Muhterem Okuyucularımız;
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin ahirete irtihalinin 16. sene-i devriyesindeyiz.
Cismaniyeti aramızdan ayrıldı ancak onun rûhâniyeti aramızda, Allah-u Teâlâ dünyanın iyice karardığı, büyük bir boşluğa düştüğü bu devirde adaletini onunla ayakta tutuyor.
"Âhir zamanda Mehdî yokken, henüz yaklaştırılıp seçilmemişken; aradaki boşlukta Hâtemü'l-velâye'den başka adâleti (hakkâniyyeti) ayakta tutacak kimse olmaz." (Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh-, "Hatmü'l-Evliyâ'", Süleymaniye Ktp. Fâtih, nr.: 5322, vr. 168b)
Mücadelesi, irşadı, cihadı, manevî tasarrufu dün olduğu gibi bugün de devam ediyor.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin gerek hayatında gerek vefatında çok büyük bir iş yapılıyor. Görüyorsunuz onun ihvanı, iman ve vicdan sahibi müslümanlar geçen ay papa hakkında çıkan dergiyi sahiplendiler, iman ve küfrün karıştırılmaya çalışmasına gönülleri râzı olmadı. Binlercesini dağıttılar, büyük bir mücadele verildi.
Bütün bunlar onun manevî tasarrufunun tezahürüdür. Bu Zât-ı âli bize bunları, bu hakikatleri duyurmamış olmasa, onun manevî tasarrufu devam ediyor olmamış olsa bunların yapılamayacağını çok iyi biliyoruz.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri zahiren aramızda değil ama mânevi olarak yaşıyor.
Onun yolu, onun izi, onun cihadı, onun kitapları, onun dergisi devam ediyor. Elhamdülillâh.
Halk onun bu irşadından bu cihadından büyük istifade ediyor. Bu din, bu vatan, bu devlet; bu irşad sayesinde ayakta duruyor. Görebilene.
Ve fakat bu Zât-ı âli'yi herkes bulamıyor.
"Allah'ın hayır dilediği kimseler bu zâtı bulurlar. Hayır dilemedikleri de onu göremez, kör olurlar. Bulamazlar, kaybolurlar." (Abdulkâdir Geylânî -kuddise sırruh-, "Fethu'r-Rabbânî", 5. Meclis)
Oysa bu Zât-ı âli eserleri ile, hayatı ile, irşadı ile, mücadelesi ile ayan beyan ortada.
O yeni bir yol yeni bir çığır açmadı. Kitaplarıyla, dergileriyle, Allah-u Teâlâ'nın hükmünü neşretmekle, Resulullah Aleyhisselâm'ın izine basa basa yürümekle din-i İslâm'ı yeniden canlandırdı, âhir zamanda zuhur edecek Hazret-i İsa ve Hazret-i Mehdi Aleyhisselâm'a zemin hazırladı ve onların öncülüğünü yaptı ve yapmaya devam ediyor. Talebelerini mücahede ve mücadele sahasına sevkettiği gibi, sohbetleriyle, dersleriyle onların manen tekamül etmeleri için gayret etti, ruhlarının talim ve terbiyesi için, nefislerinin tezkiyesi için çalıştı. Birçok ilde aşevleri açılmasına öncülük etti. Para toplayanlar gibi olmamak için ticarethaneler, kırtasiyeler açılmasını teşvik etti; kitaplarının, dergilerinin tanıtılması ve yayılmasına vesile olmasını murad etti.
Onu yaşatmak, bu hizmetleri ve icraatları yapmak, hâl ve ahvalimizle en güzel numune olarak onun yolunda, onun izinde olmak da onun ihvanının vazifesidir.
Öyle bir yol bıraktı ki; makam yok, madde yok, menfaat yok; İslâm'a hizmet var. Bugün Hazret-i Allah'a, Hazret-i Resulullah'a davet eden sadece onun eserleri var, onun ihvanı var.
Halk, onun yolunu, onun kitaplarını, onun dergilerini takip ediyor; "Ne demiş!" diye bakıyor. Mânevî şahsiyeti ile bu karanlık asrı aydınlatmaya devam ediyor. Elhamdülillah!
"Ümmetimden bir tâife kıyamet kopuncaya kadar Allah'ın yardımı ile muzaffer olmaya devam edecek, muhalefette bulunanlar onlara zarar veremeyeceklerdir." (Tirmizî)
•
Bu ay içinde idrak edilecek olan "Miraç Kandili"nizi tebrik eder, tüm İslâm âlemi'ne hayırlara vesile olmasını Cenâb-ı Allah'tan niyaz ederiz.
Baki esselâmü aleyküm, ve rahmetullah...

"Bu nur bugün için değildir. Bu nur, kıyamete kadar geçerlidir. Siz bu nura yapıştıkça Allah-u Teâlâ sizi kurtarır. Bunu böyle bilin, ötekilere de aldanıp saplanmayın. Dikkat ederseniz neler çıktı. Sahte mehdiler, sahte isalar çıktı. Ama bir tane değil, birkaç tane. Çok fesatçılar, ifsatçılar, sapmışlar çıkar ve çıkıyor. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın izniyle nur ile aydınlatmaya çalışıyoruz. Bu kıyamete kadar geçerlidir. Bugün için de değildir. Onun için sizin elinizde bir nur var. Bu nuru, nurdan nura Hazret-i İsa Aleyhisselâm'a kadar götürün. Şaşmadan hem gidin, hem götürün. Bunlar hep yarının hazırlığıdır. Bunlar ziyafet-i ilâhiyedir. O'nun lütfu, ikramı ve ihsanından başka bir şey değildir. Allah'ım, Zât'ına kul, Habib'ine ümmet etsin! Âkıbetimizi hayırlı etsin! Bugün lütuf birliğinde bizi topladığı gibi, âhirette de rızâsında haşr-u cem etsin!"
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin ahirete irtihalinin 16. sene-i devriyesindeyiz.
Evliyâullah Hazerâtı'nın zuhurunu haber verdiği, çok aziz, çok mübarek, çok muhteşem bir manevî şahsiyet olan Zât-ı âlileri; Allah-u Teâlâ'nın insanlığa bir hediye-i ilâhîsi, âdeta bir eman, bir sığınak olarak gönderdiği kuluydu.
"Kendisine sığınılan bir sığınaktır, elde edilmek istenen şeylerin kaynağıdır." (Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh-)
Her türlü kötülüklerin işlendiği, çok büyük fitne ve fesadın, harp ve harabiyat devrinin yaşandığı bu âhir zamanda, bu karanlık devirde Allah-u Teâlâ onu adalet-i ilâhî'yi ayakta tutmak için gönderdi:
"Âhir zamanda Mehdî yokken, henüz yaklaştırılıp seçilmemişken; aradaki boşlukta Hâtemü'l-velâye'den başka adâleti (hakkâniyyeti) ayakta tutacak kimse olmaz." (Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh-, "Hatmü'l-Evliyâ", Süleymaniye Ktp. Fâtih, nr.: 5322, vr. 168b)
Cismaniyeti aramızdan ayrıldı ancak onun rûhâniyeti aramızda, Allah-u Teâlâ dünyanın iyice karardığı, büyük bir boşluğa düştüğü bu devirde adaletini onunla ayakta tutuyor.
Mücadelesi, irşadı, cihadı, manevî tasarrufu dün olduğu gibi bugün de devam ediyor.
Onu görmüyorsan, ona verileni de mi görmüyorsun?
Onun yolu, onun izi, onun vakfı, onun cihadı, onun kitabı, onun dergisi, onun aşevleri, onun sohbeti, onun zikri, onun rabıtası, hülâsa; onun miras bıraktığı her şey onun tasarrufu ile biiznillâhi teâlâ devam ediyor. O mânen zaten aramızda. Ama bize düşen aşkla, şevkle, azim ve gayretle onun eserlerini yaymak, onu duyurmak. Hem içeride gönlümüzde, hem dışarıda cümle cihanda...
"Vefat etsem de gönüllerde vefat etmeyeceğim." (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Yunus Emre -kuddise sırruh- Hazretleri; "Yunus öldü deyu salâ verirler, ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez." buyuruyorlar. Bir Allah dostunun durumu bu olursa Allah-u Teâlâ'nın bütün velilere hüccet kıldığı Hatmü'l-evliyâ'nın durumunu siz düşünün.
Binaenaleyh böyle bir Zât-ı âli'nin talebesi olmaktan, onun yolunun, onun izinin, onun mücadelesinin, onun irşadının bir neferi olmaktan büyük bir bahtiyarlık tasavvur edilemez. Bu şerefe nail olmak, kavuşmak Hakk'tan gelen büyük bir ihsandır. O'ndan gelir, O'nun vergisidir, O'nun ikramıdır.
Abdülkâdir-i Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:
"Bir kurtarıcı olarak ellerinden tutar, dünya denizinden çeker çıkarır. Tabii ki nasibi olanı, Hakk'a uyanı." (5. Meclis)
Nasibi olan onu bulacak, nasibini alacak. Nasibi olmayan onu bulamayacak ve hüsranda kalacak. Ruhu ölmüş bir kimsenin hakikatle ne işi var?
Bu zevât-ı kirâm'ın işaret ettiği gibi; nasibdar olan az bir zümre onu buldu, nasibdar olmayanlar ise onu göremedi ve kör oldu. Hiç şüphe yok ki gerçek mânâda hüküm, hikmet ve hidâyet Allah-u Teâlâ'ya mahsustur.
Zaman çok kötü. Dünyanın iyice bozulduğu, bütün kötülüklerin bir bir ortaya çıktığı, insanların "Bundan daha kötüsü var mı?" dediği bir zamanda yaşıyoruz. Zât-ı âli'leri bu zaman için "Seyyiat zamanı" buyururlardı. Yani bütün kötülüklerin ortaya çıktığı ve işlendiği zaman. Seyyiat zamanı demek ateş zamanı demektir.
Dünya öyle bir boşluk içinde ki, küfür devletleri, yahudisi, ateisti, hıristiyan Haçlı milletleri gemi azıya almış, mütemadiyen İslâm'a ve müslümanlara saldırıyorlar, soykırım yapıyorlar. Bütün insanlık büyük bir ahlâk ve fazilet inkırazı yaşıyor. Yalan, adaletsizlik, liyakatsizlik, edepsizlik, hukuka, hayata, ahlâka, vicdana kasıt, zulüm, soykırım âdeta normal haline gelmiş. Sahtekârlar, hırsızlar baştacı edilmiş, doğru, dürüst, ahlâklı insanlar dışlanmış; İslâm'ı, imanı yaşamak avucunda kor tutmak gibi zorlaşmış... Küfür milletleri iyice zıvanadan çıktıkları gibi İslâm milletlerinde de imanlar sureta bir imana dönmüş, İslâm yaşanmıyor, İslâm ahlâkı sükût etmiş. Bu durum büyük bir zaaf oluşturuyor ve küfür milletleri İslâm beldelerini istilâ etmek için ordularını hazırlıyor.
"Şüphesiz ki kâfirler sizin apaçık bir düşmanınızdır." (Nisâ: 101)
Küfür ve şirkin, isyan ve tuğyanın, azgınlığın, taşkınlığın, fitnenin, fesadın, dinsizliğin, ahlâksızlığın, sapıtıcı önderlerin, cehaletin, dine, vatana ihanetin, din ve vatan bölücülüğünün ortalığı istilâ ettiği, harp ve harabiyat günlerinin başladığı bu âhir zamanda; bu büyük fesada ve sayısı belirsiz fesad ehline karşılık Allah-u Teâlâ işte bu zamanda adaletini ayakta tutmak için öyle bir kulunu göndermiştir ki; yeryüzü ve yeryüzündekiler onun sayesinde yiyor, içiyor, ayakta duruyor.
Nitekim Hadis-i şerif'te şöyle buyurulmaktadır:
"Her asırda benim ümmetimden sabikûn (önde gelenler) vardır ki bunlara büdelâ ve sıddikûn ıtlak olunur (söylenir). Haklarındaki inayet ve merhamet-i ilâhiye o kadar boldur ki sizler de o sayede yer ve içersiniz. Yeryüzü halkı için vukuu tasavvur olunan belâ ve musibetler onlarla kaldırılır." (Nevâdir-ül Usül)
Geçmiş asırlarda bir kabahatlerinden dolayı helâk edilen kavimlerin yaptığı kötülüklerin hepsi, hatta daha kötüsü bu asırda yapılıyor ve yaşanıyor. Böyle bir asırda dünyanın ayakta durması işte bundandır.
Nitekim Cenâb-ı Hakk Hadis-i kudsi'sinde şöyle buyuruyor:
"Onlar öyle kimselerdir ki yer ehline bir cezâ ve azab vermek istediğim zaman onları hatırlarım da azabdan vazgeçerim." (Ebû Nuaym, Hilye)
Hadis-i şerif'te de şöyle buyurulmuştur;
"Allah yer ehline azap etmeyi murad ettiğinde onlara nazar eder de, azâbı derhâl onlardan geri çevirir." (el-Vesâyâ li-İbnü'l-Arâbî, Hâlet Ef. nr.: 198/2, vr. 486a)
Bütün muhteşemliğine rağmen az bir zümrenin bu Zât-ı âli'yi tasdik edip tâbi olmasının sebebi nedir?
Bunun birinci sebebi; öyle bir devirdeyiz ki, toplum öyle bir hâle geldi, insanlar öyle bir raydan çıktı ki; hak ve hakikat yaşanmadığı gibi, böyle bir arayış da yok. İnsanlar günlük haz ve arzuların, dünya meşgalelerinin peşinden yuvarlanıp gidiyor. Ahlâk, fazilet, nezafet, ciddiyet kalmamış. Nefisler öne çıkmış, heva ve heveslerin peşinden gidiliyor. Nefis meydanda olunca, hakkı, hakkaniyeti, hakikati arayan nereden bulunur? Böyle olunca yol kesiciler, din ve vatan bölücüleri rahat yol buluyor.
İşte bu zamanda Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri insan takatinin üzerinde bir gayretle iman kurtarma cihadı yaptı ve yapıyor, insanları kurtuluşa davet ediyor, "Harp ve Harabiyat devrindeyiz", "Benden sonra her şeyi bekleyin!" buyuruyor. Ve fakat herkes kendi âleminde. Ateş her yanımızı sardı, etrafımızda savaşa girmeyen ülke kalmadı, kimse işin ciddiyetinin farkında değil, herkes gününü gün etmenin derdinde. Âdeta Nuh Aleyhisselâm'ın devri gibi.
Mevlânâ Celaleddin-i Rûmi -kuddise sırruh- Hazretleri Mesnevî'nin beşinci cildinde bu zamanı, bu zamanın kurtarıcısının ismini zikrederek açıklıyor ve şöyle haber veriyor:
"Dağ gibi akıllar bile vehim denizine ve hayal girdabına gark olup batmıştır. Bu kötülük tufanı, dağları bile aşarken Nuh'un gemisine binenlerden başka kim aman bulur, kurtulur?
Yakîn yolunu kesen bu hayal yüzünden din ehli (müslümanlar), tam yetmiş iki fırka oldu. Yalnız yakîn eri, vehim ve hayalden kurtulur. Kaşının kılını hilâl (yeni ay) sanmaz. Fakat bir kimseye Ömer'in nuru (ışığı) dayanak olmadıkça, yolunu kaşının eğri kılı keser. Yüz binlerce büyük ve dehşetli gemi, vehim denizinde paramparça olmuştur." (Mevlânâ Celaleddin-i Rûmi -kuddise sırruh-, Mesnevî, c. 5 s. 156 - 2655. beyit)
Bu zâtlar hem bugünleri hem de bugün gönderilmiş olan Zât-ı âli'yi isim vererek haber veriyorlar. Görebilene. Ne mutlu görenlere!
Nitekim bir Hadis-i şerif'te şöyle buyurulmuştur:
"Müslümanlık garip olarak başladı, başladığı gibi garip olarak avdet edecektir. Ne mutlu o gariplere!" (Müslim)
Resulullah Aleyhisselâm bu "Garipler"i, bu son devirde, âhir zamanda gelenleri ve onların durumunu haber verdikleri gibi, bu sonda gelenlerin başta gelenler gibi olduklarını müjdeliyorlar.
Bu "Garipler", bu "Salihler" için ne büyük bir müjde! Elhamdülillâh!
Diğer bir Hadis-i şerif'te de şöyle buyuruluyor:
"Garipler sayıları pek az olan sâlih kişilerdir. Bu kişiler sâlih olmayan bir topluluk içinde yaşarlar. Yaşadıkları bu topluluk içinde kendilerini seven az, buğz eden ise çoktur." (Ahmed b. Hanbel)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz toplumun bozuk olduğunu haber verdikleri gibi bu toplumun içindeki sâlih kimselerin durumunu da haber veriyor. "Seven az, buğz eden ise çoktur." buyuruyorlar.
Allah-u Teâlâ'nın insanlığa, kendinden önceki ve sonraki asırlara peygamber olarak gönderdiği Resulullah Aleyhisselâm vazifeye başladığı zaman bir avuç müslüman vardı ancak onun nuru, rahmeti dünyaya değil alemlere şamil idi. Nihayet o nur bütün dünyaya yayıldı.
Bugün de benzer bir durum yaşanıyor. Ve Allah-u Teâlâ bu devrin sonunda Hazret-i Mehdi'yi gönderecek, İsâ Aleyhisselâm'ı yeryüzüne indirecek ve nurunu tamamlayacak, yeryüzü tekrar İslâm hakimiyetine kavuşacak.
Bu Zât-ı âli'nin bilinemeyişinin diğer bir sebebi ise şudur;
Allah-u Teâlâ onun irşadını, onun mücadelesini yayıyor ve fakat onun ismini gizlemeyi murad etmiştir.
Nitekim Hazret-i Ali -kerremallâhu veche- Efendimiz bir beyanlarında şöyle buyurmaktadır:
"Yeryüzü Allah'ın hüccetini kâim kılandan hâlî kalmaz. O ya açıktır, ya da gizlidir." (Ebû Talîb el-Mekkî, "Kûtu'l-Kulûb")
"Hem gizliyiz, hem de açık. Gizliyiz, kimse bilmiyor; açığız, her şey biliniyor. Bizi kenara çekmiş, kapalı olarak hükmünü sürdürüyor; hükm-i İlâhî an be an tecellî ediyor. Amma ne televizyonumuz var, ne radyomuz var, ne de bir yere çıkıyoruz, fakat her şey açık. Bu ilim dünyaya yayılıyor. Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz'in beyanı aynen çıkıyor; hem açık oluyor, hem de gizli oluyor." (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri "Ankâ-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ" isimli kitabında bu Zât-ı âli'nin bu hususiyetini şöyle haber vermiştir:
"Allah-u Teâlâ bütün muhteşemliğine rağmen onu halkın nazarından gizler." (s. 16)
Elhamdülillâh. Her şeyi bahşetmiş, fakat perdeyi de çekmiş, kimse görmez.
Mevlânâ -kuddise sırruh- Hazretleri'nin bu hususla ilgili beyanları da şöyledir:
"Bunca kerametleri vardır da yine ululuklarını hiç kimsenin gözü görmez.
Hem uludurlar, kerametleri vardır. Hem de Allah hareminde gizlenmişlerdir. ("Mesnevî" c. 3 s. 253 trc: V. İzbudak)
İslâm ve iman onun irşadı, onun cihadı ile ayakta duruyor ve fakat çok az kimse bunun farkında.
İslâm'a imana en büyük zarar dıştan değil içten geliyordu, din ve vatan bölücüleri İslâm dini'ni parsellemiş, bölüm bölüm bölmüşlerdi. Bu Zât-ı âli öyle şiddetli bir müdahalede bulundu ki; hepsinin küfrü meydanda kaldı. Müslümanlar bunlara karşı uyandı. FETÖ'ye ve buna mümasil din ve vatan bölücülerine kalmış olsaydı, İslâm yok olup silinecek, vatan elden gidecek, küffara teslim edilecekti.
Dikkat ederseniz tarih boyu gerçek dinin bozulup ortadan silinmesinin birçok örnekleri yaşanmıştır. Peygamber Efendilerimiz'in getirmiş olduğu hakikat, zamanla sahte din önderlerinin, küfür önderlerinin galebe çalması ile yok olmuş, bunun üzerine Allah-u Teâlâ yeni bir peygamber göndererek dinini, İslâm'ı yeniden diriltmiştir.
Bu yok olmanın en bariz örneklerinden birisi geçtiğimiz Kasım ayında Papa'nın Türkiye'ye gelip büyük bir vaveyla ile yıldönümü anmalarını yaptıkları İznik Konsili'dir. Bu konsilde İsa=tanrı şirkini uyduran yahudi Pavlus'un fikirleri putperest Roma imparatoru Konstantin'le işbirliği yapan pavlusçu papazların desteği ile kabul edildi. Bu konsilden sonra Arius vb. muvahhid rahipler dışlanıp öldürüldü. İsâ Aleyhisselâm'ı takip eden hakiki İsevî müslümanlar o günkü sahte rahiplerin eziyeti ve fitnesi altında yok oldular. Böylece İsa Aleyhisselâm'ın getirdiği İslâm yok olup gitti. Meydan Hazret-i İsa'ya tanrı diyen, Allah'a oğul isnad eden küfür ehline kaldı. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ son peygamberini, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'i gönderdi.
"Muhammed Allah'ın resulü ve peygamberlerin sonuncusudur." (Ahzâb: 40)
Onun peygamberliği kıyamete kadardır ve bütün insanlığadır.
Bugünkü hıristiyanlar bu pavluscu papazların devamıdır, hepsi küfür ehlidir. Bugün de kendileri saptıkları Allah'ın dini İslâm'ı yok etmek, yeryüzünden silmek için çalışıyorlar. Tarih boyu yaptıkları gibi günümüzde başka yöntemlerle icra ettikleri Haçlı seferlerine önderlik yapıyorlar.
Peki bu hakikatleri kim neşrediyor? Bu küfür ehlinin en büyük temsilcisi olan Papa Türkiye'ye gelip, küfrünün, haçlı zihniyetinin icraatını yaptığı, kendi sapkın inancını yaymak için çalıştığı hâlde bunların küfrünü, imana, İslâm'a ve vatana vermek istediği zararı kim neşretti, kim halkı uyandırmaya çalıştı? Hakikat Dergisi'nden başka bir müdahalede bulunan oldu mu?
Hatırlayacağınız üzere geçen ay yayınladığımız dergimizde; Papa'nın bu aziz vatanımızda küfür icraatlarını yapmasına Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'ler ile cevap verilmiş, gerçek niyetlerini ortaya koyan Türkiye ziyaretine özel hazırladıkları logoya cevabi bir logo ile karşılık verilerek, onların taarruzuna daha büyük bir taarruz ile cevap verilmiş, küfürleri ve kötü niyetleri ifşa edilmişti.
Dergimizin kapağında şu Âyet-i kerime'ler ve beyanlar neşredilmişti:
""Allah Katında Din İslâm'dır." (Âl-i İmrân: 19)
"Kim İslâm'dan Başka Bir Din Ararsa, Onunki Aslâ Kabul Edilmeyecektir." (Âl-i İmrân: 85)
Hıristiyan Haçlı Papası Bu Mübarek İslâm Vatanımıza Geldi. Büyük Bir Gösteriyle Propagandasını Yaptı. Küfrünü Yaymak ve Haçlı İttifakı Kurmak İçin Çalıştı. Bu İttifakın Gayesi İslâm'ı ve Türkiye'yi Ortadan Kaldırmaktır.
İman İle Küfrün Karıştırılması, Küfür Önderlerinin ve Küfrün Hoşgörülmesi Dinde ve Vatanda Çok Büyük Tehlikedir. İmanı Götürür. Halbuki İman Küfrü, Nur Narı, Nezafet Necaseti Kabul Etmez, Edemez.
Ey Küfür Ehli! Bilin ki Hazret-i Allah Şöyle Hükmetmiştir:
"KÂFİRLER İSTEMESELER DE ALLAH NURUNU TAMAMLAYACAKTIR." (Saff: 8)"
İman ile küfür arasına berzah konuldu. Resulullah Aleyhisselâm'a, İslâm'a, Kur'an'a, müslümana olan düşmanlıklarının ne kadar büyük olduğu, bu gelişin imanda ve vatanda ne kadar zararlar verdiği ortaya serildi.
Hem müslümanlara imanın, İslâm'ın ne olduğu, küfrün gerçek niyeti hatırlatılmış oldu, hem de bu küfür ehline meydanın boş olmadığı gösterilmiş oldu.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri de 2004 yılında bu hıristiyan küfür ehli memleketimizde cirit atıp, her yere kilise evleri açmaya başladığında büyük bir taarruzda bulunmuş, hem memleketimizde hem de küfür ehlinin kendi memleketlerinde, 9 dile çevrilerek kendi dillerinde "Hıristiyanları Hidayet ve Gerçek Kurtuluş"a davet eden broşürler dağıttırarak cevaplarını vermiş, büyük bir şaşkınlığa uğrayan küfür ehli çareyi geri adım atmakta bulmuştu. Dikkat ederseniz bu büyük cihaddan sonra memleketimizdeki faaliyetleri hızla sönmüştü.
Ey küfür ehli!
Bu Zât-ı âli hayatta değil, karşımızda kimse yok zannetmeyin. Görüyorsunuz meydan boş değil. Bu Zât-ı âli'nin irşadı, cihadı devam ediyor. Hazret-i İsa Aleyhisselâm geldiğinde domuzu öldürecek, haçınızı kıracak ve saltanatınız bir daha ayağa kalkmamak üzere yıkılacak.
"Hayatım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki; çok sürmez Meryem oğlu İsâ âdil bir hakem olarak inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizye vergisini kaldıracak ve mal o kadar çoğalacak ki, onu kabul eden kimse bulunmayacaktır." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1018)
Bu Zât-ı âli işte bu zamana zemin hazırlıyor, iman ile küfrün arasına berzah koyuyor, Allah-u Teâlâ'nın hükmünü beyan ediyor. Bu zât kalemi ile bunu yapıyor, Hazret-i Mehdi kılıcı ile yapacak, İsâ Aleyhisselâm hakem olarak inecek ve İslâm'da, tevhid akidesinde yeri olmayan putları, haçları, sapkın inançları yok edecek.
Binaenaleyh Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin gerek hayatında gerek vefatında onun bu büyük cihadı yürüyor, çok büyük bir iş yapılıyor. Görüyorsunuz onun ihvanı, iman ve vicdan sahibi müslümanlar geçen ay çıkan bu dergiyi sahiplendiler, iman ve küfrün karıştırılmaya çalışmasına gönülleri râzı olmadı. Binlercesini dağıttılar, büyük bir cihad yapıldı, büyük bir mücadele verildi.
Bütün bunlar onun manevî tasarrufunun tezahürüdür. Onun yaşadığının delilidir. Bu Zât-ı âli bize bunları, bu hakikatleri duyurmamış olsa, onun manevî tasarrufu devam etmemiş olsa bunların yapılamayacağını çok iyi biliyoruz.
Onun yolu, onun cihadı, onun izi, onun kitapları, onun dergisi devam ediyor Elhamdülillâh. Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin mânen hayatta olduğunu görüyorsunuz değil mi? Evet zahiren aramızda değil ama mânevi olarak yaşıyor.
Halk onun bu irşadından, bu cihadından büyük istifade ediyor. Bu din, bu vatan, bu devlet bu irşad sayesinde ayakta duruyor. Görebilene. Ve fakat bu Zât-ı âli'yi herkes bulamıyor.
"Allah'ın hayır dilediği kimseler bu zâtı bulurlar. Hayır dilemedikleri de onu göremez, kör olurlar. Bulamazlar, kaybolurlar." (Abdulkâdir Geylânî -kuddise sırruh-, "Fethu'r-Rabbânî", 5. Meclis)
Oysa bu Zât-ı âli eserleri ile, hayatı ile, irşadı ile, mücadelesi ile ayan beyan ortada. Görebilene ne mutlu!
Bu Zât-ı âli;
Allah-u Teâlâ'nın Kelâm-ı kadim'inde:
"Ey iman edenler! Allah'tan korkunuz ve sâdıklarla beraber olunuz!" (Tevbe: 119)
Buyurarak haber verdiği Allah'ın sâdık kullarından, Evliyâullah Hazeratı'nın sertacı idi.
Eserlerinde, sohbetlerinde, tasavvuf ilmini, marifetullah ve ledün ilminin en derin sırlarını açan, Allah'a yakınlık makamının mazharı çok büyük bir Allah dostu idi;
"Onlar öyle kimselerdir ki görüldüklerinde Allah zikrolunur, onları gören Allah'ı hatırlar." (Câmiüs-sağîr)
Resulullah Aleyhisselâm'ın nûrâniyetini, rûhâniyetini, Allah katındaki yüce mertebesini bir güneş gibi ortaya saçan "Nûr-i Muhammedî" isimli eseri neşreden en büyük bir Resulullah aşığıydı;
"O Hakk'ın Nûrudur. İlim irfan kaynağıdır. Hakk'tır onun özü, Hakk'tan gelir onun sözü."
Resulullah Aleyhisselâm'ın haber verdiği, Evliyaullah Hazeratı'nın ifşa ettiği, âhir zamanda, Hazret-i Mehdi'den önce geleceği haber verilen Hâtmü'l-velâyet'in ihsan, ikram edildiği Zât-ı âli idi.
İman kurtarma cihadı ile vazifedar kılınmış çok büyük bir irşad memuruydu;
"Bizim bütün gayemiz iman kurtarmaktır. Bu mücadele iman kurtarma cihadıdır."
"Dinimizi ve vatanımızı bölecek olanlarla mücadele etmeye mecburum, vazifeliyim."
Ömrünü, Allah'a, Resulullah'a, İslâm'a, imana, vatana adamıştı;
"Gayemiz İslâm'dır, isim değil. Muradımız Hazret-i Allah ve Resul'üdür, bölücülerden herhangi biri değil."
"Biz öteden beri hem dinde hem vatanda bölücülüğü yok etmeye çalışıyoruz. Bunu, İslâm dini böyle emrettiği için yapıyoruz. Bizim iki gayemiz var: İman ve vatan."
Fitne çıkartanları, bunların fitnelerini, din ve vatan bölücülerinin ifsatlarını ortadan kaldırmak için eserler neşreden, bunların üzerine kalemi ile âdeta harp meydanında kılıç sallıyormuş gibi hücum eden bir mücahid idi;
"İtimad edin, dünyada kalmak için tek bir arzum Allah yolunda bu cihad içindir. Beni tek tutan cihaddır. Gitmeye çok meyyalim, bu cihad olmasa yaşamanın âlemi ne!.."
"Tek başına bütün dünyadaki bölücülere harp ilân etmişizdir. "Elinizden ne geliyorsa onu yapın!" diyoruz. "Ölünceye kadar savaşacağım sizinle!" diyoruz. Gayemiz fitneyi bastırmaktır."
Küffarın, yahudinin, Haçlı Batı'nın gerçek yüzünü, düşmanlığını, dost olmadığını Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'lerle ortaya seren, bunların ajanı içimizdeki hâinleri ifşa eden, küffarın taarruzlarına karşı dinimizi ve vatanımızı müdafaa için, birlik ve beraberlik içinde hareket etmemiz için büyük bir gayret sarf eden çok büyük bir kahramandı;
"Bizim gayemiz Nûr-i ilâhi'yi yaymak, murdar ve pis olan küfrü kaldırmaktır."
Allah-u Teâlâ'nın sevdiği, seçtiği, vazifedar kıldığı, Hazret-i Mehdi ve İsâ Aleyhisselâm'ın öncüsü, bu zatların emri altında yaşanacak İslâm asrının zemininin hazırlayıcısı, bayraklılar ashabının önderi, bu seyyiat zamanında dünyanın yüzü suyu hürmetine ayakta durduğu Zât-ı âli idi;
"Fitne ve fesadın son haddini bulduğu âhir zamanda, Hâtemü'l-velî'nin başlattığı îmân kurtarma mücâdelesini, onun hemen ardından gelecek olan Mehdî Resul Hazretleri ve İsâ Aleyhisselâm tamamlayacak, böylece üç vazife de tahakkuk edip birbiriyle mütemmim olacaktır."
Allah-u Teâlâ'ya gönülden, tam bir teslimiyetle teslim olmuş, O'nun hükmü karşısında zerre zannını oynatmamış, tam, kâmil, hakiki bir müslümandı:
"İnsanları Allah'a çağıran, kendisi de salih amel işleyen ve 'Doğrusu ben müslümanlardanım!' diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?" (Fussilet: 33)
Din-i İslâm'ı aslından çıkarmak isteyenlere ise hiç müsamahası yoktu. İlâhî hükümleri geçersiz kılmaya çalışıp kendi zan ve hükmünü onun yerine koymaya çalışan FETÖ ve benzerlerinin dinden çıktıklarını, küfre kaydıklarını ilân etti. İslâm'ı ve imanı bozmaya çalışan, sapkın fikirlerini Allah-u Teâlâ'nın hükümlerinin yerine koymaya çalışan kişi ve gruplara karşı tek başına, hiç kimsenin kınamasından çekinmeden mücadele eden korkusuz bir cihad önderiydi.
"Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı başları dik ve güçlüdürler. Allah yolunda cihad ederler. Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah'ın öyle bir lütfu ihsanıdır ki, onu dilediğine verir." (Mâide: 54)
Âyet-i kerime'sinin tecelliyatına mazhar olmuş, Allah-u Teâlâ'nın sevip seçtiği, iman-küfür arasına berzah yaptığı bir İslâm mücahidi idi.
"(Hak ile bâtılın, hakikat ile dalâletin, doğru ile eğrinin) arasını ayırdıkça ayıranlara yemin olsun ki!" (Mürselât: 4)
Gaye ve hedefleri; Allah ve Resul'ünü sevdirmek, müslümanları Allah ve Resul'ünde birleştirmek, Nûr-i Muhammedî'nin yayılması, kalpleri Hakk'tan gayrı her şeyden kurtarmak ve arındırmaya çalışmaktı.
Hiç kimseden bir şey istemedi, canıyla malıyla cihad etti. Öyle bir numune-i imtisal idi ki; kendi kitabını parasıyla satın alırdı.
"Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar." (Yâsin: 21)
Âyet-i kerime'sini düstur edindi.
Bu Âyet-i kerime'yi sık sık hatırlatması, para toplayanların, cep cihadçılarının doğru yolda olmadıklarını beyan etmesi bugün piyasada olan ve hemen hemen hepsi para toplayan sahteleri, dünya saltanatı kurmaya çalışan din ve vatan bölücülerini çok rahatsız etti.
Bu ve buna mümasil kurdukları düzene tehdit olarak gördükleri için bu Zât-ı âli'yi karalamak, neşrettiği hakikatleri duyurmamak için hepsi bir oluyorlar, ve hâlâ onun bu irşadından korkup çekiniyorlar.
Binaenaleyh her vesile ile belirttiğimiz üzere Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin manevî tasarrufu, irşadı, mücadelesi, ilâhî vazifesi aynen devam ediyor. Allah-u Teâlâ onun irşadını yayıyor, cihadını yürütüyor, ama aynı zamanda onu gizliyor, ismi cismi çok bilinmiyor. Bunların hepsi ilâhî takdir, ilâhî tecelliyat.
Allah-u Teâlâ'nın büyük velisi bu Zât-ı âli'nin eserlerini, ilmini, yapmış olduğu mücadeleyi, imana davet vazifesinin mahiyetini, iman kurtarma cihadının büyüklüğünü bilenler bu muhteşem zâta büyük bir muhabbet, büyük bir hürmet ile bağlılıklarını, teveccühlerini arz ediyor. Allah dostları yüzyıllardır bu zâtı, beşer idrakinin fevkindeki manevî şahsiyetini, Allah'a olan yakınlığını, büyük derecesini, vazifesini, mücadelesini eserlerinde anlatıyorlar.
Hâkim et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri bu Zât-ı âli'yi tanıtmak için yazmış olduğu "Hatmü'l-Evliyâ Kitabı" isimli eserini şu temennilerle bitiriyor:
"Allah-u Teâlâ'dan dilerim ki; tamamlanan kelimelerin rûhu olan Hatm-i evliyâ olan zâtın düsturlarını tâkip edebilme hususunda, kendisine karşı bizi küçültsün ve tevâzu sahibi kılsın. Bizi onunla biraraya getirip, onun hakkında bir delil ve şâhid olan beyanlarımızın tahkikiyle; onu görüp de, onun izinde yürümeye eriştiren vuslat sebebiyle bizleri de vâsıl eylesin. Şüphe yok ki O lütuf, kerem ve ihsan sahibidir." ("Hatmü'l-Evliyâ Kitabı", Hakikat Yayıncılık, s. 438)
Ey kardeşler!
Onlar, Evliyâullah Hazerâtı onu görmedikleri hâlde tanıtmak için eserler neşretmişler, ona tâbi olabilmek için büyük bir iştiyak duymuşlar, ellerinden geleni yapmışlar, bizim ne yapmamız lâzım?
Bu Zât-ı âli mâneviyatı ile, cihadı ile, eserleri ile, yolu ile, izi ile her şeyiyle hayatta. Sadece cismaniyeti aramızda değil.
Binaenaleyh, aşkla, şevkle, azimle ona ve yoluna sahip çıkanlar, güzel bir numune olmakla, hâli ile ona lâyık bir talebe olmaya çalışanlar, onun kitaplarını, onun dergilerini yayanlar, onun ismini, onun irşadını duyurmak için çalışanlar, işte bunlar bu hakiki hayatın bir ferdi olmakla, bu Zât-ı âli'yi gönüllerde yaşatmakla şerefyab olanlardır.
Dikkat buyurursanız hiç farkında değiliz ama dünyada pek çok mevzular oluyor. Hazret-i Allah'ın lütf-u keremiyle bunların üzerine; "İman ve Vatan" kitabı çıkıyor, sonra hıristiyan papa ve papazlarına hitaben dergi çıkıyor.
Görülüyor ki; Zât-ı âli'leri mânevi tasarruflarıyla olaylara müdahale ediyor. İşte ispatı, görüyorsunuz; onun yolu, onun muradı ve cihadı yürüyor. İman ve küfür arasına bir berzah koyuyor. Ehl-i imanı, dinimize, imanımıza ve vatanımıza kast edenlere karşı uyandırıyor.
İşte bu hizmet, bu cihad, bu şevk ve aşk onun yaşadığının işareti.
O Zât-ı âli'nin varlığı; tasarrufu ile, eserleri ile devam ediyor ve edecek. Berzah olma özelliği ile devam ediyor ve edecek. Onun öğrettiği, bıraktığı edep ve düsturları devam ediyor. İşte o böyle yaşıyor ve yaşayacak inşallah-u Teâlâ.
O yeni bir yol yeni bir çığır açmadı. Kitaplarıyla, dergileriyle, Allah-u Teâlâ'nın hükmünü neşretmekle, Resulullah Aleyhisselâm'ın izine basa basa yürümekle din-i İslâm'ı yeniden canlandırdı, âhir zamanda zuhur edecek Hazret-i İsa ve Hazret-i Mehdi Aleyhisselâm'a zemin hazırladı ve onların öncülüğünü yaptı ve yapmaya devam ediyor. Talebelerini madden mücahede ve mücadele sahasına sevkettiği gibi, sohbetleriyle, dersleriyle onların manen tekamül etmeleri için gayret etti, ruhlarının talim ve terbiyesi için, nefislerinin tezkiyesi için çalıştı. Birçok ilde aşevleri açılmasına öncülük etti. Para toplayanlar gibi olmamak için ticarethaneler, kırtasiyeler açılmasını teşvik etti. Bu ticarethanelerin aynı zamanda kitaplarının, dergilerinin tanıtılması ve yayılmasına vesile olmasını murad etti.
Onu yaşatmak, bu hizmetleri ve icraatları yapmak, hâl ve ahvalimizle en güzel numune olarak onun yolunda, onun izinde olmak da onun ihvanının vazifesidir.
Öyle bir yol bıraktı ki; makam yok, madde yok, menfaat yok; İslâm'a hizmet var. Bugün Hazret-i Allah'a, Hazret-i Resulullah'a davet eden sadece onun eserleri var, onun ihvanı var. Sahada onun cihadçıları var.
Halk, onun yolunu, onun kitaplarını, onun dergilerini takip ediyor; "Ne demiş!" diye bakıyor. Mânevî şahsiyeti ile bu karanlık asrı aydınlatmaya devam ediyor. Elhamdülillâh!
İşte papanın bu gelişinde cevap verildi. Oysa devletin dini kurumları var, ben müslümanım diye, müslümanların önderiyim diye ortaya çıkan birçok kimse var. Ve fakat bu Zât-ı âli'ye verilmiş. Onların yapamadığını bu Zât-ı âli yapıyor.
"Ümmetimden bir tâife kıyamet kopuncaya kadar Allah'ın yardımı ile muzaffer olmaya devam edecek, muhalefette bulunanlar onlara zarar veremeyeceklerdir." (Tirmizî)
Onun için diyoruz ki; "Öldükten sonra da onun bu cihadı devam ediyor." Onun mânevi tasarruflarıyla mânen biçiliyor, işte halk da bunu görüyor.
Bir kişinin, eserleri ile, kendisinden sonraki nesillere bıraktığı izi ile insanların onu gönüllerinde yaşatıyor olmasından hareketle mecazi anlamda "ölmedi, yaşıyor" denilir.
Oysa Allah-u Teâlâ'nın katından gerçek hayat verdikleri vardır, bu gerçek hayat bambaşkadır ve bunlara tasarruf yetkisi de vermiştir.
Bunun en büyük delillerinden birisi şehitler hakkında beyan buyurulan ilâhî hükümdür:
"Onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz." (Bakara: 154)
Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde;
"Öldükten sonra da hayatta olduğum gibi bilirim ve anlarım." buyurmuşlardır. (Deylemi)
Hâtem-i enbiya olduğu gibi bir de Hâtem-i evliya vardır. Zira velâyet nübüvvetin bâtınıdır. Nübüvvetin zâhirî dini hükümleri ve şeriatı haber vermek; bâtını ise, haber verilenleri bizzat yaşamak ve bu şekilde nefislere tasarrufta bulunmaktır. Her ne kadar tebliğ etme bakımından nübüvvetin zâhiri tamamlanmışsa da, ilâhî kemâlin yeryüzüne tecellisi olan velilerin tasarruf vazifeleri sürdüğü için nübüvvet, velâyet şeklinde de devam etmektedir.
Evliyâullah Hazerâtı'nın ifşaatlarında beyan edildiğine göre velâyet-i Muhammediye Hâtemü'l-evliyâ'dır.
Ruhu ölmüş canlı cenaze çok olduğu gibi, rûhâniyeti ile hayatta olan, iş gören Allah'ın tasarruf selahiyeti verdiği kulları da vardır.
"Onlar o kimselerdir ki, Allah imanı kalplerine yazmış ve onları kendinden bir ruhla takviye edip desteklemiştir." (Mücâdele: 22)
İnsanın cesedi yani cismâniyeti ayrı şeydir, ruh ayrı şeydir, Kudsî ruh ayrı şeydir, rûhâniyet ayrı şeydir, lâtifeler de ayrı şeydir. Bunların her birinin hârikulâde büyük vazifeleri vardır. Mükerrem olarak yaratıldığı içindir ki, insana bu lütuflar bir ikram ve ihsan olarak bahşedilmiştir.
Onlar için ölüm yoktur. Onlar Allah-u Teâlâ'nın müstesnâ kulları olduğu için, onlar için berzah yoktur. O ölmüş amma, ruhu ve rûhâniyeti ölmemiştir.
Cesetleri yerdedir, rûhâniyetleri emrolundukları yerdedir.
Ceset toprakta, ruh cennette, rûhâniyet iş başındadır.
Hayatta iken insanda nefis, şeytan, ihtiyaçlar ve meşgaleler olduğu için, basireti bağlanabiliyor. Amma orada bunlar yok. Rûhâniyet kınından çıkmış kılıç gibidir, keskin bir şekilde icraat yapar.
Bu durum beşeriyetin ilmi dahilinde değildir, ancak ehline mahsustur.
Binaenaleyh bizim farkında olmadığımız fakat Allah'ın "Diri" olan kulları vardır.
Nitekim Muhyiddin İbn'ül-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri: "Onun, ismi 'Diri' olan bir yardımcısı vardır. Aslı nurânî, görünüşü insanidir." buyurmuştur.
Hâtem-i evliyâ'nın durumu bunların da ötesindedir.
Sa'deddîn el-Hamevî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyurmuştur:
"Kazâ mekânının içine girdiği için, Hızır Aleyhisselâm gibi ölümsüz olmak da onun alâmetlerindendir." ("Risâle fî Zuhûr-ı Hâtemü'l-Velâye", Süleymâniye Kütüphânesi, Ayasofya, nr.: 2058, vr. 206a-206b)
Allah-u Teâlâ onu kullanacak, rûhâniyyet iş görecektir. Tasarrufu devam edecektir. Kınından çıkmış kılıç gibi olacaktır.
İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri, Mehdi Hazretleri zuhur ettiği zaman Hazret-i Ali -kerremallahu veche-nin ve Hâtem-i veli'nin rûhâniyeti ile icraat yapacağını beyan buyurmaktadır:
"Râcih olan vüzerâsı (üstün olan görüşe göre vezirleri) dokuz olup, yedisi cismânî ve ikisi rûhânî olmaktır.
Cismânîden murad Ashâb-ı Kehf ve rûhãhîden maksud (kastedilen) ise rûhânîyyet-i Murtaza -kerremallahu veche-dir ve rûhâniyet-i Hatm-i evliyâ'dır." ("Tuhfe-i Aliyye", s. 229)
Demek ki rûhâniyet iş görecek.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:
"İşlerinizde sıkıştığınız zaman, kabir ehlinden istimdat isteyiniz." buyuruyorlar. (Keşfü'l-Hafâ)
Demek ki rûhâniyet ona yardımcı olduğu gibi, aynı zamanda ölmüyor da.
"Sıkıştığınız zaman hatırlayınız ki, ola ki Cenâb-ı Hakk yardım eder. Bir keresinde de demiştik ki; "Sıkıldığınız zaman kitaplara sarılın, rûhâniyet gelir, sizi teselli eder.""
Cenâb-ı Hakk yürütecek onu. Ona muvakkaten bir ölüm var. Cenâb-ı Hakk onu dilediği şekilde kullanacak, kullanıyor. Evet, ceset bir anda toprağa girmiştir amma Cenâb-ı Hakk ona dilediği şekilde tasarruf eder.
Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri bu hususta: "Her iki âleme de iştirak etme ve ikisinden herhangi birine hükmetme yetkisi ona verilmiştir." buyuruyorlar.
Binaenaleyh; onların rûhâniyetleri ölmez, icraatına, cihadına, tasarrufuna devam eder, sıkışana yetişir.
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri de, Hâtem-i veli hakkında; "Kendisine sığınılan bir sığınaktır, elde edilmek istenen şeylerin kaynağıdır." buyuruyorlar.
Tasarrufu Allah-u Teâlâ yapıyor, onu robot olarak gösteriyor. "Bu yapıyor!" diyor, O yapıyor.
Cemâleddîn Mahmûd el-Hulvî -kuddise sırruh- Hazretleri ise;
"O'nun tasarrufu Hakk'ladır, kendisinden değildir." buyuruyor. (Câm-ı Dil-nüvâz)
Ve Hâtemü'l-evliyâ'sız Hazret-i Allah'a yaklaşmak mümkün değildir, Hazret-i Allah ondan alınmasını murad buyurmuş.
İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri bu hususu şöyle ifade buyuruyorlar:
"Onun hidayet ve irşad nurları bütün âleme yayılır.
Tâ arşın çevresinden yerin zeminine kadar; kendisine irşad, hidayet, iman ve mârifet gelen herkes, elde edeceğini ancak onun yolu ile elde eder, ondan istifadesini yapar, herkes ondan feyz alır. Arada o olmadan, onun tavassutu olmadan kimse bu nimete kavuşamaz, böyle bir devlet kimseye müyesser olmaz." ("Mektûbât", 260. Mektup)
Niçin?
Hazret-i Allah oraya koyduğu için.
Müeyyedüddîn Mahmûd el-Cendî -kuddise sırruh- Hazretleri:
"O hiçbir kimseden istimdâd etmez; ilâhi vergiler hususunda herkes onun kandilinden istimdâd eder. Zira o, Allah'tan vâredildiği için, ilâhi isimlerin hazîrelerinden biri olmuştur." buyuruyor. ("Kitâbu Şerhü'l-Fusûs li'ş-Şeyh Müeyyedüddîn el-Cendî"; Şehid Ali Paşa, no.: 1240, 146a-146b yaprağı)
Görüldüğü üzere bu zât Hâtemü'l-evliyâ'nın "Allah'tan vâredildiği"ni beyan buyuruyor. Bu hiçbir şekilde mahlûka âit değildir. O öyle murad etmiş, kendisini bildirmek için öyle tecelli etmiş. "Ben ona bildirdim, beni oradan öğrenin." mânâsına geliyor.
Onun tulumunu O yaratmış, o tulumun içine girmiş, başkasının tulumuna girmemiş. Oradan tecelli ediyor, başkasında tecelli etmiyor. Başkasında tecelli etmediği için o tulumu göstermiş. Niçin? O tulumda O olduğu için. O var o kandilde.
Her ağacın bir kabuğu olduğu gibi Cenâb-ı Hakk'ın tecelliyatının kabuğudur bunlar. Aslında O'dur, mahlûk onun kabuğudur, kabuktan ötürü O görülmüyor. Kabuğun hiç hükmü yok amma, aslını örtüyor.
Hülâsa olarak arzetmek gerekirse, bu Zevât-ı kiram'ın ifşaatlarının ortak noktası şudur:
"Onun için ölüm yok. Onun hayatı da vefatı da birdir. Onun ölümü ölüm değil, aynı tasarrufu devam edecek. Onun için endişeye lüzum yok." demek istiyorlar.
Allah-u Teâlâ dilediği kuluna tasarruf salâhiyeti verir. Hem dünyaya, yaratılmış mahlûka tasarruf eder, hem de yakınlarına tasarruf eder. Tâlim ve terbiye için ruhunu yükseltir, tekâmül ettirir. Bu suretle nefis ile mücadelesini kolaylaştırır. Her an ve yönde tasarrufunu yürütür.
Hiç şüphe yok ki bunların hepsi Allah-u Teâlâ'nın iradesiyle, emir ve hükmüyle olur.
Nitekim İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri buyurur ki:
"Allah'a ne zorluğu olur;
Âlemi bir şahsa doldurur." ("Mektûbât"; 317. Mektûb)
Allah-u Teâlâ âlemleri onda dürdüğü için, bütün makamları da onda dürmüştür.
Bütün makamları bir şahsa doldurması da aynıdır.
Bütün âlemleri bir zerrenin içine sığdırmaya kâdir-i mutlak olan Allah-u Teâlâ, bütün makamları da bir noktada dürmeye kâdir-i mutlaktır.
Özünü ona yerleştirmiş.
Bu özü öyle bir yerleştirmiş ki hakikatlerin özünü bir araya toplamış, Âyân-ı sâbite'sinin içine koymuş.
O hükümsüz kaldığı için, O'nun varlığı tecellî etmiştir.
Fakat halk perdeyi görür, O'nu görmez.
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyuruyor:
"Onlar O'nun kabzasında (himayesi içinde)dir; O'nunla işitir, O'nunla görür, O'nunla düşünürler, hâllerinde de O'nunla tasarruf ederler." ("Kitâbu Şifâu'l-Alîl"; Veliyyüddin, no: 770, 5a-6a yaprağı)
Hazret "O'nunla tasarruf eder." buyurarak O'nun hıfz-u himayesi, tasarruf-u ilâhiye'si içinde hareket ettiğini beyan ediyor.
Âlemlerde tasarruf eden Hazret-i Allah'tır, fakat âlemlere onun tasarruf ettiğini gösterir. Onu kukla olarak oraya koymuştur.
O hem bilir, hem görür. Üzerindeki bütün âsârın Sahib-i hakiki olan Hazret-i Allah'a âit olduğunu, kendisini tekâmül ettirdiğini ve mânevî olarak beslediğini bilir. Her şeyin O'na muhtaç olduğunu, her şeyin yalnız O'ndan geldiğini bilir, acziyetini itiraf eder, kendisini görmez.
İradesi yoktur ki, hareket etsin; arzusu yoktur ki, arzu etsin.
O takdir ediyor, O yaratıyor, O donatıyor, O yapıyor. Hep O.
Onda Hazret-i Allah tasarruf ettiği için, o âlemlerin mutasarrıfı oluyor.
Bunun ispatı:
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir beşer, bir kul idi. Hiçbir şey bilmiyordu. Fakat murad etmiş, onu "Rahmeten lil-âlemîn" kılarak, bütün âlemlere hayat verici yapmış. Kim yaptı bunu? Hazret-i Allah yaptı.
Hep O, fakat perdede dilediğini gösteriyor. Bu diyor. İnsan aslında bir maskedir. Maskeyi takarsan sen varsın, elbiseyi giyersen sen varsın, kaldırırsan O var. Zerreden kürreye kadar bu böyledir. Hazret-i Allah'ı böyle tanıyın.
"Bu böyledir. Çünkü Allah hakkın tâ kendisidir." (Hacc: 62)
•
İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri buyuruyorlar ki:
"Ve bu türbeye kubbedir ki; seri eflâkin (süratli feleklerin) fevkindedir." ("Kitâb'ün-Netice"; cilt: 1, s: 436)
Bununla şunu demek istiyor. O öyle bir tecelliyât-ı ilâhiye mazhar olmuş ki; kim ki o tecelliyata yönelirse istifade eder, her kim ki meylederse o tecelliyatın ziyasına nail olur. Hayatta olsun vefatta olsun.
Bunun da sebebi: Varlığı ifna edildiği için…
Hazret-i Allah içinde olduğu zaman vücud elbisesi de o nurdan nur alır. Vücud elbisesi nur olursa, kefeni de nur olur. Kefeni nur olursa kabri de nur olur. "Nûr alâ nûr" olduğu zaman artık o, ne ölür ne de çürür.
Onların mânevi tasarrufları devam edecektir. Rûhâniyet iş görecektir. Allah-u Teâlâ'nın izniyle yönelene yol gösterecek, sığınana yardım edeceklerdir.
O yüzden bir duâlarında: "Allah'ım! Ayaklarımı rızânda sabit kıl! Lütfunla beni destekle. Ölene kadar değil, öldükten sonra bile mücadelemi devam ettir." buyurmuşlardı.
Şunu iyi bilin ki; hayatta da vefatta da tasarruftadır. Allah-u Teâlâ yapar, başkası değil. O'nunla tasarruf eder. Bütün bunlar senden sana yakın olan Allah-u Teâlâ'nın tecellileridir. O rûhâniyeti dilediği şekilde hareket ettirir, her şeyden haberdar eder. O rûhâniyet bütün işlere vakıftır. Kabirde de, mahşerde de böyledir.
Ammâr-ı Bitlisî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyuruyorlar:
"Bilâkis bütün tasarrufu Allah iledir. Bütün fiillerinde, tasarruflarında, hareketlerinde ve makamlarında Allah'ı görür. Bütün fiillerinde O'nun vâsıtasıyla tasarruf eder." ("Behcetü't-Tâife Billâhi'l-Ârife", Berlin, -Ahlwardt-, no: 2842 vr. 16b - 17a)
İşi gören Hazret-i Allah'tır.
O kullanıyor, O yürütüyor, O idare ediyor.
O Hakk ile hemhâl, Hakk ile meşgul, halk ile değil. Hakk O'nunla meşgul. Çünkü Hakk onu kendisi için yaratmış, halk için yaratmamış.
O hep Hakk ile olmak, yani O'nunla olmak ister. Doğrudan doğruya Hazret-i Allah ile arkadaş olur.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in buyurduğu:
"Ey Allah'ım! Beni bağışla, bana acı, en yüce dosta kavuştur." (Buhârî, Tecrîd-i sarîh: 1665)
"Refiki alâ" sırrına eriştirir. Hiçbir evliyâullah bu noktaya ulaşamamıştır.
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri buyurur ki:
"O öyle bir kimsedir ki, onu yeryüzünde: 'Ey Vâhidî!' diye nidâ eden doğru söylemiştir." ("Nevâdirü'l-Usûl fî Ma'rifeti Ehâdîsü'r-Resûl", c. 1, s. 613. Beyrut, 1988)
Bunun sırrı; O onda tecelli etmiştir, onda O'ndan ve O'nun hükmünden başkası yok.
Dilediğine velâyeti vermiş, ilâhi velâyeti bir kişiye vermiş. Çünkü Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz evvel, biz son. Evvel ile sonun birleşmesi lâzım.
İlâhi velâyet; bizzat Allah-u Teâlâ'nın emri ve hükmü ile yürümesi demektir. O yürütüyor, O buyuruyor, O duyuruyor, O destekliyor, karşıda beşer görünüyor. Rûhâniyet cesetlenmiş, o ceset O'nu göstermiyor.
Siz onun zâhirini görürsünüz amma o bâtında rûhâniyetiyle vardı, hep tasarruftaydı. Hazret-i Allah'ın izniyle hep iş başındaydı. Gelmiş geçmiş her veli onun tasarrufundaydı. Bugün de var. Ve bizden sonra da olacak.
Biz gidince, "Gitti!" demeyin, o rûhâniyet iş görecek, tasarruf devam edecek. Zaten her zaman iş başındaydı ve olacak.
Allah-u Teâlâ iman ile küfrü ayırmış, arasına bir berzah koymuştur.
Âyet-i kerime'sinde:
"İman ile küfür kesin olarak birbirinden ayrılmıştır." buyuruyor. (Bakara: 256)
Diğer Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip, aralarına da karışmalarına engel olan bir perde koyan Allah'tır." (Furkân: 53)
Allah-u Teâlâ kudretini öyle bir koyuyor ki, o perde O'nun hükmü oluyor. O böyle hükmetti, o berzahı kurdu. O berzahı aşmak mümkün değildir. Hakikat bir tarafta kaldı, dalâlet bir tarafta kaldı. Hükmünü yürüttü, berzah oldu, perde oldu. Fakat görünüşte perde. Aslında perde diye bir şey yok, Allah-u Teâlâ'nın hükmü var.
Asıl perde O'nun emri ve hükmüdür. O'nun emri ve hükmü yürüyünce hakikat ile dalâlet birbirine karışmıyor.
"De ki: Hak geldi, bâtıl gitti." (İsrâ: 81)
İlâhî hükümleri bir berzah olduğu gibi; Hatemü'n-nebi de, Hatemü'l-veli de bizatihi kendi zâtları ile bir berzahtır. Allah-u Teâlâ onları böyle halketmiştir. Onlar ilâhî hükmü duyarak değil, bizzat ilâhî yaratılışları itibari ile, Allah'a yakınlık makamlarından gelen bir bilişle, yaşayarak bilirler.
Âyet-i kerime'sinde:
"(Hak ile bâtılın, hakikat ile dalâletin, doğru ile eğrinin) arasını ayırdıkça ayıranlara yemin olsun ki!" buyuruluyor. (Mürselât: 4)
Nitekim Seyyid Abdülkadir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fethu'r-Rabbânî" adlı eserinde şöyle buyurur:
"Yerine göre halkın tepesine bir tokmak olur. Hak olanla bâtıl olanı birbirinden ayırt eder." (60. Meclis)
İşte bu büyük fitne ve şerlerden kurtarmak için, nûr-i ilâhî'yi yaymak ve tokmağı vurmak için, hak ile bâtılın arasını ayırt etmek için; Allah-u Teâlâ Hâtem-i veli'yi göndermiştir.
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri;
"Âhir zamanda Mehdi yokken, henüz yaklaştırılıp seçilmemişken; aradaki boşlukta, Hâtem'ül-velâye'den başka adaleti (hakkaniyeti) ayakta tutacak kimse olmaz. Ve o, bütün veliler üzerine o devirde, Allah'ın hücceti olmaya muvaffak olur.
İşte bu son evliyâ âhir zamanda; Allah-u Teâlâ'nın bütün peygamberler üzerine hücceti olan ve kendisine Hâtemü'n-nübüvvet verilmiş olan, son peygamber Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- gibi olur." buyuruyor. ("Hatmü'l-Velâye"; Fâtih no.: 5322, 168b yaprağı)
Küfrün başı Papa geldi hiç kimseden bir ses çıkmadı. Bu Zât-ı âli'nin dergisinde ise iman-küfür berzahı Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'lerle olduğu gibi ortaya serildi. Bu berzahı koyan odur, bu Zât-ı âli'nin ölmediğinin delili budur.
FETÖ'nün hüküm sürdüğü yıllarda, 2006 yılı Kasım ayının sonunda Papa'nın Türkiye'ye gelmesi sebebiyle çıkardıkları dergimizde iman ile küfrün berzahını, imanın nezafetini, küfrün necaseti ile karıştırılmaması gerektiğini beyan buyurmuşlar, bunun büyük bir tehlike olduğunu haber vermişlerdi:
"İman ile küfrün, nezâfet ile necâsetin karıştırılması; insanların gürültü ve gösterişe aldanıp küfür önderlerini ve küfürlerini hoş görmeleri; imanların kayması, çok büyük bir tehlikedir. Ve bu büyük bir cezaya sebep olur.
Tehlike buradan başlıyor. Bu bakımdan Türkiye'nin imansızlık girdabına düşmesi büyük felâkete yol açar. İmansız vatan, vatansız iman muhafaza edilmez. Allah'ım bizi korusun!" (Hakikat Dergisi, 160. sayı, Ocak 2007, s. 3-4)
"İman ile küfür birbirine düşmandır. Hasımdır. Biri nurdur; aydınlığa, hakikate, cennete götürür. Diğeri nardır; karanlığa, dalâlete, cehenneme götürür.
"Birbirine hasım iki zümre." (Hacc: 19)
Bu yüzden ikazımızı açık, net, kesin, kat'i ve sert yapıyoruz. Allah-u Teâlâ'nın ilâhî hükümlerini, Resulullah'ın beyanlarını ileri sürüyoruz. Kimseyle işimiz, garazımız, kin ve düşmanlığımız yok. Allah-u Teâlâ'nın dinini yıkmak isteyenlerin, vatanımıza kast edenlerin düşmanıyız. Öteden beri onlara emr-i bil maruf, nehy-i anil münker vazifesini yapmaya çalışıyoruz." ("Biz Küfrü Hoş Görenlerden Değiliz", s. 86)
İman ile küfür, hak ile bâtıl, hidayet ile dalâlet, nur ile zulmet, saâdet ile felâket apaçık delillerle birbirinden ayırt edilir haldedir.
Hakk Celle ve Alâ Hazretleri iman ile küfrü, inananlarla inanmayanları birbirinden kesin olarak ayırmıştır. Dünyada ayırdığı gibi, ahirette de inananların saâdete, inanmayanların felâkete uğrayacaklarını haber vermiştir.
"Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin ömrü saadetleri bu sahtelerle, cemaat adı altında din ve vatan bölücülüğü yapan sapık fırkalarla, "Tasavvuf ehliyim" diye ortaya çıkan sahte şeyhlerle, "İslâm âlimiyim" diye ortaya çıkan saptırıcı âhir zaman âlimleri ile mücadeleyle geçti.
"Yazan Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın." (Bakara: 282)
Âyet-i kerime'si mucibince hiç kimseden korkmadan ve çekinmeden hakikati neşretti, hakkı duyurdu, hakikat ile dalâleti ayırdı, berzah oldu. Ümmet-i Muhammedi tenvir etti, fitne ve fesadın sönmesi için canı pahasına çalıştı, uhuvvet, birlik ve beraberlik için azâmi gayret gösterdi.
Öyle bir mücadele ki tek başına milyonlarca insanı karşısına almış, hakikati söylediği için cümle alem düşman kesilmişti. Ama o Hazret-i Allah'ın dostluğuna talip idi.
Bu hususta şöyle buyuruyorlar:
"Ben herkese kardeş gözüyle bakarım amma kimsenin de küfrüne rızâ gösteremem. Yani yazacağımı yazarım, yapacağımı yaparım, bunu bilin!
Sırf Allah için, Allah korkusundan yapıyorum. Bir gayem, bir maksadım, bir menfaatim var mı?
Büyük mücadele, mücahede yapılıyor. Milyonlara karşı çıkmış, tek tek tek küfür damgası vuruyoruz. Bugün insana bir kişi, bir düşman yetiyor. Bizim karşımızda milyonlar var, deli miyim? Hayır, ben deli değilim. Ben, Allah rızâsı için bu yola çıktım, yapacağımı ölünceye kadar da yapacağım.
Biz emirle hareket ederiz. "Biç!" derlerse, biçeriz, hiç korkmayız. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, müşrikler darılacak diye Kur'an-ı kerim'i tebliğden mi geri kalıyordu?
Biz memuruz; izin verdiği kadar yürür, "Dur!" dediği zaman dururuz. Fakat hiç kimseden sakınmıyoruz, hiç kimseyi nazar-ı itibara almıyoruz. Bu âlimdir, bu zâlimdir demiyor, âlimin de zâlimin de üstüne yürüyoruz. Bizim vazifemiz bu." ("Dinini ve Vatanını Muhafaza Et", s. 267-269)
Bu vazifesi ile, hayatı, eserleri, beyanları, cihadı ile bir berzahtır.
Din ve vatan bölücülerinin karıştırmaya çalıştıklarını çekip alan, onları ayıran, İslâm'ın asliyetini muhafaza eden bir berzahtır.
Bu din ve vatan bölücüleri hakkında bir beyanları da şöyledir:
"Onlara sorsan: "Biz de müslümanız" derler. Yaptıkları tahribat kâfirinkinden daha beter, daha büyük. Zira kâfirin gayesi belli, ona sokulamazsın ve fakat bu deccaller var ya müslümanmış gibi görünüyorlar, hiçbir kâfirin yapamayacağı tahribatı yapıyorlar.
"İşte onlar hidayet karşılığında sapıklığı satın almışlardır. Bu alış veriş kendilerine kâr sağlamamıştır, doğru yolu da bulamamışlardır." (Bakara: 16)
Biz onları Hazret-i Allah'a, Kitabullah'a, Resulullah'a çağırıyoruz. İslâm'ın emir ve hükümlerini önlerine sürüyoruz. Küfür ile iman arasına berzah koyuyoruz. Çünkü onlar karıştırmak, küfrü hoş göstermek istiyorlar. Küfre kucak açıyor, müslümanları küfre teşvik ediyorlar. Allah'a ve Resulullah'a bundan daha büyük ihanet olur mu?
Ve fakat Allah-u Teâlâ'nın fermanını görmüyorlar:
"Ey iman edenler! Allah'a ve Peygamber'e hâinlik etmeyin! Kendiniz bilip dururken emanetlerinize de hâinlik etmeyin!" (Enfâl: 27)" ("Biz Küfrü Hoş Görenlerden Değiliz", s. 84-85)
Hatmü'l-evliyâ demek velilerin sonuncusu demektir. Bu Zât-ı âli'nin zuhurunu haber veren Evliyâullah Hazeratı bu son veliden sonra irşadla vazifeli başka bir veli gelmeyeceğini de haber vermişlerdir.
Başka veli yok ama Hâtem-i veli var, Hâtem-i veli'nin yolu var. Onun yolu devam ediyor.
"Hâtem-i veli'den sonra gelecek ikinci bir veli yok, ancak Hazret-i Mehdi gelecek. Veli gelse de kendi çapında gelecek, yani resulden sonra gelen nebiler gibi olacak, fakat irşâda mezun olmayacak. Bundan sonra kimseden bir şey beklemeyin. Bu kitaplara tutunun, çünkü bu bir mühürdür. Hâtem-i nebi'den sonra bir peygamber çıksa inanılır mı? Bu da bunun gibidir. Çıkar, fakat sahteler çıkar. Onlar yalancıdırlar." ("Kıyamet ve Alâmetleri", s. 11)
"Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtemü'l-evliyâ olan zâtla bir defasında, imamlık tahtında oturduğu bir sırada buluştuğunu ve konuştuğunu ifşâ etmiş; bu görüşme esnâsında kendisine büyük bir sevgi ve alâka gösterdiğini beyan buyurarak, Hâtem-i veli olan zâtın kendisine şöyle söylediğini ifşa etmiştir:
"Ben gizli bir örtüyle geleceğim. Hiç şüphe yok ki 'Hatm' benim! Benden sonra veli de yoktur, benim ahdimi taşıyabilecek kimse de yoktur. Benim yok olup gitmemle, süregelen zaman da yok olur; baştakilerle sondakiler birbirine kavuşur!" ("Ankâ-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ"; s.16, Bas.: Mısır, 1954) ...
"Benim yok olup gitmemle süregelen zaman da yoktur."
Yani böyle bir zaman bir daha husule gelmeyecek. Hâtem-i veli'nin gitmesi ile, herhangi bir kimsenin gelmesi de düşünülemez. Artık başka hâtem olmadığı için onun devri kapanıyor, velilik devri de kapanıyor. Yani hem velâyet devri kapanıyor, hem hâtemlik devri kapanıyor. Velâyetiyle kimse gelmeyecek. Şu gelecek bu gelecek diye bir şey düşünülemez. ...
Bu gerçeği çok iyi bilin ki bizden sonra artık veli gelmeyecek, irşad kapıları kapandı. Velâyet devri kapanıyor, herhangi bir kimsenin gelmesi de düşünülemez. Veli ismi altında gelenler, şimdi çıkan sahtekârlar gibidir. Allah-u Teâlâ bu lütfu ihsan ve ikram etti. Bu karanlık ortam içinde bu nuru O akıttı, bu nuru O yaydı. Bu zülmânât o zaman dağıldı. Bu sözler asırlarca önce söylenmiş.
Hâtem-i veli'den sonra niçin veli yoktur? Hâtem olduğu için yoktur. Nasıl ki Hâtem-i enbiyâ'dan sonra enbiyâ gelmeyecekse, Hâtem-i evliyâ'dan sonra da evliyâ gelmeyecek. Veli yok lâkin, onun edebi ve düstûru var.
Binaenaleyh bundan sonra kapılmayın, hiçbir şeye yeltenmeyin. Bizden sonra şeytan sizi dürtmesin, sizi aldatmasın.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:
"Sakın aldatıcı şeytan Allah'ın affına güvendirerek sizi yoldan çıkarmasın!" (Lokman: 33)
"Veli yok!" denildi, siz de aramayın! Şeytan sizi şirk batağına düşürmesin, böyle bir hevese kaptırmasın.
Bu merdiven üçtür. Allah-u Teâlâ Resulullah Aleyhisselâm'a ihsan ettiği velâyeti; Hâtem-i veli'ye düşürmüş, nübüvveti; Hazret-i Mehdi'ye, risaleti de İsa Aleyhisselâm'a düşürmüş. Fakiri, çığır açmak için göndermiş. Hazret-i Mehdi'yi nur saçmak için, İsa Aleyhisselâm'ı, Deccâl'i öldürmek ve kötülüğü bütünüyle kaldırmak için gönderecek. Hakikat budur, ötesi zandır. Bir batağa düşersiniz, olmaz bir yere saparsınız, yoldan raydan çıkmış olursunuz." ("Vuslat Sohbetleri", s. 82-84)
"Binaenaleyh ben hayattayken veya benden sonra bu yolu bırakırsanız siz de sapıtmış olursunuz.
Çok büyük bir söz. Niçin? Yol, Hazret-i Allah'a ve Resul'üne ait olduğu için ve ben onu ilân ediyorum, diyorum ki; bizden sonra ne şeyh var, ne tarikat var. Hatem deyince iş bitmiştir. Bundan sonra, Hazret-i Mehdi'nin zuhurunu bekleyin, çıkınca hemen tâbi olun, itiraz etmeyin. Ama şuraya gireyim, buraya gireyim demekle sapıtmış olursunuz. Bu kadar mühim bir yoldur bu yol." ("O'nun Yolu, Onun İzi", s. 141)
Peki onun yolu nedir?
Onun yolu İslâm yoludur, Allah ve Resul'ünün yoludur. Zira tasavvuf demek İslâm'ı yaşamak demektir. Varlık, benlik davasını bırakmak, Allah ve Resul'ünde kaybolmak demektir.
Zât-ı âli'leri defaatle Allah yolu ile gayri yolların ayrımını beyan etmiş, eserlerinde bu manevî yolun bozulmaması için ciddi nasihat, tembih ve vasiyetlerde bulunmuşlardır. Bıraktığı manevî yol, düstur ve edebi aynen devam ediyor.
Bakınız bu Zât-ı âli mürşid bırakmamış, şeyh bırakmamış; O'nun yolu, onun izi ve idaresi ile sessiz sedasız yürüyor. Öyle terbiye etmişler.
"Sakın bizden sonra 'Şu imamdır, şu önderdir, şu şeyhtir...' zannına kapılmayın, böyle bir şey yok. Gelmeyeceğini ilân ediyorum. Mehdi Resul'ü bekliyorum." buyurmuşlardı. ("İmanlı Gönüllere Hitap", s. 249)
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri sahte şeyhleri ve sahte mutasavvıfları ise cılk yumurtaya benzetmişler ve şöyle buyurmuşlardır:
"Diyeceksiniz ki "Peki, bunca yollar var, bunların durumlarını açıklar mısınız?" Açıklayayım.
Yumurtayı temsil getirmiştik. Zahiri ilim kabuktur. Tarikat ilmi beyazıdır. Hakikat ilmi ise sarısıdır. Allah-u Teâlâ'nın lütuf tecellisi ile civciv çıkınca artık o yumurtanın hiçbir hükmü kalmaz. O çok kıymetli yumurta bir taraftan gıda veriyor, bir taraftan civciv çıkarıyor.
Bir de cılk yumurta vardır. Ne yenir ne de civciv çıkarır, hiçbir işe yaramaz. Hakk'ın emrinin haricindeki yollar da cılk yollardır.
Bu hususu kitaplarda defalarca beyan etmişizdir. Şöyle ki; Hazret-i Allah'ın kulluğuna, Resulullah Aleyhisselâm'ın da ümmetliğine kabul etmediği bir kimse nasıl müslüman olabilir? Soruyorum size? Bütün Âyet-i kerime'ler gözünüzün önüne serilmiştir. Âyet-i kerime'lere bakın hükmünüzü verin. Çünkü hüküm yalnız Allah-u Teâlâ'ya aittir. Mahlûkun hiçbir hükmü yoktur, hiçbir topluluğun da hükmü yoktur.
Hazret-i Allah'ın kulluğuna, Resulullah Aleyhisselâm'ın da ümmetliğine kabul etmediği bu cılıkları, cılk yumurtaya benzetmişizdir. Eğer siz de mânâyı bırakıp maddeye sarılırsanız, veyahut parçalanma yoluna giderseniz, ayrı bir isimle bir grup kurarsanız, Hazret-i Allah ve Resul'ünün -sallallahu aleyhi ve sellem- izinden çıkarsanız; sizin de cılk yumurta olacağınızı size şimdiden haber veriyorum. Bunu katiyetle bilin." ("İmanlı Gönüllere Hitap", s. 15)
Bugün bakıyorsunuz şeyh dedikleri bir kişi öldüğü zaman öyle hadiseler yaşanıyor ki, cümle âlem seyrediyor; ne oluyor, neyi paylaşamıyorlar diyorlar. Postu mu, topladıkları maddeyi mi, etraflarındaki topluluğu mu, neyi paylaşamıyorlar? Bakıyorsunuz hiç manevî terbiye alamamışlar!
Ortalık o kadar kötü ki madde, makam, dünya menfaatine dalmışlar.
Ömer Öngüt Efendi Hazretleri öyle bir ölçü bırakmış ki; "Yolumuz madde-menfaat yolu değil, Allah yolu" buyurmuşlardır.
Allah ve Resul'ünün yolunda makam, mevki, menfaat yoktur.
"Allah-u Teâlâ yolumuzu mânâ ve mahviyet üzerine kurdu. Diğerlerinin yolu maddiyat ve varlık üzerindedir. Allah yolunda gidenlerin ayırım noktası budur. Bunu unutmayın.
Her yol, yoldur fakat bu yol mânâya dayanır. Her yolun gösterişi vardır. Bizim yolumuz mahviyet ve rızâ yoludur.
Zahir ehli kendisini ifna edemediği için "Ben!" diyor. İşte o benlik put oluyor ve erimesine engel oluyor. Böylece Var olanı bulamadığı için, varlığı ile cehenneme gidiyor.
Allah-u Teâlâ bu yolu mânâ ve mahviyet üzerine kurmuş, diğer yollar maddiyat ve varlık üzerine kurulmuş dememizin sırrı budur.
Allah yolunda yalnız rızâ vardır. Maksat, menfaat olmadığı gibi rütbe ve makam da yoktur.
Bize mahviyet sevdirilmiş, onlara varlık sevdirilmiş. Biz Var ile övünüyoruz, onlar varlıkları ile övünüyor. Biz hükümsüzüz, O var diyoruz.
Bizim ünvanımız "El fakr-u fahri = Fakirliğimle övünürüm."
Üstümdeki bütün asar O'nun. Ruhum, malım, bedenim hepsi Hazret-i Allah'a âit. Senin neyin var? Hiç.
Ne bulduysam aşağıda buldum, yukarıda hiçbir şey bulamadım.
Cenâb-ı Hakk'ın tecelli ettiği yerde, mahlûkun hükmü olmadığı gibi varlığının eseri olmaz. Değil varlık, varlığın eseri olmaz.
Var ile övünüyorum, varlığımdan utanıyorum. Çünkü varlığım bir damla pislik ve o pisliği de O halketti. Yani sende bir şey yok. Şu halde insan Hakk'ı bulmalı, nefsini aramamalı.
Sakın varlık ehline kapılmayın. Var olan Hazret-i Allah'tır, başka varlıklara dalmayın.
Varlık ile Var'ı bulmak mümkün değildir. Ama şimdi herkes varlık içinde yürüyor. Zaten Var'ı arayan yok.
İnsanoğlu bulunduğu yolun hidayet yolu olup olmadığını enine boyuna tahkik etmelidir. Gittiği yolun, Allah yolu olduğunu gösterecek sağlam delilleri olmalıdır. Kendisinden önce bulunduğu yola koyulmuş insanların hedeflerine emniyet içerisinde varabildiklerini müşahede etmiş olmalıdır. Bu tahkik yapılmazsa insan bir dalâlet çukuruna girer; orada bocalarken ömrünü tüketmiş olur. Böylece ahirete gider. Büyük pişmanlık duyar ama faydası yok.
Bir yol ki Hakk'tan kula gider, o yolda saadetler vardır, bir yol ki kuldan Hakk'a gider, bütün felâketler o yoldadır." ("Sırrü'l-Esrar, Rütbe-i Bâlâ", s. 459-460)
Her geçen gün bu sahtelerin İslâm'a ve müslümanlara verdikleri zararlar gün yüzüne çıktıkça; Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin mücadelesinin ne kadar büyük ve haklı olduğu, yapmış oldukları ikaz ve irşadın ne kadar doğru ve lüzumlu olduğu anlaşılıyor, ayan beyan görülüyor.
Halk FETÖ başta olmak üzere din kurucu bölücülerin, âhir zaman âlimlerinin, sahte mutasavvıfların, sahte şeyhlerin içyüzünü yeni görmeye başladı. Oysa bu Zât-ı âli seneler önce hepsini haber verdi, halkı uyardı.
Bunların içyüzünü hâlâ göremeyenler ahirette görecekler, ancak iş işten geçmiş olacak!
Bugün insanlık, İslâm dünyası büyük bir buhran içerisinde. Sadece maddî değil, manevî bir buhran var. Hatta esas yangın gönüllerde yaşanıyor. İslâm'ın ismi, Kur'an'ın resmi kalmış.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:
"İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecektir ki İslâm'ın yalnız ismi, Kur'an'ın ise resmi kalacak. Mescidler dış görünüşleri ile mamur, fakat içleri hidayetten mahrum olacak.
Onların âlimleri gökkubbe altındakilerin en şerlileridir. Fitne onlardan çıktı ve yine onlara dönecektir." (Beyhakî)
Dikkat ederseniz insanların İslâm'dan ve Kur'an'dan uzaklaşmasının, bu manevî buhranın en büyük sebebinin âhir zaman alimleri olduğu beyan ediliyor, "Gökkubbe altındakilerin en şerlileridir." buyuruluyor.
Bugün yeryüzünün en şerlisi kimdir diye sorulsa ilk aklımıza Gazze'de, Arakan'da, Bosna'da, Ruanda'da, Doğu Türkistan'da zulüm ve soykırım yapan, bu soykırıma öncülük eden küffar gelir. Oysa Hadis-i şerif'in beyanından âhir zaman alimlerinin bu kâfirlerden daha şerli oldukları anlaşılıyor. Niçin? Çünkü imana, İslâm'a yahudinin veremediği zararı bunlar veriyorlar.
İkinci bir Hadis-i şerif'te Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Sizin için Deccal'den daha çok Deccal olmayanlardan korkarım."
"Onlar kimlerdir?"
"Saptırıcı imamlardır." (Ahmed bin Hanbel)
Buradaki imamdan maksat "Önder" anlamındadır.
Ne kadar korkunç bir durum olduğunun farkında mısınız? Deccal'in cephesi var, oysa bunların cephesi yok. Müslümandır diye milyonlar bu saptırıcı imamlara kapılıyorlar. Dinden çıkıyorlar. FETÖ gibi fitnesi küfrü aşikâr olanlar var, aşikâr olmayanı var.
Bu iki Hadis-i şerif'i dergilerimizde çok defa arzettik.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri en büyük mücadelesini, kalemle cihadını bu iki zümre ile yaptı. Allah-u Teâlâ'nın bildirmesi ve vazifedar kılması ile bunların İslâm'a, imana, vatana verdikleri zararı bertaraf etmek için eserler neşretti, talebeleri bu hakikatleri Türkiye'de ve dünyada yaymak için seferber oldu.
Zât-ı âli'leri bu âhir zaman ulemasının, din ve vatan bölücülerinin içyüzünü ortaya serdiği zaman herkes bunları müslüman zannediyordu. "İnsanlar ne der?" diye düşünmedi, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadı, tek başına kalmayı göze aldı, çatır çatır cihad yaptı.
Müslümanları bu sahte önderleri, sahte müslümanları terketmeye, Allah ve Resul'ünde birleşmeye, "İlâhî Görüş Birliği"ne davet etti. "Devlet ittifaktan doğar, devletsizlik ise nifaktan" buyurdu.
Zira İslâm'da, Allah ve Resul'ünde birlik olursak küffar bize hiçbir zarar veremez.
Öyle bir cihad ki vefatından sonra da devam etti. Bugün de devam ediyor.
Vefatından 6 yıl sonra 15 Temmuz FETÖ darbe teşebbüsü yaşandığı zaman herkes FETÖ'ye hâin, kâfir demeye başladı, oysa bu zat seneler önce, FETÖ'nün en güçlü olduğu devirlerde onlarla ve yaymaya çalıştıkları küfrü hoşgörü fitnesi ile mücadele etti. Sadece FETÖ değil din ve vatan bölücüsü bütün fırkalar hakkında, Âhir zaman alimleri hakkında eserler neşretti. Yaşar Nuri Öztürk'ün çok popüler olduğu bir zamanda onun hakkında kitap çıkarttı. O da deizmi öven bir kitap çıkarttı ve öylece ölüp gitti.
Bu Zât-ı âli kimin başına işaret koymuş ise hepsinin içyüzü bir bir ortaya çıkıyor. Daha bu dünyada insanlar bunların içyüzünü görüyor.
İşte bunun için bu zâtın cihadı bugün de devam ediyor. Onun iman ve İslâm ile techiz ettiği ihvanı bu bayrağı taşımaya devam ediyor. Elhamdülillâh!
Dini ve vatanı bölmek, parsellemek isteyenler bu beyanları görünce durmak zorunda kalıyor. Halkımız da bu mücadele sayesinde bu gibileri artık tanımaya başladı.
"Bu fesatçılara, ifsatçılara, din kuruculara, türemelere, deccallere, sahte İsa, sahte dabbetül-arz gibi yalancılara ve bütün bölücülere açık açık ilâhi hükümleri tebliğ ettim. Kitaplar yazdım, bütün dünyaya duyurmaya çalıştım.
Bu kitaplardan bazılarının isimleri şunlardır:
"Dinleri Süleymancılık, İmanları Para, Has Huyları Gasp, Meslekleri Dilencilik Olan Süleymancıların İçyüzü" adı ile bir kitap yazıldı.
"Küfrü Hoşgören Narcılar'ın İçyüzü" adında bir kitap yazıldı.
"Refah Dini'ne Mensup Mahmut Efendi'nin Mollalarına Cevaptır" adında bir kitap yazıldı.
"Dinine ve Vatanına İhanet Eden Nankör Bölücü Sahte Halife Sahte Kahraman Cemaleddin Kaplan ve Oğlu'nun İçyüzü" adında bir kitap yazıldı." (Ömer Öngüt "İslâm Dini'ne ve Vatanımıza İhanet Eden Hainlerin İç Yüzü", s. 686)
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri çok büyük bir cihad ruhuna sahipti. Bu ruhu, bu azmi hem ihvanına hem bu müslüman halkımıza vermek için gayret etti. Tek başına Türkiye'deki din ve vatan bölücülerine karşı olsun, dünyada da İslâm'ı yıkmaya çalışan Papalık ve hıristiyan misyonerlerine karşı olsun büyük cihad yaptı.
"İtimat edin dünyada kalmak için tek bir arzum bu cihad içindir. Beni tek tutan bu cihaddır." buyurmuş, Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz'i kastederek "Büyük dedem de kâfirlerle savaşmayı çok severdi" demişlerdi.
Bu cihad ruhunu ihvanına da aşıladı. Onun ihvanı onun bu mücadelesini, eserlerini, neşrettiği İslâm nurunu her yerde, sokak sokak, cadde cadde yaymaya, İslâm'ı anlatmaya, ümmet-i Muhammed'i din ve vatan düşmanlarına karşı uyaran beyanlarını ulaştırmaya, halkımıza bu hakikatleri duyurmaya çalıştılar. Bugün de bu mücadele devam ediyor.
Zât-ı âlileri:
"Ben bunlarla kalemle mücâdele etmeye vazifeliyim. Benim için can ve mal, böyle bir şey düşünülmez."
"Hazret-i Allah bizi kalemle cihad için, bölücü din düşmanlarını kalemle biçmek için gönderdi. Onu ise kılıçla cihad etmek için gönderecek." buyurmuşlardı.
Bu cihad ruhuna sahip bir avuç ihvanı bir harp çıkmış olsa, yeri geldiği zaman bu din için, bu vatan için cepheye, savaş meydanına da bu cihad ruhu ile gider, en ön safta savaşır, seve seve canlarını verirler.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri önümüzdeki harpleri haber verip tedbir ve hazırlık yapılmasını nasihat ettikleri gibi; küffarla savaşta Türk ordusuna düşen bu büyük vazifeden dolayı daima mânevî olarak desteklerini beyan etmişlerdi.
"O hem Türk milletine, hem de Türk ordusuna gönderildi. Bu gönderilme; Türk milletinin ıslâhı, ordunun mânevî desteği içindir." (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-, "Saadete Erenler, Felâkete Kayanlar", s. 318)
Ümmet-i Muhammed için, bu devlet için, Türk ordusunun muzaffer olması için duâ ettiler. "Bizim iki gayemiz var: İman ve vatan" buyurdular.
Küfrün başına, papaya cevap verilmesi büyük cihaddır.
Onun kadar olmasa da onun izinden gidiliyor Elhamdülillâh.
Şöyle buyurmuşlardı:
"Bir yazı yazarken korku diye bir şey hissetmedim, acaba dediğim zaman daha sert yazarım."
"Allah-u Teâlâ bizi kalemle cihad için, bölücü din düşmanlarını kalemle biçmek için ve bu kitapları yazmakla vazifelendirdi. Bu kitaplar bizden sonraki boşluğu Hazret-i Mehdi'ye ulaştıracak, ona köprü olacak.
Bir düşmanla çarpışırsın, beş kişiyle on kişiyle; fakat kalemle milyonlarla çarpışırsın. Onun için kalemle mücadeleye "Cihad-ı Ekber" demişizdir."
Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fütûhâtü'l-Mekkiyye"sinde, Hâtemü'l-evliyâ'nın ve ihvânının Hazret-i Kur'ân'ın hükmüyle yürüyeceklerine ve onu değiştirmek isteyenlerle mücâdele edeceklerine dâir açık bir işâret vererek, onun vazifesi ile Hazret-i Mehdî'nin vazifesi arasındaki bağı gözler önüne sermiştir:
"Hatmü'l-velâyeti'l-Muhammediyye, O'nun hükmünün vâki olmasıyla, kendi zamânından sonra Allah'ı bilen birinin yapamayacağı bir biçimde yaratılanları Allah ile bilir. O ve Kur'an ihvânı, tıpkı Mehdî ve kılıç ihvânı gibidir." ("Fütûhâtü'l-Mekkiyye", c. 6, s. 67, Beyrut, 1994)
Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri burada Hâtemü'l-evliyâ'nın ihvânını "Kur'an ihvânı" olarak vasıflandırmıştır. Bu ise onun ve ihvânının Kur'an âyetleriyle, yani ahkâm-ı ilâhi ile iş ve icraat yapacağına delâlet eder. Onun kalemle yürüttüğü bu mücâdeleyi Mehdî kılıçla devam ettirecek; yani o kalemle yürüdü, Mehdî kılıçla yürüyecek. Hazret, bu beyanları ile iki vazifeyi birleştirmiş, mütemmim hâle getirmiş oluyor.
Bunun delilini mi istiyorsunuz?
Sa'deddîn el-Hamevî -kuddise sırruh- Hazretleri "Risâle fî Zuhûr-ı Hâtemü'l-Velâye" adlı eserinin son satırlarında bu vazifeye bizzat işâret etmiş; Hâtemü'l-velî'nin Allah tarafından verilmiş mânevî bir kılıca sâhip olduğuna dikkati çekerek, onu "Din kâfirleri"ne gâlip getirecek olan bu kılıcın "kalem"inden başka bir şey olmadığını haber vermiştir:
"Bil ki, onun alâmetlerinden birisi de; onun kılıcının, mukâbele ettiğinde kendisini gâlip getiren 'kalem'i olmasıdır.
Peygamber Aleyhisselâm, kâfirlere kendi kılıcıyla vurup onları öldürürdü; Hâtemü'l-velî de onlara bâtında kendi kalemiyle vurur ve onları helâk eder. Böylelikle Allah onu, Zât'ıyla mukâbelede bulunan bir 'kılıç' kılar.
Allah-u Teâlâ'nın kılıcı ikidir:
'Din kılıcı' ki, Muhammed Aleyhisselâm'ın izinde bulunmaktır. O kılıç, din ehlinin kendisiyle ayakta durduğu; şirk, şek (şüphe) ve tahmin ehlinin boyunlarının kendisiyle vurulduğu kılıçtır.
'Yakîn kılıcı' ise 'Kibriyâ kılıcı'dır ki; Kudsî ruh'tan sür'atle 'Hâtemü'l-evliyâ'ya ulaşır. Bu kılıç ise; 'Temkîn ehli'nin kendisiyle ayakta durduğu, alâkaların ve mel'un (şeytan)ın vesveselerinin kendisiyle kesilip koptuğu, din kâfirlerinin ruhlarının Zât'ıyla katlolunduğu bir kılıçtır." ("Risâle fî Zuhûr-ı Hâtemü'l-Velâye", Süleymâniye Kütüphânesi, Ayasofya, no: 2058, vr. 207b)
"Nitekim fakir, bundan seneler evvel, daha bu ifşaatların hiçbiri yokken şöyle demiştik: "Bize kalemle mücâdele verilmiş, Hazret-i Mehdî'ye ise kılıç ile biçerek ifsâdı kaldırma verilse gerek." Bu zâtların bu ifşaatları yıllar sonra bizim bu sözümüzü tasdik etmiş oluyor."
"Allah-u Teâlâ'nın onu "Zât'ıyla mukâbelede bulunan bir kılıç" kılmasının mânâsı: Kendisini göstermemek için fakiri ileriye sürmüş, dışarıdan bakınca o vurmuş gibi gözüküyor. Oysa kalemi veren de, kılıcı vuran da O'dur. O'nun vuruşu olduğu için hiç kimse de cevap veremiyor, onun karşısında hiç kimse duramıyor.
Niçin? O desteklediği için..."
Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:
"Onlar o kimselerdir ki, Allah imanı kalplerine yazmış ve onları kendinden bir ruhla takviye edip desteklemiştir." (Mücâdele: 22)
Kimin kalbine imanı yazarsa, o iman sebebiyle, o nur sayesinde hakikati ona bildirmiş oluyor.
Herkeste bir ruh var, onlarda iki ruh var. Onlar doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ'nın desteğiyle hareket ederler. Kalplerine ilmi yazmış, kendi lütfundan bir ruh ile desteklemiştir.
Burada Hazret-i Allah'ın buyurduğu ve duyurduğu şu Âyet-i kerime tecelli eder:
"Ben ve peygamberlerim elbette galip geleceğiz" (Mücâdele: 21)
İlim O'nun ilmidir, kalem O'nun kalemidir; mahlûka âit hiçbir şey yoktur.
"Allah ve Resul'ü uğrunda, bir değil bin canım olsa Allah için fedâ olsun!" diyen Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin bu sözü laf gibi geliyor ama o bunu içinde yaşıyordu. Yaşıyor öyle çıkıyor ve icraata döküyordu.
"Üç şey için çalışıyoruz:
Hazret-i Allah'ın dinini yaymak için.
Ümmet-i Muhammed'in Hazret-i Allah ve Resul'ünde birleşmesi için.
Ve bu iman hırsızlarından imanları kurtarmak için."
Vasiyetlerinde; "Bu yol cihad yoludur." buyurmuşlardı.
"Bizim bütün gayemiz iman kurtarmaktır.
Vatanımı, bayrağımı çok ama çok seviyorum. Dinime ve vatanıma düşmanlık edenlerin de karşısındayım. Hem dinimizi, hem de vatanımızı muhafaza ve müdafaa için bu cihadı yapıyoruz."
Zât-ı âlileri bu ilmi, bu cihadı şöyle tarif ediyorlar:
"Bu ilim bugün indi. Eğer bu devir olmasaydı, bu ilim inmezdi. Böyle bir devire mukabil Allah-u Teâlâ adaletini ayakta tutmak için bu ilmi bugün indirdi. Bu devir böyle gidiyor ve hamdolsun bu mücadele devam ediyor."
Hazret-i Allah'a ve Resul'üne dâvet edip insanları Hakk'a ve hakikate çağırması âhir zamanda bunca dalâlet fırkasının içinde insanlara yol gösterilmesi büyük bir nimettir.
"Ve bunlar mânen biçilmiştir. Kelime itibariyle de susturulmuşlardır."
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin 1980'li yıllarda neşredilmeye başlanan 'Kalplerin Anahtarı' Külliyatı 42 ciltten müteşekkildir. Bu külliyat içerisine bütün Kur'an-ı kerim âyetleri dercedilmiştir. Bu sebeple bu külliyat aynı zamanda 'Konularına göre Kur'an-ı kerim tefsiri' hükmündedir. Âyet-i kerime'lerin tamamının değişik konu başlıkları altında izah ve tefsir edildiği büyük bir kaynaktır.
"Gerçek Mürşid Hazret-i Allah'tır" adlı eserinde Hazret-i Allah'ın ulûhiyet ve azâmetini, vahdaniyet ve samedâniyetini belirten; sevdiği, seçtiği, Zât'ına çektiği veli kullarına işaret eden Âyet-i kerime'ler bir bir izah edilmiştir.
"Nûr-i Muhammedî (s.a.v.)" adlı eseri ile "Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm" adlı eserinde; Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in cismânî ve ruhânî hayatı ile ilgili her bir Âyet-i kerime bir bir alınmıştır.
Gerek "İslâm Hukuku" olsun, gerekse "İslâm İlmihali" olsun, bu iki eserinde de konu ile ilgili Âyet-i kerime'ler mevzu içinde ilk kaynak olarak alınmış, Hadis-i şerif'ler konulmuş ve İslâm'ı yaşamak isteyenlerin istifadesine arzedilmiştir.
Vakıf sohbetlerini ihtiva eden "İmanlı Gönüllere Hitap" adlı eserinin her sayfasında ince sırlarıyla birlikte Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'ler, okuyanların gönüllerini nurlandırmaktadır.
"Kısas-ı Enbiyâ Aleyhimüsselâm" adlı eserinde ise; Âdem Aleyhisselâm'dan başlayarak İsa Aleyhisselâm'a kadar Kur'an-ı kerim'de ismi geçen bütün Peygamber Efendilerimiz'in ibretli kıssaları Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'lerin nur ışığı altında anlatılmıştır.
"Tasavvuf'un Aslı, Hakikat ve Marifetullah İncileri" adlı eserin bütün mevzuları hep Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'lerin nur ışığı altında işlenmiştir.
"İnsan, Dünya ve Ahiret" adlı eserinde, insanın yaratılışından başlayarak, kıyamet ve ahiretle ilgili Âyet-i kerime'ler; kıyamet, mahşer, cennet ve cehennem... gibi ahiret safhalarının her bir bölümünde yerli yerine konulmuştur.
"Dualar", "Hatmü'l Evliyâ Kitabı", "'Hatmü'l-Evliyâ' Ömer Öngüt -kuddise sırruh-", "Hizbullah'a Tâbi Olanlar, Hizbüşşeytan'a Tâbi Olanlar, Hizbülvahşet'e Tâbi Olanlar", "İslâm Dini ve Vehhâbilik Dini", "Hazret-i Kur'an'da Yahudilerin Hıristiyanların ve Münâfıkların İçyüzü", "Allah-u Teâlâ'nın İhsan Ettiği Bitkilerdeki Şifalar", "Kıyamet ve Alâmetleri", "Biz Küfrü Hoşgörenlerden Değiliz", "İnsanın Yaratılışı ve Organ Nakli", "Hâinlerin İçyüzü", "Cevâhirullah-1", "Cevâhirullah-2", "Saadete Erenler, Felâkete Kayanlar", "Hain Tezgâh", "Ey Müslüman Kardeş Dikkat Et! Düşmanını Tanı Dinini ve Vatanını Muhafaza Et!", "Sırru'l-Esrâr, Rütbe-i Bâlâ", "Silsile-i Celile-i Âliye Sâdât-ı Kiram -Kaddesallahu Esrârehüm-", "Vuslat Sohbetleri", "O'nun Yolu, Onun İzi", "Yolumuz Edep Yoludur", "İman ve Vatan" isimli eserleri ile, 10 ciltlik "Sözler ve Notlar" serisi, "Kalblerin Anahtarı" külliyâtının diğer eserleridir.
Hayat-ı saadetleri'nde olduğu gibi Zât-ı âli'lerinin murad ettiği, emir ve tasvip buyurduğu kitapları yeri günü geldiğinde çıkmaya devam ediyor Elhamdülillâh.
"Kıyamet'in küçük alâmetlerinden çıkmayanı kalmadı; hepsi çıktı, şimdi iş büyüklere kaldı. Böyle bir zamanda Allah-u Teâlâ bizi kalemle mücâdele ile vazifelendirdi. Bu kitaplar bizden sonraki boşluğu Hazret-i Mehdî'ye ulaştıracak, ona köprü olacak.
Hazret-i Ali -kerremallahu veche- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Tâ ki onları, onlardan sonra gelenlere emânet etsin ve kendileri gibi olanların kalplerine nakşetsin." (Ebû Tâlib el-Mekkî, "Kûtu'l-Kulûb", c. 1, s. 134)
Allah-u Teâlâ kime o lütfu vermişse, hâl ile yetişen hâl ile o işi bitirir. Tabii ki fakirin gizli niyazlarımız var, arzularımız var. Bu nuru Hazret-i Mehdi'ye ulaştırmak. Zaten Hazret-i İsa Aleyhisselâm'la Hazret-i Mehdi birleşecek, ondan sonra bu nur kıyamete kadar gidecek, O'nun seçtiği esastır, halkın seçtiği esas değil." ("Vuslat Sohbetleri", s. 91)
"Ben gidiyorum, hiçbir fert kalacak değil.
Size bir nur yolu bırakıyoruz. Bu kitaplar kıyamete kadar tutunacağınız bir nur ipidir. Bu kitaplara tutunan kurtulmuş olur.
Bu fakirin bütün beyanlarımız Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif olduğundan, Allah-u Teâlâ bu ilmi bize hediye etti! Biz de size bu kitapları hediye olarak bırakıyoruz.
Allah-u Teâlâ Kelâm-ı kadim'inde buyurur ki:
"Hepiniz topluca sımsıkı Allah'ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın." (Âl-i İmrân: 103)
Kim bu kitaplara tutunursa bilsin ki Allah ve Resul'ünün ipine tutunmuştur. Bu kitaplara sarılırsanız sizi dalâlete kaymaktan, fitne ve bölücülüğe düşmekten kurtarır." ("Yolumuz Edep Yoludur", s. 476-477)
"Bizden sonra kime sorarsınız? Size her şeyi bırakıyoruz. Kitaplarımızda her şeyi bulacaksınız, zamanı gelince anlayacaksınız.
Bu kitaplar, müslümanlar sıkıştığı zaman çok iş görecek, yegâne tutunulacak yer olacak. İşte bizden sonra insanlar hakikati öğrenmek için bu kitaplara sarılacak.
Ben, "Yâ Rabb'i! Beni bu kitapların talebesi eyle!" diyorum.
Niçin? Benim değil, O'nun. Ben de muhtacım. Bu ilim O'ndan." ("Vuslat Sohbetleri", s. 112)
"Biz, sizlere Hazret-i Allah'ın Kelâm'ıyla ve Resulullah Aleyhisselâm'ın Hadis-i şerif'iyle desteklenmiş ve mühürlenmiş kitapları bırakıyoruz, onlara sarılın." diyoruz.
Çünkü her fırsatta demişiz ki; bu kitaplardaki ilim, ilm-i ilâhidir; benim değil. Bizden sonra şaşırmamanız için her meselede kitaplara başvurmanızı tavsiye ediyorum." ("Vuslat Sohbetleri", s. 239)
"İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri:
"Ve bu bir kitaptır ki, Kütüb-ü ilâhiye umumen bunda mündericdir. (İlâhî kitaplar bunun içinde derç edilmiştir.)" buyuruyorlar. ("Kitâb'ün-Netîce"; c: 1, s: 436)
Bu zât-ı muhterem, "Kütüb-i semâviye bu kitaplara derç edilmiştir, onun kitaplarında mevcuttur." diyor.
Bütün ilâhi kitapların hülâsası Kur'an-ı kerim'dir. Kur'an-ı kerim'in bütün Âyet-i kerime'leri girdiğine göre Kütüb-i semâviye bu kitaplara yayılmış demektir. Bunu da Allah-u Teâlâ başka kimseye nasip etmemiştir.
Yeter ki okuyun, yavaş okuyun, anlayarak okuyun. Bu kitaplarda zâhiri ilim var, hakikat ilmi, marifetullah ilmi var. Okuyan, derecesi nispetinde nasibi kadar alır. Nefsi nerede ise o kadar alır. Nefsinin olmadığı yerde de ilim var ama ona ait değil.
Kitaplar bilhassa ledünî ilimlerle dolu olduğu için hep kapalıdır. Açık olan kısmı zâhiri ilimdir, herkes anlar. Manen tekâmül etmiş olanlara Rabb'im bâtınî ilmi duyurur. Ledünî ilmi ise dilediği kimseye, nadir kimseye duyurur. Ledünî ilmi Cenâb-ı Hakk duyurmadıkça duyulması mümkün değildir.
Bu kitaplar, müslümanlar sıkıştığı zaman iş görecek. Yegâne tutunacak yer, kitaplar olacak. Bizden sonra insanlar hakikati öğrenmek için bu kitaplara sarılacak.
Bu kitaplara sarılın, umarım yarın Rabb'im beraber haşr-u cem eyler.
Binaenaleyh; bu kitaplardan nasibinizi alır, yolda yürürsünüz." ("Vuslat Sohbetleri", s. 286)
Hülâsa olarak, kitapları ile onun irşadı, onun cihadı, onun mücadelesi Hayat-ı saadetleri'nde olduğu gibi bugün de yapılmaya devam ediyor. Onun kitaplarını okuyan, kitaplarının talebesi olan önümüzdeki zor devirleri aşar, imanını muhafaza etmek için en sağlam bir kulpa tutunmuş olur.
Zât-ı âli'leri Adapazarı vakıf binasında 3 ayda bir sohbet toplantısı düzenlemişler, bu toplantıların kendisinden sonra da devam etmesini emir buyurmuşlardı.
Bu sohbetler, bu toplantılar aynen devam ediyor. Manevî alış-veriş, kaynaşma devam ediyor. Elhamdülillâh!
""Bu sohbetler yıkanmadır!" demiştik.
Bu ne demek?
Günahlardan arınmak, varlıktan soyunmaktır. Çünkü burası nazargah-ı ilâhidir. O yüzden ayağının dibinden ayrılma. Nasihatini tut, yıkan git...
Siz farkında değilsiniz, "Yol güzel!" diyorsunuz amma yolun gerçek manasını siz hakikaten idrak etmiş değilsiniz. Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri Asr-ı saadet'e ne indirdiyse bugün onu indiriyor. Bunu güzel anlamak için, bu sohbetleri dinleyin. Nerede olduğunuzu, yolun ne olduğunu bilin.
Bu toplantılara inmeden önce Hazret-i Allah'a sığınarak, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ile birlikte tüm Peygamberân-ı İzâm Hazerâtı'nı, Melâike-i Kiram'ı, Evliyâullah Hazerâtı'nı dâvet eder öyle ineriz ve hepsi de iştirak ederler.
Kardeşler, hiç olmazsa bu mânevi hâl içinde olun, huzurda bulunduğunuzu unutmayın.
Burası; merkez-i âlâsında bulundurduğu ilâhi bir meclistir. Davet, O'nun dâveti; gelenler, O'nun misafirleridir.
Eğer bilsek, çok şükretmemiz lâzım. Ama gafletimiz bunu örtüyor. Allah-u Teâlâ kimseye vermediğini vermiş, "Siyah Bayraklılar" zümresinden kılmış, nimetler içinde yüzdürüyor. Şimdi bunlara şükretmemiz gerekmez mi? Şöyle bir düşünün neredeydik? Ne olduk?
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdu ki:
"Onlar, benim ümmetimden, âhir zamanda gelecek bir topluluktur ki; kıyamet gününde, tıpkı peygamberlerin haşrolunduğu gibi haşrolunacaklardır. İnsanlar, durumları gösterilip de onları gördükleri zaman, onların peygamberler olduklarını sanacaklar. Tâ ki ben, 'Ümmetimdir, ümmetimdir!..' deyip de kendilerini tanıtıncaya kadar... Nihayet halk onların peygamber olmadıklarını anlayacak. Şimşek ve rüzgâr misali geçip gidecekler, nurlarından mahşer ehlinin gözleri kamaşacak!" (el-Vesâyâ li-İbnü'l-Arabî, Hâlet Ef. no: 198/2 486a yaprağı)
Cenâb-ı Hakk mahşerde bu Bayraklılar zümresini getirir. Bunları herkes peygamber zanneder. Ne zaman ki, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz: "Ümmetimdir, ümmetimdir!.." buyuracak, o zaman peygamber olmadıkları belli olacaktır. Nur olarak geçip gideceklerdir.
Demek ki Allah-u Teâlâ onlara öyle bir azâmet verecek. Onun için buradaki fazileti, efdaliyeti beşer için tarif etmek mümkün değil. Yalnız şu var ki Allah-u Teâlâ samimi bir kalple şükrümüzü artırsın.
Yol; ihlâs yolu, istikamet yolu, mahviyyet yolu. Ashâb-ı kiram'la, ihvanı ayırmadı. ...
Bir kardeş rüyâsında;
"Vakfın baştan aşağı Ashâb-ı kiram Efendilerimiz ile dolu olduğunu, Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh- Efendimiz'in evinin hemen yakında olduğunu" görmüş.
Ben size diyorum ki; onlar buradan eksik değil. Burası boş değil. O zaman ashâb, bugün ihvan. Ordu O'nun ordusu, asker Hazret-i Allah'ın askeri olduğu için Ashâb olarak oraya takmışlar. Uzaklık, yakınlık yok hamdolsun. Rabb'im birleştirmiş. Çok nazik burası, burası mihenk taşı. Allah'ım ayırmasın. Çünkü burası da O'nun, orası da O'nun.
Siz toplantıları terkederseniz, sonra sizi terkediverirler. Toplantılardan ayrılmayın. Ayrılacak olursanız bilmeyerek birçok kayıplarınız olur.
Bu kapının kıymetini bilin. Ben hayatta olayım, olmayayım burada Cenâb-ı Hakk'ın nazarı var. Bunun hikmeti, biz varlıktan soyunuruz Var ile halleşiriz. O var hareket eder.
Rabb'im burayı merkez yapmış. Halk kurtuluş yolunu burada buluyor. Oraya gitsem belki Rabb'imin mağfiretine, affına, vesairesine vâsıl olurum diye buraya koşuyor.
Dikkat ederseniz gaye yok, maksat yok, menfaat yok. Herkes yiyip içiyor, hiç para alınmıyor.
Bir kardeş çocuğuyla geldi, Vakıf sohbetinden sonra sabaha kadar çok huysuzlanıyormuş.
Çocuğun sohbette gözü birçok şeyleri görür. Çünkü kalp gözü açık. Buradaki harikulâde hadisatı görüyor, çocuk değişiyor, perde açılmış.
Bunu niçin anlatıyorum; siz görmüyorsunuz, burası ayrı bir âlemdir.
Acaba şu meclise kimler geliyor?
Ve derim ki;
Allah'ım! Bunların rûhâniyetine, nûrâniyetine bizi mazhar eyle. Âkıbetimizi hayırlı eyle, feyzimizi artır. Af ve mağfirete vesile eyle.
Bir kardeş, Vakıf sohbetine gelmeden önce bir rüyâ görmüş. Rüyâsında Allah'ın rahmet kapıları sonuna kadar açılmış. "Ne dilerseniz dileyin!" denmiş.
Burada gizli bir kelime var. Buraya Allah kapısı denmiştir. Hiçbir kimsenin kendisine bir şey mâl etmeye hakkı yoktur. Madem ki; Allah kapısı; kendi kapısını, kendi evini O muhafaza eder, rahmetini saçar, merhametini lütuf buyurur, af eder, dilekleri kabul eder. Yalnız fakir der ki;
"Yâ Rabb'i! Nurundan, nurunu yarattın, âlemleri o nur ile donattın. Ona bir makam tayin ettin. Allah-u Teâlâ'nın nuru, âlemlerin gurur ve sürurudur. O gurur ve sürur olan makamda burayı şube yaptın. Sana sonsuz şükürler olsun."
Rabb'im ona lütuf buyurduğunu bize de lütuf buyuruyor.
Vakıf toplantılarında ve gecelerde ekseri şöyle duâ ediyorum:
"Yâ Rabb'el-âlemin! Bu gelenler senin davetine, ziyafetine geliyor. Sen de onları af ve mağfiret ederek gönder.
Yâ Rabb'i! Habib'inin misafirleri hakkında yaptığı duâ gibi duâ ediyorum. Onun hürmetine kabul et ve bizi kurtar!.."
Hakikaten misafirlere nazar etmeye, gidişlerini takip etmeme gözüm kalmıyor. Fakat niyazım budur:
"Allah'ım onları buraya kadar ulaştır ve günahsız olarak avdet ettir." ("Vuslat Sohbetleri", s. 328-331)
Zikrullah yapılan mahaller cidden çok kıymetlidir. Nasıl ki yıldızlar yerden tane tane görülüyorlarsa, melekler de zikir meclislerini böyle yıldız gibi tane tane görürler. Yukarıdan o güzelliği seyrederler.
Zikrullah'ın topluca icrası için teşkil edilen halkaların fazileti hakkında da birçok Hadis-i şerif'ler mevcuttur.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivâyet edildiğine göre; Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Allah-u Teâlâ'nın yollarda dolaşıp zikir ehlini arayan melekleri vardır. Onlar Aziz ve Celil olan Allah'ı zikreden bir topluluğu bulunca: 'Aradığınız buradadır.' diye birbirlerini çağırırlar. Hepsi orada toplanıp onları dünyâ semâsına kadar kanatları ile çepeçevre kuşatırlar. Cenâb-ı Hakk onların hallerini meleklerden daha iyi bildiği halde sorar:
– Kullarım ne söylüyor?
– Seni tesbih edip zikrediyorlar. Tekbir getirip hamd ve senâ ediyorlar.
– Onlar beni gördüler mi?
– Hayır, vallâhi seni görmediler!
– Beni görecek olurlarsa ne yaparlar?
– Sana daha çok ibadet eder, daha çok hamd ve senâda bulunurlar, daha çok tesbih ederler.
– Kullarım benden ne diliyorlar?
– Cenneti istiyorlar.
– Onlar cenneti gördüler mi?
– Hayır, vallâhi görmediler!
– Görecek olurlarsa ne yaparlar?
– Cennete karşı daha düşkün, onu istekte daha kuvvetli ve ona rağbetleri daha büyük olurdu.
– Peki neden korkup bana sığınıyorlar?
– Cehennem ateşinden.
– Onu gördüler mi?
– Hayır, vallâhi görmediler!
– Ya görselerdi?
– Ondan daha çok kaçar, daha çok korkarlardı.
– O halde sizler şahid olun ki, ben bu zikir meclisinde bulunanları mağfiret ettim.
Bunun üzerine meleklerden birisi der ki:
– Onların içindeki falan kimse onlardan değildir. O zikir için değil, şahsi bir iş için gelmişti.
Allah-u Teâlâ şöyle buyurur:
– Onlar öyle kâmil kimselerdir ki; onların meclisinde bulunan şâki olmaz sevaptan mahrum kalmaz." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 2161)
Hadis-i şerif'ten anlaşıldığına göre;
Allah-u Teâlâ'yı zikretmek için bir araya gelmek çok faziletlidir. Zikrullah için toplanan sulehanın arasına katılan kimseler, aslında zikrullah için gelmemiş olsalar bile, aynen diğerleri gibi Allah-u Teâlâ'nın lütfedeceği her türlü lütuflardan istifade ederler.
Melekler zikrullah için toplanan kimseleri çok sevmekte, onlara yakından ilgi göstermektedirler.
Rahmet-i ilâhi'nin içinde bulunan insanlar sudaki balıklar gibidirler. İnsan da böyledir. Onun rahmet olduğunu dilediği kimseler görür.
•
Enes -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyururlar:
"Cennet bahçesine uğradığınız zaman meyvelerinden yiyiniz.
Yâ Resulellah! Cennet bahçesinden murad nedir?
Zikrullah için teşkil edilen halkadır." (Tirmizî)
Zikrullah için toplanmanın faziletine Hadis-i şerif'te dikkat çekilmekte ve buna teşvik edilmektedir.
Toplu yapılan zikrullah, ayrıca İslâm'ın ruhu olan uhuvvet ve kaynaşmayı temin eder.
•
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ashâbından halka kurmuş bir cemaatin yanına geldi. "Niçin oturuyorsunuz?" diye sordu. Onlar da: "Bizi İslâm'a hidayet etmesinden ve bize bunu ihsân buyurmasından dolayı, Allah'ı zikir ve O'na hamd-ü senâ etmek için oturmuş bulunuyoruz." dediler.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz: "Sırf bu sebeple mi oturdunuz?" diye yemin verdi. "Evet" dediler, "Vallâhi biz ancak zikir için oturduk."
Bunun üzerine Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurdular:
"Ben size inanmadığım için yemin vermedim. Lâkin bana Cebrail Aleyhisselâm geldi ve Allah'ın sizlerle meleklerine iftihar ettiğini haber verdiği için yemin vererek sordum." (Müslim: 2701)
•
Ashâb-ı kiram'dan Şeddad bin Evs -radiyallahu anh- ile Ubâde bin Sâmit -radiyallahu anh- buyururlar ki:
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ile beraber bulunuyorduk. "Aranızda garip yani ehl-i kitap var mı?" diye sordu. "Hayır" dedik. Bunun üzerine kapıların kapatılmasını emretti ve "Lâ ilâhe illâllah deyiniz." buyurdu. Bir saat kadar birlikte "Lâ ilâhe illâllah" dedik.
Resulullah Aleyhisselâm sonra da:
"Allah'a hamdolsun, sen beni Kelime-i tevhid'le gönderdin ve beni bununla memur kıldın. Cenneti de bana bunun üzerine vaad ettin, şüphesiz ki sen vaadinden dönmezsin." diyerek duâ etti ve buyurdu ki:
"Müjdeler olsun, Allah Azze ve Celle sizi mağfiret etti." (Ahmed bin Hanbel)
Zikrullah Allah-u Teâlâ'ya kurbiyeti sağlar, af ve mağfiret kapılarının en büyüğü o sayede açılır.
•
Binaenaleyh bu zikir halkaları tasavvuf yolunun bir nişanı, mühim bir dersidir. Onun hayatında olduğu gibi bu dersler de devam ediyor. Elhamdülillâh!
Öyle bir Zât-ı âli idi ki, fakir fukarayı, garip gurabayı çok severdi. Sağlığı ve vakti müsait olduğu müddetçe misafirleri arasında hiçbir ayrım yapmaz, her gelen külfetsiz bir şekilde kendisi ile görüşürdü.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri ilim ve Allah yolunda hizmet için "Hakikat Vakfı"nı kurdu. Memleketin 20 küsür iline aşevleri açtırdı.
Aşevlerinin hikmetini şöyle izah etmişlerdi:
"Aşevi'nin, bu hizmetin mahiyeti şudur:
Bir insan hakikaten Allah rızâsı için bir fakiri doyurup da içirmeye kalkarsa Allah-u Teâlâ onun ömrünü uzatır. Kötü ölmesinden muhafaza eder, imanla ölmesine vesile olur.
O kadar mühimdir ki; hem ömrünü Cenâb-ı Hakk uzatıyor, hem de imanla ölmesine vesile kılıyor.
O bir fakire çorba içirmek yok mu? Cenâb-ı Hakk'ın çok hoşuna gidiyor. Bu fakirleri doyurun ki ben doyayım!
Umre'ye gitmek çok güzeldir. Amma aç kalan, susuz kalan bir boğaza ekmek vermek, su vermek Umre'den çok daha hayırlıdır."
Bu vakıf daima fakirleri gözetir. Müracaat eden hiçbir gerçek fakir boş çevirilmez. Fakirlerin ihtiyaçları görülür.
Bu güzel hizmetler devam ediyor, sonsuz şükürler olsun.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin tensip ve talimatları ile 1993 yılında yayın hayatına başlayan Hakikat Aylık İslâm Dergisi 33 yıldır fasılasız her ay yayınlanmaya devam etmektedir.
Dergimizin logosunda yer alan şu üç cümle onun emir ve talimatı ile konulmuştur:
"Allah katında din İslâm'dır." (Âl-i İmrân: 19)
Bir tek Âyet-i kerime'yi dahi inkâr eden kâfirdir.
"İmansız vatan, vatansız iman muhafaza edilmez."
Bu üç cümle Hakikat Aylık İslâm Dergisi'nin gayesini ve dayandığı temeli özetlemektedir.
Türk dergicilik tarihinde fasılasız şekilde bu kadar uzun yayınlanan dergi sayısı çok azdır.
Bunun en büyük sebebi Hakikat Aylık islâm Dergisi'nin kuruluş gayesinin madde değil mana, İslâm hakikatlerinin yayılması ve neşredilmesi olmasıdır. Bu düstur bugün aynen devam etmektedir. Bu onun manevî tasarrufunun bir delilidir.
Bunca yıl boyunca tarihi yayın denilebilecek birçok sayımız, özel sayılarımız yayımlandı. İslâm hakikatleri, Allah-u Teâlâ'nın hükümleri neşredildi. Din ve vatan bölücüleri ile, memleketimizi istilâ etmeye çalışan misyonerlerle, âhir zaman âlimlerinin ifsatları ile ilgili ve buna mümasil birçok mevzuda hakikatler beyan edildi, büyük bir mücadele verildi. Elhamdülillâh!
"İman ile küfrü, hakikat ile dalâleti ayırmaya çalışan Hakikat dergisi "Küfrü Hoşgörü Fitnesi"ni söndürmek, ajan-misyonerlere açılan kapıları kapatmak gayesi ile değişik vesilelerle yayınlar yapmıştır. Bu gaye ile dergimizin temsilciliğini yapan arkadaşlarımız da imanlarının ve samimi duygularının teşviki, din ve vatan sevgisinin icabı ile dünyanın dört bir tarafında insanları uyandırmaya çalışmakta, insanları hak ve hakikate davet etmektedirler. Hatay'da yapılan 1. Medeniyetler Buluşması toplantısı sebebiyle Hatay'a giden arkadaşlarımız gerek halka gerekse toplantıya iştirak eden bütün katılımcılara ve protokole dergi, kitap ve İslâm'a davet broşürleri takdim ederek, hakikati duyurmuşlar, böylece "Küfrü hoşgören"lerin tertiplerine engel olmuşlardır." ("Hainlerin İçyüzü", s. 72)
Hazret-i Allah bu yolda mücâdele eden bu İslâm mücahidleri üzerine yemin ederek onları yüceltmiştir:
"(Hak ile bâtılın, hakikat ile dalâletin, doğru ile eğrinin) arasını ayırdıkça ayıranlara andolsun ki!" (Mürselât: 4)
İşte Allah-u Teâlâ böyle buyuruyor. Hakk için din-i İslâm için çalışanlara bu Âyet-i kerime büyük bir lütuftur.
Türkiye'de olduğu gibi Amerika'da dahi İman ile küfrü karıştırmaya çalışanların icraatları takip edilmekte, küfrü yaymaları önlenmektedir. Çünkü bunların gayesi küfrü yaymaktır. Elhamdülillâhi rabbil âlemin oradaki kardeşlerimiz bu küfrü hoşgörü toplantısını duydular. Toplantının yapılacağı otelin etrafını sardılar. Bütün gelenlere kitap, broşür ve dergi dağıttılar. Yani biz onları orada da serbest bırakacak değiliz.
"Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, Allah onun yerine ileride öyle bir millet getirir ki; Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı başları dik ve güçlüdürler. Allah yolunda cihad ederler. Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah'ın öyle bir lütfu ihsanıdır ki, onu dilediğine verir. Allah'ın lütfu geniştir, her şeyi bilendir.
Sizin dostunuz ancak Allah'tır, onun Peygamber'idir ve Allah'ın emirlerine boyun eğerek namazlarını kılan, zekâtlarını veren müminlerdir.
Kim Allah'ı, onun Peygamber'ini ve müminleri dost edinirse, bilsin ki galip gelecek olanlar Allah'tan yana olanlardır." (Mâide: 54-56)" ("Hainlerin İçyüzü", s. 74)
"Hakikat Eğitim Kültür ve Yardımlaşma Vakfı" Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin kurucu başkanlığında 1988 yılında kurulmuş, kurulduğu günden bugüne kadar gayesine uygun birçok hizmet ve faaliyetlerde bulunmuştur.
Memleketimizde ve dünyada yaşanan doğal afetlerde her türlü gıda ve giyim başta olmak üzere aynî ve nakdî yardımlar yapılmış ve bu konuda Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri sevenlerini seferber etmişlerdir.
Götürülen yardımlarda; "Arabaların önüne 'Hakikat Vakfı' diye yazalım mı?" diye sorulduğunda, buna asla müsaade etmemişler ve "Hazret-i Allah bilsin, o bize yeter!" buyurmuşlardır.
Bununla beraber yardım ve hizmet adı altında para toplamaya kesinlikle müsaade etmemişlerdir.
Nitekim her bir kitabının sonuna eklemiş oldukları "Vasiyet"lerinde de şöyle buyurmuşlardır:
"Kimseden istemeyin, geleni reddetmeyin. Başka kuruluşlardan geleni ise kabul etmeyin."
Eserlerinde buna mümasil vasiyet makamında birçok nasihatleri bulunmaktadır:
"Hakikat Vakfı" bu vakfın ismidir. Sakın ha, bunu yolumuza atfederek bölücülüğe sapmayın, Sakın siz de bir isimle bir bölücü daha türemesin.
Gayemiz "İSLÂM"dır, isim değil.
Muradımız "Hazret-i Allah ve Resul'ü"dür, bölücülerden herhangi biri değil. ...
Bizim yolumuzun diğer yollardan asıl ayrılış noktası şudur:
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadırlar." buyuruyor. (Yâsin: 21)
Ne para toplarız, ne de talebelerden ücret alırız. Bütün yaptığımız iş ve icraatlar kendi gayretimizledir. Çalışanlar yalnız rızây-ı ilâhî için çalışırlar. ...
Biz hiç kimseye bağlı değiliz, kimseden de bir şey beklemiyoruz. Biz ancak Hazret-i Allah ve Resul'üne -sallallahu aleyhi ve sellem- sığınırız.
Onun içindir ki, cesaretle konuşuyoruz. Kimseden de korkumuz yok!"
•
Onun kurmuş olduğu vakfı aynı düsturlarla devam ediyor. Elhamdülillâh!
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri hayat-ı saadetlerinde koyun postuna bürünen kurtları ayıklamışlar, birlik ve beraberliğin kendilerinden sonra da devam etmesi için birçok nasihatta bulundukları gibi bu şekilde zahiri tedbirlerini muhkem bir şekilde almışlardı. Önde görünen ancak onun yolunu kendisine maletmek isteyen, dıştan güzel ancak içine kurt girmiş insanları, yola zarar verme ihtimali olan kişileri uzaklaştırdı, başlarına işaret koydu.
Onun bıraktığı düstur, onun vakfı, onun yolu, onun sayesinde aynen devam ediyor. Elhamdülillâh!
Bu husustaki bazı nasihatleri ise şöyledir:
"Bu yol Allah yolu, kardeşlik yolu... Gaye yok, maksat yok, menfaat yok, gösteriş yok.
Yol Hazret-i Allah'ındır. Birbirinize dâima Hakk'ı tavsiye edin. Birbirinize destek olun. Hakk'tan korkmayı, Hakk yolunda yürümeyi, yolun değerini, kıymetini bilmeyi birbirinize tavsiye edin ki; ayaklarınız kayıp düşmeyesiniz.
Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Hadis-i şerif'te şöyle buyurulmuştur:
"Kendi aramızda münakaşa yapıyorduk. Yanımıza Resulullah Aleyhisselâm geldi, bizi münakaşa eder halde görünce şimdiye kadar hiç görülmemiş derecede kızdı ve şöyle buyurdu:
'Ey Muhammed'in ümmeti! Nefislerinizi bu derece ateşlemeyiniz. Bununla mı emrolundunuz? Bundan nehyedilmediniz mi? Sizden öncekiler de bu yüzden helâk olup gitmediler mi?
Aranızda mücadeleyi, münakaşayı terk ediniz. Ayrı fikirler, tartışma, çekişme kardeşler arasına düşmanlık sokar. Münakaşayı terk ediniz, onun fitnesinden emin olunmaz. Münakaşayı terk ediniz, o zihinlerde şüphe oluşturur, amellerinizi yok eder.'" ("Yolumuz Edep Yoludur", s. 493-494)
•
"Parçalanıp ayrılmayın." (Âl-i imrân: 103)
Bölünmeyin, birbirinize arka çevirmeyin, ayrılık doğuracak, din kardeşliğinizi zedeleyecek işler yapmayın, yahudiler ve hıristiyanlar gibi tefrikaya düşmeyin, Hakk ve hakikatten ayrılıp uzaklaşmayın.
Bu ilâhî beyanda birlik ve beraberliğin, uhuvvet ve kardeşliğin ehemmiyeti apaçık görülmektedir.
Bu emr-i ilâhî karşısında bütün müslümanların yekvücud olması ve Allah-u Teâlâ'nın ipine sımsıkı sarılması gerekir.
Kim ki bunu yapmazsa Allah-u Teâlâ'nın apaçık emr-i şerifine itaat etmemiş olur. Din-i İslâm'ı parçaladığı için şeytan fırkasından olmuş ve kendisini cehenneme hazırlamış demektir." ("Yolumuz Edep Yoludur", s. 286)
•
"Parçalanmayın! Parçalanma zafiyet getirir. Bu yolun birliğe, beraberliğe ihtiyacı var, ayrılığa, gayrılığa değil!
Biz bu ayrılıklara hiç taraftar değiliz, fitneye meydan vermelerini de istemeyiz.
Bölücülükten şiddetle sakının çünkü Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:
"Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. Onlar için kıyamet günü büyük bir azap vardır." (Âl-i İmrân: 105)
Allah ve Resul'ünün yolunda hayat, tefrikada ise dalâlet vardır. Allah-u Teâlâ kime rahmet etmişse ihtilâf ve tefrikaya düşmez. Allah-u Teâlâ birleşmeyi emrediyor, bölücülüğü şiddetle yasak ediyor. Bu yolda hizmet gerek, bölücülük değil.
Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:
"Allah'a verdikleri sözü kuvvetle pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi ayıranlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar... İşte lânet onlar içindir ve kötü yurt cehennem de onlarındır." (Ra'd: 25)
Birleşmeyi, kenetlenmeyi, kendi nizamında bir ve beraber olmayı emir buyuran Hazret-i Allah, bu emrine rağmen ayrılık yapanlara, bozgunculuk ve fesat çıkartanlara lânet ve kötü bir yurt olan cehennemi vadetmiştir.
Peygamberimiz Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- de:
"Ayrılık yapan bizden değildir." (Münâvî)
Buyurarak fitnecileri ümmetlik dairesinden dışarı çıkarıp atmış ve hiçbir bölücüyü ümmetliğe kabul etmediğini resmen ilân ediyor.
Cemaate sarılmamız, ayrılıktan uzak durmamız lâzım. Cenâb-ı Hakk'ın yardımı, kudret eli onların üzerindedir.
Çünkü uhuvvet, birlik, beraberlik emrediliyor." (Yolumuz Edep Yoludur, s. 493-494)
Resmen kardeşlere ilân ediyorum; bölücülük yapanlar bizden değildir diyorum. Bunu resmen ilân edin. Bölücülük yapanlar bizden değildir. Kabul etmiyoruz. Uymak şöyle dursun, onlara meyletmek dahi helâk olmaya kâfidir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz vasiyet niteliğindeki Hadis-i şerif'lerinde;
"Nefsinizin heva ve arzuları sizi ayrılığa düşürmesin." buyuruyorlar. (Câmiu's-Sağîr)
Onun için size; "Tefrikaya düşüren, bölücü ve tahripçilere emniyet ve iktida etmeyiniz!" diyoruz.
Siz de kendinize sorun!
Bölücülük mü yapıyorum, birlik için mi çalışıyorum?
Fitneci, tahripçi miyim, yapıcı mıyım? Kararı kendiniz verin.
Cidden bu yolda müridânın çok korkması lâzım. Küçük bir imtihana tâbi tutulduklarında patır patır dökülürler. Ve dökülene hiçbir zaman el uzatmayız. Hiç hiç... Dökülmesin!" ("Yolumuz Edep Yoludur", s. 494-495)
Zât-ı âlileri çok lâtif, çok güleryüzlü bir zât idi. Aynı zamanda büyük bir mehabeti, büyük bir edebi, büyük bir ciddiyeti vardı. Onun bu halini tevarüs eden bir ihvanı toplum içinde hemen belli olmaktaydı.
Bir insanın her hâlinde onun gibi olması ulaşılması çok zor bir derece olmakla beraber, her tâlebesi onun bu hâlini nasibi kadar üzerinde taşıyor, onun hâli, edebi, düsturu, yolu devam ediyor. Onun yoluna giren onu görmese bile o hâlden nasibini alıyor. Elhamdülillâh!
"Allah yolu edep yoludur. Hâlimiz, kâlimiz, fiilimiz ders verecek. O edebe sahip olursak, söz dahi fazla gelir. Söze iş düşerse ricâ mâhiyetinde olur. Ricânın yaptığını emir yapamaz. Yapılsa bile isteksiz ve gönülsüz olur. Herkesin nefsi var, herkesi okşamak gerekiyor.
Bu yol gönül yoludur, hâl ile terbiye olunur. Söz olursa rica ile olur, emir olursa kaba kalır. Çünkü yolumuz nezafet yolu, mahviyet yoludur. Allah yolunda emir ancak rica ile olur. Emrin yapamayacağını ricâ yapar.
Bizim yolumuzda görünüşte çok müsamaha vardır, herkese emir yerine rica kullanırız. Lâkin bu ricanın altında öyle bir disiplin vardır ki, bir kardeş küçücük bir hareketi ile kalbimizden düştü mü, düştü o artık. Ahkâmdan asla müsamahamız yoktur. Bunu farkeden, o ciddiyeti alır, ciddi ciddi yürür.
Elhamdülillâh. Hakk Celle ve Alâ Hazretleri lütfu kereminden olarak hiçbir büyüklük taslatmamış. Gerçekten bir köle, bir kul olma lütfunu sevdirmiş. Bunun için herkesi hoş, kendimizi boş buluruz. Fakat buna rağmen, bundan nefsi istifade edip, serkeşlik yapanı da derhal yoldan çıkarırız. Bazı nefis sünepelik yapar, müsamaha perdesinin altında kendisine bir varlık vermeye çalışır, büyüklük taslar. Derhal onu oradan ayıklarız. O noktada onun nefsine müsamaha etmeyiz. Hazret-i Allah nasıl ki bize hiçliği sevdirdi ise, her ihvanın hiçlik içinde yüzmesini isteriz." ("Yolumuz Edep Yoludur", s. 42)
"Yolumuz baştan başa edeptir.
Hem Hazret-i Allah'a karşı edepli, hem Resulullah'a karşı edepli, hem de mürşide karşı edepli olmak yolun esaslarındandır.
Her zaman her yerde edepli, hayâlı, ahlâklı olmaya çalışmalıdır!
İhvan demek her haliyle numune demektir. İnsanlarla güzel geçinmek, mütevazı olmak, iyilik etmek, riyâdan, kibirden, hasetten, menfaatten kaçınmak, ahlâk-ı hamide sahibi olmak edeptendir." ("Yolumuz Edep Yoludur", s. 33)
"Bizim yolumuz nezafet yoludur.
Bizim yolumuz edep yoludur.
Bizim yolumuz kardeşlik yoludur.
Herkesi hoş, kendinizi boş bilin.
Nezaket çok lüzumludur, edep çok mühimdir. Herkes haddini bilmeli, hududunu muhafaza etmelidir, tevâzusundan geri kalmamalıdır. Hakk'a boyun büküp rızâyı gözetlemelidir.
Yol bu...
Soyunmadan giyinilmez. Hakk'tan gayri her şeyden soyunacaksınız ki, Allah'ımız bize elbise giydirsin; hayâ elbisesi, edep elbisesi.
İhvan daima mütevazı olmalı. Yoluna bakmalı, âleme bakmamalı. Sana ihsan ettiği nimetin şükrünü edâ et, yoluna bak.
Yavaş, yumuşak insanlar az hata yapar. Sert insanlar çok hata yaparlar.
Bu yolda yetişmezse, başka yolda yetişmesi mümkün değildir. Herkes haddini, hududunu bilsin.
İnsan hem iç âlemini, hem de dış âlemini tanzim etmek zorundadır.
Eğer iç dünyasına düzen vermezse, nefis en küçük bir boşluktan yol bulur. Ruhu hükümsüz hale getirir.
Artık o her ne kadar çalışır gibi görünse de, başkası ile mücadele etse de, kendi cihadını kaybetmiştir. Nefis onu yıkmış, o başkasını doğrultmaya çalışıyor.
Dışarıda bir şey arama. Ne ararsan gönlünde ara. "Olmuyor!" oldurmaya çalış. Esas olan gönüldür efendim!
Çok hassas, ince, dakik bir yol. Varlığı kabul etmeyen bir yol. Bunları işitmeniz, bilmeniz büyük bir lütuftur. Belki yarın kurtulmaya vesile olur.
Bu yol nezaket yolu, edep yolu, toplama (birleştirme) yolu. Ama beğenme, nefse dayanma ve dağıtma yolu değil.
Sadelik en güzel nezafettir, tevâzuya meyletmektir, süs ise kibre vesile olur.
İnsanın; içi, dışı, işi, dişi temiz olacak." ("Yolumuz Edep Yoludur", s. 165)
"Bizim yolumuz mahviyet yolu, hiçlik yolu, varlık benlik yolu değil.
Biz herkesi hoş kendimizi boş biliriz. Bu bize ihsan edilen ölçüdür. Hiç kimseye hor ve hâkir bakmayız. Hazret-i Allah'ın yaratığıdır, O ne güzel yaratıcıdır deriz, orada kalırız. Hiç kimsenin işinin içine girmeyiz. Kendi hududumuzun içinde döner dolaşırız.
Kendimizi boş bilmekten gaye, hiç kendimizi beğenmeyiz. Beğenecek neyimiz var? İlim varsa O'nun, edep varsa O'nun, irfan varsa O'nun... Hülâsa ne ki varsa hepsi sahibimizindir. Hepsi O'nun iken, biz şimdi kalkar da Hakk Celle ve Alâ Hazretleri'nin ihsan ettiğini benim diye gösterecek olursak; evvelâ emanete hıyanetlik yapmış olacağız, sonra riyâkâr olmuş olacağız, bir de yalancı olacağız. Böylece Hazret-i Allah'ın gadabına maruz kalacağız. Her şeyin O'nun olduğunu bilmemiz icap ediyor. Bunu bilirsek nefsimizi tanımış, sahibimizi de bilmiş olacağız." ("Yolumuz Edep Yoludur", s. 254)
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri yolun idaresinde olsun, vakıf işlerinde olsun çok titiz ve disiplinli idi.
Bu husustaki bazı beyanları şöyledir:
"Orduda disiplin ne ise, mânevi mektepte de edep odur. Zira zahiri disiplin dışa hükmeder, bâtıni disiplin doğrudan doğruya içe hükmeder.
Herkes yerini, haddini bilmeli, hududunu muhafaza etmelidir. Tevâzudan geri kalmamalı, Hakk'a boyun büküp rızâyı gözetmelidir. Bu yolda disiplin isteniyor, lâubalîlik istenmiyor.
Fakat dikkat ederseniz Cenâb-ı Hakk'a şükürler olsun, bu çok yavaş, yumuşak idarenin çok şiddetli bir disiplini var. Hiç kimseye yol verilmiyor ve öyle olması lâzım. Yoksa oradan oraya herkes karışır ve işi bozar. "Yapacağım!" diye dolanır. Yolun icabatından çıkan bizden değildir.
"Bu yol sonsuz bir ilâhi lütuf yoludur. Lâkin cambazın ipte yürümesi gibi zordur. Nefis var, şeytan var. Şaşarsan, hududu aşarsın. Burası edep mahallidir. Nezâket çok lüzumludur. Çok dikkat lâzımdır. Burası Allah kapısıdır, sahibi çok büyüktür. Bu yol Hazret-i Allah'a, Resulullah Aleyhisselâm'a ait olduğu için çok hassas, çok dikkatli, çok nazik bir yol. Rızâ yolu, lâf yolu değildir.
Binaenaleyh yolun esası bize aittir, yoldan çıkanlar bize ait değildir. Sessiz, sedasız işleyişin altında mânevi gizli bir disiplin vardır.
Bu yol öyle nizamlı, disiplinli bir ordudur ki, mânevî kumandanlar tarafından idare edilir. Başkumandanı da Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in vekâletini taşır.
Bu yolun önderlerine Hazret-i Allah öyle bir ikram ve ihsanda bulunmuştur ki, gayeleri ulaşmak değil ulaştırmaktır. Mânevî kumandan ordusunun selâmetini düşünür.
Binaenaleyh böyle bir mektebe giren insan, yapacağı işleri çok iyi bilmesi lâzım. Nefsiyle, bedeniyle, malıyla, kalemi ile cihad etmesi şarttır.
İtimat edin bu mânevi orduya elini uzatanın elini kırarım. Yani bunun affı mümkün değil. Bu orduya el uzatanın ahiretteki durumu çok kötü. ...
Bu yol lâubalîliği kaldırmaz. Bu yolda herkes kendi kafasına göre yol tutamaz. Serbest hareket edemez. Bu kadar müridan içinde seçkin kaç tane var? Düşünüyoruz, kaç hakiki ihvan var? Hacı Bayram Veli Hazretleri gibi imtihana çekilsek hâlimiz ne olacak? Onun için fakir der ki; 'Allah'ım, hesaba çekme, geç kulum de ve beni geçir.'" ("Vuslat Sohbetleri", s. 336)
"Burası nazargâh-ı ilâhidir demişizdir. Siz nerede olduğunuzu, nereye geldiğinizi bilmiyorsunuz. Buraya Ravzâ-i mutahhara'nın şubesi deniliyor. Burası Resulullah'ın meclisidir. Yol ince, herkes edebini bilsin. Ben kıpırdamaya utanıyorum. Huzurda olduğunuzu unutmayın. Herkes haddini bilmeli, hududunu muhafaza etmelidir. Burası resmi bir yer fakat ihvan farkında değil. Her hareketiniz takip ediliyor, her sözünüz zapdediliyor. Burası çok nazik yer, uydum kalabalığa değil. Bu yolda disiplin aranır, lâubalîlik değil. Bizim yolumuz nezafet yoludur, bizim yolumuz edep yoludur, bizim yolumuz kardeşlik yoludur.
Burası emanetullah, çok dikkat edin. Ben, hatır katır hiçbir şey tanımam. Ben emanetçiyim, Rabb'im bana soracak. Kimsenin keyfine uymam. Burası vakıf; ciddi bir yer. Emanetullah...
Burası Allah kapısı. Sahibi çok büyüktür." ("Vuslat Sohbetleri", s. 447)
"İdare çok mühimdir. İdare yavaş, sertlik hızlı olur. Yavaş, yumuşak idare esasında disiplin lâzım. Yoksa yol laçka olur. ... Binaenaleyh yolun esası bize aittir. Yoldan çıkanlar bize ait değildir. Bu gibi işler şeytanın, nefsinin işidir; davasını yürütmek için benliğini ortaya koyar. Bu yol Allah yoludur, hiç tavizi yoktur." ("Vuslat Sohbetleri", s. 468)
"Kendinize gelin! Efendi, bey, reis değil de kul olmaya çalışın. Bu yol; şefkât yolu, merhamet yolu, edep yolu; gösteriş yolu değil. Kimseyi incitmemek, kırmamak, her işi düzenli yapmak. Bu sessiz sedasız işleyişin altında mânevi bir disiplin vardır. İhvan ciddi olacak, resmi olacak, teslim olacak, tâbi olacak... Bu yol çok tatlı bir yol. Allah'ım içimizi, dışımızı güzelleştirsin. Allah'ım içimizi, dışımızı nurlandırsın. İlim irfan ile süslesin, kişi o zaman güzel insan olur." ("Vuslat Sohbetleri", s. 469)
Mürşidle beraberliğin bir kısmı cismâni olduğu gibi, bir kısmı da ruhânîdir ki, bunu râbıta ile izah edebiliriz.
Âyet-i kerime'de:
"Sâdıklarla beraber olunuz." buyuruluyor. (Tevbe: 119)
İnsanda; sevgi, muhabbet, sadakat, teslimiyet, doğruluk, mahviyet, ihlâs, edep olursa sıdk ile yaptığı râbıtayla Allah-u Teâlâ'nın ihsan ettiği nimeti çekebilir. Râbıtanın özü budur.
Onun için Şeyh Es'ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri:
"Şeriat infazından sonra en kestirme yol râbıta ile alınır." buyuruyorlar.
Mürşid-i kâmil'in nazarına ne zaman mazhar olunacağı belli olmaz. Her zaman hazır olmak lâzım ki, bir defa isabet ederse kalbi ihyâ eder. Mevlâ dilediği kadar verir. Sen de nasibini alır ve o nasiple yürürsün. Kendi başına senelerce katedemediğin mesafeyi bir anda aşırırlar. İç âlemin tamamen değişmiş olur. O feyz ve bereketle içindeki bakırı altına çevirirler. Eski yepyeni olur. Bütün vücut nûrlanır. Ne zaman tecelli edeceği belli olmadığı için, kalbini oraya yasla ve ihlâsla sadâkatle hep orayı bekle. Bakma başka yere. Dış âlemden elini gözünü çek, iç âlemine dön. Hakk'tan geldin, yine Hakk'a ulaşacaksın. Şu halde Hakk ile meşgul ol. Yılmadan, yıkılmadan, sebatla, azimle...
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"Allah'ın öyle veli kulları vardır ki, onların gönülleri ilâhi rahmet deryalarıdır." buyurmuştur.
Bu Hadis-i şerif'ten şu mânâ çıkıyor ki, velî kulların gönüllerinde deryalar halinde bulunan ilâhi rahmetten, mânevi bir yol bularak kendi kalbinize akıtınız. Bu mânevi feyz ve rahmetin akışı râbıta'dır.
Rahmet-i ilâhi'yi kalbe akıtmak olan Râbıta-i şerif; ilâhi feyzin akışını sağlayan mânevi bir bağdır. Râbıtası kuvvetli olan kişi; Mürşid-i kâmil'deki bütün halleri çekebilir. Allah-u Teâlâ onun deryasına ne verdiyse o deryadan olduğu gibi çekebilir. Fakat; teslimiyeti, ihlâsı, mahviyyeti o nispette olacak...
İnsan, ayarını oradan almalı, kalbini oraya bağlamalı, oraya uydurmalı. Gönülden oraya yönelmeli...
Nefis var, şeytan var, dikkat edin! Râbıta ile kendinizi, kalbinizi toplamış oluyorsunuz. O sığınma ile, o yönelme ile, insanı hıfz-u himayeye, tasarruf-u ilâhiyeye alırlar.
Râbıtayı çok kuvvetli tutmak lâzım. Ne kadar kuvvetli tutarsak kalp o kadar sâlimleşir. Râbıtayı her an her vakit yapmak. Her an huzurda olmak, her an hatırda tutmak, her daim beraber olmak.
Râbıta-i mevt'ten gaye; nefsin tezkiyesi, Râbıta-i şerif'ten gaye; ruhun tâlim ve terbiyesidir. Boşluğa düşen bir insanı toparlayacak olan râbıtadır. Mânevi irtibattır. İç âleme geçiştir, muhafaza kabıdır.
Sıkıldığınız zaman sakinleşmek için râbıta yapın. Şeytan dürttüğü zaman zikrullah yapın, yolunuz daralırsa Salât-ü selâm'a devam edin.
Salât-ü selâm'a devam edersen, Seyyid-i Kâinat, Sebeb-i Mevcûdat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in rûhâniyeti sana yardımcı olur. Ve sana sükûnet verir. Sükûnet, huşu, huzur bu hale gelirsin.
Râbıta da böyledir; sükûnet, huşu, huzur verir.
Hülâsa olarak râbıta, Cenâb-ı Hakk'ın onun kalbine indirdiğini alıp yürümen içindir. O verecek ki yürüyeceksin, O vermedikçe hiçbir şey olmaz! Sana yol verecek. Bu yolda terbiye lâzım, mürşidin nazarı lâzım, tefekkür lâzım. Râbıta bunun için veriliyor. Râbıta ile kendinizi, kalbinizi toplamış oluyorsunuz.
Kişi ahirette, dünyada sevdiği ve peşinden gittiği kimseler ile beraber haşrolunacaktır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"Kişi, sevdiği ile beraberdir." buyuruyorlar. (Buhârî)
Sevgi kalben ve devamlı olacak. İnsanın hayatı, vefatı bu sevgiyi değiştirmez ise, hayatta da vefatta da beraberdirler. Gaye bunu yakalayabilmek.
İş muhabbettedir, kalıpta değil. Her şey sevgiyle kâim. Kimin kalbinde muhabbet varsa, çok uzaklarda olsa bile o yanındadır. Muhabbet arttıkça râbıtanın kuvveti de artar.
Sevgi ve teslimiyet kişinin mânevi parasıdır. Bunlar ne kadar çok olursa, mürebbinin nazar ve teveccühünü o nispette kazanır.
O sevgi sayesinde terbiye görür, o sevgi sayesinde terakki eder.
Mühim olan mürşidinin yanında olmak değil, yolunda olmaktır.
İnsan râbıta yaptıkça Allah-u Teâlâ kalbine huzur indirir. Mânevi damarlarını açar. Kalbe feyzin girmesine vesile olur.
Tasavvuf yolunda Mürşid-i kâmil'e rabıta yolun esaslarındandır. Ancak Hâtem-i veli'den sonra artık irşada, rabıtaya mezun bir veli gelmeyecek.
Hâtem-i veli'ye râbıta'nın devam edip etmeyeceğini soran bir kimseye şöyle cevap vermişlerdi:
"Yol kesiliyor, yol bitiyor. Yalnız tasarruf devam eder. Râbıta yaptığınız zaman Cenâb-ı Hakk mukabele eder. Râbıtanızı hiç kesmeyin. Artık yol kesiliyor. Bundan sonra Hazret-i Mehdi geliyor. Başka mürşid gelmeyecek. Vakit geldi daha doğrusu." ("O'nun Yolu Onun İzi", s. 88)
Hayatta da vefatta da onun râbıtası devam eder. Niçin? Hatem olduğu için, ondan sonra irşada mezun bir veli olmadığı için.
Hâtem-i veli, velilerin sonuncusu demektir.
Diğer bir husus şudur ki; Hatem-i veli'nin velâyeti bütün velilerin üzerine hüccettir, bütün veliler velâyetlerini ondan almışlardır, onun velâyeti yaşadığı asra değil, bütün zamanlara şamildir.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri:
"Bu kitapları içten muhabbetle okuyan, bizi görmüş gibidir, ihvandır. Çünkü râbıta; verilen şeyin intikali demektir. Yani kendisine çekmek... Bu da öyledir. Bu zâhirî râbıtadır. Ötekisi bâtınî râbıta. Verileni üzerine çekmek, o da ayrı bir intikal. Mürşid ile mürid arasındaki intikal... Bu yüzden bu kitaplara sarılın diyoruz." buyurmuşlardı.
Onun kitaplarına bir mürşide sarılır gibi sarılan niceleri onun kabrini, vakfını ziyaret ediyorlar, bu Zât-ı âli'nin dersini alıyorlar ve onun talebesi oluyorlar.
Bu Zât-ı âli'nin kabrini ve vakfını ziyaret edip, dersini alan Kütahya'dan bir zât on yıldır Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Gerçek Mürşid Hazret-i Allah'tır" isimli kitabını okuduğunu, "Ben Allah'a kavuşmak istiyorum" diyerek bu zâtın dersini yapmak istediğini beyan etmiştir.
Polatlı'dan imam olarak görev yapan başka bir zât bu Zât-ı âli'nin "İman ve Vatan" kitabını alıp okuduktan sonra tanışmaya vakfa gelmiş ve bu Zât-ı âli'ye intisap etmiştir.
Buna mümasil birçok kimseler bu Zât-ı âli'nin eserlerini okuyarak kendisinin dersini yapmakta, bağlılıklarını beyan etmektedirler.
Önce hâl ve ahvâlimizle numune olacağız. Onun kalemle yaptığı cihadı, bizlere miras bıraktığı "İman kurtarma cihadını" elimizden gelen en büyük azimle devam ettireceğiz, bir ihvanında görmek istediği vasıflara, hizmet aşkına ve şuuruna sahip çıkacağız.
Ona lâyık bir ihvanı olmaya çalışalım ki; yarın mahşer gününde "Hatem-i veli'nin talebesiyim" demeye yüzümüz olsun.
Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Efendi Hazretleri:
"Vefat etsem de gönüllerde yaşayacağım.
En büyük hatıra gönüllerde olandır. Gönüllerdeki hatıra ebedidir. O'ndan başka bir şey yok. Çünkü insan gider ama gönülde ise gitmiyor. Muhabbet çok gizli bir şeydir." buyuruyor.
Bu öyle bir sevgi ki, insanlar istirahatini terk ediyor, evinden ayrılıyor, işinden izin alıyor, kitap ekiplerine katılıyor. Bir hafta on beş gün Allah için çalışıyor. Bu aşkı ona veren kim? Niye onun kitabını, dergisini, takvimini yaymak için çalışsın. Bütün bunlar; onu, yolunu, izini halka aktarmak için. O ihvanın gönlünde yaşıyor. Bizden istediği işte bu ilâhi hediyeyi, bu nur-i ilâhi'yi halka yaymaktır. Böylece Mehdi Aleyhisselâm'a geçiş olacak.
"Gönlümüzde yaşıyor" diyoruz ama onun murad ettiği icraatı yapıyor muyuz?
Onun düsturunu, onun cihadını yaşamadan gönlümde yaşatıyorum demek mümkün mü?
Gönlünde yaşadığını göster. Zikre devam et, nûr-i ilâhi'yi yaymaya çalış, aşevlerine hizmet et icraatını göster.
Şöyle buyurmuşlardı:
"İhvan numune olacak, hiç söz söylemese de halinden ibret alınacak.
Yol çok nazik, dakik. Gaye ruhen yükselmek ve ruhen yürümek. Bedenle yürümüşsün ne kıymeti var? Nazik olduğu için rızâya mucib iş ve hareket yapmamız şart. Efkâr acayip, onlarla bağdaşmak kolay değil.
Ancak insan, lokmasına dikkat edecek, şüpheli şeylerden dahi kaçınacak, ihlâslı bir veya iki arkadaşı olacak, râbıtası kuvvetli olacak ve böylece Cenâb-ı Hakk'a sığınmış olarak yürüyecek. El çalışacak dünya için, kalp çalışacak Allah için." ("Vuslat Sohbetleri", s. 65)
"Ne mutlu ona ki ihlâsla, sadakatle, muhabbetle yol alıyor. Bir taraftan kendi nefisleriyle cihad ediyor, kitaplara sarılmış okuyor, anlamaya çalışıyor ve tatbik ediyor. Diğer taraftan beşeriyetle cihad ediyor, ilâhi hükümleri duyuruyor, beşeriyeti nurlandırmaya gayret ediyor. Bu kitapları yaymaya çalışıyor." ("Vuslat Sohbetleri", s. 217)
"En kıymetli amel, en büyük şeref Allah yolunda hizmetçi olabilmektir.
Onun için çalıştırana sonsuz şükürler olsun.
Kapısında hizmet ettirene sonsuz şükürler olsun.
Ya o hizmeti elimizden alırsa? O yüzden "Allah'ım! Bu hizmeti elimden alma" deyin. Çünkü bir kere aldı mı bir daha vermez. Şakası yok bu yolun. Burada benlik yaşamaz. Kendim burada köleyim, hizmetçiyim.
Sultan O, başka Sultan yok, başka Sultan yok..." ("Yolumuz Edep Yoludur", s. 476-477)
"Müslümanların ikâzı, irşadı için çalışın.
Herkes halk ile olmak istiyor. Hayatın Hakk'ta olduğunu kimse bilmiyor.
Niçin? Uzak olduğu için. Hakk'a uzak, halka yakın olduğu için. O'nunla olmak hayat, O'nsuz yaşamak vefat.
Müslümanın irşadı için, ikazı için çalışın. İlâhi rızâ yolundaki hudud dahilinde çalışın. Ve böylece sizde: "Ben rızâ-i ilâhi için nasıl kazanırım? Nefsimi ileriye sokmadan, kendime bir paye vermeden, kimseyi tahkir etmeden ben bu işi nasıl yapabilirim?" düşüncesi olsun.
Allah-u Teâlâ bu hududun içine aldığı için bulunduğunuz hâle şükredin, din-i mübin'e yararlı işler yapın, ebedi saâdete ermek için çalışın.
Vakıfta çalışanlardan Allah râzı olsun! Allah'ım ahirette karşılığını versin. Bugün üstte, yarın alttayız. İhlâslı ve dikkatli çalışana ne mutlu...
Bize Hazret-i Allah, Kitabullah, Resulullah gerekir." ("Vuslat Sohbetleri", s. 335)
Himmet ve tasarruf azim ve gayret nispetindedir. Biz adım atacağız, çalışacağız ki bu büyük zâtın himmet ve tasarrufuna nâil olalım. Nitekim birçok ihvanı çok defa müşahede etmiştir ki; o tasarruf ediyor, azim ve gayreti nispetinde destekliyor.
"Şeyhim himmet, evlâdım gayret!" buyurulmuştur.
Dikkat ederseniz Bediüzzaman Hazretleri hakiki ihvanı tarif ediyor ve öyle işaret ediyor:
"Bu vazifenin istinad ettiği kuvvet ve mânevi ordusu, yalnız ihlâs ve sadâkat ve tesanüd sıfatlarına tam sahip olan bir kısım şakirtlerdir. Ne kadar az da olsalar, mânen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar." ("Emirdağ Lâhikası", s. 259)
O kıymeti, o ihlâsı, o sadâkati, o uhuvveti kim ki muhafaza ederse ve muhafaza kabının içinde ölürse ahirette bizimle beraberdir. Bunu unutmayın. Allah-u âlem şart bu. O zaman o hayat devam eder.
İhvan'da; "İhlâs, sadâkat ve tesanüd" olacak.
Şimdi kendinize sorun; ihlâslı mıyım, değil miyim?
Sadâkatli miyim, değil miyim?
Uhuvvetli miyim, değil miyim?
Nasipdar olanlar nasibini alır, hiç şüphe yok ki bu da tam bir teslimiyet, ihlâslı bir ubudiyet, azimli bir çalışmaya vabestedir.
Başkasına vermemiş, sevmiş, seçmiş, sahneye koymuş. Bu lütfu ihsan buyurmuş, imtihan ediyor. Hakkıyla cihad edecekler mi? Tebliğ yapacaklar mı? Çekinecekler mi? Korkacaklar mı? Bizi deniyor.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Ebu Sâlebe'ye; "Halk tabakasını bırak! Kendini kurtarmaya bak!" buyurduğu Hadis-i şerif'in bir noktasında:
"Muhakkak ki sizin arkanızda karanlık gece parçaları gibi fitneler vardır. O fitneler içerisinde, sizin üzerinde bulunduğunuz inancın benzerine sımsıkı yapışan bir kimse için, sizden elli kişinin sevabı kadar sevap vardır." buyuruyor.
Burası Hakk kapısı, bu zaman âhir zaman olduğu için, mücadele çok çetin olduğu için, Allah-u Teâlâ bu Siyah Bayraklılar'ı da dininin korunması için halkettiği için efdaliyet buradan geliyor.
Bu cihadın nimetini, kıymetini bilin. Ama aslını ahirette öğreneceksiniz. Bile bile, göre göre çalışalım. Hakk Celle ve Alâ Hazretleri dinini korumak, ayakta tutmak için bu Siyah Bayraklılar'ı ortaya koymuş, bugün değil, ezelden verdiği karar bugün tahakkuk etmiş oluyor.
"Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:
"Ey müminler! Allah yolunda nasıl cihad etmek gerekiyorsa öylece hakkıyla cihad edin." (Hacc: 78)
"Hakkıyla cihad edin!" demek, yalnız Allah-u Teâlâ'nın desteğiyle, azmiyle, korkusu ile O'nun rızâsını kazanmak için yürü! Sonrası Cenâb-ı Hakk'a kalmış. İsterse orayı mamur eder, isterse kül eder, O'na kalmış. Yani hakkıyla cihad edecek mi diye seni imtihan ediyor. Herkes imtihanda...
Allah namına, canını, malını her şeyini feda etmedikçe buna nail olamazsın. Yalnız Allah-u Teâlâ'nın desteği ile, azmiyle, korkusuyla O'nun rızâsını kazanmak için yürü. Nereye emrettiyse oraya yürü. Hakkıyla cihad buna derler. Sonrası Cenâb-ı Hakk'a kalmış. Dilerse orayı mamur eder, dilerse kül eder. Unutma ki seni imtihan ediyor. Bu cihadı hakkıyla yapacak mı? Rabb'ime sonsuz şükürler olsun, bana kalemi daha çektirmedi.
Cihadda mısın, rahmettesin. Allah'ım verdiği bu nimeti elimizden almasın. O Siyah Bayraklılar zümresine ilhak buyursun. Ahirette de öylece çıkarsın.
Bu cihadçıları çok seviyorum. Niçin? Cenâb-ı Hakk sevdiği için...
Diğer Âyet-i kerime'de ise şöyle buyuruluyor:
"Bizim uğrumuzda bizim için mücahede edenlere elbette yollarımızı gösteririz." (Ankebut: 69)
Bu Âyet-i kerime'de çok incelik var.
Allah-u Teâlâ: "Sizin azim ve gayretiniz nispetinde yollarınızı açarım, hidayetinizi artırırım, imanınızı kemâlleştiririm." buyuruyor.
Yolunu açmazsa göremezsin ki, hidayetini artırmazsa bilemezsin ki, imanını kemâlleştirmezse bulamazsın ki.
Bu Âyet-i kerime'nin öz mânâsı şudur:
Bir mahlûkun destekçisi Hazret-i Allah olursa, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz olursa bundan daha üstün bir bahtiyarlık ne olabilir? Şüphesiz ki bu da O'nun rızâsı için O'nun uğrunda çalışana verilir.
Halisane bir niyet ve ihlâs ile Hazret-i Allah'a sığınarak, Hazret-i Allah'a dayanarak, Hazret-i Allah'a güvenerek, azim ve gayretle çalışır, mücadele ve mücahede ederse o zaman Allah-u Teâlâ: "Yollarınızı açarım!" buyurur.
İşleri O hallediyor şimdi. Size destek olur. Bir insanı Allah-u Teâlâ desteklerse onun işi bitmiştir.
Tevbe Sûre-i şerif'inin 111. Âyet-i kerime'sinde Hakk Celle ve Alâ Hazretleri'nin açık bir şartı var:
"Hiç şüphesiz Allah yolunda savaşıp düşmanları öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını Allah, cennet kendilerinin olmak karşılığında satın almıştır." (Tevbe: 111)
Esas budur, ötesi boştur. Bununla iş bitiyor.
Kim ki canını, malını ortaya koyarsa, mukabil olarak ona cenneti takdim edeceğini beyan buyuruyor.
"Canım tatlı, param cebimde, cennet de benim olsun!"
Hayır! Bu sahte İslâm.
Fakat insan böyle dediği zaman, bu imtihanı otomatikman kaybeder de farkına varamaz.
Yani Allah-u Teâlâ'ya muhtaç değil misiniz? Sevaba, ebedî hazırlığa ihtiyacınız yok mu?
Diğer Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Şüphesiz insan için kendi çalışmasından başkası yoktur ve çalışması ileride görülecektir." (Necm: 39-40)
Oturduğun yerde hiçbir şey yok.
Canını, malını fedâ edene mukabil olarak cennet var. Etmedi mi, hiçbir şey yok!
Herkes yatmasını bilir. Herkes rahatını düşünebilir, fakat onlar rızâyı düşünüyorlar. Rahatı değil, hayrı düşünüyorlar. Ve şöyle düşündüm: "Allah'ım! Bunlar rahatını, istirahatını, yemesini, içmesini bırakmışlar, rızânı kazanabilir miyim diye yola çıkmışlar. Allah'ım, sen râzı ol! Öyle ki bu kardeşleri, bu cihad yapan önderlerle lütfunla bizi mahşere çıkar ve onları lütfun ile cennetine dahil et!" diye içimden duâ ediyorum.
Çünkü bu cihada giden kardeşlerin madde ile hiçbir ilgisi yok. Masrafları da kendinden. Allah râzı olsun.
Fakir: "Yoruluncaya kadar değil, yıkılıncaya kadar. Yıkılıncaya kadar değil, ölünceye kadar çalışmak lâzım." demişizdir.
İnanın ve itimat edin, bu yol Hazret-i Allah'a ve Resul'e dayanır; çalışan onun için çalışsın, bunu bilin. Ona göre çalışsın, nerede olduğunu bilsin. Hazret-i Allah, çalıştığının mükâfatını dilediği kadar verir.
Hadis-i şerif'te;
"Dünya ahiretin tarlasıdır." buyuruluyor. (Münâvî)
Saha işte, tarla işte, nasibi olan nasibini alır.
Eğer insan gönderiliş sebebini lâyık-ı veçhile bilirse, gece-gündüz o tarlayı ekmek için çalışır. Böylece hem dünya saadetine, hem ahiret selâmetine nail olur..." ("Vuslat Sohbetleri" sh: 162-164)
Vallâhi ayıp. Niçin? Hiç kimseye bahşetmediğini sana bahşetmiş, en sevdiği yolu lütfetmiş, rızâsına nail Habib'ine dahil olmak için sana ray koymuş. Şimdi burada yürürken yoruldum demek ayıp. Niçin? Allah yolundayız, ta ki düşünceye kadar hizmet, ondan sonrası rahmet...
Bazen yorulduğum zaman:
"Allah'ım beni kabirde dinlendir" diyorum.
Bütün bu lütfettikleri iyilikler, Allah-u Teâlâ'nın desteğinden ileri gelmiştir. Niyetini değiştirdiği an hepsi hükümsüzdür.
Allah yolunda yorulduğum ve yıprandığım zamanlar ancak zevk duyabiliyorum. Başka zamanlar hayatımın boşa geçtiğini kabul ediyorum.
Onun için fakir der ki: "Bu yolda düşünceye kadar, hasta oldum demek yok."
Allah yolu olduğu için düşünceye kadar yok. Ashâb-ı kiram'a bir bak, numuneyi ondan al. Nasıl çalıştılar? Hazret-i Allah ve Resul'ünün uğruna nasıl canlarını feda ettiler seve seve. Onun için bunlar bize numune.
Onun için vallâhi Allah yolunda "Ben yoruldum" demek çok ayıp, çok ayıp. Niçin? Düşünceye kadar, ölünceye kadar hizmet...
Çalışırsanız Allah için çalışın. Yoksa canınız can, malınız mal olursa bu yolda ne işiniz var.
Dünya isteyenin olsun. Bize de O'nun rızâsı olsun. Rızâyı kazanmak için rızâya uygun işler yapmak lâzım. Onun için bu yolda hastalıkmış, şuymuş, buymuş değil, düşünceye kadar.
Burası Hakk kapısı, halk kapısı değil. Çok dikkatli olmak lâzım. Kişi bilsin buranın neresi olduğunu, sevmiş seçmiş koymuş. İnsan burada paspaslık yapsın, yeter ki burada bulunsun. Çalışalım ki Allah-u Teâlâ lütfu ile alırsa belki orada rahatlıkla yatırır.
Dünyada yorulalım ki Rabb'im kabirde rahatlık versin. Çalışalım ki Rabb'im bizi orada dinlendirsin. Burada dinlenen orada çok yorulur. Burada O'nun için çalışanlar, O dilerse çeker. Zaten çekmekle oluyor, yürümekle değil. O çekecek, o lütfedecek.
Allah-u Teâlâ dilediğini rızâsında çalıştırır. Bu yolda çalışmak demek, bu yolun içine girmek demektir. Çünkü muhabbetle kaim.
Şöyle bakın; Allah yolunda Allah için çalışan, Allah için cihad eden başka hiçbir zümre görüyor musun? Demek ki Cenâb-ı Hakk sevmiş, seçmiş, koymuş. Şimdi buna; "Hizmet ediyorum!" değil de "Hizmet ettirene şükür" lâzım. Yâ Rabb'i! Sana sonsuz şükürler olsun, ulvî yolunda bizleri bulunduruyorsun, bu ihsan ettiğin nimetinin ziyadesini ihsan buyur, fakat elimizden alma! Evvelâ bu lâzım.
Sonra niyet-i hâlisâ lâzım. Niyet-i hâlisâ olursa samimiyet olur, doğruluk olur, o doğrulukla beraber itimatla yavaş yavaş mali maksuda ulaşır. Yeter ki kulda o ihlâsı, o niyeti, o azmi görsün. Hakk'tan geldik, Hakk'a gideceğiz. Binaenaleyh güzel geldik, güzel gidebilmek için güzel iş ve harekette bulunmamız lâzım.
"Yâ Rabb'i! Lâyık olmadığımız halde sevmişsin, seçmişsin, yola koymuşsun, bunun şükrünü bize bahşet, sana şükredelim. Bizi lütfunla destekle hizmet edelim."
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri buyurur ki;
"Onlar, Allah'ın yeryüzündeki erleri, O'nun emrinin tatbikçileri ve O'nun hakkının yardımcılarıdır."
Ne oldu şimdi, nimet içinde nimet. Fakat en büyük nimet, Hazret-i Allah'ın rızâsını ve hoşnutluğunu kazanmaktır. Bu ise en üstün nimettir. Onun için bu yolda çalıştırana şükretmek lâzımdır. Bulundurana şükretmek lâzım.
Allah yolunda çalışılıyorsa, çalıştırana çalıştırdığı için şükürler olsun. "Çalışıyorum!" diye iftihar etmek, böbürlenmek, başa kakmak, ücreti dünyada almaya benzer. Onun, Hazret-i Allah ile ahirette hiçbir ilgisi olmaz. Allah-u Teâlâ niyetine, azmine bakar. Niyeti hâlis ise azmi yerinde ise lütfu ile destekler, dilediği kadar muhafaza eder. Allah ehli ücret istemez. Onun ücreti Rabb'ül-âlemin'e aittir. Ve bu işi Hakk'a bırakır. Çünkü en güzel ücreti Hazret-i Allah verir. Bu şekilde, bu niyetle çalışırsa, O dilerse destekler. O'nun desteğiyle hareket edilir, dilediği kadar muhafaza buyurur.
Hidayete erdirildi ama insan niyetini bozarsa bu yolu semer olarak kullanmaya çalışırsa, veyahut başka türlü hareket ederse olduğu yerde bırakılır.
Allah yolunda nâehlinin yürümesi mümkün değil! Niyeti hâlis, ameli güzel, azmi çok olanı, Hazret-i Allah'a yöneleni desteklerler. Onun için çalışırken gaye Allah olsun. Rızâ olacak, halktan bir şey beklenmeyecek ki Hakk ona ihsan buyursun.
Kayanlar nereden kayıyor? Ben, ben dediği için, nefsini ilâh edindiği için kayıyor. İnsanların en korkunç safhası burası.
İnsanoğlu ilim, irfan, cihad peşine koşar. Onu kendisinin yaptığını zanneder. Ve bunları yaparken rahat nefsine mal eder; "Ben yapıyorum, ben ediyorum."
İşte o zaman bu büyük zavallılıktır. Hâlbuki Âyet-i kerime'de buyuruyor ki:
"Sana gelen her iyilik Allah'tandır, bütün kötülükler de kendi nefsindendir." (Nisâ: 79)
Şimdi biz ne yapıyoruz? İyiyi nefsimize malediyoruz. Kötüyü "Hayrihi ve şerrihi minellahu Teâlâ" diyoruz. İşte bu cehaletin ta kendisidir.
"Yolu böyle kurmuşlar. Bulunduğunuz yolun kıymetini bilin; Allah-u Teâlâ'ya şükredin, ihlâsınızı artırın, niyetiniz hâlis olsun.
Yolun düsturlarına azâmi riayet gösterin. Yoksa ahirette sahibiniz olmaz.
Bizim vasiyet ve nasihatlerimize dikkat edin! Kitaplarımızda her şeyi bulacaksınız.
Kim ki çığır açmaya kalkarsa o yoldan sapmıştır. Bizden sonra her kafadan bir ses çıkarsa yoldan hiç irtibatı kalmaz.
Bir kardeş yolun haricinde bir şey soktuğu zaman o yola gedik olur. Trenin raydan çıkmasına vesile olur ve ikilik yapar. Binaenaleyh yolun icabından çıkan bizden değildir.
Bu yol adama muhtaç değildir. Yola zarar verecek kim olursa biçiverir. Onun için dikkat edin, yanlış adım atmayın. Hiç dinlemem, biçeriz. Bu yol adama muhtaç değil. Bu yol mahlûka ait değil, bu yol Allah'a ve Resulullah'a aittir. Benim hiç hükmüm yok.
Ben kendimi hükümsüz bildiğim gibi başkasının hükmünü tanımam! Dine, yola zarar verecek mi bitti onun işi. Ama istediği kadar ötsün manen biçilmiştir. Bir anda niyetini bozdu mu gitti.
Kalbi muhafaza etmek lâzım. Kalbi, gönlü temiz tutmalı ki niyetimiz temiz ve güzel olsun. Bunun için de nefsin ıslâhı, ruhun terbiyesi lâzım. Buna çok çalışın, yoksa kötü niyetli olanı hemen biçerler...
Dikkat edin, ipi koparmayın. Ben bugün üstte yarın alttayım. Sonra pişman olursunuz; burası rızâ kapısı, kardeş olalım, kardeş ölelim. Bizim düsturumuzu alan, yolun usûl ve esaslarına uyan, ahkâm mucibince hareket eden, fitne ve fesattan uzak olan kurtulmuştur. Bu yol Hazret-i Allah'a ve Resul'üne ait bir yoldur. Bu iz onun izidir, Hazret-i Kur'an yoludur. O'nun yolu onun izinden gidiyoruz. O yolun temsilcisiyiz. Her türlü bulanıklıktan, şüpheden, şirkten kurtulmak için.
Allah-u Teâlâ; iman edip teslim olan, tasdik edip boyun eğen, şeytanın ve nefsinin peşinden gitmekte direnmeyip ikaz ve uyarılara kulak veren bahtiyar müminler için şöyle buyurmuştur:
"Sen ancak Zikr'e uyan ve görmediği halde Rahman'dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini bir mağfiret ve güzel bir mükâfat ile müjdele!" (Yâsin: 11)
Burada peygamberlerin nazarı var, evliyâullâhın nazarı var. Bize huzur lâzım. Huzursuzluk bu yolda gadab-ı ilâhiyi celbeder. Bu yolda hizmetçi olmak, başka yolda paşa olmaktan iyidir. Niçin? O'nun yolu olduğu için.
"Ey Rabb'imiz! Bizi doğru yola hidayet ettikten sonra kalplerimizi saptırıp döndürme." (Âl-i İmrân: 8)" ("Yolumuz Edep Yoludur", s. 506)
"Ben hayatta olayım olmayayım, buraya devam edin, gelin. Burası boş değil.
Efendim; buraya gelin, ihmal etmeyin, yarın huzur-u mahşerde "Yâ Rabbi! Evet günahım çok ama dünyada ben senin kapına geldim. Senin çorbanı içtim." dersiniz.
Ben hükümsüz ve değersiz bir mahlûkum. Fakat bu mahlûkunu ileri sürmüş, tecelli etmiş. Robot gibi beni kullanmış.
Ben mahlûk olduğumu, aciz olduğumu çok iyi biliyorum. Ama siz de Allah yolunda olduğunuzu iyi bilin. Bu yol doğrudan doğruya Hazret-i Allah ve Resul'ünün yoludur.
Ben hayatta iken veya benden sonra bu yolu bırakırsanız, siz sapıtmış olursunuz. Bu çok büyük bir sözdür. Niçin? Hazret-i Allah ve Resulullah'a ait bir yol olduğu için.
Yolun özünde bulunuyoruz, şimdi bize düşen yol almak. Bu yolda en hoşlandıkları şey: Tevâzu ve kimseye yük olmamaktır." ("Yolumuz Edep Yoludur", s. 277)
"Şimdi seyyiat zamanı olduğu için, her türlü fitne ve fesat gelebilir. Allah-u Teâlâ size nur vermiş. Kur'an-ı kerim vermiş. Kur'an-ı kerim kitaplara boşaltılmış, açıklamasını da ihsan etmiş. Bütün Kütüb-i semâviye bu kitaplara derç olunmuştur. Yani, hak ve hakikat budur.
Bu hususta, İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri "Kitâbu'n-Netîce" isimli eserinde:
"Ve bu bir kitabdır ki; Kütüb-ü ilâhiyye umumen bunda mündericdir. (İlâhî kitaplar bunun içinde derç edilmiştir.)" buyuruyor.
Bütün ilâhî kitapların hülâsası Kur'an-ı kerim'dir. Kur'an-ı kerim'in bütün Âyet-i kerime'leri girdiğine göre Kütüb-i semâviye bu kitaplara yayılmış demektir. Bunu da Allah-u Teâlâ başka kimseye nasip etmemiştir.
Binaenaleyh; bu nur sizdeyken, başka şeye kulak vermeniz sapıklığa vesile olur.
Bu nur bugün için değildir. Bu nur, kıyamete kadar geçerlidir. Siz bu nura yapıştıkça Allah-u Teâlâ sizi kurtarır. Bunu böyle bilin, ötekilere de aldanıp saplanmayın.
Dikkat ederseniz neler çıktı. Sahte mehdiler, sahte isalar çıktı. Ama bir tane değil, birkaç tane. Çok fesatçılar, ifsatçılar, sapmışlar çıkar ve çıkıyor. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın izniyle nur ile aydınlatmaya çalışıyoruz. Bu kıyamete kadar geçerlidir. Bugün için de değildir.
Onun için sizin elinizde bir nur var. Bu nuru, nurdan nura Hazret-i İsa Aleyhisselâm'a kadar götürün. Şaşmadan hem gidin, hem götürün.
Bunlar hep yarının hazırlığıdır. Bunlar ziyafet-i ilâhiyedir. O'nun lütfu, ikramı ve ihsanından başka bir şey değildir.
Allah'ım, Zât'ına kul, Habib'ine ümmet etsin! Âkıbetimizi hayırlı etsin! Bugün lütuf birliğinde bizi topladığı gibi, âhirette de rızâsında haşr-u cem etsin! Âmin..." ("Vuslat Sohbetleri", s. 581)







