlâk, terbiye her şey ayaklar altına alınabiliyor ve hiç de umursanmıyor.

Gençlerin gayesi internet fenomeni olmak, çok para kazanmak, nefsin sınırları olmayan bir hayat yaşamak olmuş. Adını da özgürlük koymuşlar. Neyin özgürlüğü? Nefsin, şeytanın ve ne istiyorsa onu yapmanın özgürlüğü. Azgınlık ve taşkınlıkta sınırı olmayan bir hayat.

Yoktan var eden, yaratan, yaşatan Hazret-i Allah'ı unutan bir nesil istiyorlar. İman ve vatan aşkı olmayan bir nesil istiyorlar.

Sadece beğenilmek için, her türlü şaklabanlığı, her türlü çıplaklığı yapan, gösteriş meraklısı, ruhsal bozukluklar yaşayan bir nesil türüyor.

Çok uyanık olmamız lâzım.

Anne babaya sevgisi, saygısı olmayan, dinlemeyen, asi, agresif, depresif, ayarsız bir topluma gidiyoruz.

Aile kurumu çöküyor; aldatma, ihanet, kasaba, köy demeden her yere girdi. Ailede kadının, erkeğin yeri karıştırıldığı için, ilâhî ahkâm bu noktada da ayaklar altına alındığı için boşanmalar, huzursuzluklar arttı. Hatta insanlar evlenmez oldular. Yeni doğan çocuk sayısı bir iki sene içinde birdenbire tehlikeli sınırın altına indi.

Ahkâm-ı ilâhî'den uzaklaştığımız için, hatta âhkâm-ı ilâhî'yi eksik, yetersiz gördüğümüz için başımıza her türlü felâket geliyor. Aile hayatı bozuldu, cemiyetin temel taşı aile çökmeye başladı. Aile bozulursa cemiyet bozulur. Devlet tehlikeyi görüyor, bekâ meselesidir diyor ama, gerçek çözümün Allah ve Resul'ünün hükmüne teslim olmakta olduğunu kimse kabul etmek istemiyor.

İslâm'ın yasakladığı ne varsa halk tüm bunlara haram, yasak, günah gözü ile bakmaktan uzaklaştırıldı.

Allah-u Teâlâ Kelâm-ı kadim'inde şeytanın şöyle dediğini haber vermiştir:

"Onları mutlaka saptıracağım. Onları boş kuruntularla oyalayacağım." (Nisâ: 119)

Meselâ estetik ameliyatlarda âdeta patlama yaşanıyor.

"Onlara emredeceğim, Allah'ın yaratışını değiştirecekler." (Nisâ: 119)

Ne hale geldik?

"Kim Allah'ı bırakır da şeytanı dost edinirse, şüphesiz ki o apaçık bir ziyana uğramıştır." (Nisâ: 119)

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyururlar:

"Bir memlekette zinâ ve fâiz yaygınlaşırsa, o memleket halkı Allah'ın azabını mutlaka helâl kılmış, hak etmiştir." (Taberâni)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu zamanı, bugün gelinen durumu haber veriyorlar, fâiz ve zinâ sebebiyle fuhuş ve isyan yüzünden gadâb-ı ilâhiye düçar olunacağını beyan ediyorlar.

Abdullah bin Abbas -radiyallahu anhümâ- şöyle söylemiştir:

"Bir toplulukta devlet malından hırsızlık (Gulûl) zuhur ederse, Allah o topluluğun kalplerine korku salar.

Bir topluluk içinde zina yayılırsa orada ölümler artar.

Bir topluluk ölçü ve tartılarda hile yaparak miktarı azaltırsa Allah ondan rızkı keser.

Bir kavmin (mahkemelerinde) haksız yere hükümler verilirse, o kavimde mutlaka kan yaygınlaşır.

Bir kavim sözünden dönüp gadre yer verirse, Allah onlara mutlaka düşmanlarını musallat eder." (Muvatta. Cihad: 26)

Görülüyor ki devlet malının yağmalanması ile başlayan düşüş; zina, ölçü-tartıda hile, adaletsizlik gibi çeşitli safhalardan geçerek sözünden dönme noktasına ulaşmaktadır.

Midelerine haram girince, kalplerini korku sarar ve düşmanlarıyla karşılaşmak istemezler. Düşmanları da onlara galebe çalar.

Cenâb-ı Hakk'ın emirlerinin dinlenilmediği, adeta isyan edildiği, şeytan ve nefse uyulduğu, Resulullah Aleyhisselâm'a tabi olunmadığı, onun beyanlarına itaat edilmediği âhir zamanda yaşıyoruz.

 

Dünya Muhabbeti:

Bütün bunlar, fısklar, günah ve isyanlar, dünyaya dayanıyor. Dünyanın kötülüğüne, dünya sevgisine, dünyaya dalmaya dayanıyor.

Dünyayı ahirete tercih etmek; kâfirin küfründeki, münafığın nifakındaki, âsinin mâsiyetindeki gizli hastalığı gösteren bir işarettir. Onların bütün gayretleri dünya lezzetlerini elde etmek içindir.

Hakk ve hakikati bırakıp dünya lezzetlerine dalanlar, dünyaya aşırı muhabbet bağlayanlar büyük bir belâya ve huzursuzluğa uğramışlardır.

Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:

"Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Oysa Allah âhireti kazanmanızı ister." (Enfâl: 67)

Dünya hayatının müddeti kısa ve lezzeti de geçici olduğu için, bir aldanma ve oyalanmadan başka bir şey değildir.

Akıllı kimsenin dünyaya aldanmaması, dünya sevgisine aşırı derecede kapılmaması gerekir. Serap gibi parıldar, bulut gibi geçer gider.

"Fakat siz dünya hayatını ahirete tercih ediyorsunuz. Halbuki ahiret daha hayırlı ve daha süreklidir." (A'lâ: 16-17)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyururlar:

"Dünyaya muhabbet büyük günahların en büyüğüdür." (Deylemî)

Diğer bir Hadis-i şerif'te:

"Dünyadan sakınınız. Çünkü dünya Harut ve Marut'tan daha fazla büyüleyicidir." buyuruluyor. (Tirmizî)

Zavallı insan bir hayalâthane dünya için ebediyatını kaybediyor.

Yine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

"Dünya için çalışmakta hırs göstermeyiniz. Herkes dünyada kendine ne takdir edilmişse ona kavuşur." buyuruyorlar. (İbn-i Mâce)

Tûli emeli bırakmak lâzım. Çünkü senin değil, dünyanın bile ömrü azaldı.

"Para, dirhem, ipek ve kadife kulu olan kimseler yüzüstü düşsünler, kahrolsunlar." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1218)

İnsanın kaydığı en çok iki yer vardır; kadın ve dünya muhabbeti...

Başka bir Hadis-i şerif'te yine şöyle buyuruluyor:

"Ey Ademoğlu! Sana kâfi gelecek nimetler varken, seni azdıracak şeyleri istiyorsun.

Ey Ademoğlu! Ne aza kanaat ediyorsun, ne de çoğa doyuyorsun." (Beyhâki - C. Sağir)

Mal, dost, ahbap kabre kadar gider, amel seninle gider.

Dünya sayesinde ahiret kazanılır. Bu gaye için kullanıldığı zaman insana bir gemi olur, suyun üstünde yüzdürür. Gayesi haricinde kullanılırsa cehennemin dibine indirir.

Bir Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:

"Haberiniz olsun ki dünya melundur, içindekiler de melundur. Ancak Allah-u Teâlâ'yı zikretmek ve onun rızâsına uygun şeylerle, bilen ve öğreten müstesnâdır." (Tirmizî)

Diğer insanlar da ekim yapıyor amma, onlar dünyanın melun kısmına dalmışlar, hayatlarını hiçe müncer etmişler.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:

"Nasıl yaparsan sana da öyle yapılır." buyururlar. (Buhârî)

İyiyse iyi, kötüyse kötü.

Âyet-i kerime'de ise şöyle buyuruluyor:

"İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur." (Necm: 39)

Gece gündüz çalışmak gerekiyor. Zira burası bir tarladır. Bir ebedî hayatın ekimine geldik. Yâ saadet-i ebediye veya felâket-i ebediye ile karşı karşıyayız.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"Dünya malını ehline terk ediniz. Zira ondan kifayet fevkinde (ihtiyacından fazlasını) alan kimse, şuursuzca kendini helâk etmiş olur." (Câmiu's-Sağîr)

"Her ümmetin helâkine mucip bir fitne vardır. Benim ümmetimin helâk sebebi ise dünya malıdır." (Hâkim)

"Dünyadan ve ziynet-i metâından (cazibeli mallardan) muhabbetinizi kesiniz." (Münavî)

"Dünya müminin cehennemi ve kâfirin cennetidir." (Tirmizi)

Mümin dünyada ne kadar nimet içinde yaşarsa yaşasın, Allah-u Teâlâ'nın Cennet-i âlâ'da ona bahşedeceği nimetler yanında zindanda gibidir. Fakat bir kâfir ne kadar eziyet görürse görsün, cehennem azabının yanında dünya ona cennet gibidir.

Muhabbet Yaratan'a bağlanacak.

Bir insan Hazret-i Allah'a çok samimi olacak, Hazret-i Allah'tan çok korkacak ve Hazret-i Allah'ı çok sevecek. Ama bunlar da icraat ile belli olacak.

"Ey Peygamber! Allah sana da sana tâbi olan müminlere de yeter." (Enfâl: 64)

Boynun bükük olsun, gözün yaşlı olsun, gönlün Hakk'ta olsun.

Akl-ı meaşda olanların kimi para hırsındadır, kimi lezzetler peşindedir. Kimisi çocuğunu düşünür, kimisi şehvet yolundadır.

Ve fakat gün gelir ömür sona erer. Tul-i emel bitmiştir. Herkes sorguya çekilmiştir. Kimisi saadet-i ebediyeye varmıştır, kimisi de kendisini helâk etmiştir. Zira o, niçin yollandığını bilmedi, dünyaya o kadar tapmıştı ki, onun için gönderildiğini sanmıştı.

 

Seyyiat Zamanı:

Kıyametin önünde âhir zamanda yaşıyoruz. Bunu Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri; "Seyyiat zamanı!" buyururlardı.

"Günahların açık olarak işlendiği ve isyana dönüştüğü, dünya kurulalıdan beri bir eşinin gelmediği, böyle bir bunalım geçirilmediği, her türlü fitnenin ortaya çıktığı, her türlü kötülüğün anasının mevcut olduğu yirmi birinci asrın seyyiat zamanında yaşıyoruz." ("Kıyamet ve Alâmetleri", Ömer Öngüt, s. 152)

Öyle bir devir ki her türlü küfür işleniyor; şirkin, putperestliğin, şeytanî işlerin her türlüsü yapılıyor.

Her türlü kötülük mevcut. Her türlü ahlâksızlık, her türlü sapkınlık, her türlü vahşet işleniyor.

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, bütün kötülüklerin bir bir ortaya çıktığı, yapıldığı ahir zamanı, seyyiat zamanını yaşıyoruz. İsyanın, zulüm ve küfrün ayyuka çıktığı, din, ahlâk ve fazilet umdelerinin ayaklar altında çiğnendiği, kötülüklerin her türlüsünün yapıldığı, dünya kurulalıdan beri kötülüklerin ayyuka çıktığı böyle bir devir gelmiş değil.

Öyle ki Hakk'tan kopulduğu, Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'lerin umursanmadığı, sadece dünyaya rağbet edildiği, Allah'ın dinine değil, ilâh edindiği imamına tabi olunduğu, Resulullah Aleyhisselâm'a dil uzatıldığı, küfrün hoş görüldüğü, imanla küfrün, hakikat ile dalâletin karıştırılmaya çalışıldığı, Allah'a harp ilân edildiği, fâiz, zinâ, fuhuş, içki, kumar, hırsızlık, rüşvet, çıplaklık gibi küfür âdetleri ve daha birçok Allah'ın yasakladığı şeylerin yapıldığı ve yaşandığı bu zamanda elbette bu isyan cezasız kalmaz.

İslâm'ın emirlerine riayet edilmiyor, yasakları dinlenmiyor, iman vidaları gevşemiş, vatan sevgisi körelmiş, ahlâki değerler ayaklar altına alınmış, mahremiyet kalkmış, kazançta helâl-harama bakılmaz olmuş, helâl lokmaya ise hiç dikkat edilmiyor.

Gazeteler, televizyonlar her gün cinayet, tecavüz, taciz, zinâ, hırsızlık, gasp haberleri vermektedir.

Her türlü hayâsızlık, her türlü kötülük, çirkeflik ve insan onuruna yakışmayan her türlü pislik almış başını gidiyor.

Zinâ ve fuhuş çoğalmış hatta alenileşmiş, açıktan yapılıyor. Harammış, helâlmiş, büyük günahmış bakılmıyor. Şeytan insanı yoldan çıkarıyor, nefis insana ahkâm tanıtmıyor.

Emr-i ilâhi olduğu halde zekât, öşür verilmemektedir. Haksız yere adam öldürmeler çoğalmış, ticaret ahlâkı bozulmuş, adaletle iş yapılmıyor. Emanet ganimet biliniyor. Rüşvetin adı hediye olmuş.

Kumarın her türlüsü halkın eğlencesi haline gelmiş, israf diz boyu.

İslâm'ın emir ve hükümleri unutulmuş, mahrem sayılan aile hayatı aleni olarak teşhir ediliyor olmuş, yapanlar da makam, mevki ve itibar sahibi yapılmış ve tüm bu olanlar gayet doğalmış gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Ahkâm-ı ilâhi yaşanmıyor.

Nikâh zaten yapılmıyor, yapılsa da mehir verilmiyor, öldükten sonra verileceğini zannediyor, kendi âilesi ile zina yapıyor. Mehirsiz dini nikâh olmaz.

Böyle bir durumun sonucunu Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz haber veriyorlar:

Ümmü Seleme -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz'den rivayet edildiğine göre Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Ümmetim içinde açıktan kötülükler işlenirse, o zaman Allah-u Teâlâ katından hepsine birden azap eder.

– Yâ Resulellah! Onların içinde sâlih insanlar yok mudur?

– Evet vardır.

– O halde onlara bunu nasıl yapar?

– İnsanların başına gelen onların da başına gelir. Sonra Allah'tan bir bağışlanma ve hoşnudluğa ulaşırlar." (Ahmed bin Hanbel)

Bu günler gelmezden evvel tevbe edip Allah ve Resul'üne yönelenlere ne mutlu! Allah-u Teâlâ dilediğini dilediği şekilde kurtarır.

Haksız yere karısını, evlâtlarını, ana babasını, kendi ailesini öldürenlerden, küçük çocukların ırzına, canına kastedenlere kadar neler neler yaşanıyor. Kimi de daha çocuk ana karnındayken öldürüp, katil oluyor. Daha akıllara ziyan ne isyan ve günahlar işleniyor.

"Cehaletleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah'a iftira ederek, O'nun kendilerine verdiği rızkı haram kılanlar, muhakkak ki hüsrana uğramışlardır." (En'am: 140)

Ey insan! Bunca isyanın yanında kâr kalacağını mı sandın?

Hazret-i Allah'tan, O'nun gadabından korkmamız lâzım. Haram ve günahların çoğalması, azabı ve afatı celp eder.

Hadis-i şerif'te:

"İnsanlar günahları çoğalmadıkca helâk olmayacaklardır." buyuruluyor. (Ebu Dâvud)

Gerçekten çok isyan ettik, çok zulmettik. Bu azgınlığımızın cezasını çekeceğiz.

 

Kâfir Âdetleri Benimseniyor, Küfre Özendiriliyor:

Bugün bütün medya mecralarında küfür âdetleri, küfür zihniyeti empoze ediliyor. İslâm da isimden ibaret kalmış. Sorsan müslümanım der, ama görüyorsunuz videolarını yayınlıyorlar, birçok genç Kelime-i şehadet getirmekten bile aciz.

Adı müslüman ama bütün yaşayışı küfür âdetlerine göre.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:

"Kim, hangi kavme benzerse o da onlardandır." (Ebu Davud)

"Kalıplar birbirlerine benzeyince, kalpler de birbirine benzer."

Küffara benzemeye çalışmak kişiyi küfre kadar götüren bir tehlikedir. "Moda" adı altında piyasaya sürülen kıyafetler sürekli küfür adetlerini empoze ediyor. Kadınlar küçücük kız çocukları için bile kapalı kıyafet bulmakta zorlanmaktan şikayetçi. Bir müslüman memleketinde bu kadar şuursuzluk olması çok feci bir durum.

Hiçbir kadının giyinip sokağa çıkmayı aklına dahi getirmeyeceği kıyafetler böyle böyle, moda adı altında, özenti ile artık büyük bir kesimin normal kıyafeti haline geldi. Öyle ki başı açık kadınlar bile bu hâyâ ve edepsizliğe, bu çıplaklığa isyan eder hâle geldi.

Diğer büyük bir tehlike de kadının erkek erkeğin kadın kıyafeti giymesidir.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- der ki:

"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, kadın elbisesi giyen erkeğe ve erkek elbisesi giyen kadına lânet etti." (Ebu Dâvud)

Erkeğin giydiği kadınların giydiğine benzemeyecek, kadının giydiği de erkeğin giydiği elbiselere benzemeyecek. Pantalon da bir erkek giysisidir.

Abdullah bin Abbas -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edildiğine göre Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-; erkeklerden kadınlaşan, kadınlardan da erkekleşenlere lânet etti ve:

"Bu gibi kimseleri evinizden kovunuz!" buyurdu.

Hatta falancayı çıkardı. Ömer -radiyallahu anh- de falancayı çıkardı. (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1954)

Buna benzer başkaları hakkında ise:

"Bunlar sizin yanınıza girmesin." buyurmuştur. (Müslim: 2180)

Küfür ehline benzemek, onlara benzemeye çalışmak kıyamet alâmetlerindendir.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayete göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Andolsun ki siz, kendinizden önceki milletlerin yoluna kulacı kulacına, arşını arşınına ve karışı karışına muhakkak tıpatıp uyacaksınız. Hatta onlar daracık bir keler deliğine girseler bile, siz de muhakkak o deliğe gireceksiniz."

Ashâb-ı kiram: "Yâ Resulellah! O milletler yahudiler ve hıristiyanlar mı?" diye sordular.

Resulullah Aleyhisselâm:

"Bunlar olmayınca başka kimler olur?" buyurdu. (İbn-i Mâce: 3994)

Dikkat ederseniz bu Hadis-i şerif mucize olarak gerçekleşmiş, olduğu gibi tecelli etmiştir.

Bu iki milletin ahlâk ve yaşayışlarını adeta imrenircesine benimseyenler bulunmaktadır.

Allah-u Teâlâ şöyle buyurur:

"Allah'ın hidayeti asıl hidayetin ta kendisidir. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı olmaz." (Bakara: 120)

 

Fitne:

Avf bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"Kıyamet kopmadan önce vuku bulacak alâmetlerden altı şeyi sayınız:

1. Benim ölümüm.

2. Kudüs'ün fethedilmesi.

3. Koyun vebası gibi bir hastalıkla insanların kırılması.

4. Mal çokluğu ki, birisine yüz altın verildiğinde onu az görerek öfkelenmesi, memnun olmaması.

5. İstisnasız her Arap evine girecek bir fitnenin yayılması.

6. Sizinle sarı ırk arasında bir barış antlaşmasının yapılması, onların bu barışı bozmaları ve her birinde on iki bin kişi bulunan seksen sancakla gelip size hücum etmeleri." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1313)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz beşinci sırada "İstisnasız her Arap evine girecek bir fitnenin yayılması." buyuruyorlar.

Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri Hadis-i şerif'teki bu alâmetin izahını yaparken;

"Televizyon vesaire, buna mümasil fitneler her eve girdi. Bu vasıtalarla her rezalet yapılıyor" buyurmuşlardı. (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-, "Kıyamet ve Alâmetleri", s. 62)

Öyle değil mi? Buna mümasil fitneler, televizyon olsun, internet olsun her eve girmedi mi?

Üsame -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Benim gördüğümü görüyor musunuz? Ben sizin evlerinizin arasında fitnelerin yerlerini yağmur yerleri gibi görüyorum." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 889 - Müslim: 2885)

Böyle fitneler olacak,..

Şimdi bu fitnelerin haber verilmesi ve izâhı ile ancak hakikati görebiliyoruz. Resulullah Aleyhisselâm'a, onun vekiline teşekkür etmemiz gerekmez mi?

Binaenaleyh bu bir zaruret değildir. "Fitne!" buyurulduğuna göre müslüman bir zaruret olmadığından bunlardan ictinab edip kaçınmalı, kendini ve âilesini korumalıdır. Olabildiğince kullanmamalıdır. Zaruret "İş" icabı ise işini görüp kapamalıdır.

Dikkat ederseniz her türlü fitne, her türlü ahlâksızlık fütursuzca yayılıyor, çoğalıyor.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:

"Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, onlar seni Allah'ın yolundan saptırırlar." (En'am: 116)

Ve bu ahir zamanda durum daha da büyük fecaat arz ediyor.

Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri üç ayda bir vakıf binasında yaptıkları sohbetlerinin video kasetlerinin çoğaltılarak dağıtılması için talepte bulunulması üzerine şöyle buyurmuşlardı:

"Her televizyonun girdiği ev sinemadır. Bunu böyle bilmek gerek. Fitnedir, zinâdır, ahlâksızlık mektebidir. Bunun için kardeşlere bir kaset için televizyon aldırmayalım. Evini ahlâksızlık yuvası yapmayalım. Sinemaya çevirmeyelim, muhafaza edelim. Kasetleri çekelim amma hatıra olarak kalır ve fakat meydana vermeyin. Televizyon almaya sebep olmayalım.

Fakat Cenâb-ı Hakk bizi her türlü gösterişten, medihten uzaklaştırsın. Methi katiyyen sevmiyorlar, niçin? Mahlûkun methedilecek nesi var? Bir damla kerih su! Senin aslın budur, üstündeki yapın Hazret-i Allah'a aittir. Hazret-i Allah'ın olanı benim gibi göstermek şirktir. Gizli şirktir, bir puttur. Onun için övünürsen Allah ile övün. Amma aslın bir damla kerih sudur, eğer övünebileceksen onunla da övün. Amma ondan utanıyorsun amma aslın budur. Niye aslını saklıyorsun da Allah-u Teâlâ'nın sana bahşettiği nimeti, ziyneti benim diye gösteriyorsun."

Bir gün bir kardeşimize internetin ne olduğunu suâl ettiler. Kardeşimiz Zât-ı âlileri'ne internetin ne olduğu hakkında az ve öz bazı bilgiler aktardı. Bu izahattan sonra;

"Sakın evinize koymayın." buyurdular.

Binaenaleyh; uyuşturucu, kumar, zina, fuhuş, boşanmalar, aile içi huzursuzluklar almış başını gidiyor. Bunun en büyük müsebbibi bu fitnelerdir.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Müminler arasında hayâsızlığın, kötü sözlerin yayılmasını arzu edenlere dünyada da ahirette de can yakıcı bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Nûr: 19)

Sosyal medya gibi alışkanlıkların vakit israfı, ruh sağlığının bozulması, âilevî hayatı olumsuz etkilemesi, dolandırıcılık ve sahtekârlıkların artması, devamlı bilgisayar başında oturulması sebebiyle sağlık problemlerinin ortaya çıkması vs. gibi daha pek çok zararlara da sebep olduğu bir gerçektir.

Gençlerin en verimli çağları boş bir işte heba oluyor. İnternet bağımlılığı ve sanal teknolojilerin ortaya çıkardığı psikolojik sorunlar özellikle gençler arasındaki intihar vakalarının artmasına sebep oluyor.

Allah yolundan, ibadetten mahrum kaldıkları gibi; toplumsal faaliyetlerden de uzak kaldıkları için eksik yetişiyorlar, hayata hazırlanamıyorlar. Terbiyeleri ilerleyecek yerde geriliyor, bozuluyor. Sosyal ilişkiler, akrabalık bağları zayıflıyor.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde:

"Gençliklerinde ibadet eden gençlerin, ihtiyarlıktan sonra ibadete başlayanlar üzerine olan fazileti, peygamberlerin diğer insanlar üzerine olan fazileti gibidir." buyurarak gençlik döneminin kıymetini bizlere haber vermektedir. (C. Sağir)

Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:

"Onlar ki, boş şeylerden yüz çevirirler." (Müminûn: 1-2-3)

Hadis-i şerif'te ise:

"İki mühim nimet vardır ki, insanlardan çoğu onda aldanıyorlar; sıhhat ve boş vakit." buyuruluyor. (Buhârî)

Diğer bir husus; Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Zinâya yaklaşmayın." buyuruyor. (İsrâ: 32)

"Yapmayın" değil, "Yaklaşmayın!" yani "Zinâya giden haram yolu kapatın!" demektir, uzak durun...

İnternetin zararları o kadar çoğaldı ki; boşanmalar, zinâ, mahrem hallerin ve bilgilerin paylaşılması yaygınlaştı ve tabii normal bir hâl gibi algılanır hâle geldi. Nefisler tekâmül etmemiş olduğundan ve şeytan da bize sûret-i haktan görünerek bunu iyi gösterdiğinden günah kapısı aralanıyor, iman zedeleniyor, küfre adım atılıyor. Ahkâm unutuluyor, namahrem kalkıyor ve şeytanın nefsin arzusu peşinden gidiliyor. Sonuç; zinâ, fuhuş, çarpık ve haram her şey husule gelebiliyor.

Nice ehl-i takvâ nefsine uymakla helâk oldu.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz: "Allah'ım beni göz açıp kapayıncaya kadar nefsime bırakma!" diye niyaz ederken, sen neyine güveneceksin?

Âyet-i kerime'de:

"O kadın gerçekten niyetini kurmuştu. Eğer Rabb'inden bir işaret görmemiş olsaydı, belki Yusuf da ona kastetmiş gitmişti." buyuruluyor. (Yusuf: 24)

Yusuf Aleyhisselâm o anda karşısında babasının süretini gördü, her zaman olduğu gibi Allah-u Teâlâ'nın yardımı imdadına yetişerek, onu ilk anda zinâ felâketinden ve ihanetten kurtardı. Şeytan kandırmak için yol bulamadı.

Yusuf Aleyhisselâm Allah-u Teâlâ'nın hıfz-u himayesinde idi, onu O kurtardı. Binaenaleyh kim "Ben yapmam, haram işlemem!" diyebilir?

Ailenin, eşinin, çoluk-çocuğunun, kimseye göstermediğin fotoğraflarını, videolarını internette teşhir etmen doğru değildir.

Hâl böyle iken; eşinin, kızının, çoluk-çocuğunun fotoğraflarını internetten yayınlaması; zâhiren görüşmesi câiz olmayan kişilerle sohbet adı altında internet ortamında görüşmesi, konuşması asla uygun değildir ve bu hayâsızlık merdivenine doğru çıkılan ilk basamaklardandır.

Hülasâ-i kelâm;

Harama götüren ne ki varsa meşru değildir!

Şu Hadis-i şerif'leri arz ederiz:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

"Bir şeyde hayâsızlık bulunursa mutlaka onu lekeler. Bir şeyde hayâ bulunursa mutlaka onu güzelleştirir." (Tirmizî)

"Gençlik delilikten bir şubedir. Kadınlar da şeytanın bir tuzağıdır." (Ebu Nuaym)

"Dünya tatlı, göz kamaştırıcı ve çekicidir. Allah onu sizin kullanmanıza verecek ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyaya aldanmaktan sakının. Kadınlara kapılmaktan korunun. Çünkü İsrailoğullarında ilk fitne kadınlardan çıkmıştır." (Müslim)

"Üç kimse vardır ki Allah kıyamet günü onların yüzüne bakmaz ve alçaltıcı bir azap vardır. Zinâ eden yaşlı, yalancı idareci, kibirli fakir." (Müslim)

"Bir genç kız bir erkekle beraber idi. Onları şeytandan emin görmedim." (Tirmizî)

"Şehvetle bakmak göz zinâsıdır." (Buhârî)

Diğer bir hususa gelince;

Allah-u Teâlâ büyük bir rahmet olmak üzere erkek ve kadın müminlere ayrı ayrı hitap ederek gözlerini bakılmaya uygun olmayan yerlere bakmaktan sakınmalarını emir buyurmuştur:

"Resul'üm! Mümin erkeklere söyle: Gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu şekilde davranmaları kendileri için daha temiz bir harekettir. Şüphesiz ki Allah onların bütün yaptıklarından haberdardır." (Nûr: 30)

Bu hitâb-ı İlâhi Hazret-i Allah'ındır. Müslüman erkekler Hazret-i Allah'a inanıp iman ediyorlar ise bu Âyet-i kerime mucibince amel etmelidirler.

Müminlere yakışan yabancı kadınlara bakmamaktır.

"Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar, ırzlarını namuslarını korusunlar. Ziynet (yerlerini) açıp göstermesinler. Ancak bunlardan görünmesi zaruri olan kısımlar (yüz ve eller) müstesnâdır. Başörtülerini (göğüs ve boyunları görünmeyecek şekilde) yakalarının üstüne koyup örtsünler.

Ziynetlerini kocaları veya babaları veya kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının oğulları veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kızkardeşlerinin oğulları veya müslüman kadınları veya cariyeleri veya kadına ihtiyacı bulunmayan (iktidarsız) hizmetçiler veya kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler.

Gizledikleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hepiniz Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz." (Nûr: 31)

Bu hitâb-ı İlâhi Hazret-i Allah'ındır. Müslüman hanımlar Hazret-i Allah'a inanıyorlarsa bu Âyet-i kerime mucibince âmel etmelidirler.

Allah-u Teâlâ kadının örtünmesini emrederken, buna riâyet hususunda erkeği de kadını da uyarmaktadır.

Allah-u Teâlâ evlenme imkânı bulamayan, teşebbüs ettiği halde nikâh için gerekli olan ihtiyaçları tedarik edemeyen ve yardım göremeyen kimseleri, onlara bu imkânı bahşedene kadar nefislerini haramdan korumaya dâvet etmekte ve Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"Evlenemeyenler de, Allah lütfu ile kendilerini zenginleştirinceye kadar iffetlerini korusunlar." (Nûr: 33)

Bu gibi kimseler oruç, zikrullah, arzuyu harekete geçirecek her türlü husustan uzak kalmak gibi yolları izlemek suretiyle iffetli kalmaya gayret gösterirler.

İffetli yaşamaya çalışmalarının bir mükâfatı olarak bir gün olur nimete ve servete nail olabilirler.

"Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar, itaat eden erkekler ve itaat eden kadınlar, sâdık erkekler ve sâdık kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, huşû duyan erkekler ve huşû duyan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve iffetlerini koruyan kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkekler ve Allah'ı çok zikreden kadınlar; İşte Allah bunlar için mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır." (Ahzâb: 35)

Şu Âyet-i kerime'ler de unutulmamalıdır:

"Sonunda oraya varınca kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları hakkında onların aleyhinde şâhitlik ederler.

Derilerine: "Aleyhimize niçin şâhitlik ettiniz?" derler. "Bizi her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. İlk defa sizi O yaratmıştır, yine O'na döndürülüyorsunuz." cevabını verirler." (Fussilet: 20-21)

Bu hususta Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri'nin beyanını da arz edelim:

"Özellikle kadınların resimlerinin, ahlâkı ne kadar bozduğu, temellerini nasıl sarstığı ve insan ruhunun alçalmasına ne derece sebebiyet verdiği şununla anlaşılır:

Nasıl ki merhume ve rahmete muhtaç bir kadın cenazesine nazarı şehvet ve hevesle bakmak ne kadar ahlâkı tahrip eder. Öyle de ölmüş kadınların sûretlerine, resimlerine veyahut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan sûretlerine nefsanî heva ve hevesle bakmak, derinden derine hissiyât-ı ulviyeyi insaniyeyi sarsar, tahrip eder." (Sözler 25. söz 4. esas)

 

Hududu Aştıkça, Taştıkça Hazret-i Allah da Musibet Veriyor:

"Bu, kendi ellerinizle yapmış olduğunuz şeylerin karşılığıdır. Allah kullarına aslâ zulmedici değildir." (Âl-i İmrân: 182)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:

"Bir toplulukta kötülükler ortaya çıktığı, fuhuş açıktan yapıldığı zaman, orada tâun ve geçmiş nesillerde görülmeyen hastalıklar ortaya çıkar." (İbn-i Mâce: 4019)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şimdiki zamanı tarif ediyor. Öyle hastalıklar var ki, ismi bile belli değil. Bir ahlâksızlık başgösterdiği zaman Allah-u Teâlâ bir hastalık musallat ediyor.

"Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir." (Şûrâ: 30)

Âyet-i kerime'sinde beyan buyurulduğuna göre, kula isabet eden bütün felâket ve musibetler kendi günahları sebebiyledir.

Buradaki musibetten maksat, herhangi bir musibettir. Vücuduna batan bir dikenin acısı, her türlü üzüntü, sıkıntı, korku ve her türlü hastalıklar birer musibettir. İbtilâ bununla da kalmaz, insanın malında, aile efradında, çocuklarında da olabilir.

"O yine de çoğunu affeder." (Şûrâ: 30)

Dünyada hesaba çekmez, kötülük yapanları hemen cezaya uğratmaz. Bu da O'nun rahmetinin bir eseridir.

Hakk yolda bulunan bir müminin karşılaştığı sıkıntılar onun sadece günahlarına kefaret olmakla kalmaz, Allah katındaki derecesini de yükseltir.

 

"Bütün Kötülükler de Kendi Nefsindendir." (Nisâ: 79)

Cenâb-ı Hakk, Âyet-i kerime'sinde, Âdem Aleyhisselâm'ın oğlu Kabil'in diğer oğlu Habil'i öldürmesini nefis ile yaptığını bize haber veriyor:

"Nihayet nefsi onu kardeşini öldürmeye itti ve onu öldürdü. Bu yüzden de kaybedenlerden oldu." (Mâide: 30)

Hem dinini kaybetti, hem de dünyasını.

Kabil'i, Habil'i öldürmeye sürükleyen nefsi olmuştur.

Yusuf Aleyhisselâm'ı kuyuya atan kardeşlerinin, babalarına "Onu kurt yemiş!" demeleri üzerine Yakup Aleyhisselâm onlara şöyle cevap vermişti:

"Hayır! Nefisleriniz sizi aldatmış, böyle bir işe sürüklemiş." (Yusuf: 18)

Onu kurt yemedi. Bunları yaptıran nefisleri idi.

Allah-u Teâlâ, Musa Aleyhisselâm'ın kavminden ayrılıp Tur dağı'nda uzlete çekildiği vakit buzağıya tapan İsrailoğulları'nın nefislerine zulmettiklerini Âyet-i kerime'lerinde haber veriyor:

"Musa ile kırk gece için sözleşmiştik. Sonra siz onun ardından buzağıyı ilâh edinmiştiniz. Böylece kendinize zulmettiniz." (Bakara: 51)

"Musa kavmine: 'Ey kavmim! Buzağıya tapmakla nefsinize zulmetmiş oldunuz. Hemen yaratanınıza tevbe edip nefislerinizi öldürünüz. Bu, yaratıcınızın katında sizin için daha hayırlıdır.' demişti.

Allah da tevbenizi kabul etmişti. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir, çok merhametlidir." (Bakara: 54)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ümmetini nefislerine uymalarından sakındırmış:

"Vallâhi ben, vefatımdan sonra Allah'a şirk koşmanızdan korkmuyorum, fakat nefislerinize uymanızdan korkuyorum." buyurmuşlardır. (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 661)

Çünkü Cenâb-ı Hakk:

"Nefsine düşman ol. Çünkü o bana karşı düşmanlık ve harp ilân etmiştir." buyuruyor.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri'nin sonsuz ikram ve ihsanları karşısında bulunuyoruz. Bu sonsuz ihsanlar karşısında, bu ihsanlarla bu iyiliklerle kötülükler yapıyoruz.

 

Şeytan ve Nefis İnsanı Dinden İmandan Uzaklaştırıyor:

İnsanın bir yaratılış gayesi vardır. Oysa şeytan insanı bu gayesinden uzaklaştırmak, nefsinin heva ve heveslerinin kölesi yapmak ister.

Çünkü şeytanın vazifesi, niyeti ve gayesi budur:

"Andolsun ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım." (Hicr: 39)

Nefsin arzuları ve ihtiyaçlarına meşru daireler içinde izin verilmiştir. Bu gibi arzu ve ihtiyaçlar karşılanırken bunların insanın esas yaratılış gayesini unutmasının önüne geçmesine izin verilmemiştir.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Hadis-i kudsi'de buyurur ki:

"Benim cinlerle ve insanlarla önemli bir hadisem var! Ben yaratıyorum, benden başkasına ibadet ediliyor! Ben rızıklandırıyorum, benden başkasına şükrediliyor." (Taberânî)

Bu başkasından murad; şeytandır, nefistir...

İnsana en büyük düşmanlığı yapacak olan nefis ve şeytandır.

Gaye rızâdır. Hazret-i Allah rızâya uygun işlerden râzı olur, rızâya uygun olmayan işlerden râzı olmaz. İnsanoğlu bunun farkına varamaz. Sebebi? Nefis ve şeytan bu işleri yapar.

Allah-u Teâlâ kullarına karşı çok şefkatli, çok merhametli olduğundan, şeytanın düşmanlığından korumak ve sakındırmak için şöyle buyuruyor:

"Şeytan şüphesiz ki sizin amansız bir düşmanınızdır, siz de onu düşman tutun. O kendi taraftarlarını, çılgın alevli cehennem halkından olmaya çağırır." (Fâtır: 6)

Binaenaleyh Allah-u Teâlâ'nın bu ilâhi emrine uyarak bizim de şeytana daha şiddetli düşmanlık yapmamız, bizi aldatmak istediği hususlarda yalanlamamız, muhalefet etmemiz gerekiyor.

Diğer bir Âyet-i kerime'de ise:

"Şeytanın adımlarına uymayın." buyuruluyor. (Bakara: 208)

Çünkü şeytan Allah-u Teâlâ'nın müminlere ihsan ettiği iman sermayesini çalmak ve sapıklığa düşürmek için olanca gücü ile çalışır, âdeta ordusu ile hücum eder.

İlk olarak itikadı bozmaya çalışır. Çünkü insan amelde kusur edebilir, fakat itikadı sarsılıp imanı zedelenirse artık ondan hayır gelmez. Bu bakımdan Allah-u Teâlâ'ya çok sığınmak ve iman kalesini şeytana karşı muhkem tutmak, kendisine ve fitnelerine karşı daima uyanık bulunmak lâzımdır.

Âyet-i kerime'sinde Cenâb-ı Hakk müminleri çok ciddi bir şekilde tembihliyor:

"Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın, aldatıcı şeytan Allah'ın affına güvendirerek sizi yoldan çıkarmasın." (Lokman: 33)

Münafıklara gelince;

"(Münafıkların durumu) şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana: "İnkâr et!" der. İnkâr edince de: "Ben senden uzağım, ben âlemlerin Rabb'i olan Allah'tan korkarım." der." (Haşr: 16)

Nefse gelince; nefis sünepelik yapıp, insanı daima arzusuna doğru yuvarlamak ister. Fakat Hakk Celle ve Alâ Hazretleri bir kulunu bağlılığı nispetinde tasarrufuna alır. O tasarruf sayesinde, nefsin arzularına meyletmez. Yoksa kul kendi hâline kalırsa, nefis yapacağını yapar. Şeytan da böyledir. Bir kul ihlâsla Allah'ına bağlı kaldıkça, Hazret-i Allah onun zarar vermesine müsaade etmez. Aynı kul nefsin sünepeliği sebebi ile Hazret-i Allah'tan boşaldığı nispette şeytana ruhsat verir. O ona yapacağını yapar. Az boşalmışsa az, çok boşalmışsa çok ruhsat verir. Hiç boşalmamışsa hiç vermez. Yani verilen ruhsat hata nispetindedir.

Nefsin meşru olmayan arzularına uymayı dinimiz haram kılmıştır. Nefis daima kötülüğe meyillidir.

Âyet-i kerime'de:

"Rabb'imin merhameti olmadıkça, nefis olanca şiddetiyle kötülüğü emreder." buyuruluyor. (Yusuf: 53)

Hadis-i şerif'te ise şöyle buyuruluyor:

"Vallâhi ben, vefatımdan sonra Allah'a şirk koşmanızdan korkmuyorum, fakat nefislerinize uymanızdan korkuyorum." (Buhârî. Tecrîd-i sârîh: 661)

İnsanın kendi nefsi ile cihad etmesine "Cihad-ı ekber" denilmiştir. Çünkü düşmanların en büyüğü nefistir. Bir insanın sana yapacağı en büyük düşmanlık seni öldürmesidir. Bu ise şehâdetine vesile olduğu için, seni en yüksek mertebeye erdirir. Nefsin elinde ölürsen ebedi hayatın mahvolur.

Bunun içindir ki Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:

"En şiddetli düşmanın iki yanın arasındaki nefsindir." buyurmuşlardır. (Beyhakî)

En büyük düşmanla mücadeleye girişildiği için Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir diğer Hadis-i şerif'lerinde:

"Hakiki mücahid, nefs-i emmâresi ile savaşan kimsedir." buyurmuşlardır. (Tirmizî)

Vuslata erebilmek nefis ve şeytanla mücadeleye bağlı kılınmıştır.

Bir Âyet-i kerime'de:

"Nefsini tertemiz yapıp arındıran felâh bulmuş kurtulmuştur. Onu kirletip örten kişi ise ziyana uğramıştır." buyuruluyor. (Şems: 9-10)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyor:

"Cehennem nefsin istekleri ile, cennet de nefsin hoşlanmadıkları ile örtülüdür." (Buhârî. Tecrîd-i sârîh: 2035)

Nefsin her bir arzusu bir put mesabesindedir. Süflî nefsi, his ve meyillerinden arındırıp tezkiye etmedikçe kişi nefsin putlarına tapmaktan kurtulamaz.

Âyet-i kerime'de:

"Gördün mü o hevâ ve hevesini ilâh edinen kimseyi?" buyuruluyor. (Furkân: 43)

İnsanlar nefislerinin hevâ heveslerine tabî olunca nizam ve intizam bozulur, hayatın gerçeklerinden uzaklaşılır.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"Allah altmış yaşına kadar ömür verdiği halde, (yaratanı ve yaşatanı tanımayan) kimsenin mazeretini kaldırmıştır." (Buhârî. Tecrîd-i sârîh: 2020)

Hakk'a uymayıp, Hakk'ı kendi arzu ve heveslerine uydurmaya kalkışanlar hakkında Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurur:

"Eğer hak onların heveslerine uysaydı, gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi." (Müminun: 71)

Nefsin arzu ve heveslerine uymayanlar hakkında da Kur'an-ı kerim'de müjdeler vardır:

"Rabb'inin huzurunda durmaktan korkan ve nefsini hevâ ve hevesten alıkoyan kimseye gelince, cennet onun varacağı yerin ta kendisi olacaktır." (Nâziat: 40-41)

 

Cinâyet, Cana Kıyma Meşrulaştırılıyor:

Her insanın algısı, anlayışı farklı. Toplumda eğitimi, ilmi olmayan, zayıf karakterli, şiddete eğilimli insanlar da var. Reyting almak için, dizilerde hukuk kavramı çiğnenip şiddet meşrulaştırıldığında bu tür insanlar bunu normal olarak algılıyorlar. Sonra da sebepsiz yere adam öldürmeler, trafikte durduk yere çıkan kavgalar, aile içi şiddet, kadın cinayeti çoğaldı diye boy boy haberler çıkıyor.

Eskiden toplumun otokontrol mekanizması vardı, şimdi ne toplum kaldı, ne kontrol kaldı.

Kıyamete yakın zaman.

İnsanoğlu kendi ektiğini biçiyor.

"Sana gelen her iyilik Allah'tandır, bütün kötülükler de kendi nefsindendir." (Nisâ: 79)

Hele bugün insan öldürmelerin çoğaldığı, fitne, fesadın ayyuka çıktığı bir seyyiat zamanında yaşıyoruz.

Bütün bu iş ve icraatlar, imansızlığın, vicdansızlığın, İslâm dininden bîhaber olmanın, ilim ve irfan eksikliğinin bir neticesidir. Bunun gibi, bu gibi vahşetlerin ve katillerin çoğalmasında ölüm cezası gibi suça uygun cezaların kaldırılmasının da etkisi bulunmakta, vicdanlarda adalet duygusu büyük yara almaktadır.

Her ne sebeple olursa olsun masum insanı öldürmenin te'vili yoktur. İzahı da mümkün değildir. Onu yaratan, can veren, ancak o canı alır.

Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime'sinde:

"Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın." buyuruyor. (En'âm: 151)

Adam öldürmelerin çoğalması kıyamet alâmetlerindendir.

Nitekim Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

"Herc çoğalmadıkça kıyamet kopmayacaktır."

Buyurmuşlar, Ashâb-ı kiram: "Herc nedir yâ Resulellah?" diye sorduklarında:

"Katildir katil!" buyurmuşlardır. (Müslim: 157)

İşte bugünkü durum, hemen her gün cinayet haberleri duyuyoruz.

Hiç yoktan yere, sebepsiz yere katil olanlar var.

En yakınlarını, annesini, babasını, çocuğunu, karısını öldürenlerle karşılaşıyoruz.

Hiç yoktan yere, sebepsiz yere katil olanlar var.

"Birçok adaletsizliklerin ve kötülüklerin neticesi olarak da anarşi ve terör husule gelir. İnsanlar arasında kan dökmeler yaygınlaşır. Katil niçin öldürdüğünü, maktul de niçin öldürüldüğünü bilmez olur." (Kıyamet ve Alâmetleri, Ömer Öngüt sh: 202)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Nefsim kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, insanlara öyle bir zaman gelecek, katil niçin öldürdüğünü, maktül de niçin öldürüldüğünü bilmeyecektir." (Müslim)

Bugünkü anarşi, bugünkü sebepsiz katliamlar beyan ediliyor.

Kur'an-ı kerim'de öldürmenin haram olduğuna dair pek çok Âyet-i kerime vardır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde bir mümini haksız yere öldürmenin büyük bir cinayet olduğunu ve o nispette cezaya sebep olacağını beyan buyurmaktadır:

"Kim bir mümini kasten öldürürse, onun cezası, içinde devamlı kalacağı cehennemdir." (Nisâ: 93)

Çünkü o, çok büyük bir suç işlemiştir.

"Allah ona gazap etmiş, lânetlemiş ve büyük bir azap hazırlamıştır." (Nisâ: 93)

Cehennemde ebedî kalma cezası, katilin tevbekâr olmamasına âittir. Tevbesinin kabul edilip edilmemesi ise Allah-u Teâlâ'nın iradesine bağlıdır.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:

"Eğer gök ve yer sakinleri bir müminin kanının akıtılmasına (öldürülmesine) katılsalar, Allah mutlaka onları cehenneme yüzü üzere sürer." (Tirmizî. Diyât 8)

İslâm dini insan hayatını korumuş, cana kıymayı Allah'a inkârdan sonra büyük suçlardan kabul etmiştir.

İnsan öldürmenin haram olduğuna dair pek çok Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif mevcuttur.

Allah-u Teâlâ yukarıda arzettiğimiz Nisâ suresi 93. Âyet-i kerime'sinde:

"Kim bir mümini kasten öldürürse, onun cezası, içinde devamlı kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lânetlemiş ve büyük bir azap hazırlamıştır." buyurmaktadır.

Haksız yere kasten bir kimseyi öldürmek en büyük suç ve günahlardan sayılır. Bu cinayeti işleyenler dünyada kısasa, ahirette ise cezaya uğrar.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek dâvâ, kanlarla ilgili olacaktır." (Buhârî, Diyât, 1)

Bu Hadis-i şerif haksız olarak bir insanın hayatına son vermenin en büyük günahların başında geldiğini gösterir.

İslâm hukukuna göre kasten adam öldürmenin cezası kısastır.

Allah-u Teâlâ zulmü kaldırmak ve insanlar arasında eşitliği sağlamak için kısas Âyet-i kerime'lerini indirmiş ve şöyle buyurmuştur:

"Ey iman edenler! Öldürenler hakkında size kısas farz kılındı." (Bakara: 178)

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:

"Mümin haram olan kanı akıtmadıkça, dininin geniş alanında kalır." buyuruyorlar. (Buhârî)

Bir mümin büyük günahlar işlese de; tevbe eder, kul haklarını öderse, Allah-u Teâlâ'nın affına uğrayabilir ve dininin geniş alanında kalır. Fakat kendisine mümin kardeşinin kanı bulaşan kimse, aff-ı ilâhiden ümitsiz olarak yaşadığından, dini de hayatı da onu sıkar. Huzur içinde yaşayamaz.

Öldürülen insanın velisi, kısas yoluyla katilin öldürülmesini istese bile, bu ceza dünyadaki cezasıdır. Ölenle öldürülen arasındaki diğer hükümler ahirete kalmıştır.

İlâhî mahkemede îlây-ı kelimetullah için öldüren kurtulacak, fakat gayr-i meşru bir maksatla öldüren, öldürdüğü kimsenin de günahını yüklenerek hesap yerinden ayrılacaktır.

Abdullah bin Mes'ud -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyururlar:

"Kıyamet günü bir adam bir başkasının elinden tutmuş olarak gelir ve 'Ey Rabb'im! Bu beni öldürdü!' der.

Aziz ve Celil olan Allah da 'Onu niye öldürdün?' diye sorar. Adam 'İzzet senin için olsun diye öldürdüm!' der. Allah-u Teâlâ 'İzzet benim içindir!' buyurur.

Bir başka adam da bir başkasının elinden tutmuş olarak gelir ve 'Ey Rabb'im! Bu beni öldürdü!' der.

Aziz ve Celil olan Allah da 'Onu niye öldürdün?' diye sorar. Adam 'İzzet falancanın olsun diye öldürdüm!' der. Allah-u Teâlâ 'İzzet falancanın değildir!' buyurur ve o adam öbürünün günahıyla döner." (Nesâi. Tahrim 2)

İnsan öldürmenin haram olduğunu belirten daha pek çok Hadis-i şerif mevcuttur.

Büreyde -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

"Müminin öldürülmesi Allah katında, bütün dünyanın yok olup gitmesinden daha büyüktür." (Nesâi: Tahrim 1)

 

İçkiler, Uyuşturucular Özendiriliyor:

Gençler arasında ahlâk, iffet, vakar, nefse gem vurmak gibi faziletler aşağılanıyor, terbiyesizlik, ahlâksızlık, madde kullanmak, içki içmek bir maharet gibi aleni yapılıyor.

Toplum bozulduğu için ergenlik çağının getirdiği zorluklarla boğuşan gençlerdeki bozulmalar daha hızlı oluyor.

Gençlere rol model olarak sunulan "ünlü"ler hususi olarak bu gibi bağımlı veyahut eğlence odaklı tiplerden seçildiği için her alanda olduğu gibi içki ve uyuşturucu kullanımında da büyük bir patlama ve kullanıcı yaşının gittikçe küçüldüğü bir toplum ortaya çıkıyor. Yeni çıkan bazı sentetik uyuşturucuların ucuza satılması yayılmasını kolaylaştırıyor. Bu sebeple ortalama gelir seviyesi düşük ülkelerde uyuşturucu kullanımı ve bağımlılığı hızla artıyor. Uyuşturucunun yaygınlaşması, özendirilmesi nesillerimizi tehdit ediyor.

İslâm dini aklın muhafazasına çok ehemmiyet vermiştir. Aklı izale edip faaliyetlerini durdurması yönünden insana çok büyük zararı olan içkiyi ve diğer uyuşturucu maddeleri yasaklamıştır. Çünkü bunlar insanın yalnız aklına ve vücuduna değil; nesline, malına, şeref ve haysiyetine de zarar verir.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime'lerinde:

"Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları, şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki saadete eresiniz.

Şeytan; içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi zikrullahtan ve namazdan alıkoymak ister. Artık siz bunlardan vazgeçtiniz değil mi?" buyuruyor. (Mâide: 90-91)

Binaenaleyh, insanlar arasındaki ismi ne olursa olsun ve her neden yapılırsa yapılsın, sarhoşluk veren bütün içkilerin azı da çoğu da haramdır.

Hadis-i şerif'lerde şöyle buyurulmaktadır:

"Ümmetimden bir tâife olur ki içki içerler ve içkinin adını değiştirip istedikleri bir ismi ona takarlar." (Ahmed bin Hanbel)

"Her ne olursa olsun çoğu sarhoşluk veren şeylerin azından da sakınınız." (İbn-i Mâce)

"Çoğu sarhoşluk veren şeylerin azından da sizi nehyederim." (Tirmizî)

"Her sarhoşluk veren haramdır." (Buhâri)

"Her sarhoşluk veren hamrdır (alkollü içkidir)." (Câmiu's-sağîr)

"Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır." (Tirmizî)

Ferdin din ve dünyasında yaptığı ağır tahribatlar sebebiyle, Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:

"İçkiden uzak durunuz. Çünkü o her kötülüğün anahtarıdır." buyurmuşlardır. (Hâkim)

Harama giden yolları kapatma bakımından, dinimiz içki ile ilgili her işi de haram kılmıştır.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyururlar:

"Allah içkinin kendisini, içeni, sunanını, satıcısını, satın alıcısını, imal edenini, imal ettirenini, taşıyanını, taşıttıranını lânetlemiştir." (Tirmizî)

İçkinin insan sağlığına zararının yanında, en büyük zararı Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan alıkoymasıdır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde bu mânevî zararlara işaret buyurmaktadır:

"İçki içen, onu içtiği sırada kâmil bir mümin olarak içemez." (Buharî. Tecrid-i sarih: 1889)

"İman nûru şarab içenin kalbinden çıkar." (Câmiu's-sağîr)

"İçki bütün kötülüklerin anasıdır. İçki içenin kırk gün namazı kabul olunmaz. Eğer içkili olarak ölürse, cahiliyye ölüsü hâlinde göçmüş olur." (Câmiu's-sağîr)

"Şarab içen puta ibâdet eden gibidir." (Câmiu's-sağîr)

"Dünyada içki içip de tevbe etmeden ölen, âhirette cennet şarabından mahrum olur." (Buharî, Tecrid-i sarih: 1888)

"Müskiratı (alkollü içkileri) içen kimsenin Cenâb-ı Allah'ın rahmetinden mahrum olacağı Tevrat ve İncil ve Kur'an'da da beyan buyurulmuştur." (Câmiu's-sağîr)

"Allah-u Teâlâ derdi de devâyı da indirmiş ve her derd için bir devâ halketmiştir.

Öyle ise, hastalıklarınızı tedâvi ettiriniz! Fakat haramla tedavi ettirmeyiniz." (Ebu Dâvud)

"İçki ilâç değil, hastalık ve dertlerin ta kendisidir." (Müslim)

İçki içilen yerde oturmamanın gerektiğine dair Hadis-i şerif'lerinde ise şöyle buyuruyorlar:

"Allah'a ve âhiret gününe inanan kişi, üzerinde içki içilen sofraya oturmaz." (Ahmed bin Hanbel)

"Alenen haram işleyen fâsık kimselerin ziyâfet dâvetine icâbet menhiyâttandır." (Heysemî)

 

Zinâ-Fuhuş Özendiriliyor:

Popüler filim, müzik, dizi, sosyal medya endüstrisi insan düşmanı, şeytan işbirlikçisi bir zümrenin tekelinde maalesef.

İstedikleri gibi yönlendirebilecekleri, ahlâksız, bağımlı insanları meşhur, ünlü yapıp toplumun önüne sürüyorlar. Topluma düzgün mesajlar vermek isteyen oyuncu ajanslar tarafından dışlanıyor, iş bulamıyor. Aile yapısını, örfümüzü gözeten senaryolar dizi ve filime dönüşemiyor, gençleri uyuşturucuya, şiddete, zinaya yönlendiren şarkılar bu platformlarda rahatça kendine yer bulabiliyor.

Şeytanın yapamadığını bu şeytanlaşmış insanlar yapıyor.

Dinsiz, ateist, deist, şeytani, hıristiyanî tarikatlara, değişik fraksiyonlara bağlı, şeytan figürleri ile dolu kostüm giyen, neredeyse çırılçıplak sahneye çıkan, sapkınlık, fuhuş, zina, uyuşturucu batağına batmış tipler gençlerin karşısına rol model, meşhur şarkıcı, ünlü fenomen gibi kılıklarla çıkartılıyor. Böyle böyle gençler çocuk yaşlarda cinselliğe, dinsizliğe, uyuşturucuya özendiriliyor.

Günümüzde durum çok vahim.

Dinimiz evlilik dışı münasebetleri haram kılmıştır. Çok çirkin bir fiil olup, şiddetle yasaklanan büyük günahlardan birisidir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Zinâya yaklaşmayın. Çünkü o, şüphesiz hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur." buyuruyor. (İsrâ: 32)

Çünkü insanı tahrik ederek zinâya götüren şehvet duygusundan ve tehlikelerden emin olmak, ancak zinâya yaklaşmamakla mümkün olur. Yaklaşıldığı takdirde bu emniyeti sağlamak güçleşir.

Zinâ öyle bir hayasızlıktır ki, neticesinde nesep bozulur, nesiller soysuzlaşır. Oysa ki İslâm dini neslin korunmasına büyük önem vermektedir.

Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime'sinde:

"Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın." (En'am: 151)

Buyurmuş, adam öldürme fiilini zinâ fiili ile anarak yasaklama getirmiştir. Çünkü zinâ da aslında nesli öldürme niteliğindedir.

"Onlar ki, eşleri ve câriyeleri dışında mahrem yerlerini herkesten korurlar." (Meâric: 29-30)

Hadis-i şerif'lerde şöyle buyuruluyor:

"İlmin kalkması, cehaletin kökleşmesi, çeşitli içkilerin içilmesi, zinânın çoğalması kıyamet alâmetlerindendir." (Buhârî. Tecrîd-i sârîh: 71)

"Zinâdan sakınınız. Zira zinâda dört hâl vardır. Yüzde olan güzellik nurunu, rızıkta olan hayır ve bereketi giderir. Cenâb-ı Allah'ın gadabını ve uzun süre cehennem azâbına uğramayı gerektirir." (Câmiu's-sağîr)

"Zinâ, fakirlik meydana getirir." (Münâvî)

"Kim iki çene arasını (haram lokma ve kötü sözden), iki bacak arasını (zinâ ve kötülüklerden koruyacağına) bana söz verirse ben de ona cenneti söz veririm." (Buhârî. Tecrîd-i sârîh: 2032)

En mühimi de uhrevî zararlarıdır ki, bu gibi kimselerde Allah korkusu ve ahiret endişesi zayıflar, kalbi kararır.

Gözün, dilin, elin, kalbin, ayağın zinâsı vardır. Çok dikkat etmek lâzımdır, imanî bir meseledir. Hazret-i Allah'ın sana takdir ettiği nasibini eşini beğenmiyorsun, Hazret-i Allah'ın istemediği, takdir etmediğine gidiyorsun. Bu, Hazret-i Allah'ı gadaplandırır. Eşine ihanet edene melekler lânet eder. İnsan evine, eşine sâdık olmalı, zinâya gitmemeli, harama giden kapıları kapatmalıdır. Huzuru için, ihlâsı için ve âhireti için.

Hadis-i şerif'lerde şöyle buyuruluyor:

"Bir kul zinâ ettiği zaman, iman nûru kalbinden çıkar, bir gölge gibi başının üstünde durur. Ancak tam bir tevbe ettiği zaman dönüp kalbine girer." (Câmiu's-sağîr)

"Bir kimse zinâ ederse imanı ondan çıkar. Şu kadar var ki tam bir pişmanlıkla hâlisan tevbe ederse affolunur." (Tirmizî)

"Şüphesiz zinâ eden kimselerin vücudu kıyamet gününde ateş kesilir, fırın gibi alev alır parlar." (Câmiu's-sağîr)

Bu hususta Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, kadınları "Miraç Gecesi" kimisi göğüslerinden, kimisi ayaklarından başaşağı asılmış olduğu halde görmüş, Cebrâil Aleyhisselâm da bunların, "Zinâ eden ve çocuklarını öldüren kadınlar!" olduğunu haber vermişti.

Bu ilâhi beyanlar imanlı kadını titretir. İmansız kadını ise ancak cehennem titretir.

 

Kumar Özendiriliyor Fâiz Tevşik Ediliyor:

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Mâide sûresinin 90 ve 91. Âyet-i kerime'lerinde kumarı da içki ile beraber haram kılmıştır:

"Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları, şeytanın işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki saâdete eresiniz.

Şeytan; içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi zikrullahtan ve namazdan alıkoymak ister. Artık siz bundan vazgeçtiniz değil mi?"

Âyet-i kerime'de; içki ve kumarın şeytan işi olduğu, müminler arasına düşmanlık ve kin soktuğu, zikrullahtan ve namazdan alıkoyduğu beyan edilmektedir.

Kumar da içki gibi büyük günahlardandır.

Sonunda para kazanılan veya kaybedilen; zar, oyun kâğıtları, piyango, spor toto, müşterek bahis gibi her türlü şans oyunları kumardır.

Kumar oynamakta kullanılan âlet ve metod ne olursa olsun, nasıl oynanırsa oynansın bu oyunların hepsi haramdır.

Mal insanların ihtiyaçlarını görmek, mâişet ve saadetlerini temin etmek için ihsan olunmuş bir nimettir. Kumar ve benzeri yollarda israf edilmesi, yaratılış gayesine terstir.

Gününü değil ânını bile boşa geçirmemesi gereken insan, ömrünü hevâ ve hevesinin peşinde oyun ve eğlence ile ziyan etmemelidir.

Hadis-i şerif'lerde şöyle buyuruluyor:

"Tavla oynayan bir kimse, elini domuz etine ve kanına bulamış gibi olur." (Müslim)

"Tavla oynayan, Allah ve Resul'üne isyan etmiştir." (Ebu Dâvud)

"Satranç oynayanlar Allah'ın rahmetinden mahrumdur." (Münâvî)

"Arkadaşına gel kumar oynayalım diyen kimse sadaka versin." (Buharî)

Küffar bu necip milleti hiçbir şekilde yenemedi, bozamadı. Ancak fâizi sokmakla, haram lokmayı tattırmakla, bu güzel millet bozuldu.

Dinimiz fâiz ile fâizin girdiği bütün kazanç yollarını kesin olarak haram kılmıştır.

Haram oluşu hem Âyet-i kerime hem Hadis-i şerif ile sabittir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde:

"Fâizi yemeyiniz." (Âl-i İmran: 130)

"Allah alış-verişi helâl, fâizi haram kılmıştır." buyuruyor. (Bakara: 275)

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:

"Allah fâiz yiyeni, yedireni, şahitlerini ve kâtibini lânetlemiştir." (Tirmizî)

"Fâizde alan-veren eşittir. (günaha ortaktır.)" (Müslim)

Fâizin helâl olduğunu iddiâ etmek küfürdür.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz fâizin her çeşidinin günahını otuz altı zinâya eşit saymıştır.

Âyet-i kerime'lerde:

"Ey iman edenler! Allah'tan sakınınız. Eğer imanınızda gerçek iseniz, fâizden arta kalanı bırakın almayın. Yok eğer fâizi terketmezseniz, bunun Allah'a ve Peygamber'ine açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer fâiz almaktan tevbe ederseniz, ana paranız yine sizindir. Böylece ne kimseye haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz." buyuruluyor. (Bakara: 278-279)

Fâizciler hakkında buyurulan hem lâfzî hem de mânevî ve şiddetli tehdit hemen hemen başka hiçbir tahrim âyetinde yer almış değildir.

Allah ve Resul'üne harp ilân etmiş olan bu gibi kimseler en şiddetli bir dil ile lânetlenmişlerdir.

Aslında onların ne Hazret-i Allah'la ne de Resul'ü ile harp etmeleri mümkün değildir. Asıl harbi Allah ve Resul'ü onlara açmıştır. Fâizcilerin dünya ve ahirette hezimete uğrayıp perişan olmaları mukadderdir.

Hakk'tan kopmuşlar. Kimi türeme imamların, kimi de şeyh zannettiği şeytanların peşinde ve izinde. Kimisi küffara hayran, İslâm'ın yalnız ismini taşıyor.

Zenginler sarhoş, kadınlar çılgın, orta tabaka şaşkın ve şuursuz.

Gönüller hep perişan.

Harama irtikap edenlerin oturduğu koltuk elektrikli sandalyedir. O kişi, o anda ölüme mahkûmdur. Yani ruhu o anda ölmüştür, yaşayan canlı cenazedir. O koltuğa hevesli, cebine hevesi çok amma, oturduğu anda elektrikli sandalyeye oturduğunu çok iyi bilmelidir, ebedî hayatını söndürmüştür.

Şu Âyet-i kerime'yi düşün ve günahlarına tevbe et! Hazret-i Allah'tan affını iste! Allah'ın dinini, Resulullah Aleyhisselâm'ın sünnetini yaşamayı gaye edin ve azmet!

"Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. O yine de çoğunu affeder." (Şûrâ: 30)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde buyurur ki:

"İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, fâiz yemeyen kimse kalmayacaktır. Fâizin kendisini yemese bile tozunu yutacaktır." (Ebu Dâvud)

Bunun da sebebi, bugün ekseri insanlar fâizle iş görüyor. O alıp vermiyor amma, fâizci ile alış-veriş yaptığı için onun tozu ona dokunacak.

Fâizin bu derece yaygınlaşması kıyamet alâmetlerindendir.

Bir Hadis-i şerif'lerinde de şöyle buyuruyorlar:

"Menfaati celbeden her borç, fâiz gibi haramdır." (C. Sağir)

Bugün fâizsiz banka adı altında kurulan finans kurumlarının da diğer bankalardan hiçbir farkı yoktur. İşte Hadis-i şerif, işte bu bankaların durumu!

 

Dijital Kumar Çok Yayıldı:

Öyle bir zamandayız ki, teknoloji her türlü haramı kolaylaştırmak için kullanılır hâle geldi.

Eskiden kumar, kumar veya bahis için tahsis edilmiş mekânlardaydı. Ve bu mekânlar halk nezdinde kerih görüldüğü için buralara giden, bu tuzağa düşen insan sayısı azdı. Ve bu batağa düşen insanlar toplumdan dışlanırdı.

Oysa bugün "dijital kumar" diye bir illet kanser gibi her yanı sardı. Yüzbinler belki milyonlar bu dijital kumara bulaşmış durumda, milyarlarca paranın döndüğü bir sektör var. Birçok insan küçük bir hevesle başlayıp, çok büyük paralar kaybediyor. Evini barkını, arabasını kaybetmiş insanların haddi hesabı yok. Ailesini zor durumda bırakıp çıkmaza girip intihar edenler oluyor. Bu illet büyük yıkımlar getiriyor, ocakları söndürüyor.

Geçtiğimiz ay öğretmenlik yapan bir gencin sanal kumar sebebiyle ailesinin 4-5 dairesini heba ettiğini, çaldığını, psikolojik sorunları sebebiyle mesleğini bıraktığını anlatan bir video yayınladıktan sonra intihar ettiğine dair haberler çıktı. Buna benzer birçok vaka haberlere konu oluyor.

Facia her yandan insanları sarmış durumda.

Cep telefonuna basit bir oyun indiriyor, ikide bir karşısına kumar sitelerinin reklamı çıkıyor. Göz alıcı, cezbedici reklamlar ile halkımız, gençlerimiz kumara özendiriliyor. Oyunlaştırılmış tasarımlar, bonuslar ve kolay kazanç vaadi, gençlerin kumarı bir eğlence gibi algılamasına neden oluyor.

Yeşilay Danışmanlık Merkezi (YEDAM) verileri, dijital kumarın artık lise çağındaki gençler için somut bir risk olduğunu gösteriyor. Denetimsiz dijital platformlar ve gençlerin çevrimiçi ortamlara kolay erişimi riski artırıyor. 16 yaşında dijital kumar bağımlılğı sebebiyle yardım için müracaat eden bireyler var.

Bazı ailelerde kupon doldurmak ya da kumarın sıradan bir davranış gibi sunulması, çocukların ilerleyen yıllarda dijital kumara geçişini hızlandırıyor.

Kolay para kazanma arzusu ile başlayan süreç alışkanlığa dönüşüyor.

Diğer büyük tehlike dijital kumarın organize suç ağlarıyla kurduğu ilişki. Suç örgütleri, yasadışı para transferlerini gizlemek için üniversite öğrencileri ve yaşlılar gibi kırılgan grupların banka hesaplarını kullanıyor. Kumar, uyuşturucu gibi bağımlılığı olan gençler bu tuzağa daha kolay düşüyor, Birçok genç neye dahil olduğunu fark etmeden kara para trafiğinin bir parçası haline getiriliyor. Bu durum, öğrencileri hem adli soruşturma hem de uzun vadeli mağduriyet riskiyle karşı karşıya bırakıyor.

Kumar sadece kendi kötülüğü ile kalmaz, içki, kin, intikam, hırs... gibi pek çok kötülükleri de beraberinde getirir. Kumar yüzünden insan kendine karşı, ailesine karşı, içinde bulunduğu cemiyete karşı, Yaratan'ına karşı vazifelerini yapamaz. Dünya saadetinden, âhiret selâmetinden mahrum olur.

 

İnsanların, Kısa Zamanda Zengin Olayım Hırsı
Maddi-Mânevî Büyük Zararlar Veriyor:

Bu zamanda türeyen türlü türlü dolandırıcılıklar var. Bu dolandırıcıların kullandığı yöntemlerin başında insanların para hırsı, kısa zamanda büyük kazançlar elde etme arzusu geliyor. Şuraya para yatırıyorsun bir haftada iki katı para kazanıyorsun vs. buna benzer vaadler birçok insanın tuzağa düşmesine sebep oluyor.

İnsanlarda büyük bir doyumsuzluk, kısa yoldan zengin olma hırsı almış başını gidiyor.

Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'-ne bir kimse döviz, altın alıp satmanın sakıncası olup olmadığını sormuştu. Kendisi "Haram değil ama ben yapmam" buyurmuştu.

Zira öyle bir zamandayız ki meselâ bazı platformlar yatırdığınız paranın on katı işlem yapmanıza izin veriyor; aldım sattım şu kadar kâra geçtim derken bir anda bütün para sıfırlanıyor, çünkü parasının on katı al-sat yaptığında zararı da on kat oluyor, bir anda para sıfırlanıyor. Buna mümasil birçok tuzak var. Ondan sonra parayı kurtaracağım derken eşinden dostundan borç alıyor, Evini arabasını satıyor derken, ailesi yıkılanlar, annesinin babasının yıllardır yaptığı birikimleri hiçe müncer edenler, hatta intihar edenler oluyor.

Borsa da bu hale dönmüş durumda; bir anda iniyor, bir anda çıkıyor, birçok kimse büyük paralar kaybediyor. Diğer yandan hisse almak demek ortak olmak demek. Faizle alış-verişine buna mümasil yaptığı şeylere ortak olmuş oluyorsun.

 

Yaratılışa Müdahale
Estetik Ameliyatlar Çoğaldı:

Tıp tekniklerinin gelişmesi ile estetik ameliyatlar da çok yaygınlaştı. Allah-u Teâlâ'nın yarattığını değiştirmeye cüret etmeye kalkışılıyor, doğru mu yanlış mı bakılmıyor. Kendini halka beğendirmek için veya rol model aldıkları, put gibi gönül bağladıkları kişilere benzemek için burnunu orasını burasını değiştirmek için defalarca ameliyat olanlar bile var. Bu gibi nefsani şeylere şeytan insanı celbediyor. "Allah ne der? Bundan razı mıdır?" diye düşünen kalmadı. İnsanlar nefsinin dünyevî arzularının esiri olmuş, şuursuzca hareket ediyorlar.

Sırf güzellik uğruna, güzel görünmek için kişinin kendi yaratılışını değiştirmesi câiz değildir. Bu sebeple yapılan estetik ameliyatları tamamen nefsânîdir ve câiz görülmemiştir. Ancak zaruret tedavi amacı ile olur, aksi takdirde keyfidir, haramdır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

"Allah, dövme yaptıranlara, kaşlarını inceltenlere, dişlerini seyrekleştirenlere, Allah'ın yarattığını bozanlara lânet etsin." buyurdular. (Riyazüs-salihin: 3/1677)

Oysa bugün birçok kadın güzel görünmek adına kaşında gözünde değişiklik yapıyor, hatta yüzünden ya da vücudundan estetik ameliyat oluyor. Kapalısı da yapıyor, açığı da yapıyor.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"İyi bilin ki yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabb'i olan Allah'ın şanı ne yücedir!" buyuruyor. (A'râf: 54)

Hükmünü hiç kimse değiştiremez, verdiği kararı hiç kimse bozamaz. Emir, yasak, tedbir ve idare, tam tasarruf O'na aittir.

Diğer Âyet-i kerime'lerde ise şöyle buyuruluyor:

"Hüküm yücelerin yücesi Allah'ındır." (Mümin: 12)

Çünkü O, mülkünde yücedir, dilediğini yapar, dilediği hükmü verir. O'nun verdiği hükümler belirli bir zaman ve asır ile sınırlı değildir. Kıyamete kadar geçerlidir.

"Rabb'inin sözü doğruluk bakımından da adalet bakımından da tamamlanmıştır, tam kemalindedir. O'nun sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur." (En'âm: 115)

Allah-u Teâlâ'nın rahmetinden ebediyen kovulmuş olan şeytan insanların apaçık düşmanıdır ve onları cehenneme götürmek için bütün gücüyle ve ordusuyla çalışır.

Onu kınanmaya, kovulmaya ve ahirette de kendisine uyanlarla beraber ebedî azaba mahkum etti.

Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime'sinde şeytanın yapacağı düşmanlığı haber veriyor:

"Onları mutlaka saptıracağım." (Nisâ: 119)

Onların zamanlarından, iş ve güçlerinden, istidatlarından, mal ve evlâtlarından bir kısmını kendim için ayıracağım. Yollarına tuzaklar kurup, büyük bir kısmını benim yolumda çalıştıracağım.

Bâtılı hak, eğriyi doğru, kötüyü iyi, çirkini güzel, günahı sevap göstererek, vesvese ve iğvâlarımla onları hidayet yolundan mutlaka çevireceğim.

"Onları boş kuruntularla oyalayacağım." (Nisâ: 119)

Kalplerine hırs ve tamah, uzun ömürler yaşamak, amelsiz olarak cennete girmek, sebeplere tevessül etmeksizin maksada ulaşmak gibi olmayacak birtakım kuruntuları ilkâ edeceğim. Onları kıyameti, hesabı, cenneti ve cehennemi düşünmek hissinden mahrum bırakacağım.

"Onlara emredeceğim, benim emrimle hayvanların kulaklarını yaracaklar." (Nisâ: 119)

Nitekim câhiliye devri Arapları, bir dişi deve beş defa doğurur ve beşincisi erkek olursa kulağını delerler ve artık ondan faydalanmayı kendilerine haram sayarlardı. Onu putlarına adarlar, bu bir şirk ve küfür iken ibadet yaptıklarını zannederlerdi.

"(Şeytan dedi ki) Onlara emredeceğim, Allah'ın yaratışını değiştirecekler." (Nisâ: 119)

Yaratılışın şeklini veya sıfatını değiştirerek durumunu başka şekle sokacaklar. Organlarını yaratılış görevlerinin dışında kullanacaklar. Cinsiyeti belli etmeyecek kılıklara bürünecekler. Erkeklerin kadınlara, kadınların erkeklere benzemesine çalışacaklar. Temizi bırakıp pisliğe koşacaklar, menfaati bırakıp zararı seçecekler. Doğruluğu budalalık, eğriyi hüner sayacaklar. Vazifeden kaçıp oyuna gidecekler. Helâle haram, harama helâl, iyiye kötü, kötüye iyi diyecekler. Hayır yerine şer işleyecekler. Sakallarını bıyıklarını yolacaklar. Yüzlerini boyayacaklar. İmar edilmesi gerekeni yıkıp, yıkılması gerekeni imar edecekler. Yaratılışın zıddına alışkanlıklar edinecekler.

Bundan da öteye; yaratılanı Yaratıcı yerine koyacaklar. Tevhid'den çıkacaklar, İslâm dini'ni bozmaya çalışacaklar, kendi düşüncelerine uygun bâtıl dinler kuracaklar, sahte liderler edinecekler, şeytanlık peşinde dolaşacaklar.

Şeytan böyle demişti, dediği gibi de istediğini yaptırıyor. Bunları yaptırırken de onlara bir tat ve ümit veriyor, peşinde koşturuyor, rızâ-i Bâri'den uzaklaştırıyor.

"Kim Allah'ı bırakır da şeytanı dost edinirse, şüphesiz ki o apaçık bir ziyana uğramıştır." (Nisâ: 119)

İnsanın insanlığı şeytana düşman olmayı gerektirir. Fakat insan, şeytanın hile ve yalanlarına o kadar kapılıyor ki onu dost edinmeye başlıyor. Onun bu dostluğu, onların karşılıklı düşmanlıklarının dostluğa dönüşmesi mânâsına gelmez. Ancak insanın, düşmanı tarafından kandırıldığı mânâsına gelir. İnsan şeytanla ebediyyen dost olamaz. Çünkü şeytan ona hiçbir zaman dost gözüyle bakmaz.

 

Nesillerimiz Çıplaklığa Özendiriliyor:

Bu zamanın belâlarından birisi de çıplaklık. Hayvan gibi yaşamak maharet zannedilir hâle gelmiş. Hazret-i Allah insanoğluna elbise edinmeyi, giyinmeyi vermiş, hayvanlara vermemiş. Ve fakat birçokları hayvanlardan daha aşağı bir hayat yaşıyor.

Allah-u Teâlâ neslin devamı için erkek ve kadın arasında cinsî cazibe halketmiştir. Ve fakat iş öyle çığırından çıktı ki biz kelimelerle ifade etmeye utanıyoruz fakat insanlar her türlü haramı sergilemekten utanmıyor.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde kadınların vücut hatlarını belli eden ve şeffaf elbiseler giymelerini yasaklamıştır:

"Cehennemlik bazı kadınlar vardır ki, örtülü fakat çıplaktırlar. Her iki tarafa salınırlar. Onlar cennete girmeyecek ve onun kokusunu da duymayacaklardır." (Müslim)

Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz ise, ince ve şeffaf elbiseler giymiş oldukları halde yanına gelen Temim oğulları kabilesinden bir takım kadınlara:

"Eğer siz mümin iseniz, bu elbiseler müminlerin elbisesi değildir." demiştir.

Bir defasında da huzuruna ince başörtülü bir gelin getirilmişti. Ona şöyle dedi:

"Nûr suresine inanan bir kadın bunu örtünmez."

Bir defasında da yanına ince bir başörtü ile giren Hafsa binti Abdurrahman -radiyallahu anhâ-nın başörtüsünü yırtmış ve ona kalın bir başörtü örtmüştür.

Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- evden dışarı çıkacak olan kadının örtünmesi ile ilgili olarak da şu sözü söylemiştir:

"Müslüman kadın, bir ihtiyacı olduğu zaman, vücudunu gizleyen bir elbise içinde evden dışarı çıkmaktan menedilemez. Ancak bu öyle bir örtü olmalıdır ki, eve dönünceye kadar onu kimsenin tanımaması gerekir."

Abdullah bin Ömer -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edildiğine göre Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir diğer Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Ümmetimin son zamanlarında döşeli süslü oturaklara benzeyen eyerler üzerinde cami kapılarına gelip inen erkekler olacaktır. Karıları ise giyinik fakat çıplaktırlar. Başları üzerinde arık melez develerinin hörgüçlerine benzer durum vardır. Onları lânetleyin, çünkü onlar lânetlenmişlerdir.

Şayet önünüzde başka milletlerden bir millet bulunacak olsa, sizden önceki ümmetlerin kadınlarının size hizmet ettikleri gibi, bu kadınlar da onlara hizmet etmekten çekinmezler." (İbn-i Hibban)

Cidden Allah-u Teâlâ'dan çok korkmamız lâzım.

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

"İki sınıf var ki bunlar cehennemliktir, fakat henüz onları göremiyorum. (Bunların biri) giyimli fakat çıplak; (erkeklere) meyleden, (kendilerine) meylettiren kadınlardır. Bunların başında yana yatmış deve hörgücünü andıran şeyler vardır. Bunlar asla cenneti göremeyecek, kokusunu da alamayacaklardır." (Müslim)

"Henüz göremiyorum." buyurmaları, ileride, ahir zamanda çıkacaklarına işarettir. Biri giymiş ama çıplak. Niçin? Vücut hatları belli olduğu için.

İkincisi erkeklere meyleden ve kendilerine meylettiren kadınlar, ki saçlarını deve hörgücü gibi yaparlar. Bu iki hususta ciddi ikazlar var.

Tesettür kıyafeti yüz ve ellerin dışında kalan bedenin tümünü örtecek şekilde ve vücudun çizgilerini göstermeyecek şekil ve bollukta olmalıdır. İçini gösterecek şekilde (şeffaf), dikkatleri çekecek şekilde renk ve desende olmamalıdır.

Hadis-i şerif'te:

"Bir kadın koku sürünerek dışarı çıkar ve kokusunu başkalarının duymasını arzularsa, zinaya bir adım atmış olur." buyurulmuştur. (Tirmizî Edep: 35)

Kadın kokular sürüp camiye bile gidemez. Bir gün koku sürünen bir kadın, Ebû Hureyre -radiyallahu anh-in yanından geçerken ona "Nereye gidiyorsun?" diye sordu. Kadın: "Camiye" diye cevap verince Ebû Hureyre -radiyallahu anh-:

"Kokulandığın halde mi?" diye tekrar sordu. Kadın "Evet" dedi.

Ebû Hureyre -radiyallahu anh- Hazretleri bunun üzerine şöyle buyurdu:

"Dön ve yıkan. Çünkü Peygamberimizden dinledim:

'Kokulanan bir kadın mescide giderse, dönüp gusletmedikçe Allah onun namazını kabul etmez.'"

Kadınlar âile içinde veya kendi cinsleri ile bir araya geldiklerinde koku sürünebilirler. Ancak evden dışarı çıkarken, câmide veya yabancı erkeklerin bulunduğu yerlerde koku sürünmeleri, bu erkeklerin dikkatlerinin kadınların üstüne çekilmesine yol açar.

Ebu Musa -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Bir kadın güzel koku sürünüp bunu hissetsinler diye bir topluluğa uğrarsa, zinâ etmiş olur." (Ebu Dâvud, Tirmizî: 2787)

Erkeklerin kadın elbisesi, kadınların da erkek elbisesi giymelerini Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz yasaklamıştır.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- der ki:

"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, kadın elbisesi giyen erkeğe ve erkek elbisesi giyen kadına lânet etti." (Ebu Dâvud)

 

Ne Yapmamız Lâzım?

Bugün çocuk yetiştirmek imkânsız hâle gelmiştir. Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Doğana sevinmeyin, ölene üzülmeyin." buyurduğu bir zamandayız.

Elinden telefonu düşürmeyen, telefonda türlü türlü şeyler seyreden bir kimse çocuktan ne bekleyebilir?

Bir defa anne-baba kendisini disiplin altına alacak, çocuğa örnek olacak, telefon elinde olmayacak, yerinde duracak. En küçük yaşından itibaren evini bir ilim meclisine çevirecek. Zorla değil oyunla, ilgiyle sıkmadan sıkılmadan sürekli çocuğun beynine Allah'ın varlığını, her şeyin O'ndan olduğunu, çocuğun ilâhî bir emanet olduğunu, Âyet-i kerime'leri, Hadis-i şerif'leri, yolumuzun edep ve düsturlarını gün gün verecek. Anlamaz demeyecek, anlayacağı şekilde duyurmaya çalışacak.

Ebu Ümâme -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'te şöyle buyurulmaktadır:

"Birtakım fitneler olacaktır. Kişi o fitnelerde mümin olarak sabahlayacak ve kâfir olarak akşamlayacaktır.

Ancak Allah'ın, ilim ile (kalbini) ihyâ ettiği kimseler (bu tehlikeden) müstesnâdır." (İbn-i Mâce: 3954)

Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Bu ilim bugün indi." buyurduğu ilmi kendi de okuyacak çocuğuna da okutacak.

İlmi bilgisi olursa belki kurtulur. Hataya düşse bile hataya düştüğünü bilir.

Yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi kişi önce kendinde boşluk bırakmayacak ki, çocuğu da boşluğa düşmesin.

Öyle bir zaman ki cambazın ipte yürüdüğü gibi her haline, her sözüne, çocuğunun her hareketine dikkat edecek.

Yoksa çok zor, bu hâlde bile sen yaptın, etraftan ne zaman, neyi kapacağını bilemiyorsun.

Allah'a emanet, çok sığınmamız, çok duâ etmemiz lâzım.

"Bir babanın oğlu için duâsı, bir peygamberin ümmeti hakkındaki duâsı gibi makbuldür." (İbn-i Mâce)

Geçen ayki dergimizde Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- Efendimiz'den şöyle bir kıssa nakletmiştik:

Şam ehlinden, güçlü kuvvetli, nüfuz sahibi bir kimse vardı. Zaman zaman Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-ın yanına gelirdi. Bir ara, Ömer -radiyallahu anh- o kimseyi göremez oldu.

Çevresindekilere:

"Falan zât ne yapıyor, artık görünmez oldu?" dedi.

"Ey müminlerin emiri! O kendini içkiye verdi." dediler.

Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- kâtibini çağırarak:

"Yaz!" dedi.

"Ömer bin Hattâb'dan falan kimseye! Selâm sana!

Kendisinden başka ilâh olmayan, günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, azâbı çetin ve ihsânı bol olan Allah'a hamd ederim.

O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur, dönüş ancak O'nadır."

Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-, mektubu yazdırınca arkadaşlarına dönerek:

"Allah'a yönelmesi ve Allah'ın da tevbesini kabul buyurması için kardeşinize duâ ediniz!" dedi.

O zât, Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-ın mektubunda zikrettiği;

"O; günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, cezası şiddetli, lütfu bol olandır. O'ndan başka ilâh yoktur. Dönüş yalnız O'nadır." (Mümin: 3)

Âyet-i kerime'sini tekrar tekrar okudu ve:

"Allah beni hem azâbıyla korkutmuş, hem de günahlarımı affedeceğini vaad etmiş." diyerek ağladı ve güzelce tevbe etti.

Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-, o zâtın tevbe ettiğini haber alınca:

"Bir kardeşinizin yoldan çıktığını, günaha saplandığını gördüğünüzde, onu doğru yola getirmeye, Allah'ın affından ümitvâr olmasını sağlamaya çalışınız.

Tevbe nasip etmesi çin Allah'a duâ ediniz. Kendisine bedduâ ederek aleyhinde şeytana yardımcı olmayınız." dedi. (İbn-i Kesîr, Tefsir, IV, 76)

 

En Güzel Miras:

"Bize verilmiş bir hayat var. Bu hayatın sonunda "İrcıîy" dâveti gelecek ve alınacağız. Bu alınmada evvelkilerin geçtiği yoldan geçmiş olacağız, hepimiz o yoldan geçeceğiz, hiç şüphe yok buna.

Şimdi bir düşünce beliriyor:

Çocuklarımızı nereye bırakalım? Hakk'a mı bırakacağız, halka mı bırakacağız? Onları nasıl yetiştirdik? Durumları ne olacak?

Biz gidiyoruz, hiç bunun şakası yok, onlar da kalacak. Amma biz nasıl gidiyoruz, onlar nasıl ve kime kalacak?

Onlara biz Hakk'ı tanıtmış mıyız, Hakk yolunda yürütmüş müyüz? Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizi, ıyâlini sevdirdik mi? Ahkâmı öğrettik mi? Onlara ne verdik ki ne bekleyeceğiz? Biz onlara her şeyi öğrettik, amma bunu öğretmedik!

İnşallah bu vazifeyi ele alırsınız, aldığınız nispette mesuliyetten kurtulursunuz.

Çünkü Cenâb-ı Hâlîk'ımızın kat'i emri var.

Çocukların ahkâma uygun olarak yetiştirilmeleri ilâhi bir emirdir:

"Ey iman edenler! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun." buyuruyor. (Tahrîm: 6)

"Nefsini koru!" buyurmuyor.

Evlâd-u ıyâlinden bir tanesi giderse sen mesulsün. Çünkü çoban sürüsünden mesuldür. Bu emre göre hareket edelim inşallah.

Ateşin taşla tutuşturulması, hararetinin fazlalığındandır.

İnsan bu ilâhi emir ile mükellef olduğu gibi, evlâd-u ıyâlini bu emre tâbi tutmakla mükelleftir. Aksi halde mesuldür.

Bu ise ancak ilâhi emirleri bizzat yapmakla, yasaklardan öncelikle kendisi sakınmakla ve böylece âilesine güzel numune olmakla mümkündür.

Âile efrâdının cehennem ateşine sürüklenmelerine sebep olacak fitne ve isyandan koruyarak Allah-u Teâlâ'nın emirlerine itaat yoluna götürür. Çünkü âile reisi kendisinden sorumlu olduğu gibi âilesinden ve çocuklarından da sorumludur.

Abdullah bin Ömer -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Erkek âile fertlerinin muhafızı durumundadır ve onların hukukundan sorumludur." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 487 - Müslim: 1829)

Müslümanların gerek kendilerine ve gerekse âilesine karşı mükellefiyetleri çok ağırdır. Anne de bu sorumluluğa ortaktır, âilenin iç düzeniyle birlikte çocukların bakımı ve yetiştirilmesi onun sorumluluk dâiresine girmektedir.

Çocuğun en mükemmel bir şekilde yetişmesi ve:

"Onlar Rabb'lerine inanmış gençlerdi." (Kehf: 13)

Âyet-i kerime'sinde belirtilen imanlı gençlerden olması için ana-babanın bütün imkânlarını kullanarak gayret sarfetmeleri gerekir. Çocuğun dünya saâdeti ve ahiret selâmetini hedef alan böyle bir terbiye, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz tarafından ana-babanın çocuğuna bırakacağı "En güzel miras" olarak vasıflandırılmıştır.

Saîd bin Âs -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyururlar:

"Hiçbir baba evlâdına güzel edep ve terbiyeden daha değerli ve üstün bir miras bırakamaz." (Tirmizî: 1953)

Bir baba için en önemli vazife, çocuklarının terbiyesini hakkıyla yerine getirmektir.

Çocuk eğitmek zor ve sabır gerektiren bir iştir. Çocukların üzerine titremek gerekiyor. Güç bir vazife olmakla birlikte, her müslüman çocuklarını koruyup kollamak mecburiyetindedir."

Diğer Yazıları
TÜM YAZILAR