Muhterem Okuyucularımız;
Vatikan Papa'sı 27-30 Kasım tarihleri arasında Türkiye'ye geldi. İlk ziyaret ettiği ülke Türkiye oldu.
Papa'nın gelmesi herhangi bir ziyaret değil, Vatikan siyasetinin bir parçası ve devamıdır.
Küfür ehli asla ve kat'a İslâm'a ve müslümanlara dost değildir, bilakis hasımdır, düşmandır.
"Şüphesiz ki kâfirler sizin apaçık bir düşmanınızdır." (Nisâ: 101)
Binaenaleyh Papa'nın İznik'e gidip ayin yapması, "İznik Konsili'nin yıldönümünde geldi gitti işte" denilecek, geçiştirilecek bir durum değildir.
Türkiye'yi, Anadolu'yu hıristiyanlara ait bir yurt gibi görüyorlar ve dünya hıristiyanlarına, hıristiyan devletlerine bunu hedef gösteriyorlar.
İstanbul ve Anadolu üzerinde niyetleri var. Patrikhane'yi özel olarak destekliyor ve birlik olmaya çalışıyorlar. Bu ziyaretlerin özünde bu vardır. Bu yüzden Türkiye'ye gelip rahatça istediği faaliyette bulunması bizim için bir zillettir.
Papalar Türkiye'ye geldiklerinde bu düşman yüzlerini gizliyorlar ve bize kendilerini ve küfürlerini hoş göstermeye çalışıyorlar.
Oysa Vatikan tarih boyu İslâm'a, Peygamberimiz Muhammed Mustafa -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e, müslümanlara, Türklere düşmanlık yapmış, müslüman Türkleri Anadolu'dan çıkartmak için düzenlenen Haçlı seferlerinin hazırlayıcısı ve öncüsü olmuştur.
Vatikan bir hıristiyan haçlı birliği kurmaya, bütün hıristiyan kiliselerini bir araya getirmeye çalışıyor. Halbuki ne Katolik Vatikan katolikliğinden, ne Ortodoks Patrikhane ortodoksluğundan, ne de diğer kiliseler kendi inançlarından vazgeçmiyor. Birbirleri arasındaki çekişmeyi halının altına süpürüp bir hedef birliği kuruyorlar. Bu hedef İslâm ve Türkiye'dir. Zaten bu hedefi de gizlemiyorlar, "Bütün dünyaya kurtuluşu yaymak istiyoruz." diyorlar. Bu sözün altında yatan anlam ise şudur: "Bizim bir hedefimiz var, bir düşmanımız var, ona karşı birlik. O da İslâm dünyası, müslümanlar ve Türkiye'dir. Buralarda hıristiyanlığı yaymak için hedef birliği yapıyoruz, hedefimiz bütün hıristiyan devletlerinin siyasi gücünü İslâm dünyasına karşı birleştirmek, siyasi, ekonomik, askeri gücünü bu amaç için seferber etmek, yeni bir Haçlı seferi başlatmaktır." demek istiyorlar.
Bu birlik gayretini Trump destekliyor, teşvik ediyor. Bu papa ve papazlar da Trump'ı kullanarak siyasi amaçlarına ulaşmaya çalışıyor. Trump harekete geçti, Ruhban okulu gibi konularda baskı yapmaya başladı.
Binaenaleyh hıristiyanların birleşmesi bir haçlı birliğidir, bizim hayrımıza değildir, bilakis büyük bir tehdide zemin hazırlama potansiyeli taşımaktadır. Türkiye'nin bu birliğin kurulmasını kolaylaştırması kendi ayağına kurşun sıkmak demektir.
Cenâb-ı Hakk'ın Kelâm-ı kadim'inde buyurduğu:
"Eğer onların güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler." (Bakara: 217)
Beyan-ı ilâhi'sini asla unutmamak lâzımdır. Bir müslümanın bu küfür birliğini durdurmak, engellemek için elinden geleni yapması icabeder.
Bu küfür ehlinin buralara gelip şaşaa ile küfrün reklamını yapmalarına zemin hazırlamak, izin vermek büyük bir vebal değil midir?
Bunlara aldanmamamız için, küfrün ve küfür ehlinin içyüzünü hatırlatıyoruz ve imanlı gönüllere duyurmaya çalışıyoruz. İmanda ve vatanda zarar görmememiz için.
•
Bu ayın içinde başlayacak olan "Üç Aylar"ınızı ve idrak edilecek olan "Regâib Kandili"nizi tebrik eder, İslâm âlemi'ne hayırlara vesile olmasını Cenâb-ı Hakk'tan niyaz ederiz.
Baki esselâmü aleyküm, ve rahmetullah...

"İsa Aleyhisselâm kendisine insan olmanın dışında bir sıfat yakıştırmak isteyenlere kul olduğunu hatırlatmak ihtiyacı duymuş ve:
"Ben ancak Allah'ın kuluyum." buyurmuştur. (Meryem: 30)
Muhataplarına: "Beni ilâh edinin." dememiş, bilâkis:
"Şüphesiz ki Allah benim de Rabb'im, sizin de Rabb'inizdir. O'na kulluk edin. İşte doğru yol budur." diye nasihatte bulunmuştur. (Meryem: 36)
Allah-u Teâlâ Tevhid akidesini temelinden yıkan "Üç ilâh (Teslis)" inancının doğuracağı elim âkıbeti haber vermektedir. Allah'tan başka iki ilâh edinenlerle İsa Aleyhisselâm ilâhî huzurda yüz yüze getirilecekler, Allah'a ve Peygamber'ine iftira edenler hak ettikleri cezayı göreceklerdir."
Vatikan Papa'sı 27-30 Kasım tarihleri arasında Türkiye'ye geldi. İlk ziyaret ettiği ülke Türkiye oldu.
1967 yılından beri seçilen bütün Vatikan papaları, 5 papanın hepsi de Türkiye'ye geldiler.
Dolayısı ile bu Papa'nın gelmesi herhangi bir ziyaret değil, Vatikan siyasetinin bir parçası ve devamıdır.
Bu siyaset nedir, bu ziyaretlerin amacı nedir? İmanda ve vatandaki zararları nelerdir? Bunların İslâm'a, müslümanlara, Türklere karşı gerçek niyetleri nedir? Vatikan nasıl bir küfrün temsilcisidir? En bariz örneğini Haçlı seferlerinde gördüğümüz bu küfrü yaymak için nasıl bir gayret ve savaş içindedir? Bunların bilinmesi lâzım.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri bunların niyetini, dinde, imanda, vatanda verdikleri, vermeye çalıştıkları zararları, düşmanlıklarını, nasıl bir küfür içinde olduklarını kitaplarında ve dergilerimizde Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'lerle, bütün hakikatleri beyan etmişler;
"Hazret-i Kur'an'da Yahudilerin, Hıristiyanların ve Münafıkların İçyüzü",
"İslâm Dini'ne ve Vatanımıza İhanet Eden Hainlerin İçyüzü",
"Biz Küfrü Hoş Görenlerden Değiliz",
"Küfrü Hoş Gören Dinine ve Vatanına İhanet Eden Sahte Kahramanlar" isimli eserlerini yayınlamışlardır.
Bir defa her şeyden önce unutmamamız gereken hakikat şudur ki;
Papalar ve Vatikan kendi inançlarına ve saltanatlarına en büyük tehdit olarak Hazret-i Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'i görürler. Onu kabul etmezler, ona büyük kin güderler, düşmanlık beslerler, hâşâ yalan söylediğini iddia ederler.
"Allah'a ve Peygamber'e muhalefet edenler, işte onlar en aşağılık kimseler arasındadırlar." (Mücâdele: 20)
Küffar İslâm'ı yıkmak için Resulullah Aleyhisselâm'dan işe başlıyor. Çünkü İslâm onunla kâimdir. Onu kaldırdığı zaman İslâm'ı da Hazret-i Kur'an'ı da kaldırmış olacaklar, böylece nasıl bir küfürde olduklarını ayan beyan sürekli yüzlerine çarpan tevhid inancını yok edecekler, küfürlerini rahat yayabilecekler, önlerinde hiçbir engel kalmayacak.
"Andolsun ki sen kendilerine kitap verilmiş olanlara her türlü âyeti getirsen, yine de sana uyup kıblene dönmezler." (Bakara: 145)
İşte bütün bu sebeplerle şeytan ve avanesi, küfür ehli, Resulullah Aleyhisselâm'a düşmandır. Bu düşmanlıkları hayatında olduğu gibi bugün de devam etmektedir. İslâm'ı yok etmek gayesi ile onun hakkında her türlü yalanı ve iftirayı yayarlar.

İçi serapa küfür ile dolu olanlar onu karalamak için karikatür çizerler, küfür devletleri bu iğrenç hakaret ve iftiraları basın özgürlüğü adı altında himaye ederler.
Papalar onu karalamak için milyarlarca dolar bütçe ile kampanya ve sinsi bir kara propaganda yaparlar, hususi bu iş için teşkilat kurarlar. Muhammed Mustafa -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e saldırmayı ve hakaret etmeyi düstur edinmişlerdir.
"Eğer onların güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler." (Bakara: 217)
Vatikan'ın temeli, en birinci hedefi Resulullah Aleyhisselâm'ı, onun ümmetini ortadan kaldırmaktır. Bunun için, küfürlerini yayabilmek için, her yöntemi kullanır, her savaşı yaparlar. Resulullah Aleyhisselâm'a iftira atmak gizli siyasetleridir. Papa değişir, bu siyasetleri değişmez. Kimisi gizli yapar, kimisi aleni yapar. Tarihte de böyleydi, bugün de böyledir.
"İnkâr edenler ve Peygamber'e baş kaldırmış olanlar, kıyamet günü hak ile yeksan olup yerin dibine geçirilmeyi ne kadar isterler ve Allah'tan hiçbir söz gizleyemezler." (Nisâ: 42)
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in manevî varlığından o hayatta imiş gibi çekiniyorlar. Müslümanları yıkmak için ona olan sarsılmaz sevgi ve muhabbeti yıkmakla muvaffak olacaklarını hesap ediyorlar. Hem kinlerinin icabı olarak hem de müslümanları yıkmak için, onun âli mertebesini ve emsalsiz hususiyetlerini saklamaya, onu karalamaya çalışıyorlar. Gizli mahfillerde bu iş için büyük planlar çeviriyor, büyük paralar harcıyorlar.
Bu sebeple kim, hangi millet, hangi devlet Hazret-i Resulullah Aleyhisselâm'a gönülden bağlı ise, ona sarılıyorsa onun düşmanıdırlar, yok etmek isterler.
Resulullah Aleyhisselâm'da samimi olmayan, ona sarılmayan kişileri, milletleri ve devletleri tehdit olarak görmezler, FETÖ gibileri ajan olarak kullanırlar. Dikkat ederseniz FETÖ de Kelime-i tevhid'den Resulullah Aleyhisselâm'ı çıkartmaya çalışıyor, "Muhammedürresulullah demese de olur" diyordu.
Oysa Resulullah Aleyhisselâm'ı kabul etmeyenler kâfirdir, cehennem ehlidir:
"Kim Allah'a ve Resul'üne iman etmezse, bilsin ki biz kâfirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır." (Fetih: 13)
Bir kimse Allah-u Teâlâ'ya ve Resulullah Aleyhisselâm'a iman etmedikçe cennete giremez.
"Kim Allah'a ve Peygamber'ine isyan ederse, ona içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır." (Cin: 23)
Hadis-i şerif'te şöyle buyurulmuştur:
"Varlığım kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki; bu ümmetten yahudi olsun hıristiyan olsun, kim benim peygamberliğimi duyar da benim getirdiğime iman etmeden ölürse mutlaka cehennemliklerden olur." (Müslim: 153)
Haçlı zihniyeti olsun, İslâm dünyasına, Selçuklu'ya, Osmanlı'ya, Türkiye'ye olan düşmanlıkları olsun hepsinin temelinde bu küfür ve düşmanlık vardır. Bugün millet ve devlet olarak zaafiyetlerimiz var ve fakat bu necip milletin necip olanları aynı aşk, aynı samimiyet ve aynı şevkle Hazret-i Resulullah Aleyhisselâm'a bağlıdır.
Resulullah Aleyhisselâm bunu haber veriyor:
"Benden sonra birtakım insanlar gelecektir ki; her biri beni görmek için ehlini ve malını vermeye can atar." (Câmiü's-sağir)
Bu necip millet sevgili peygamberimize işte böyle bağlıdır.
Bunun için bizi tehdit olarak görmeye devam ediyorlar.
İkinci olarak; Vatikan hakkındaki diğer bir hakikat ise şudur;
İsa Aleyhisselâm'ı Tanrı, Tanrı'nın oğlu olarak kabul eden, Allah'ın yanına ilahlar ekleyip "Teslis" (üç ilah) küfrünü yayan Vatikan ve papalardır.
"Onlar o Rahman olan Allah'a çocuk iddia ettiler diye, bu sözden dolayı neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak, dağlar dağılıp çökecekti." (Meryem: 90-91)
Papalar ve Vatikan, hıristiyanların "Allah'a çocuk isnad etmek", "O'nun peygamberini ilah edinmek", "'Allah üç ilâhtan üçüncüsüdür.' demek" suretiyle düştükleri küfür ve şirkin sorumlusu ve savunucusudur, bu büyük küfrün temsilcisidir, büyük bir küfür merkezidir.

Büyük bir gadab-ı ilâhî'yi celbeden bu şirk ve küfrü azimle devam ettirmektedirler.
"Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse, şüphesiz ki büyük bir günahla iftira etmiş olur." (Nisa: 48)
Allah-u Teâlâ'ya ortak koşmak küfrün ve şirkin en şiddetlisidir.
"Allah'a ortak koşmak çok büyük bir zulümdür." (Lokman: 13)
Allah'ın peygamberini kabul etmeyen, O'nun peygamberine düşmanlık edenler Allah'ı inkâr etmiş olurlar.
"Şüphesiz ki ehl-i kitaptan olsun, müşriklerden olsun inkâr edenler cehennem ateşindedirler. Orada ebedî kalacaklardır. Onlar yaratıkların en şerlileridirler." (Beyyine: 6)
Vatikan'ın gayesi bu küfrü, dinde ve dünyada kurmuş oldukları büyük saltanatlarını bütün dünyaya yaymaktır.
1700 yıl önce tertip edilen, bugünlerde büyük bir şaşaa ile yıldönümünü kutladıkları, İznik Konsili denilen toplantı bu büyük küfrün resmileştiği; tevhid inancının reddedildiği, tevhid ehli İsevîlerin ötekileştirilip kovulduğu bir toplantıdır. İsa Aleyhisselâm'ın samimi takipçisi olan, tevhid akidesi üzere giden o günkü müslümanlar ve İslâm üzere olan din adamları bu tarihten sonra baskı ve zulüm altına alınmış, öldürülmüş, inançlarını gizli yaşamak zorunda kalmışlardır. Daha önce putperest Roma'nın yaptığı zulmü bu tarihten sonra "Biz hıristiyanız" diyenler yapmaya başlamıştır.
Bu toplantıda teslisin, şirkin kabul edilip, tevhidin, imanın reddedilmesi Şeytan'ın bir zaferidir, büyük memnuniyet duyduğu bir toplantıdır.
"(Şeytan) dedi ki: 'Yemin ederim ki, kullarından belirli bir pay edineceğim. Onları mutlaka saptıracağım.'" (Nisâ: 118-119)
"Andolsun ki İblis onların aleyhindeki zannını gerçekleştirdi. Müminlerden bir fırka hariç olmak üzere hepsi ona uydular." (Sebe': 20)
Bu büyük küfür toplantısının sene-i devriyesinde bu küfrü devam ettiren papazların ülkemize gelmesinden, güya burada hac yapmalarından memnun olmak, turist gelecek diye sevinmek bir iman ehline, bir müslümana yakışır mı?

Üçüncü olarak; unutmamamız gereken mühim bir iman ve İslâm düsturu şudur:
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
"Ey iman edenler! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır. Şüphesiz ki Allah zâlimler gürûhunu hidayete erdirmez." (Mâide: 51)
Bu küfür ehlini dost edinmeyi, bunların küfrüne rıza göstermeyi, bunların küfrünü hoş görmeyi Allah-u Teâlâ kesinlikle yasaklamıştır, iman mevzusudur, kişi dinden çıkar. FETÖ böyle yaparak dinden çıkmıştır.
Gadab-ı ilâhî'yi celbeden bu büyük küfrün sahiplerine, bunların küfrüne hoş bakarsak bizim durumumuz ne olur?
"Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve eğlenceye alanları ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer mümin iseniz Allah'tan korkun!" (Mâide: 57)
İslâm'a ve müslümanlara apaçık düşmanlık besleyenlerle bir müslüman dost olamaz.
Küfür ehli asla ve kat'a İslâm'a ve müslümanlara dost değildir, bilakis hasımdır, düşmandır.
"Şüphesiz ki kâfirler sizin apaçık bir düşmanınızdır." (Nisâ: 101)
Binaenaleyh Papa'nın ilk ziyaretinin Türkiye'ye olması sebepsiz değildir. İznik'e gidip ayin yapması, "İznik Konsili'nin yıldönümünde geldi gitti işte" denilecek, geçiştirilecek bir durum değildir.
Türkiye'yi, Anadolu'yu hıristiyanlara ait bir yurt gibi görüyorlar ve dünya hıristiyanlarına, hıristiyan devletlerine bunu hedef gösteriyorlar.
İstanbul ve Anadolu üzerinde niyetleri var. Patrikhane'yi özel olarak destekliyor ve birlik olmaya çalışıyorlar. Bu ziyaretlerin özünde bu vardır. Bu yüzden Türkiye'ye gelip rahatça istediği faaliyette bulunması bizim için bir zillettir.
Görülüyor ki; küfür ehli küfrünü icra etmekte, yaymakta, düşmanlığında kararlı ve azimli.
Peki biz ne durumdayız?
Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:
"Ey iman edenler! Sizden olmayan kimseleri sakın sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten aslâ geri kalmazlar. Size sıkıntı verecek şeyleri isteyip dururlar. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinin gizledikleri ise daha büyüktür." (Âl-i imran: 118)
Binaenaleyh şunu katiyetle bilmemiz lâzımdır ki; Vatikan'ın öteden beri gelen amacı ve niyeti, hem imanda, hem vatanda bize zarar vermek, imanımızı ve vatanımızı elimizden almaktır.
Papalar Türkiye'ye geldiklerinde bu düşman yüzlerini gizliyorlar ve bize kendilerini ve küfürlerini hoş göstermeye çalışıyorlar.
Bunların bu yüzlerine aldanmak, gösterilmesi gereken iman ve vatan tavrını göstermemek, buralara gelip reklam ve gösteriş yapmalarına, müslümanların evlatlarını hıristiyan yapmak için çalışmalarına, hıristiyan dünyasına Anadolu'yu hedef göstermelerine zemin hazırlamak imanda ve vatanda büyük bir zarar değil midir?
Müslümanın duruşu ve bakışı nasıl olmalıdır?
"Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, Allah ile hiçbir dostluğu kalmaz." (Âl-i İmrân: 28)
Bu bir iman meselesidir. İman sahibi hiçbir müslüman kâfiri dost edinemez, ona sevgi gösteremez.
"Hakk ile bâtılı karıştırmayın." (Bakara: 42)
Âyet-i kerime'si ile Cenâb-ı Hakk iman ile küfrü, hak ile bâtılı ayırmıştır.
Bugün bütün hıristiyanlar İsa Aleyhisselâm'ı "Tanrı" kabul ediyorlar, "Tanrının oğlu" diyorlar. "Tanrı insanlara merhamet etti İsa olarak göründü, yeryüzüne indi" diyorlar. Allah'a "Baba" diyorlar. "Baba, oğul, kutsal ruh; üçü de tanrı, üçü tek tanrı" diyorlar. Teslis dedikleri inançları budur.
"Andolsun ki: 'Allah üç ilâhtan üçüncüsüdür.' diyenler de kâfir olmuşlardır. Oysa tek bir ilâhtan başka ilâh yoktur." (Mâide: 73)
Bu büyük küfürdür ve bu küfürleri sebebiyle İsâ Aleyhisselâm hıristiyanların peygamberi değildir. Çünkü onu peygamber kabul etmiyorlar, tanrı kabul ediyorlar.
"'Allah Meryem oğlu Mesih'tir.' diyenler andolsun ki kâfir olmuşlardır." (Mâide: 17)
Binaenaleyh İsâ Aleyhisselâm o devirdeki tevhide inanan o günkü müslümanların ve bugünkü biz müslümanların peygamberidir.
Bir İslâm peygamberidir.
Zira İslâm dini yalnızca Peygamberimiz Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in peygamberliği ile başlamış değildir.

Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz'in getirdiği din aslında İslâm dini idi.
Nitekim Kur'an-ı kerim'de buyurulduğu üzere; İbrahim Aleyhisselâm ömrünün sonuna doğru evlâtlarına dine bağlı kalmalarını vasiyet etmiş, Yakup Aleyhisselâm da aynı şekilde vasiyette bulunmuştu:
"Oğullarım! Allah bu dini sizin için beğenip seçmiştir. Siz de ancak müslüman olarak can verin." (Bakara: 132)
Musa Aleyhisselâm da kavmine şöyle söylemişti:
"Ey kavmim! Eğer siz gerçekten Allah'a inanıyorsanız ve O'na teslim olmuş müslümanlar iseniz, O'na güvenin." (Yunus: 84)
Havarilerin de İsa Aleyhisselâm'a şöyle dedikleri Kur'an-ı kerim'de ifade edilmiştir:
"Biziz Allah'ın yardımcıları, Allah'a inandık, (sen de ey İsa!) şahit ol ki biz müslümanlarız." (Âl-i imran: 52)
İsa Aleyhisselâm havarilerine hiçbir zaman "Hıristiyanlar" veya "Mesih" dememiştir. Çünkü İsa Aleyhisselâm hiçbir zaman kendi adına yeni bir din kurmak için gelmemiştir. Kendisinden önce gelip geçen peygamberlerin getirdiği aynı dini diriltmek için gelmiştir.
Ehl-i kitaptan, iman edenler hakkında nâzil olan bir Âyet-i kerime'de ise şöyle buyurulmaktadır:
"Kur'an onlara okunduğu zaman: 'Ona iman ettik, doğrusu o Rabb'imizden gelen hakikattir. Esasen biz bundan önce de müslümanlığı kabul etmiş kimselerdik.' dediler." (Kasas: 53)
İslâm dini ilk insan ve ilk peygamber Âdem Aleyhisselâm ile başlamış, zamanın akışı içerisinde ve her peygamber gelişinde en mükemmele doğru daima bir gelişme kaydetmiştir. Musa Aleyhisselâm'a indirilen İslâm, Nuh Aleyhisselâm'a indirilen İslâm'dan daha geniş ve daha mükemmeldi. İsa Aleyhisselâm'a gönderilen İslâm, Musa Aleyhisselâm'a indirilen İslâm'dan daha şümullü ve daha mükemmeldi. Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm'a gelince de kemâlini buldu ve en mükemmel şeklini aldı.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı beğendim." buyuruyor. (Mâide: 3)
Bu böyledir, bu Allah-u Teâlâ'nın fermanıdır.
İslâm dini Allah-u Teâlâ'nın râzı olduğu bir dindir ve ondan başka hiçbir dini kabul etmemiştir.
Nitekim diğer bir Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, onunki katiyyen kabul edilmeyecektir ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır." (Âl-i imran: 85)
İslâm'dan yüz çevirip başka bir din arayan kimse, büyük bir sapıklığa düşmüştür.
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
"'Dine bağlı kalın ve dinde ayrılığa düşmeyin.' diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya, İsa'ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı." (Şûrâ: 13)
Âyet-i kerime'deki tavsiye, emretmek ve emredilen şey hakkında bütün dikkatleri vererek eğilmek demektir.
Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz dini ayakta tutmuşlar, ona hizmet etmişler ve insanları hak dine dâvet etmişlerdir.
Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Allah katında din İslâm'dır." buyurmuştur. (Âl-i imran: 19)
Burada Allah-u Teâlâ peygamberler arasında bir ayırım yapmamıştır.
Bir Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"O'nun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız." (Bakara: 285)
Ancak derecelerinin yüksekliğinde, Allah-u Teâlâ'ya yakınlık cihetinden birbirinden ayrı yanları vardır.
İslâm dini ezelî bir dindir. İnsanlar onu tanısalar da tanımasalar da zeval bulması düşünülemez. Fakat tanır ve tâbi olurlarsa kendileri kârlı çıkarlar.
Vatikan Resulullah Aleyhisselâm'ı karalamak, iftira atmak, böylece insanlığı ondan uzaklaştırmak için milyarlarca dolar para ayıran, bu karalama kampanyası için hususi teşkilatlar kuran bir yerdir.
Resulullah Aleyhisselâm'a alçakça iftira atmaktan çekinmezler.

Avrupa'daki Resulullah Aleyhisselâm'a iftira ve hakaret kampanyalarının arka planındaki merkezlerden biri olan, tarihte Resulullah Aleyhisselâm'ın naaşını kaçırmak için teşebbüste bile bulunan bu Vatikan değil midir?
Vatikan'ın bu çirkef iftira ve düşmanlık siyasetinde, İslâm'a ve müslümanlara karşı besledikleri kötü niyetlerinde bir değişiklik mi var?
Bunların bundan iki önceki papası Benedikt Resulullah Aleyhisselâm'a hakaret ve iftira etmedi mi?
"Allah'ı ve Peygamber'ini incitenlere, Allah dünyâda da âhirette de lânet etmiştir. Onlara alçaltıcı bir azap hazırlamıştır." (Ahzab: 57)
Vatikan tarih boyu İslâm'a, Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafa -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e, müslümanlara, Türklere düşmanlık yapmıştır. Vatikan'ın bu siyasetinde, bu düşmanlığında bir değişiklik var mıdır?
Cenâb-ı Hakk onların iç durumlarını bize açıyor:
"Sen onların dinine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar senden aslâ hoşnut olmazlar." (Bakara: 120)
Haçlı seferlerini düzenleyenler, Türkleri bu vatandan çıkarmak için Avrupalı Hıristiyan devletlerini kışkırtanlar bu papalar değil midir? Vatikan tarih boyu Müslüman Türkleri Anadolu'dan çıkartmak için düzenlenen Haçlı seferlerinin hazırlayıcısı ve öncüsü olmuştur. 1095 yılında düzenlenen ilk Haçlı seferi Papa II. Urban'ın çağrısı ile başlamıştır. Ve yüzyıllar boyu müslümanlara karşı devam eden bu savaşların arkasında daima Vatikan ve papalar olmuştur.
Peki Vatikan'ın bugünkü siyasetinde ve papaların niyetinde bir değişiklik var mı? Yok! Sadece yöntemleri farklı, daha sinsi hareket ediyorlar. Zira bunlara "Anadolu'yu Türk ve İslâm yurdu olarak kabul ediyor musunuz?" diye sorsanız "Hayır!" cevabı alırsınız. İçten içe bu vatanı tekrar hıristiyan yurdu yapmak isterler. Gizli-açık bunun için çalışırlar.
1492'de Endülüs Medeniyetini yok edip müslüman soykırımı yapan İspanya'nın "Katolik Krallar" namı ile meşhur o günkü krallarını 1974 yılında "Tanrı'nın hizmetkârı" ilan edenler, "Aziz" ilan etmek için hazırlık yapanlar bunlar değil midir? Endülüs'ten müslümanları çıkardılar, kalanları zorla hıristiyanlaştırdılar, dininden dönmeyenleri Engizisyon mahkemelerinde yakmak gibi en vahşi işkencelerle katlettiler. O muhteşem medeniyete ait bütün eserleri yok ettiler. Anadolu için aynı hülyaları gördüklerinden, müslüman Türk milletini bu vatandan çıkarmak hayalinde olduklarından şüphesi olan var mı?
Hazret-i Allah Kelâm-ı kadim'inde emir ve ferman buyuruyor:
"Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Oysa onlar Rabb'iniz olan Allah'a inandığınızdan dolayı Peygamber'i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar." (Mümtehine: 1)
Bugün değişen bir şey var mı? Dünyada bu kadar müslüman katliamı oluyor, Filistin'deki soykırım arş-ı alâ'yı kapladı, bu papaların bir müdahalesini bir itirazını gördünüz mü?
Avrupa'da birçok yerde, bazı ülkelerde Türk Büyükelçilikleri önünde Kur'an-ı kerim'ler yakıldı. Bu hareketlerin arkasında kim vardı? 2018 yılında Fransa'da Sarkozy'nin, üç eski başbakanın, yahudi ve hıristiyan cemaati önderlerinin, yazar-çizer takımının olduğu üç yüz kişi Hazret-i Kur'an'a dil uzatan bir bildiri yayınladı. Kur'an-ı kerim'in bazı âyetlerinin çıkartılmasını isteme küstahlığında bulundular. Vatikan'ın buna bir itirazını duydunuz mu? Bunların bu kasıtlı eylemlerle alakası olmadığını mı düşünüyorsunuz?
"De ki: 'Ey ehl-i kitap! Tevrat'ı, İncil'i ve Rabb'inizden size indirileni (Kur'an'ı) dosdoğru tatbik etmedikçe, siz hiçbir şey (yol) üzerinde değilsiniz.' Andolsun ki Rabb'inden sana indirilen, onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracaktır. Öyleyse o kâfirler gürûhu için üzülme!" (Mâide: 68)
"Onlar Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Halbuki kâfirler istemeseler de, Allah nurunu tamamlayacaktır." (Saff: 7-8)
Bunların papalarından Benedikt 2006 yılında; kâinatın nûru, âlemlerin gurur ve süruru, rahmet ve merhamet peygamberi Muhammed Mustafa -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e alçakça hakaret ve iftiralarda bulundu. "Şerden başka hiçbir şey bırakmamıştır." dedi. Kendi şerrini ortaya koydu.
"Onlar yaratıkların en şerlileridirler":
"Şüphesiz ki ehl-i kitaptan olsun müşriklerden olsun inkâr edenler cehennem ateşindedirler. Orada ebedî kalacaklardır. Onlar yaratıkların en şerlileridirler." (Beyyine: 6)
Bu eski papa bu hakareti, bu çirkefliği yaptıktan sonra 2006 yılında Türkiye'ye gelmişti.
FETÖ'nün "Küfrü hoşgörü" propagandasının ortalığı kapladığı o tarihte çıkan dergimizde Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyurmuşlardı:
"Hıristiyan haçlı papası dinimize, Allah-u Teâlâ'nın nuru Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e dil uzatarak içindeki çirkefliğini dışarıya akıttı. Sonra da bu İslâm vatanına geldi. Bir taraftan haçlı ittifakı kurmak için çalıştı,
Diğer taraftan sahte yüzü ile halkın karşısına çıktı. Küfrünü, necâsetini yaymak için.
Ne yazıktır ki, halk gürültü ve gösterişine kapıldı. İmanlar kaydı. Ne oluyor bu imanlar, insanlar nereye gidiyor?
Eskiden sağ-sol, bir de solun solu vardı, modaydı. Ne sol kaldı, ne soluğu. Şimdi küfrü hoşgörme moda oldu.
"O hanginizin daha güzel amel işleyeceğinizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratandır." (Mülk: 2)" (Hakikat Dergisi, Ocak 2007, 160. sayı)
Kalplerinde gizledikleri düşmanlık ise ağızlarından taşan öfke ve çirkeflikten çok daha büyüktür:
"Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinin gizledikleri ise daha büyüktür." (Âl-i imrân: 118)
Hiç kimse kalkıp da "Bu eski papanın sözüdür, sadece onu bağlar" demesin. Çünkü bu Vatikan'ın itikadına göre "Papalar yanılmaz, sözleri dini yasa hükmündedir." Buna göre herhangi bir papa bu sözü neshetmediği sürece bu söz değil şimdiki papaları, bütün katolik papazlarını ve hıristiyanlarını bağlar. Kaldı ki Vatikan'ın tarih boyu yaptığı icraatlar ve papaların sözleri hepsinin bu çirkin itikat ve iftiraya sahip çıktığının en büyük delilidir. Bunlar Allah'ın ve peygamberinin düşmanıdır.
"Allah çocuk edindi" diyerek en büyük yalanı uyduran bu küfür ehlinden, başka ne beklenir?
"Ağızlarından ne büyük söz çıkıyor! Onlar yalnız ve yalnız yalan söylerler." (Kehf: 5)
Hıristiyan haçlıların, âlemlere rahmet olan Resulullah Aleyhisselâm Efendimiz'e her fırsatta çirkin iftira ve yakıştırmalar yapmaları nasıl bir küfür içinde olduklarının en büyük delilidir.
Küffarın bu niyetinin ve Resulullah Aleyhisselâm'a olan düşmanlığının bir delili 2004 yılında şu şekilde haber olmuştu:
"Vatikan'ın gizli raporu
ALMANYA'da yayımlanan Welt Am Sonntag gazetesi, "Milyonlar Muhammed'e Karşı" manşetiyle yayınladığı bir raporda, Vatikan'ın, İslam'ın yayılmasını engellemek ve Hz. Muhammed'i karalamak için Katolik Kilisesi'ne bağlı gizli bir misyonerlik örgütüne milyar dolarlık fon tahsis ettiğini yazdı.
... 30 Mayıs 2004 tarihli nüshasında, Vatikan'ın büyük bir meblağdan oluşan bir fonu, gizli "Congregation for the Evangelization of Peoples"in kullanımına verdiğini yazdı.
Vatikan'ın İslam'ın yayılmasını engelleme raporunu Welt Am Sonntag gazetesinde yayınlayan Andreas Englisch, cemaatin öncelikli hedefinin Hz. Muhammed'in insanlığın gözündeki imajını zedelemek yoluyla İslam'ın yayılmasını frenlemek ve insanların İslam dinine gösterdiği ilgiyi azaltmak olduğunu ifade etti." (Yeni Şafak Gazetesi, 2 Haziran 2004)

Görüyorsunuz bunların hakaret ve iftiraları bireysel, rastgele söylenmiş sözler değildir. Bilakis bunun için, Resulullah Aleyhisselâm'ı karalamak, iftira atmak için hem teşkilat kuruyorlar, hem de milyarlarca dolar para harcıyorlar.
Dikkat ederseniz bu haber 2004 yılında çıktı.
Eylül 2005 tarihinde Danimarka'da yayın yapan bir gazete Peygamber Efendimiz'i tasvir eden 12 farklı karikatür yayınladı. Gazete bu girişimin sebebinin İslam eleştirileri ve otosansür tartışmalarına katkı sağlamak olduğunu açıkladı. Danimarka'da yaşayan Müslümanlar şikayetçi oldular. İslam ülkelerine ve Danimarka hükûmetine dilekçe göndererek tasvirlere itiraz ettiler ve gazeteye karşı dava açtılar. Danimarka hükûmeti müslüman ülkelerin temsilcileriyle görüşmeyi reddetti ve açılmış olan davaya müdahil olmadı. Dava 2006 yılı Ocak ayında düştü. Bu durum dünya çapında protestolara neden oldu. Güya dayanışma adı altında karikatürler dünya genelinde farklı gazetelerde yeniden basıldı.
Bu olayların arkasından aynı yılın Eylül ayında Vatikan'ın Papa'sı Almanya'da yaptığı bir konuşmada bu çirkin iftirayı yaptı.
Görüldüğü üzere bu hakaret ve karalamalar bir tertip ve organizasyonun sonucudur.
"Allah'a ve Peygamber'ine muhalefette bulunanlar, kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılacaklardır. Halbuki biz apaçık âyetler indirmişizdir. Kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır." (Mücâdele: 5)
Basın özgürlüğü adı altında Danimarka'daki fecaate el altından destek veren Danimarka Başbakanı Rasmussen ise ödül olarak 2009 yılında NATO Genel Sekreteri yapıldı. Türkiye Rasmussen'in NATO Genel Sekreteri olmasını bir müddet veto etse de daha sonra onay verdi.
Buna mümasil periyodik aralıklarla en çirkin hakaret ve iftiraların yayınlanması bir düşmanlık ve karalama siyasetinin sonucudur. Asla tesadüf değildir. Ve bu siyasetin arkasında Vatikan vardır.
Çünkü Vatikan'ın amacı müslümanların kalplerinden Resulullah Aleyhisselâm'ı çıkarmaktır. Onu halkın nazarından düşürmek için her türlü tezgâhı, entrikayı tertip ediyorlar.
Oysa Allah-u Teâlâ Resul'ünü -sallallahu aleyhi ve sellem- o kadar seviyor, o kadar titriyor ki:
"Allah'ın Peygamber'ini incitip üzenlere acıklı bir azap vardır." (Tevbe: 61)
"Allah'a ve Peygamber'ine muhalefet edenler, işte onlar en aşağılık kimseler arasındadırlar." buyuruyor. (Mücâdele: 20)
Allah'ın gadabına uğrayan bu papa uykusuzluk gibi bir derde müptela oldu. Piskopos olduğu dönemde papazların çocuk tecavüzü-tacizi vakalarını örtbas ettiği ortaya çıktı ve onun döneminde Vatikan Bankası'nın başkanı kara para aklamaktan hapis cezasına çarptırıldı. Bütün bu şerleri ortaya çıkan papa 2013 yılında istifa etti. Vatikan tarihinde 600 yıl aradan sonra ilk istifa eden papa oldu. 2022 yılında da öldü.

Vatikan papaları sadece bu iftira, karalama propagandasının tertipleyicisi olmakla kalmamış, Resulullah Aleyhisselâm'ın mübarek naaşını kaçırmak gibi bir teşebbüste bile bulunma cüretinde bulunmuştu.
Selçuklu Atabeyi Nureddin Mahmud Zengi samimi, ihlâslı bir müslüman ve mücahid idi. Ömrü haçlılarla mücadele ile geçen Sultan Zengi Kudüs'ü fethederek haçlıları tamamen kovan Selahaddin Eyyübi'ye zemin hazırlayan kumandandı.
Onun devrinde küffar Resulullah Aleyhisselâm'ın Vücud-u şerif'lerini kaçırmaya çalışmıştı. Bu hadise şöyle cereyan etti:
1162 yılında iki gayr-i müslim müslüman kılığına girerek hacca gelmiş gibi Medine'ye yerleşmişti. Bu kişiler, geceleri bulundukları evden Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-in kabrine doğru gizlice tünel kazmışlar, kazdıkları tünel, Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-in kabrine iyice yaklaşmıştı.
Bu esnada Nureddin Mahmud Zengi bir rüya gördü. Rüyasında Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz iki yabancıyı göstererek, "Ey Nureddin! Beni bunlardan kurtar!" diyordu. Dehşete kapılan hükümdar o gece aynı rüyayı üç defa gördü. Hemen kalktı, yanına vezirini de alarak 20 süvari ile hemen yola çıktı. Medine'ye geldiler. Halk kendilerini ilgi ve teveccühle karşıladı. Resulullah Aleyhisselâm'ı ziyaret ettikten sonra Medine halkına hediye dağıttılar. Fakat hükümdar bu gelenler arasında kendisine rüyada gösterilen iki kişiyi göremedi. Bunun üzerine; "Hediye almayan kimse kaldı mı?" diye sordu. Orada bulunanlar dediler ki: "Kimse kalmadı. Ancak Endülüs'ten gelen iki kişi var. Onlar kimseden bir şey almazlar. İhtiyaç sahiplerine sadaka vermektedirler."
Huzura getirildiler. Şahısları tanıyan hükümdar onlarla kaldıkları eve gitti, bir odaya serilen hasırı kaldırmasıyla kazdıkları tünel ortaya çıktı. Bu iki kişi müslüman olmadıklarını ve peygamberin vücudunu buradan alıp ülkelerine kaçırmak için görevlendirildiklerini itiraf ettiler. "Peygamberin kabrine iyice yaklaştığımız gece, gök gürültüsü ve şimşekler öyle bir sarsıntı meydana getirdi ki, sanki dağlar yerinden oynayacaktı. Bundan fena halde korktuk ve sabahleyin de sizin geldiğinizi haber aldık." dediler.
Nurettin Zengi Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-in kabrinin çevresinde derin hendek kazdırdı ve bu hendeği kurşun eriterek doldurdu. Böylece Kabr-i Saadet, çepeçevre kurşunla muhafaza altına alınmış oldu. (H. 557, Miladi 1162)
Yine "Saltuknâme" adlı eserde belirtildiğine göre; papanın huzurunda hıristiyan hükümdarlarla yapılan bir toplantıda, Türklere karşı ne gibi terbirler alacaklarını konuşuluyordu. Bir papaz "Peygamberlerinin naaşını çalalım. Türklerin enselerine sille vurup Peygamber'lerini ziyaret ettirelim!" diye akıl verdi. Toplantıdakiler bu fikri çok beğendi.
Ancak papa Türklerin saldırmasından korktu ve: "Aman ha! Türkleri üstümüze salarsınız, 'Bizim Peygamber'imiz nerede ise biz de oraya varalım!' derler!" dedi. (Ebu'l-Hayr-ı Rûmî, "Saltuknâme", s. 315-316)
Görülüyor Allah ve peygamber düşmanlığı bunların iliklerine işlemiştir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde iman edenlere duyuruyor ve buyuruyor ki:
"Kâfir olanlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Eğer siz bunu yapmazsanız yeryüzünde fitne ve büyük bir fesad (kargaşalık) olur." (Enfâl: 73)
Bu Âyet-i kerime'nin bariz bir delilini Papa'nın Türkiye'de yaptığı icraatlarında gördük. Vatikan bir hıristiyan haçlı birliği kurmaya çalışıyor, bütün hıristiyan kiliselerini bir araya getirmeye çalışıyor. Halbuki ne Katolik Vatikan katolikliğinden, ne Ortodoks Patrikhane ortodoksluğundan, ne de diğer kiliseler kendi inançlarından vazgeçmiyor. Birbirleri arasındaki çekişmeyi halının altına süpürüp bir hedef birliği kuruyorlar. Bu hedef İslâm ve Türkiye'dir. Zaten bu hedefi de gizlemiyorlar, "Bütün dünyaya kurtuluşu yaymak istiyoruz." diyorlar. Bu sözün altında yatan anlam ise şudur: "Bizim bir hedefimiz var, bir düşmanımız var, ona karşı birlik. O da İslâm dünyası, müslümanlar ve Türkiye'dir. Buralarda hıristiyanlığı yaymak için hedef birliği yapıyoruz, hedefimiz bütün hıristiyan devletlerinin siyasi gücünü İslâm dünyasına karşı birleştirmek, siyasi, ekonomik, askeri gücünü bu amaç için seferber etmek, yeni bir Haçlı seferi başlatmaktır." demek istiyorlar.
"Şüphesiz ki kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır." (Nisâ: 101)
"Sen onların dinine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar senden aslâ hoşnut olmazlar." (Bakara: 120)
Dikkat ederseniz Papa ve Fener Rum papazı Bartholomeos her yerde bir araya geldiler. İkisi de hıristiyan birliğinin kurulması üzerinde durdular.
Aya Yorgi kilisesi'nde yapılan ayinde Bartholomeos Papa'ya hitap ederken bu birliğin esas amacını şöyle ifade etti: "Kardeş kiliselerimizle birlikte bu dünyaya kurtuluşun iyi müjdesini yaymak istiyoruz. Bu şekilde dünyaya kurtuluşu götürmek istiyoruz." dedi.
Görüyorsunuz sadece Türkiye değil dünyaya hıristiyanlığı yaymak istiyorlar.
Papa da katıldığı her ayinde, her toplantıda sürekli birlikten bahsetti, "Tüm hıristiyanlar arasında tam birliğin yeniden sağlanması" arayışında olduğunu söyledi, "Var gücümle bu birlik için çalışacağım." dedi. Bartholomeos ile birlikte imzaladıkları deklarasyonda da "Hedef kardeş kiliseler arasında tam birliğin oluşması." dediler. Papa İstanbul'da bir spor salonunda yaptığı ayinde de diğer Ermeni, Süryani kilise temsilcilerinin de katılımını haber verip "Bugün hepsi bir olsun sözleri ile ifade edilen birliğe dair "Evet"imizi yeniliyoruz." dedi. Rum Patriği olsun, Ermeni Patriği olsun hepsi bu birliği destekliyor ve iştiyak duyuyor. "Adım adım birliğe doğru ilerlemekten memnunuz." diyor.
Papa'nın Volkswagen Arena'da 5 bin kişinin katılımı ile yaptığı ayini yayınlayan Sat7-Türk televizyon kanalında yorum yapan bir katolik papazı bu ayin hakkında şöyle söyledi: "Türkiye tarihinde ilk kez kilise dışında bu kadar büyük katılımlı bir ayin gerçekleştirilecek. Böyle bir şeyin mümkün olacağına 5-6 ay önce kimse imkân vermiyordu. ... Tarihi bir an."
Görüyorsunuz bu memleketi hıristiyan memleketi gösterebilmek için her fırsatı değerlendiriyorlar. Biz de onlara bu fırsatı veriyoruz. Seyrediyoruz, uyuyoruz.
Bu birlik gayretini Trump destekliyor, teşvik ediyor. Bu papa ve papazlar da Trump'ı kullanarak siyasi amaçlarına ulaşmaya çalışıyor. Trump harekete geçti, Ruhban okulu gibi konularda baskı yapmaya başladı. Papa'nın ve Patrik'in bize, Türkiye'ye karşı cesaretlerinde Amerikan desteğinin büyük etkisi var. Fırsattan istifade ediyorlar, küfürlerini yaymaya çalışıyor, bu İslâm beldesini küfür beldesi yapma hayali kuruyorlar.
Unutulmamalıdır ki; bu birlik siyasi ve dini hedefi olan, ülkemize ve İslâm dünyasına iman ve vatanda zarar verme niyeti taşıyan bir ittifak arayışıdır.
Osmanlı İmparatorluğu Roma Devleti'nin baskısını gören farklı hıristiyan mezhep ve kiliselerine özgürlük sağladığı gibi, bu kiliselerin devlet aleyhine çalışma yapmasına, bir araya gelmesine izin vermemişti. İttihat Terakki devrinde Balkan kiliselerinin bir araya gelmesinden, Osmanlı'nın buna göz yummasından sonra Balkan Savaşları başlamış ve Osmanlı büyük bir kayıp ve hezimet yaşamıştı. Dikkat ederseniz bu papazlar konuşmalarından elde ettikleri güçten ve "Kurtuluşu dünyaya yaymak"tan bahsediyorlar. Tarihte bu yayma eylemini Haçlı seferlerinden gayet iyi bilen bir ülkeyiz. İslâm dünyasının içinde bulunduğu durum bu küffarın iştahını kabartmaktadır. İstanbul'daki Rum Ortodoks kilisesi bir zamanlar sadece Yunan'ın ilgi ve etkisi altında iken ekümeniklik iddiası ile bütün ortodoksların, kiliselerin birleşmesi ile bütün hıristiyanların etki ve ilgi alanına girecektir. Bu ilgi ve etki Türkiye'ye baskı ve hıristiyan haçlı bakışı olarak dönecektir. Bugün ABD bunu yapmaya çalışmaktadır, Fener Patriğini etkisi altında tutmaktadır. Fener Patrikhanesi'ni Rusya'ya karşı kullandılar. Hem Ukrayna'yı hem Yunanistan'ı Rusya'dan koparttılar. Türkiye'ye karşı da kullanacaklar, kullanmak için her yolu deneyecekler. Yunanistan düşmanlığını yaparken arkamda bütün hıristiyanlar var diyecek, buna göre niyetini, harp iştahını bize yönlendirecek.
Binaenaleyh hıristiyanların birleşmesi bir haçlı birliğidir, bizim hayrımıza değildir, bilakis büyük bir tehdide zemin hazırlama potansiyeli taşımaktadır. Türkiye'nin bu birliğin kurulmasını kolaylaştırması kendi ayağına kurşun sıkmak demektir.
Bu papazlar konuşmalarında barıştan da bahsediyorlar. Bu sözleri ile kastettikleri İslâm dünyası ile barışmak, hıristiyan devletlerini İslâm dünyası'na yönelmiş taarruz ve tahakküm saldırılarından vazgeçirmek değildir. Böyle bir niyetleri var mı? Yok. Böyle bir niyetleri olsa Amerika'yı desteklemez, Amerika'nın güdümünde hareket etmezlerdi. Endişeleri Avrupa'yı hıristiyan dünyayı tehdit eden savaş tehlikeleridir, 3. Dünya Savaşı'nın çıkmasıdır. Kendilerine zarar verecek savaş istemiyorlar. Ancak müslümanlar katledildiği zaman göstermelik bir iki laf ediyorlar. Bunu bilelim, bunların İslâm'a karşı bir savaştan asla vazgeçmeyeceklerini unutmayalım.
İkinci olarak; bu birlik küfürde birliktir, haçlı birliğidir. Küfürlerini bütün dünyaya yaymak için kurulan bir birliktir. Hazret-i Allah'a, Resulullah Aleyhisselâm'a düşmanlıkta birliktir.

Cenâb-ı Hakk'ın Kelâm-ı kadim'inde buyurduğu:
"Eğer onların güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler." (Bakara: 217)
Beyan-ı ilâhi'sini asla unutmamak lâzımdır.
Dolayısı ile bir müslümanın böyle bir birlikten memnuniyet duyması asla mümkün değildir, bundan memnuniyet duyanın imanından şüphe edilir. Bir müslümanın bu küfür birliğini durdurmak, engellemek için elinden geleni yapması icabeder.
Dikkat ederseniz katolik papazlar olsun, ortodoks papazlar olsun, bunların ayinleri, giyim kuşamları, ayin yaptıkları yerler hep bir şaşaa, debdebe, saltanat, gösteriş ile doludur. Kendi uydurdukları dini kuvvetlendirmek için halkı bu şaşaa ile kendilerine çekmeye çalışıyorlar. Hakiki ilimden, imandan haberi olmayan geniş halk kitleleri de bunları görünce bir şey zannediyor, bu gürültü ve gösterişe kapılıyor, kalbi kayıyor. Oysa zerre kadar gönlünün küfre meyletmesi imanı götürür, bu büyük bir zulümdür. Hem imanda, hem vatanda büyük bir rüsvaylıktır. Küfrü hoş gören kimse Allah-u Teâlâ'ya imanı hor görmüş olur.
Bu küfür ehlinin bu reklam ve şaşaayı yapmalarına zemin hazırlamak, izin vermek büyük bir vebal değil midir?
Bunlara aldanmamamız için, küfrün ve küfür ehlinin içyüzünü hatırlatıyoruz ve imanlı gönüllere duyurmaya çalışıyoruz. İmanda ve vatanda zarar görmememiz için. Ey müslüman kardeş! Sen de imanını, vatanını muhafaza et, koru, bu hakikatleri etrafına duyur ve bunun için çalış.
"İmansız vatan, vatansız iman muhafaza edilmez." (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Papa ile Patrik ortak bildiride "Dinin ve tanrının adının şiddeti meşrulaştırmak için kullanılmasını reddediyoruz." dediler. Güya barış mesajı verdiler. Ancak aynı gün papazların nezaretinde Rum askeri geçit töreni yaptı, "Mağusa'ya geri döneceğiz." marşı söyledi. 10 gün önce Rum Cumhurbaşkanı EOKA müzesi açtı.
Doğu Trakya'da Türk azınlığın kendi müftüsünü seçmesine bile tahammül edemiyor, bizde Rum azınlığın papazı hüviyetindeki Patrik devlet gibi dünyayı turluyor, Amerika'ya Türkiye düşmanı bir papazı başpiskopos atıyor, Türkiye'nin tamamen kontrolü dışında İstanbul'da ruhban okulu açmak istiyor.

ll. Mahmud zamanındaki Yunan İsyanı ile ilişiği olduğu ve Rus Çarı I. Aleksandr'a mektup yazdığı ortaya çıkan Fener Patriği V. Gregor patrikhanenin orta kapısında asılmıştı. Bugünkü Patrik değil mektup yazmak, gidiyor Trump'a şikâyet ediyor, Rum ve Yunan'ın EOKA hayalini düşmanlığını besliyor, Yunanistan'ın tahsis ettiği uçaklarla dünyayı dolaşıyor, Amerika'daki başpiskoposu Yunan elçisiyle Amerika'da resmi davetlere katılıyor, Amerikan başkanını ve Amerikalı siyasetçileri Türkiye'ye karşı harekete geçirmek için düşmanca açıklamalar yapıyor. 19 Mayıs'ta "Pontus soykırımını anma günü" paylaşımı yapıyor. Ayasofya'nın camiye dönüştürülmesi üzerine Trump'la görüşüp müdahale etmesini, eyleme geçmesini istiyor. (Trump'ın da, "derhal gerekli müdahalelere devam edeceğim" dediği söyleniyor.) Yunan isyanının yıldönümünde Yunan başbakanı ile Beyaz Saray'a gidiyor, "Burada, Beyaz Saray'da, Yunan milletinin dirilişini, onun Başbakanı ile ilk kez kutluyoruz." diye konuşuyor.
Bunların bu faaliyetleri sebebiyle Ruhban okulu konusunda Amerikan baskısı iyice arttı. Türkiye'nin kontrolünü kabul etmedikleri için 50 yıldır kapalı olan okullarını açmıyorlar. Türkiye'yi hazmedemiyorlar. Bu derece bir bağımsızlık, Vatikanlaşma arzuları, inatları var.
Bunlar iyi niyetli değil. Niyetlerini gizlemiyorlar bile. Bir de "Dinin şiddeti meşrulaştırmak için kullanılmasını reddediyoruz" diye bildiri imzalıyorlar.
Bunlar için bu bildirinin anlamı şu: Bunlar istediği şiddeti yapsın, ama müslümanlar asla bunlara elini bile kaldırmasın. İstedikleri gibi at koştursunlar.
Yunan ve Rum Türkiye'ye saldırmaya hazırlanıyor. Papa'nın desteği bunların cesaretini artırıyor.
Allah-u Teâlâ kâfirlerin küfrünü hoş görmeyi yasaklamıştır.
Bugün İslâm ülkeleri üzerine yapılan küfür taarruzlarından birisi, müslümanlara hıristiyanlığı hoş göstermek, müslümanların cihad ve mücadele azmini yıkmaktır.
Küfür ehli cepheden, askerle-silahla yapamadığını bu yolla yapmaya çalışmaktadır.

Binaenaleyh papaya dininden dolayı hürmetkâr davranmak, saygı göstermek de çok tehlikelidir. Kişiyi küfre düşürür.
"Eğer onlar Allah'a, Peygamber'e ve ona indirilene (Kur'an'a) inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi." (Mâide: 81)
Allah-u Teâlâ Resul'ünü kabul etmeyen kâfirlere kesinlikle rahmet ve merhamet nazarıyla bakmıyor.
Şöyle buyuruyor:
"Bilmiyorlar mı ki, Allah'a ve Resul'üne karşı koyan bir kimseye elbette içinde ebedî kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte bu en büyük rüsvaylıktır." (Tevbe: 63)
Allah-u Teâlâ kendisine ve Resul'üne karşı gelenlere en büyük rüsvaylığı vaad ettiği gibi, Resul'üne iman etmeyenlerin "kâfir olduğunu" ve bu kâfirler için hazırladığı azabı Âyet-i kerime'sinde haber veriyor:
"Kim Allah'a ve Resul'üne iman etmezse, bilsin ki biz kâfirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır." (Fetih: 13)
Allah-u Teâlâ Peygamberine itaat etmeyen kâfirleri sevmediğini ferman buyuruyor:
"Resul'üm! De ki: 'Allah'a ve Peygamber'e itaat edin.' Şayet yüz çevirirlerse şüphesiz ki Allah kâfirleri sevmez." (Âl-i imran: 31)
"Allah sevmez" hükmü en ağır bir hükümdür.
Allah-u Teâlâ'nın sevmediğini seveni de "Allah sevmez."
İlâhi hüküm budur.
Allah-u Teâlâ'nın, Resul'ünü kabul etmeyen, Resul'üne iman etmeyen kâfirler hakkındaki beyanları bunlardır.
Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî Hazretleri'nin "Câmiu'l-Mütûn fi Hakki Envâi's-Sıfâti'l-İlâhiyye ve'l-'Akaidi'l-Mâturidiyye ve Elfâzi'l-Küfri ve Tashihi'l-a'mâli'l-'Acibiyye" isimli eserindeki Elfâz-ı küfür (küfür sözler) bahsindeki bu hususla ilgili bazı beyanları şu şekildedir:
"Hıristiyanların ve yahudilerin dirildikten sonra cehennemde azap görüp görmeyeceklerini bilmiyorum diyen kâfirdir." (Sayfa: 88)
"Allah'ın küfre rıza gösterdiğine inanan kimse kâfirdir." (Sayfa: 88)
"Hıristiyan, yahudiden daha hayırlıdır diyen kimse kâfir olur. Zira bu sözü ile, şer'an ve aklen çirkin olan bir şeyi hayır kelimesi ile vasfetmiş oluyor. Yahudilik hıristiyanlıktan şerlidir diyebilir." (Sayfa: 100)
"Kâfire, ta'zim ederek hürmet göstermek veya zımmîyi ta'zim ile selâmlamak veyahut bir mecusiye ta'zim ile ya üstad demek küfürdür." (Sayfa: 100)
İlâhî hükümler bu kadar açık olduğu halde iman ile küfrü karıştırmak isteyenler var. Neden? Artık küfre kaydığı için.
Oysa Allah-u Teâlâ iman ile küfrü kesin olarak birbirinden ayırmıştır:
"İman ile küfür birbirinden kesin olarak ayrılmıştır." (Bakara: 256)
Allah-u Teâlâ müminlerle kâfirlerin arasındaki berzahı açık ve kesin olarak ilan etmiştir.
"İbrahimi dinler", "Dinlerarası diyalog" gibi tabirler kullanmak Vatikan'ın ve Vatikan türemesi FETÖ gibi münafıkların icat ettiği özünde küfür taşıyan tabirlerdir. Çünkü bu tabirler ile hıristiyanlık ve yahudiliğin küfür üzere oldukları perdelenmek istenmekte, bu küfür dinleri Allah katındaki din olan "İslâm"la bir tutulmaktadır.
Bu "Hak" ile "Bâtıl"ı, "Nur" ile "Nar"ı, "Aydınlık" ile "Karanlık"ı, "Temiz" ile "Pis"i bir tutmak, aynı kefeye koymak demektir.
Zira Allah-u Teâlâ Kelâm-ı kadim'inde kendi dinini ilan etmiştir. Âyet-i kerime'sinde:
"Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı beğendim." buyuruyor. (Maide: 3)
İslâm dininden başka bir din gelmeyeceğini, İslâm dininden başka bir dini de kabul etmeyeceğini de diğer bir Âyet-i kerime'sinde beyan buyurmuştur:
"Kim İslâm dininden başka bir din ararsa, onunki katiyyen kabul edilmeyecek ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır." (Âl-i imran: 85)
Hülâsa:
"Allah katında din İslâm'dır." (Âl-i imran: 19)
Dikkat ederseniz Allah-u Teâlâ'nın kelamı ile Resulullah'ın -sallallahu aleyhi ve sellem- beyanını arzediyoruz. Şahsa atfetmeyin. Şahsa atfederseniz, küfre girmiş olursunuz. Mahlukun hükmü yoktur. Hazret-i Allah'ın hükmü esastır.
İslâm bütün peygamberlerin dinidir.
Her peygamber İslâm peygamberidir ve müslümandır:
"İbrahim ne yahudi ne de hıristiyandı. Fakat o Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir müslümandı." (Âl-i imran: 67)
Yusuf Aleyhisselâm şöyle duâ etmişti:
"Müslüman olarak canımı al ve beni sâlihler zümresine kat!" (Yusuf: 101)
Musa Aleyhisselâm kavmine:
"Ey kavmim! Eğer siz gerçekten Allah'a inanıyorsanız ve O'na teslim olmuş Müslümanlar iseniz, O'na güvenin." buyurmuştu. (Yunus: 84)
Havarileri İsâ Aleyhisselâm'a şöyle söylemişlerdi:
"Biziz Allah'ın yardımcıları, Allah'a inandık. Sen de Ey İsâ! Şahid ol ki biz müslümanlarız." (Âl-i imran: 52)
Ehl-i kitaptan iman edenler de zaten müslüman idi:
"Kur'an onlara okunduğu zaman 'Ona iman ettik, doğrusu o Rabb'imizden gelen hakikattir. Esasen biz bundan önce de müslümanlığı kabul etmiş kimselerdik.' dediler." (Kasas: 53)
Bugün bu peygamberlerin izinden gittiğini iddia eden yahudiler ve hıristiyanlar aslında dinlerini bozan ve İslâm'dan ayrılarak küfre sapan topluluklardır.
Bunlar şeytan yolunda olanlardır.
Vatikan olsun Patrikhane olsun hıristiyan din adamlarının giyim-kuşam, ayin ve ritüellerine baktığınızda bir şaşaa bir gösteriş hemen göze çarpar. Papaların, patriklerin, kardinallerin, papazların çok süslü elbiseleri, kostümleri, şapkaları vardır.
Kralların, padişahların saltanatına benzer bir saltanat görüntüsü içindedirler. Bunların Allah'tan ne kadar uzak olduklarını, tamamen bir dünyevî saltanat ve hegemonya peşinde olduklarını bu görüntülerinden anlayabilirsiniz.
Onların bu hâli aynı zamanda iman-küfür ayrımının bir göstergesidir.
Zira bunların bu saltanat ve gösterişleri hiçbir peygamberde, İsa Aleyhisselâm'ın hayatında asla karşılaşmayacağımız, kendi uydurdukları şeylerdir.
Hak bir yol üzerinde olmadıkları, bir hakikate istinad etmedikleri için; kralların ve padişahların dünyevî saltanatına benzer bir görüntü içerisinde halkı kendilerine cezbetmeye çalışırlar.
Bu sebeple bunların bu dünyevî propagandalarına alet olmamak, bunların bu görüntüleri vermesine mümkünse engel olmak, veyahut medya ve benzeri mecralarda bunların reklamı anlamına gelebilecek şekilde ekranlara, halkın önüne getirmemek lâzımdır.
Papa'nın Türkiye'ye gelmesinin hiçbir zararı olmasa, televizyonlarda reklamının yapılması, şöyle ayin yaptı, şöyle ziyaret yaptı diye bahsedilmesi, buna mukabil Vatikan'ın nasıl bir küfrü temsil ettiğinin, İslâm'a, Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm'a düşmanlığının, müslümanlara diyalog adı altında kendi küfürlerini hoş göstermeye çalıştıklarının, hıristiyan memleketlerinde asla diyalog duyurusunu yapmadıklarının, bilakis İslâm'ı ve İslâm peygamberini karalamak için her türlü çirkefliği yaptıklarının anlatılmaması imanda ve vatanda büyük zararlara sebep oluyor.
Daha evvel gelen papalar da bu papa da büyük bir reklam, debdebe ve gösteriş ile Türkiye'ye geldiler, gözleri boyadılar.
Bir tane müslümanın bile bunlara kalbinin kayması, bir müslümanın bile bunlara meyletmesi buna sebep olanların hanesine yazılacak bir vebal olarak yeter. Oysa değil bir müslüman binlerce müslüman bu zarara uğruyor. Vatikan'ın amacı da zaten hem Türkiye'de, hem dünyada müslümanlara kendi küfrünü cazip göstermek, hıristiyanlığa zemin hazırlamaktır.
Ey müslümanlar!
Siz bu gösterişe bakıp sakın imandan kaymayın, aldanmayın. Kendi Peygamber'ine bak, nasıl yaşamış? Kendi ecdadının asaleti ve nezafeti, sadeliği ile iftihar et.
Allah'ın peygamberleri daima bir sadelik içinde hayat sürmüşlerdir. Tarih boyu gelen bütün Peygamber Efendilerimiz böyledir. Onların izinden giden hakiki müslümanlar da böyledir.
Bir seferinde Resulullah Aleyhisselâm "Meşrebe" diye anılan çardakta bir ay kadar yalnız başına kalmış, sabah ve akşam yemeğini yalnız başına yemişti. Onun bu durumuna Ashâb-ı kiram üzülmüş, endişeye kapılmışlardı. Hazret-i Ömer -r. anh- izin alarak Resulullah Aleyhisselâm'ın huzuruna girdi. Beline bir ihram bağlayıp hurma lifinden yapılmış bir hasır üzerine uzanmış olduğunu gördü, selâm verdi. Vücudundaki hasır izlerini görünce dayanamadı, ağlamaya başladı.
Resulullah Aleyhisselâm: "Niye ağlıyorsun yâ Ömer!" diye sorduğunda:
"Yâ Resulellah! Ne diye ağlamayayım ki? Kisrâlar, Kayserler dünyanın zevk ve sefâsını sürerken, siz Allah katında en seçkin kul olduğunuz halde böyle bir hayat sürüyorsunuz!" dedi.
Resulullah Aleyhisselâm buyurdu ki:
"Yâ Ömer! Dünya onların, ahiretin de bizim olmasına râzı değil misin?"
Hazret-i Ömer -r. anh-: "Râzıyım!" diye cevap verdi.
Hazret-i Hasan -r. anh- şöyle demiştir:
"Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-, bizzat insanlara yardım eder, izarını deri ile yamardı. Allah-u Teâlâ'ya kavuşuncaya kadar aralıksız üç gün hem sabah hem akşam yemeği yememiştir. Sabah yemiş ise akşam yememiş, akşam yemiş ise sabah yememiştir."
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz misafirlerine bizzat kendisi hizmet eder, huzuruna gelen herkese ikrâmda bulunur, onları ağırlamak için elinden gelen her şeyi yapardı. Bazen elbisesini yere serip üzerine misafirlerini oturturdu; eğer imtinâ ederlerse ısrar ederdi.
Resul-i Ekrem -s.a.v.- Efendimiz bir defasında Ashab-ı kiram'ı ile otururlarken onlara su dağıtıyordu. Bir arabî geldi ve "Bu topluluğun efendisi kimdir?" diye sordu. Buyurdular ki:
"Bu topluluğun efendisi onlara hizmet edendir." (C. Sağir)
Bu beyanlarında öyle bir tevazu var ki, hem kendisinin o topluluğun efendisi olduğunu, hem de gerçek mânâda efendiliğin hizmetle kaim olduğunu bildirmiş oldular.
Hicretten sonra Arabistan'ın her tarafından onu görmeye gelen heyetler mescidde misafir edilirdi. Müslüman olanın da, müslüman olmayanın da hizmetlerini bizzat kendisi görürdü. Geceleri uykudan kalkar, misafirlerin bir ihtiyacı olup olmadığını araştırırdı. Bir defasında, ziyarete gelen müşrik bir misafirine süt ikrâm etmiş, onu fevkalâde memnun ederek, müslüman olmasına vesile olmuştur.
Ashab-ı kiram, Hulefa-i Raşidin ve sonraki devirlerde gelen Allah dostları, hakiki âlimler hep bu şekilde bir hayat sürmüşlerdir.
Selmân-ı Fârisî -radiyallahu anh- Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- devrinde İran'ın o günkü başkenti Medain'e vali tayin edildi. Kisra'ların mülkünü idareye memur edilmiş iken, beş bin altın gelirin başında olduğu ve idaresi altında yirmi bin insan bulunduğu halde bu makam onun hayatında bir değişiklik meydana getirmedi. Doğru dürüst bir evi ve elbisesi bile yoktu. Normal bir kıyafetle halkın arasına çıktığı için görenler onu tanıyamaz, vali olduğunu bilmeden yük taşıttıkları olurdu. Geçimini temin etmek için hurma yaprağından sepet örer, bir dirheme satın aldığı hurma yaprağından sepet ördükten sonra onu üç dirheme satardı. Kazandığı iki dirhemin birini ev halkının nafakasına ayırır, diğerini Allah için infak ederdi. Eline ne geçerse muhtaçlar arasında taksim ederdi.
Büyük İslâm hükümdarı Selâhaddin Eyyûbî'nin vefatını başveziri Şam sokaklarında dellâl gezdirerek şöyle duyurmuştu: "Ey ahali! Bilmiş olunuz ki Mısır'ın, Sudan'ın, Libya'nın, Filistin'in, Şam'ın, Haleb'in, Musul'un, Hicaz'ın ve daha nice İslâm ülkelerinin hükümdarı olan Sultan Selâhaddin Eyyûbî vefat etmiş, Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur. Şahsi parası cenaze masraflarına yetişmediği için bunlar yakınları ve dostlarınca karşılanmıştır."
Osmanlı İmparatorluğu'nun temellerini atan ve kurucusu olarak ona ismini veren Osman Gâzî fetihten fetihe koşan büyük bir padişahtı. Fakat onun için "Gâzi"lik ünvanı sultanlıktan daha değerli idi. Çünkü son derece dinine bağlı, adaletli, Allah yolunda cihaddan bir an bile geri durmayan bir mücahid idi. Vefat ettiğinde zaruri ihtiyaçları için kullandığı birkaç eşyası ve misafirlerine ikram için beslediği birkaç koyunundan başka hiçbir şeyi yoktu.
"Osman Gazi Hazretleri Hazret-i Allah'a ne kadar gönülden bağlı imiş, vefat ettiklerinde birkaç koyundan başka hiçbir malı bulunmadı. O da misafirlerine ikram etmek için. Hiçbir şeyi yok. Her tarafı fethetti, dünyanın altını eline geçti, hiçbir şeyi yok. Miras olarak hiçbir şey bırakmadı. Bütün işleri Allah içindi, hiçbir şeye tenezzül etmemiş, hiç dünyaya meyletmediler. Gayeleri hakkı ve İslâmiyet'i yaymaktı." (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Yavuz Sultan Selim Han da son derece sade giyinir, sadeliği sever, lüks ve israfa şiddetle karşı çıkardı. Bunun sebebini soranlara: "Süslü ve şa'şaalı giyinmek külfetten başka bir şey değildir. Niçin boş yere bu külfete katlanalım?" derdi. Bir elbiseyi eskiyene kadar giyerdi. Bütün devlet erkânı da böyle davranmak mecburiyetinde kalırdı. Bir defasında Venedik elçisinin geleceği haberi geldi. Vezirler tedirginlikle yeni elbiseler giymek için izin istediler. Yavuz münasip buldu. Bütün vezirler yeni esvaplarıyla padişahın huzuruna vardılar. Ancak padişahı görünce dehşetli bir hayrete düştüler. Zira Yavuz'un üzerinde yine o eski sade elbiseleri vardı. Tahtında oturmuş, keskin kılıcını çekip tahtın basamağına koymuştu. Görüşme bittikten sonra Yavuz, sadrazama bakarak: "Paşa! Var elçiye sor, bizi nasıl bulmuşlar?" dedi. Sadrazam, Padişah'ın emrini yerine getirip döndü: "Sultanım! Venedik elçisi: 'O kılıcın parıltısı gözümü öyle aldı ki, kendilerini göremedim bile...' demektedir." dedi. Yavuz, tebessüm etti ve sadrazama şehâdet parmağı ile kılıcı göstererek şöyle söyledi:
"İşte!.. Kılıcımızın ağzı kestikçe, kâfirin gözü ondan asla ayrılamaz ve bizi görmez! Ama Allah esirgesin, bir gün kesmez olur ve parlamazsa, o zaman küffâr bizi hem hor görür, hem de tepeden bakar!..."
Peygamber varisi hakiki âlimler süsten lüksten uzak durmuşlardır.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri vasiyetlerindeki bir cümlesi de şudur:
"Aç duralım, avuç açmayalım. Süsü lüksü içimize sokmayalım."
Binaenaleyh İslâm'ın nezafeti, aslı, peygamberlerin yolu budur.
Bu süslü kostümlerle, gösterişli şapkalarla halkın karşısına çıkıp caka satanların peygamberlerin yolu ile bir ilgisi yoktur.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Eğer onların güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler." (Bakara: 217)
Vatikan, Papalık, Batı emperyalizmi ile iç içe geçmiş bir kurum, bir devlettir. Misyonerlik de öyle sıradan bir din yayma hizmeti değil, devletlerin istihbarat teşkilatları gibi örgütlenmiş, arkasında Batılı istihbaratların olduğu dünya çapına yayılmış bir teşkilattır. Vatikan'ın amacı dünya saltanatı ve zenginliği olduğu için bu hususta Sömürgeci Batılı devletlerle işbirliği ve amaç birliği yapmaktan çekinmemişlerdir.

Kenya'nın 1963 yılında bağımsızlığını kazanmasından sonra ilk Devlet Başkanı olan Jomo Kenyatta 1953 yılında sömürgecilerin mahkemesi tarafından 7 yıl hapse mahkum edildiği davada son sözü sorulduğu zaman şöyle cevap vermişti:
"Avrupalılar geldiklerinde onların elinde İncil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki İncil bizim, topraklarımız ise beyazların elindeydi."
Bu söz büyük yankı uyandırdı ve sömürgeci batının işbirlikçisi misyoner teşkilatının içyüzünü özetleyen bir söz olarak hafızalara kazındı.
Vatikan ve Batı savaşla Türkleri ve müslümanları yok edemeyeceğini anladıktan sonra yaklaşık 300 yıldır zihinleri işgal etmek, kültür katliamı yaparak içeriden yıkmak için sinsice çalışmaya başlamış, bu yöntemin bayraktarlığını misyonerlik teşkilatı yapmıştır.
2004 yılında Ankara Ticaret Odasının yayınladığı bir raporda Türkiye'de 136 bin katolik hıristiyan misyonerin, 106 bin AB misyonerinin çalışmakta olduğu bilgisi verilmiştir.
Türkiye'de misyonerlik faaliyetinde bulunan hıristiyanlar FETÖ'nün küfrü hoşgörü ve dinlerarası diyalog propagandasının hazırladığı zeminden aldıkları cesaretle kendilerine on yıllık hedef olarak 5 milyon Türk vatandaşının hıristiyanlaştırılmasını koymuşlardı.
FETÖ'nün dinimize, imanımıza, vatanımıza zarar vermemesi için seneler senesi Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri gayret etmiş, bunların içyüzünü beyan etmiş, necip milletimizi o ve onun gibi din ve vatan hâinlerinin şerrinden korumaya çalışmıştı.
"Küffârın memleketimize ve bu millete nüfuz etmesine zemin hazırlayan bu münâfıklar küffârın ajanıdır.
Küffârın yapamadığını İslâm maskesi altında yapmaktadırlar. Çünkü bunlar satılmış kimselerdir. Yahudi ve hıristiyanların namına çalışır, onların himayesi altındadır." (İslâm Dinine ve Vatanımıza İhanet Eden Hâinlerin İçyüzü, s. 65)
Bu niyetlerinde de epey yol almışlar, Osmanlı coğrafyasında açılan yüzlerce misyoner okulu Ermeni isyanı başta olmak üzere birçok melanetin zeminini sinsice hazırlamıştır. Bu misyoner okullarının devamı olan bazı lise ve üniversiteler uzun yıllar Türkiye'de faaliyet göstermiştir.
Bütün dünyada ve özellikle Osmanlı ve Türkiye'de misyonerlik faaliyetleri; basit bir din yayma niyetinden daha öte bir sömürgeleştirme hareketi olarak kullanılmıştır. Bu sebeple sadece misyoner tanımı bu gibi kimseler için eksik bir tanımlamadır. Dış devletler adına ve onların desteği ile çalıştıkları için bunlar hakkında ajan-misyoner tanımı kullanmak daha doğru olacaktır. Yabancı okullar bu ajan-misyonerliğin en önemli bir halkası olmuştur.
Dinimiz gayr-i müslimlere ibadetlerini özgürce yaşama hakkı vermiştir, ancak bu özgürlüğün sınırı vardır. İçinde yaşadıkları bir İslâm ülkesinde İslâm'a, müslümanlara, vatana zarar vermek için çalışırsa, yabancı devletlerle işbirliği yaparsa sınırı aşmış, cezayı haketmiş olur.
Yavuz Sultan Selim Han dedesi Fâtih zamânında İslâm beldesi hâline getirilen Bosna'da, bâzı sinsi papazların gizliden gizliye kiliseler açıp, yolların kenarına haçlar diktiklerini ve olup biteni başka devletlere bildirdiklerini haber almış; bu gibi fetbazlıklara meydan vermemek için, ihanet ve nankörlüğe kalkışanların hakkından gelinmesini emreden şu kanunu çıkarmıştı:
"Bâzı yerlerde eski kâfir zamânından beri kilise olmayan yerlerde kilise ihdâs olunmuş ve evvelki defterde dahî kilise yazılmayan yerlerde yeni kiliseler inşâ olunmuş. Onun gibi yeni ihdâs olunan kiliseler yıktırılıp ve içinde oturup, câsusluk edip küffar diyarına haber eden keferenin ve papazların muhkem haklarından geline ve siyâsetler oluna! Ve yollarda haçlar konulmuş, yıktırılıp bundan sonra etdirmeyeler ve edenlere siyâset oluna! Ve hangi kâdının kâdılığında olup da men'-ü def' etmezse azline sebeb ola!.." (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, "Tapu Tahrîr Defteri", nr.: 157.)
Osmanlı'nın son zamanlarında yabancı devletlerin içimizdeki müslümanları kullanması sebebiyle Osmanlı çok zarar gördü. Küffar bugün de aynı şeyi yapmaya, içimize nüfuz etmeye, vatanımızın bütünlüğüne zarar vermeye çalışıyor. Bu konuda Fener Patrikhanesi başı çekiyor.
Vatikan Küfür milletlerinin Anadolu üzerinde hak iddia etmelerine, dikkatlerinin ve düşmanlıklarının bize yönelmesine zemin hazırlıyor.
Gerek Vatikan, gerek Fener Patrikhanesi Amerika'nın gücünden istifade etmek için Amerika'yı kışkırtmaya ve düşmanlığını buraya çekmeye çalışıyorlar. Papa da Patrik de ABD'nin adamı.
Nitekim; Amerika'nın ünlü misyoner örgütü ABCFM'nin faaliyetlerini özetleyen 1880 tarihli Bartlett Raporu şöyle başlar:
"Misyonerlik faaliyetleri açısından Türkiye, Asya'nın anahtarıdır." (Samuel Calvart Bartlett. 1880 sh: 1 U. Kocabaşoğlu)
Bu Amerikan misyoner örgütü Osmanlı toprağına ayak basan ilk misyonerleri Fisk ve Parson'a 1883 tarihindeki talimat ile şu görevi veriyordu:
"Bu mukaddes ve vadedilmiş topraklar silahsız bir Haçlı seferi ile geri alınacaktır." (U. Kocabaşoğlu "Kendi Belgeleriyle Anadolu'daki Amerika, 19. yy.da Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Amerikan Misyoner Okulları" sh: 29)
Bu "Haçlı niyeti" hiçbir zaman kaybolmamıştır. Bush 11 Eylül'den sonra "Bu bir Haçlı seferidir" demiştir.
Almanya eski Dışişleri Bakanı Hans Dietrich Genscher yaptığı bir konuşmada şunu söylemişti: "Türkiye için bir Yugoslavya Modeli öngörülmektedir."

Küffarın bu durumunu ve niyetini Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle haber vermişlerdi:
"Herkesin gözü İstanbul'da… En birinci düşman Yunan görünüyor. Daha bilmedik ne düşmanlar var. Her kâfirin gözü İstanbul'da. Büyük devletlerin hepsinin gözü İstanbul'da. Merkez yapacaklar. Çünkü İstanbul dünyada seçilmiş bir yer. Denizi var, boğazı var, dağı var, tepesi var. Her şey güzel. Fakat şimdiye kadar Cenâb-ı Hakk korudu. Bu düşmanlar gizli, sinsi, gerçek gayelerini saklıyorlar. Müslümanları yavaş yavaş sindirmeye çalışıyorlar. İstemedikleri adamı kaldırıp, istediklerini koymak istiyorlar. Kendisinin hâkimiyeti olsun. İstanbul hep tehlikede. Hedef İstanbul olacak ve İslâm olacak."
2019 yılında İsrail Başbakanı Netanhayu'nun oğlu Yair Netanyahu, Erdoğan üzerinden Türkiye'yi de hedef alıp, "Ona, İstanbul'un adının Konstantinopol olduğunu ve Türk işgâlinden önceki bin yıl boyunca Bizans İmparatorluğu'nun ve ortodoksların başkenti olduğunu hatırlatırım." şeklinde bir paylaşım yaptı.
Yeni Zelanda'da camilere baskın yapıp onlarca müslümanı kasteden cani de silahının üzerine yazdığı yazılarda İstanbul yerine Konstantinopol ismini kullanarak benzer mesajlar vermişti.
Gayeleri İslâm'a karşı katolik ve ortodoksları birleştirmek, müslümanlara karşı beraber hareket etmektir.
Dikkat ederseniz Fener Patrikhanesi ve Patrik Bartholomeos sürekli siyasi hedefler peşinde koşuyor, Türkiye'de yaşadığı hâlde Türkiye ile hiç alakası olmayan Türkiye'nin düşmanı bir din adamı gibi hareket ediyor. "Yeni Roma'nın ve Konstantinapol'ün Başpiskoposu ve Evrensel Patriği" ünvanı kullanıyor.

Trump'a Yunan büyükelçi eşliğinde gidip "Çarmıha gerilmiş gibi hissediyoruz" dedi, Ruhban okulunun açılması için baskı yapılmasını istedi. Patrik bütün dünyayı Yunan devletinin tahsis ettiği özel uçaklarla geziyor.
Vatikan da Türkiye aleyhine çalışan Ortodoks kilisesini himaye ediyor.
Vatikan Ortodoks Fener Patrikhanesi'ni kendilerine çekmeye çalışıyor ve Türkiye'ye karşı her türlü desteği veriyorlar. Sık sık "Ekümenik patrik" vurgusu yapıyorlar. Türkiye'deki İznik toplantılarını birlikte organize ediyorlar. Amerika ve yahudi ile de işbirliği yapıyorlar. Küfür cephesini İslâm'a ve Türkiye'ye karşı birleştirmeye çalışıyorlar. Perde arkasında büyük tehlikeler var.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri Papa Benedikt Türkiye'ye gelmeden önce bu hakikati şöyle ifade etmişlerdi:
"Bu millete kin ve düşmanlıkları o kadar büyük ki yüzyıllardır kanlı bıçaklı oldukları ortodoks papazları sırf Türk'e zarar olsun diye desteklemek için buraya geliyor. Gelecek ve ekümenik patrik diyecek." (Küfrü Hoş Gören, Dinine ve Vatanına İhanet Eden Sahte Kahramanlar, s. 45)
Bu Papa da Ortodoks Patriği'ne her defasında Ekümenik Patrik diye hitap ediyor. Mayıs ayında Patrik'in daveti hakkında "Ekümenik Patrik Bartholomeos ile görüşme gerçekleşecek. Hazırlıklarını yapıyoruz." diye açıklama yaptı.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde kâfirlere dostluk ve sevgi gösterilmeyeceğini emir buyuruyor:
"Eğer sizler benim yolumda savaşmak ve hoşnutluğumu kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. İçinizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur." (Mümtehine: 1)
Patrik'in Yunan bayrağı önünde Papa'yı Türkiye'ye daveti art niyetli bir mesajdır.
Fener Patrikhanesi'nin ABD'ye atadığı Türk vatandaşı ve sözde Bursa metropoliti Başpiskopos ise sürekli Türkiye aleyhine faaliyet yürütüyor.
İstanbul'un fethinin 569'uncu yıldönümü münasebetiyle sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda "Şehir'in düşüşü" ifadesini kullanıp, "569 yıl sonra onun manevi mirasının, hem Şehir'in hafızası hem de ortodoks topluluğunun geleceği olan Ekümenik Patrikhane'de yaşadığını" iddia etti.
Birkaç gün sonra da, Pentagon'da ilk kez ağırlanan Rum Savunma Bakanı ile bir araya geldi ve görüşmeden sonra şunları söyledi:
"Kıbrıs'ın yasadışı işgâli için sürmekte olan adil bir çözüm arayışı ile Birleşik Devletler'deki Yunan Amerikalı ve Kıbrıslı Amerikalı camialarının [buna] nasıl faydasının dokunabileceği de dahil olmak üzere, geniş yelpazedeki konuları görüştük. Kıbrıs için adaletin üstün gelmesi adına, geçen zamanın çabalarımızı azaltmasına izin veremeyiz."
Her fırsatta Türkiye'nin Kıbrıs'ta işgalci olduğunu öne sürüyor. 19 Mayıs'ı "Pontus soykırımını anma günü" kabul edip anıyor.

Trump'ın ilk başkanlık döneminde Ayasofya camiye çevrildiğinde; tüm ortodoksları Türkiye'ye karşı harekete geçmeye çağırıp "ulusal yas" ilân etti. Ayrıca Trump'la görüşüp, "Fener Rum Patrikhanesi ile Rum Ortodoks cemaatinin Ayasofya'ya el konularak, camiye dönüştürülmesine" ilişkin endişelerini iletmiş ve eyleme geçmelerini istemişti. Trump da, "derhal gerekli müdahalelere devam edeceğini" söylemişti.
Başkan Biden'ın Miçotakis onuruna Beyaz Saray'da verdiği resepsiyona katılan bu Başpiskopos konuşmasında, Yunanlıların Osmanlı İmparatorluğu'na isyanına atıfla şunları söyledi:
"Burada, Beyaz Saray'da, Yunan milletinin dirilişini, onun Başbakanı ile ilk kez kutluyoruz. Yunan devriminin iki yüzüncü (artı bir) yıldönümünün, Amerika Rum Ortodoks Başpiskoposluğu'nun, Konstantinopolis Ekümenik Patrikhanesi'nin önde gelen Piskoposluğu oluşunun yüzüncü yılı içindeki bu özel anması, Yunan-Amerikan Topluluğu için unutulmaz bir onurdur."
Ardından iki lidere, "adalete ve özellikle Ekümenik Patrikhane'nin manevi misyonunun özgürlüğüne dair güçlü destekleri nedeniyle" teşekkür etti…
Eski Başkan Yardımcısı Kamala Harris'e, Patrik Bartholomeos'un Patrikhane'yi ziyaret etmesi için yaptığı resmi daveti iletti.
ABD Başkanı Trump, 25 Mart'ı "Yunanistan Bağımsızlık Günü: Yunan ve Amerikan Demokrasisinin Ulusal Kutlama Günü" olarak ilân edip, halkı bugünü uygun törenler ve faaliyetlerle kutlamaya çağırırken; "Yunan ihtilalcilerin 1821'de 'Ya özgürlük ya ölüm' sloganıyla Osmanlı İmparatorluğu'na karşı bağımsızlık savaşı başlattığını", "özgürlük için verilen bu kahramanca mücadeleyi onurlandırdıklarını" vurgulayıp özetle şunları kaydetti:
"Amerika, hem antik hem de modern Yunanistan'a ayrılmaz bir şekilde bağlıdır… Yunanistan, milletimizin en eski dostlarından, stratejik ortaklarından biridir ve değerli bir NATO müttefikidir… Ekonomik ve diplomatik ortaklığımıza Başbakan Miçotakis'in verdiği desteği takdir ediyoruz."
Bu yıl da Beyaz Saray'da verilen resepsiyonun baş konuğu Başpiskopos Elpidophoros:
"Tarihte en uzun süre hizmet veren lideri Ekümenik Patrik Bartholomeos olan Konstantinopolis Ana Kilisesi'nin oğulları ve kızları olarak, İstanbul'daki Ekümenik Patrikhanemizin manevi misyonuna verdiğiniz sarsılmaz destek için teşekkür ederiz." dedi, Trump'a, "Yunanistan'a ve Kıbrıs'ta adalet davasına verdiği destek için minnettarız" dedi.
Yetmedi, "Bana bugün İstanbul olarak bilinen, doğduğum yer olan muhteşem Konstantinopolis şehrini kurup inşa eden büyük Roma İmparator'u Konstantin'i hatırlatıyorsun" sözleriyle Trump'a bir "kutsal haç" takdim edip şunları söyledi:
"Bu haç, büyük Roma İmparatoru Konstantin'i zafere götüren sembolün ta kendisidir, çünkü İsa ona bir rüyasında bu işareti göstermiştir ve şöyle demiştir: 'Bununla git ve zafer kazan'. Bu haç, sonsuz bir barışın sembolü ve yenilmez bir ödül, ilahi güç ve rehberliğin bir işaretidir. Bu haç ile dünyaya barış getirmeniz ve Amerika'yı yenilmez yapmanız için dua ediyorum… Yaşasın Amerika! Yaşasın Yunan halkı!" (Bu papazın ABD vatandaşlığına geçtiğine dair haberler var.)
Beyaz Saray'daki bu törene "Yunanistan'ın "Megali İdea"sını gerçekleştirmeyi hedefleyen ve "Ekümenik Patriklik Archonları (Yüksek düzey yöneticileri)" denilen bir tür "devlet/hükümet" modeli teşkilâtın komutanı Dr. Limberakis ile diğer yetkililer de katıldılar.
Görüyorsunuz bunlar her yerde ve aşikâre Türkiye aleyhinde faaliyetlerine devam ediyorlar.
Vatikan Tevhid akidesinin karşısındaki en büyük küfür merkezlerinden biridir. İsa Aleyhisselâm'ın getirmiş olduğu hakiki tevhid inancından sapan, İncil'i tahrif edip kendi uydurmalarını ekleyen Pavlus gibi sapkınların devamı olan sapmış, sapıtmış, insanları da sapıtmaya çalışan, tevhid inancının düşmanı ve hasmı bir küfür odağıdır.
Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ Kur'an-ı kerim'inde şöyle buyuruyor:
"De ki: O Allah bir tektir." (İhlâs: 1)
Hıristiyanlar ise: "Baba, oğul, kutsal ruh" diyerek üç ilâh kabul ediyorlar. Bu ne büyük bir sapmışlıktır.
Allah-u Teâlâ İhlâs Sûre-i şerif'inde kesin olarak beyan buyurmaktadır:
"Doğurmamış, doğurulmamıştır." (ihlâs: 3)
Hıristiyanlar ise: "İsa mesih Allah'ın oğlu" diyorlar. Bundan büyük cehalet mi olur?
Halbuki İsa Aleyhisselâm Kur'an-ı kerim'de haber verildiğine göre şöyle söylemiştir:
"Ben Allah'ın kuluyum. O bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı." (Meryem: 30)
Hıristiyanlar ise İsa Aleyhisselâm'ı ilâhlaştırdılar. Bu ne büyük dalâlettir.
Allah-u Teâlâ Kehf Sûre-i şerif'inin 4-5. Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyuruyor:
"Ve 'Allah çocuk edindi.' diyenleri uyarmak için. Bu hususta ne onların ne de atalarının bir bilgisi vardır. Ağızlarından ne büyük söz çıkıyor! Onlar yalnız ve yalnız yalan söylerler."
Hıristiyanlar, Hazret-i Allah'a evlât isnat ediyorlar. Bu ne büyük aymazlıktır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:
"Muhammed içinizden herhangi bir adamın babası değil, fakat o Allah'ın Resul'ü ve peygamberlerin sonuncusudur." (Ahzâb: 40)
Hıristiyanlar ise İncil'de haber verilmesine rağmen: "Biz İsa'dan ötesini tanımıyoruz." diyorlar.
Bunlar kendi kitaplarına dahi inanmıyorlar. Bu nasıl bir din anlayışıdır?
Hıristiyanlığa bugünkü teslis inancının sokan ve Hazret-i İsa'ya uluhiyet isnad eden fikirlerin babası Pavlus'tur.
Bugün hıristiyanların ilahi kitap olarak sahip çıktıkları İncil'in yaklaşık yarısı yahudi dönmesi Pavlus'un mektuplarından müteşekkildir.
"Yahudi dönmesi Pavlus Romalı bir hahamdı ve Hıristiyan olmadan önce bir çok Hıristiyana zulmetmişti. Hıristiyan olduktan sonra kiliseye yazdığı mektuplar İncil'in 27 kitabının hemen hemen yarısını oluşturuyordu. 'Tanrının oğlu' ve 'haç' Pavlus'un öğretilerinin temelini oluşturuyordu." (Us News and World Report, 20 Nisan 1992, sf. 70)
Hıristiyanlıktan dönme eski bir pastörün (papazın) dediği gibi"Pavlus'un cin fikirli mektupları iftiracılık, dedikoduculuk, kıskançlık, ispiyonculuk, casusluk öğretir." Özellikle bu mektuplar birçok tenakuz ve takiyyecilikle doludur.
"Hıristiyanlığa üçlemeyi sokan Aziz Pavlus, asıl adı Saul olan Tarsus'lu bir yahudidir. Aziz Pavlus, 'İsa bana inerek üçlemeyi öğretti' diyerek ortaya çıkmadan önce de Kudüs'te Kabbala öğretimi yapmaktaydı." (The Concised Atlas of the Bible, sf. 124)
Peygamberlere ve İsa Aleyhisselâm'a iman etmek İslâm dininin iman esaslarındandır. Biz Allah-u Teâlâ'nın gönderdiği bütün peygamberlere ve kitaplara inanırız.
"Hepsi Allah'a, meleklerine, Kitaplar'ına ve peygamberlerine iman ettiler. "O'nun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız..." derler." (Bakara: 285)
Allah-u Teâlâ bize böyle beyan buyuruyor. Biz İsa Aleyhisselâm'a ve ona indirilen bozulmamış İncil'e ve Allah'ın gönderdiği diğer bütün peygamberlere iman ederiz. İslam inancına göre İsa Aleyhisselâm Hazret-i Allah'ın büyük peygamberlerinden birisidir. Bakire Meryem'den babasız olarak dünyaya gelmiştir. Adem Aleyhisselâm nasıl ki babasız olarak yaratılmışsa İsa Aleyhisselâm'ın yaratılması da bu şekildedir. Nitekim bugünkü tıp ilminin ulaştığı seviye bu durumun kavranmasını daha kolay kılmaktadır. Hazret-i Allah beşeri sıfatlardan ve çocuk sahibi olmaktan münezzehtir.
Bu hakikatleri anlamak ve kabul etmek istemeyen yahudiler, İsa Aleyhisselâm hakkında, babasız dünyaya geldiğini bahane ederek "zina çocuğudur" dediler, iftira ettiler, hıristiyanların bir kısmı "ilâh" dediler, bir kısmı"ilâhın oğlu", bir başka fırka da "üçten biridir" dediler. Oysa hakikat Kur'an-ı kerim'de bildirildiği gibidir:
"Hiç şüphe yok ki, İsa'nın babasız dünyaya gelişi de Allah nezdinde Âdem'in durumu gibidir. Allah Âdem'i topraktan yarattı, sonra ona "Ol!" dedi, o da oluverdi." (Âl-i imrân: 59)
Allah-u Teâlâ'nın Meryem Vâlidemiz hakkındaki beyân-ı ilâhisi de şudur:
"Irzını korumuş olan İmrân kızı Meryem de bir misaldir. Biz ona ruhumuzdan üflemiştik. Rabb'inin sözlerini ve Kitaplar'ını tasdik etmişti. O bize gönülden itaat edenlerdendi." (Tahrim: 12)
Hıristiyanlar "Allah üçtür: Baba, oğul, ruhul kuds; Üç esas, üç şahıs olarak tek esastır." diyerek "Üç ilâh" anlayışına sapmışlardır. Bunun hangisi Allah'tır? Bu bâtıl bir zihniyet değil mi? Bu doğru mudur?
"Sizin için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Şüphesiz ki Allah ancak bir tek ilâhtır. O, çocuk sahibi olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. Vekil olarak Allah yeter." (Nisâ: 171)
İslâm dininin hak din olduğunu, Hazret-i Kur'an'ın Allah-u Teâlâ'nın indirdiği son kitabı olduğunu, Muhammed Aleyhisselâm'ın da Allah-u Teâlâ tarafından gönderilmiş hak ve son bir peygamber olduğunu biliyorsunuz, ancak inkâr etmekte inat ediyorsunuz.
"Ey ehl-i kitap! Niçin hakkı bâtıla karıştırıyor ve bile bile hakkı gizliyorsunuz?" (Âl-i imrân: 71) Allah-u Teâlâ size sesleniyor.
Ey okuyucu! Bile bile hakkı, hakikati gizleme. Hidayete gözlerini kapama. İnkârda inat etme.
Allah-u Teâlâ Kur'an-ı kerim'inde, Nisâ sûre-i şerif'inde yine size sesleniyor:
"Allah'a ve peygamberlerine inanın. (Allah) üçtür demeyin!" (Nisâ: 171)
Allah'ın bir olduğuna, her türlü beşeri sıfattan münezzeh olduğuna iman edin. Allah-u Teâlâ'ya çocuk isnad etmek çok büyük bir zulümdür, büyük bir inkârdır:
"'Rahman çocuk edindi' dediler. Andolsun ki siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız. Onlar o Rahman olan Allah'a çocuk iddia ettiler diye, bu sözden dolayı neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak, dağlar dağılıp çökecekti. Halbuki Rahman olan Allah'a çocuk isnat etmek aslâ yakışmaz." (Meryem: 88-92)
Yaratma ile üretme arasındaki farkı anlayamıyor musunuz? Doğurma ve doğmanın, her şeyden önce bir yaratmaya bağlı olduğunu düşünemiyor musunuz? Gözleriniz bu kadar kör mü?
Bu bir şirk değil midir?
"Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktirler." (Tevbe: 28)
Halbuki Kur'an-ı kerim'de beyan buyurulduğuna göre İsa Aleyhisselâm şöyle söylemişti:
"Allah benim de Rabb'imdir, sizin de Rabb'inizdir. Artık ona kulluk edin, bu doğru yoldur." (Zuhruf: 64)
İsa Aleyhisselâm böyle buyuruyor, hıristiyanlar ise onu Allah yerine koyuyorlar, ilâh kabul ediyorlar. Bu iftiranız karşısında İsa Aleyhisselâm size sahip çıkar mı? Allah-u Teâlâ'nın huzuruna hangi yüzle çıkacaksınız? Mahlûktan Allah olur mu? Ne kadar sapmış olduğunuzu görmüyor musunuz?
"Halbuki Mesih onlara demişti ki:
Ey İsrâiloğulları, benim de Rabb'im sizin de Rabb'iniz olan Allah'a kulluk edin.
Kim Allah'a ortak koşarsa, muhakkak ki Allah ona cenneti haram kılar.
Varacağı yer ateştir, zâlimlerin yardımcıları yoktur." (Mâide: 72)
İsa Aleyhisselâm size hitap ediyor, Allah'a ortak koşmaya devam ederseniz, cehennemde ebedi kalacağınızı söylüyor. Hala uyanmayacak mısınız?

Allah-u Teâlâ İsa Aleyhisselâm'ın bir diğer beyanını Kur'an-ı kerim'de bize şöyle haber veriyor:
"Ben Allah'ın kuluyum. O bana Kitap verdi ve beni peygamber yaptı." (Meryem: 30)
Hıristiyanlar ise hâşâ İsa Aleyhisselâm'ı Allah olarak kabul ediyorlar. İsa Aleyhisselâm; "Ben Allah'ın oğlu değilim, kuluyum. Ben Allah değilim, O'nun peygamberiyim, elçisiyim." diyor. Hıristiyanlar bir mahlûku Allah yaparak kayıyor, bu mübarek peygambere iftira atıyor, yoldan çıkıyorlar. Hâşâ insandan Allah olur mu? Bu ne kadar büyük bir inkârdır.
İsa Aleyhisselâm'a uluhiyet isnad edenler hakkında Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyuruyor:
"'Allah, Meryemoğlu Mesih'tir.' diyenler gerçekten kâfir olmuşlardır." (Mâide: 72)
"Andolsun ki: 'Allah üç ilâhtan üçüncüsüdür.' diyenler kâfir olmuşlardır." (Mâide: 73)
"Allah üç ilâhtan üçüncüsüdür." demek, hem "Üç" kelimesi, hem de "Üçüncü" kelimesi itibariyle olmak üzere iki yönden katıksız şirktir. Bir ilâhtan başka ilâh olmadığı halde üç ilâh farzetmek, bir olan Allah'ın hakkını inkârdır, zulümdür. "Allah üç" demek gibi bir çelişkidir.
"Oysa bir tek ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer bu dediklerinden vazgeçmezlerse elbette onlardan inkâr edenlere çok acıklı bir azap dokunacaktır." (Mâide: 73)
Bu gibi sözlerden ve teslis inancından vazgeçmeyenlere Allah-u Teâlâ açıkça küfür damgası vurmuştur. Onlar en şiddetli bir azapla azaba uğrayacaklardır.
"Meryem oğlu Mesih ancak bir peygamberdir." (Mâide: 75)
İlâh değildir. Ancak Allah-u Teâlâ'nın delil ve fermanı ile gönderdiği bir elçi, bir tebliğci, bir peygamberdir. Allah-u Teâlâ hususi olarak bazı peygamberlere mucizeler verdiği gibi, ona da doğruluğunu göstermek için apaçık bazı mucizeler vermiştir. Eğer Allah-u Teâlâ İsa Aleyhisselâm vasıtası ile ölüleri diriltti ise, şüphesiz ki Musa Aleyhisselâm vasıtasıyla âsâya can verdi ve âsâ sürünen bir yılan oldu. Bu ötekinden daha hayret vericidir. Eğer İsa Aleyhisselâm babasız yaratıldıysa, şüphesiz Âdem Aleyhisselâm hem anasız hem babasız yaratılmıştır. Bu daha şaşırtıcıdır. Bunların hepsi Allah katındandır. Musa Aleyhisselâm ve İsa Aleyhisselâm ancak Allah-u Teâlâ'nın yaratıcı kudretinin tecelli yerleri ve vasıtalarıdır.
İsa Aleyhisselâm ilk olarak gelmiş bir peygamber de değildir:
"Ondan önce de nice peygamberler gelip geçmiştir. Annesi de sıddîka (çok doğru) bir kadındı. Her ikisi de yemek yerlerdi." (Mâide: 75)
Allah-u Teâlâ İsa Aleyhisselâm ve Meryem Validemiz hakkında "yemek yerlerdi" buyuruyor. Yani İsa Peygamber yerdi, içerdi, gezerdi, bir insandı çünkü. Böyle bir kimse Allah olur mu? Allah öyle bir Allah ki ne evveli var, ne de sonu var.
"O Evvel'dir, Âhir'dir, Zâhir'dir, Bâtın'dır. O, her şeyi bilendir." (Hadid:3)
Allah-u Teâlâ İsa Aleyhisselâm hakkında gerçek dışı beyan ve inançlarda ısrar eden ehl-i kitabın bu müfrit telâkkilerini reddeder. Hıristiyanların Allah'ı bırakıp İsa Aleyhisselâm'a tapacak kadar onun hakkında aşırı tazimde bulunmak suretiyle düştükleri sapmışlıklarını anlatarak şöyle buyurur:
"Ey Ehl-i kitap! Dininizde taşkınlık etmeyin. Allah hakkında ancak gerçeği söyleyin." (Nisâ: 171)
Onu ancak yüksek sıfatlarıyla, güzel isimleri ile nitelendirin. O'na bir eş ve bir çocuk veya buna benzer zatına yakışmayan şeyleri nispet etmeyin.
"Meryem oğlu İsa Mesih, Allah'ın peygamberidir." (Nisâ: 171)
O sadece Allah-u Teâlâ'nın seçkin peygamberlerinden bir peygamberdir, sizin iddia ettiğiniz gibi Allah'ın oğlu değildir.
"Meryem'e ulaştırdığı kelimesidir." (Nisâ: 171)
O'nun taraf-ı izzetinden tecelli eden bir emirdir. "Ol" emr-i şerifiyle var olmuştur.
"Ve O'ndan bir ruhtur." (Nisâ: 171)
Kendisinin yaratmasıyla meydana gelen bir ruhtur. O'nun "Kün" emri ile bir mucize olarak vücuda getirdiği için kendisine bir şeref olmak üzere "Kelimetullah" denilmiştir. Bu ruhun Allah-u Teâlâ'ya izafe edilmesi şerefini yükseltmek içindir. Allah-u Teâlâ onunla birçok ölü kalplere hayat vermiştir.
Şu hâlde;
"Allah'a ve peygamberlerine inanın. (Allah) üçtür demeyin. Sizin için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Şüphesiz ki Allah ancak bir tek ilâhtır. O, çocuk sahibi olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. Vekil olarak Allah yeter." (Nisâ: 171)
İsa Aleyhisselâm kendisine insan olmanın dışında bir sıfat yakıştırmak isteyenlere kul olduğunu hatırlatmak ihtiyacı duymuş ve:
"Ben ancak Allah'ın kuluyum." buyurmuştur. (Meryem: 30)
Muhataplarına: "Beni ilâh edinin." dememiş, bilakis:
"Şüphesiz ki Allah benim de Rabb'im, sizin de Rabb'inizdir. O'na kulluk edin. İşte doğru yol budur." diye nasihatte bulunmuştur. (Meryem: 36)
Allah-u Teâlâ Tevhid akidesini temelinden yıkan "Üç ilâh (Teslis)" inancının doğuracağı elim akıbeti haber vermektedir. Allah'tan başka iki ilâh edinenlerle İsa Aleyhisselâm ilâhî huzurda yüz yüze getirilecekler, Allah'a ve Peygamber'ine iftira edenler hak ettikleri cezayı göreceklerdir.
Allah-u Teâlâ, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize hitap ederek bir Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
"De ki: Rahman'ın çocuğu olsaydı, ona kulluk edenlerin ilki elbette ben olurdum.
Göklerin ve yerin Rabb'i, arşın da Rabb'i olan Allah, onların vasıflandırdıkları noksan sıfatlardan münezzehtir.
Bırak onları! Kendilerine vaad edilen günlerine kavuşuncaya kadar dalsınlar, oynayıp dursunlar." (Zuhruf: 81-82-83)
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle beyan buyurmaktadır:
"İman edip sâlih ameller işleyenleri, karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, size Allah'ın apaçık âyetlerini okuyan bir Peygamber göndermiştir." (Talâk: 11)
Karanlıklardan aydınlığa çıkmak iman ile mümkündür. İman ise Allah-u Teâlâ'nın "Peygamber"ine tâbi olmakla mümkündür. Zira Allah-u Teâlâ başka bir yol tayin etmemiştir. Peygamber'ine -sallallahu aleyhi ve sellem- iman etmeyen Allah-u Teâlâ'ya iman etmemiş demektir. Kâfirdir. Karanlıktadır, necistir.
"İnkâr edip kâfir olanların dostları ise Tağut'tur. Onları nûrdan alıp karanlıklara götürür. İşte onlar cehennemliklerdir, orada ebedî kalacaklardır." (Bakara: 257)
İmanın nûr ile ifade edilmesinden daha derin ve şümullü bir tabir bulunamaz. Küfrün ise zulümat ile ifade edilişi de aynıdır. Hakk'ın nûrundan başka bütün yollar hiç şüphe yok ki zulümatın tâ kendisidir.

Allah-u Teâlâ hiçbir müminin kendi yolundan başka yollara gitmesine asla izin vermez.
Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurur:
"Allah ve Peygamber'i bir işe hüküm verdiği zaman, mümin bir erkekle mümin bir kadın için artık o işte kendi arzularına göre seçme hakkı yoktur. Allah'a ve Peygamber'ine baş kaldırıp isyân eden kimse hiç şüphesiz ki apaçık bir şekilde sapıklığa düşmüş olur." (Ahzab: 36)
Resulullah Aleyhisselâm'ın verdiği hüküm, Allah-u Teâlâ'nın verdiği hükümdür. Çünkü o, hevâ ve hevesine uyarak konuşmaz.
Bu Âyet-i kerime hususi bir hadise hakkında nâzil olmakla beraber hükmü umumidir. Buradaki emir ve talimat kıyamete kadar geçerlidir.
Hiçbir müslüman fert ve milletin, Allah-u Teâlâ'nın ve Peygamberi'nin hüküm verdiği bir hususta kendi isteğine göre seçme hakkı yoktur. Müslüman kalmak, müslümanca yaşamak ve müslüman olarak ölmek isteyen bir kimse mutlaka Allah-u Teâlâ ve Resulü'nün emir ve arzusuna boyun eğmek, "İşittim ve itaat ettim!" demek zorundadır. Boyun eğmeyi kabul etmezse, ne kadar müslüman olduğunu iddiâ etse de boştur. Bu gibi kimseler İslâm dairesinden çıkmış, kalbinde imandan bir eser kalmamıştır.
İman etmeyen kâfir ve münâfıklar murdar ve necistir. Neden? Çünkü Cenâb-ı Hakk böyle buyuruyor, iman edenlere duyuruyor:
"Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir necis (pislik)tir." (Tevbe: 28)
Pistir; abdest almaz, gusül etmez.
"Onlar murdardır." (Tevbe: 95)
Bütün Peygamber Efendilerimiz bulundukları kavme gönderilmiş iken Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bütün insanlığa gönderilmiştir. Son peygamberdir.
"Muhammed içinizden herhangi bir adamın babası değil, fakat o Allah'ın Resul'ü ve peygamberlerin sonuncusudur." (Ahzâb: 40)
Bütün Peygamber Efendilerimiz gönderilmiş oldukları kavme onu tanıtmışlar ve ona iman etmeyi iman şartı olarak sunmuşlardır.
"Allah vaktiyle peygamberlerden kesin söz almıştı. 'Celâlim hakkı için, size kitap ve hikmet verdim. Sizde olan o kitap ve hikmeti tasdik edip doğrulayan bir peygamber gelecek. Ona mutlaka iman edeceksiniz ve mutlaka ona yardımda bulunacaksınız. Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?' demişti.
Onlar da: 'Kabul ettik.' demişlerdi.
Allah da: 'O halde şâhit olun, ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım.' buyurmuştu." (Âl-i imrân: 81)
Binaenaleyh Resulullah Aleyhisselâm devrinde olsun, bugün olsun onun geleceğine dair bilgi ellerinde mevcuttur. O günkü haham ve rahipler onun geleceğini etraflarına duyurup durdukları gibi bugünkü tahrif edilmiş İncil'de ve ellerindeki kitaplarda dahi ona dair işaretler hala mevcuttur. Ancak onlar küfürde kalmayı tercih ettiler. Bilmediklerinden değil, bile bile.
"Kendilerine kitap verdiklerimiz onu, öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizlerler." (Bakara: 146)
Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"Varlığım kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki; bu ümmetten yahudi olsun hıristiyan olsun, kim benim peygamberliğimi duyar da benim getirdiğime iman etmeden ölürse mutlaka cehennemliklerden olur." (Müslim: 153)
Onu yücelten Allah-u Teâlâ'dır. Öyle ki Resulullah Aleyhisselâm'a yapılan itaati kendisine yapılan itaat, ona duyulan sevgiyi kendisine olan sevgi, ona olan düşmanlığı ise kendisine olan düşmanlıkla bir tutmuştur.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Resulüm! Onlara söyle: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." (Âl-i imran: 31)
Ona Hazret-i Allah değer vermiş ve bütün insanlara Resul'üne iman edip itaat etmelerini, tazim ve saygı göstermelerini emretmiştir:
"(Ey insanlar)! Allah'a ve Peygamber'ine inanasınız, ona yardım edesiniz, onu büyük tanıyıp saygı gösteresiniz." (Fetih: 9)
Binaenaleyh Sebeb-i Mevcudat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e Allah-u Teâlâ'nın verdiği değeri verenler değer bulmuştur, vermeyenler ise imandan da, İslâm'dan da, feyz-i İlâhî'den de mahrum olmuşlardır.
İtaat etmeyenlere ise en çetin azapla azab edeceğini beyan buyurdu:
"İnkâr edenler ve Peygamber'e baş kaldırmış olanlar, kıyamet günü hak ile yeksan olup yerin dibine geçirilmeyi ne kadar isterler ve Allah'tan hiçbir söz gizleyemezler." (Nisâ: 42)
Allah-u Teâlâ bu Âyet-i kerime'de Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin Hadis-i şerif'lerini inkâr edenlerin, onları inkâr etmekle kâfir olunmaz diyenlerin, onun emr-i şerifine muhalefet edenlerin, Ferman-ı ilâhi'yi hafife alanların akibetlerini açık açık beyan buyuruyor.
"Allah'a, Peygamber'ine muhalefette bulunanlar, kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılacaklardır. Halbuki biz apaçık âyetler indirmişizdir. Kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır." (Mücâdele: 5)
Kendilerinden önce Allah'a ve Peygamberlere muhalefet ettikleri için zillete düşürülüp alçaltılan kâfir ve münâfıkların yardımsız bırakıldıkları gibi, Muhammed Aleyhisselâm'a muhalefet edenler de yardımsız bırakılıp alçaltılacaklardır.

O alçalma ne kötü bir şeydir ki cehennemde azapları hiç de hafifletilmeyecektir. Kimisi yılan gibi sürüne sürüne, kimisi zincirlere vurulup bağlanarak, kimisi çeşitli çeşitli azaplarla azap göreceklerdir.
"Onlar bilmezler ki, kim Allah ve Resul'üne karşı koyarsa, onun için içinde ebedi kalacağı cehennem ateşi vardır.
Bu ise büyük bir rezilliktir." (Tevbe: 63)
Onlar bütün insanların gözü önünde rezil edileceklerdir.
Cehennemde kendileri için ne bir umut ışığı vardır ne de azaplarında bir gevşeme ve hafifleme söz konusudur.
"Kim Allah'a ve Peygamber'ine karşı koyarsa, bilsin ki Allah'ın cezası çok şiddetlidir." (Enfâl: 13)
Bu korkunç azab, onların Allah ve Resul'ünün emirlerine muhalefet ve isyan etmeleri sebebiyle başlarına gelmektedir.
"Kim Allah'a ve Peygamber'ine isyan ederse, ona içinde sonsuz ve temelli kalacakları cehennem ateşi vardır." (Cin: 23)
Resulullah Aleyhisselâm'a düşmanlık eden Rabb'ine düşmanlık etmiş, onu seven ve itaat eden de Rabb'ini sevmiş ve itaat etmiş olur. Bundan dolayı da Resulullah Aleyhisselâm'a isyan etmenin Allah-u Teâlâ'ya isyan etmek demek olduğu anlaşılmış oluyor.
"Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin, karşı gelmekten çekinin. Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki Peygamber'imizin vazifesi sadece açıkça duyurmak ve bildirmektir." (Mâide: 92)
O şerefli peygamber bu tebliğ vazifesini en güzel bir şekilde yerine getirmiştir. Sizlerin ise herhangi bir itirazda bulunmaya hakkınız kalmamıştır.
İznik Konsili tahrif edilmiş İncillerin ve Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ı hâşâ Tanrı'nın oğlu kabul eden teslis inancının ilan edildiği, diğer bir ifade ile küfrün resmileştiği toplantının adıdır.
"Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği bir dini ortaya koyan ortakları mı var? Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhâl aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz ki kâfirlere can yakıcı bir azap vardır." (Şûrâ: 21)
Bu toplantıya kadar hıristiyanlar arasında çeşitli fikirler, teolojik tartışmalar ve çeşitli İnciller vardı. Sayıları tam belli olmamakla beraber tevhid inancı üzere olan hakiki İsevîler vardı.

İsa Aleyhisselâm'ın getirmiş olduğu tevhid dinini bozarak, İncil'i tahrif eden, hıristiyanlığa teslis inancını sokan Pavlus'tur. Pavlus'un bu sapkın itikadını her hıristiyan benimsemiş değildi. Ortaya farklı İnciller çıktı. Hazret-i İsa'nın hâşâ Baba'nın (Tanrının) oğlu olduğunu kabul edenler arasında bile bunun mahiyeti hakkında fikir ayrılıkları vardı.
Roma'nın ilk hıristiyan imparatoru I. Konstantin putperest inancına benzeyen teslis inancını benimsedi. Konstantin'in de zorlamasıyla bu tartışmaların sona erdirilmesi için İznik Konsili toplandı. İmparatora yaranmak, dünyevi saltanat ve ikbalini artırmak isteyen papazların onayı ile meşhur konsil kararları alındı.
İznik Konsili'nde teslis inancının dışındaki inançlar ve bugün hıristiyanların elinde bulunan tahrif edilmiş yahudi dönmesi Pavlus'un mektupları ile dolu 4 İncil dışındaki İnciller din dışı ilan edildi.
"Şeytan onlara yaptıkları işleri güzel gösterip, onları doğru yoldan çıkardı." (Ankebût: 38)
Roma İmparatorlarının bu bozulmuş dini benimsemesi sebebiyle hakiki müslüman İsevîler baskı ve zulme maruz kaldı, inançlarını gizlice yaşamak zorunda kaldı. Bunlar âhir zaman peygamberini, Resulullah Aleyhisselâm'ın zuhurunu bekliyorlar ve inanıyorlardı. Selman-ı Farisi -radiyallahu anh- Hazretleri'nin hayat hikâyesi bunun en bariz bir delilidir. Zamanla bu tevhid cemaatinin sayıları iyice azalıp yok oldu. Nihayet Allah-u Teâlâ âhir zaman peygamberini, Peygamberimiz Muhammed Mustafa -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'i peygamberlerin sonuncusu ve tevhid inancının, İslâm dininin peygamberi olarak insanlığa gönderdi.
Kelâm-ı kadim'inde:
"'Allah, Meryem oğlu Mesih'tir.' diyenler gerçekten kâfir olmuşlardır. Halbuki Mesih onlara demişti ki: 'Ey İsrailoğulları! Benim de Rabb'im, sizin de Rabb'iniz olan Allah'a kulluk edin. Kim Allah'a ortak koşarsa, muhakkak ki Allah ona cenneti haram kılar. Varacağı yer ateştir, zâlimlerin yardımcıları yoktur.'" buyurdu. (Mâide: 72)
Binaenaleyh İznik Konsili hıristiyanların tevhid akidesinden sapıp küfür üzere bozulmuş bir dine sahip olmalarının en büyük bir dönüm noktasıdır.

Bir tevhid dini mensubu için İznik Konsili büyük bir hicrandır. Küfrün kabul edilip resmileştirildiği bir yüz karasıdır.
Vatikan bu yüz karası toplantının ve bu toplantıda alınan küfür kararlarının, bugüne kadar gelen bu sapkın küfür inancının mücessem bir temsilcisi ve yayıcısıdır. Bütün gayreti insanları küfre sokmak, Allah'a attıkları iftirayı bütün insanlığa kabul ettirmektir.
"Şüphesiz ki Allah katında, yeryüzünde yürüyen canlıların en kötüsü kâfir olanlardır. Artık onlar iman etmezler." (Enfâl: 55)
28 Kasım'da İznik'te yaptıkları ayine Katolik, Ortodoks, Süryani, Kıpti, Ermeni, Malankara, Protestan ve Anglikan kiliselerinden din adamları katıldı. Hepsi 325 yılındaki İznik Konsili'nde kabul edilen "Teslis itikadı"nı tekrar ettiler. Papa "Bu iman bildirisi tam bir birlik yönünde ilerleyen hıristiyanlar için temel önemdedir." dedi ve "Hıristiyan dünyasında yüzyıllardır süren ayrılıkların aşılması" çağrısı yaptı.
Hepsi de 1700 yıl önce İznik Konsili'ne kimlerin katıldığını, hangi görüşlerin tartışıldığını, Tevhid inancını müdafa eden, İsa tanrı değildir diyen Arius'un ve onunla birlikte konsil kararlarına imza atmayan din adamlarının aforoz edildiğini biliyorlar. (Arius ile birlikte Nikomedialı Eusebius, Nicealı Thiognis, Marmaricalı Theonas, Chalcedonlu Maris ve Ptolemaisli Secundus, İznik Konsili'nde İsa'yı tanrı kabul eden inanç esasları metni imzalamamışlar, bu yüzden aforoz ve sürgün edilmişlerdir. Arius'un daha sonra öldürüldüğü bilinmektedir. (Toplantıya 2000'in üzerinde piskoposun katıldığı, fakat bunlardan sadece 318'inin konsilin iman metnini kabul ettiğine dair rivayetler vardır.)
Ve bugünkü papazlar hâlâ İznik'te toplanıp 325 yılında İznik Konsili'nde alınan küfür itikadını benimsediklerini beyan ve tekrar ediyorlar.
Hem 1700 yıllık küfür inancını azimle devam ettiriyorlar, hem de küfürde birlik olmak için çalışıyorlar.
Bu birlik Allah'ın gadap ettiği bir birliktir, küfür birliğidir, haçlı birliğidir.
Bugünkü ve 1700 yıldır gelip geçen milyarlarca hıristiyanın küfür içinde kalmasının mesuliyeti boyunduruğu bu papaların, patriklerin ve papazların boynundadır.
Bu ne büyük bir yüktür, ne korkunç bir mesuliyettir?
"Böylece onlar kıyamet gününde hem kendi günahlarını tam olarak yüklenirler, hem de bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarının bir kısmını yüklenirler. Dikkat edin! Yüklendikleri yük ne kötüdür!" (Nahl: 25)
"Onlar kendi yüklerini, kendi yükleriyle beraber daha nice yükleri taşıyacaklar ve uydurdukları şeylerden kıyamet günü mutlaka sorguya çekileceklerdir." (Ankebût: 13)
"O zaman küfür öncüleri azabı görünce kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşıp giderler ve aralarındaki bütün bağlar kopar." (Bakara: 166)
Ey hıristiyanlar! Yarın mahşer gününde "Bizi bu papazlar aldattı" diyerek kurtulabileceğinizi mi zannediyorsunuz?
"Onlara uyup arkalarından gidenler: 'Ah ne olurdu, bir daha dünyaya gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşmış olsaydık!' derler. Böylece Allah onlara bütün yaptıklarını hasretler ve pişmanlıklar halinde gösterecektir. Onlar cehennemden çıkmayacaklardır." (Bakara: 167)
Ey müslümanlar!
Bir müslümanın; Vatikan'ın ve bütün kiliselerin bugünkü küfür inancının miladı olan 1700 yıl önceki bir toplantı İznik'te yapıldı diye sevinmesi asla câiz değildir. Küfre en ufak sempati anlamına gelecek bir tavır, bir niyet kişinin imanını alır götürür. Tevbe etmesi lâzımdır.
"Allah'a ve ahiret gününe inanan bir milletin; babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa, Allah'a ve Peygamber'ine muhalefet eden kimselere sevgi beslediklerini göremezsin.
Onlar o kimselerdir ki Allah imanı kalplerine yazmış ve onları kendinden bir ruh ile takviye edip desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar Allah'ın hizbi (partisi)dir. İyi bilin ki kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah'ın hizbi (partisi)dir." (Mücâdele: 22)
Vatikan'ın katoliklere öğrettiği küfür itikatlarından birisi de papaya bir uluhiyet isnad etmeleri; papanın masum olduğuna, yanılmayacağına, hata yapma ihtimalinden korunduğuna, her sözünün hıristiyanlık dininin bir hükmü olduğuna inanmalarıdır.
Bu itikat 1870 I. Vatikan Konsilinde evrensel olarak kabul ve ilan edilmiştir.
Yanılmazlık doktrini sadece papa için değil, tüm kilise için oluşturulmuş bir doktrindir. II. Vatikan Konsilinde kilisenin yanılmazlık sıfatının kullanılmasında tüm piskopos sınıfının yetkili olduğu açıklanmıştır.
Bu bir küfür değil midir?
Bu küfrü Vatikan doğrudan ilan etmiş iken, diğer kiliseler, ortodoks ve protestanlar da bu hükmün içindedir.
Zira Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i rableri olarak kabul ettiler. Oysa kendilerine, bir olan Allah'a ibadet etmeleri emredilmişti." (Tevbe: 31)
Bu Âyet-i kerime'nin mânâsını bizzat Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz kendisi açıklamıştır.
Şöyle ki:
Daha önceleri hıristiyan olan Adiy bin Hâtim boynunda gümüşten bir haç olduğu halde, İslâm hakkında bilgi edinmek niyetiyle Medine'ye gelmişti. Şüphelerini gidermek için Resulullah Aleyhisselâm'a bazı sorular sordu. "Bu âyet bizi âlimlerimizi, rahiplerimizi rabler edinmekle suçluyor. Halbuki biz onları kendimize rabler edinmeyiz. Bunun mânâsı nedir." dedi.
Resulullah Aleyhisselâm "Onlar helâli haram kıldılar, haramı helâl kıldılar. Siz bunu öylece kabul etmiyor muydunuz?" diye sorunca Adiy "Evet böyledir." diye tasdik etti. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"İşte bu sizin onları rabler edinmenizdir." buyurdu. (İbn-i Kesir)

Ey hıristiyanlar! Bu kadar Rabbiniz varken, Allah'a "Baba" diye hitap edip oğul isnad etmiş iken "Rabb'imiz Allah'tır" demeye hakkınız yoktur.
Sizin Rabbiniz rahipleriniz, papalarınız, papazlarınız, patriklerinizdir.
Çünkü Allah-u Teâlâ'nın açık hükmü varken, sen bu açık hükmü dinlemiyorsun, onları dinliyorsun, onu hâşâ ilâh olarak kabul ediyorsun.
Bu Hadis-i şerif, Allah'ın Kitab'ını kenara iterek, haramı helâl, helâli haram yapanların nefislerini ilâh ve rab ittihaz ettiklerini, onlara uyup peşinden gidenlerin de onları rabler edindiklerini göstermiş olmaktadır. Allah'a inandık deseler bile, bu iddialarının inandırıcı olmadığı ortadadır.
Bu Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif aynı zamanda müslümanlar için de büyük bir ikazdır. Kim ki kendi imamının dinde olmayan hükmünü kabul ederse onun rabbi o olmuştur. Allah-u Teâlâ'yı bırakıp imamına iman ettiği için.
Nitekim diğer bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldı, birinden başka hepsi cehennemdedir. Hıristiyanlar yetmiş iki fırkaya ayrıldı, birinden başka hepsi cehennemdedir. Ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır, birinden başka hepsi cehennemdedir. O bir fırka-i nâciye ise benim ve ashabımın üzerinde gittiğimiz yolda gidenlerdir." (Ebu Davud, Tirmizî)
Bir müslümanın nerede olduğuna çok dikkat etmesi gereken bir zamandayız.
"Onlar ve azgınlar tepetakla oraya atılırlar.
İblis'in bütün askerleri de." (Şuarâ: 94-95)
Hıristiyanların bir küfür inancı da "Günah çıkarma"dır. Tevbe edenin tevbesini kabul etme yetkisi tamamen Allah'a ait iken, hiçbir peygamberde dahi bu yetki yokken, bir hıristiyan ne günah işlerse işlesin gelip günah çıkartabilir. Dikkat ederseniz ismi tevbe etmek değildir, tevbekârın kiliseye gelip kapalı kapılar ardında papaza günahını itiraf ederek papazın onu günahtan arındırmasıdır.
Hıristiyan inancında günahlarınızı bir ruhaniye (ruhban sınıfına atanmış bin papaza) itiraf etmek şarttır. Zira bunlara göre Rab ittihaz ettikleri İsa mesih tek aracıdır ve bu aracıya müracaat da ancak kiliseye müracaatla mümkündür. Bu inanca göre Rabbden yani aracı ruhbanlardan, papazlardan bağışlanmanızı talep etmediğiniz sürece, günahlarınız bağışlanmaz.
Diğer bir küfür itikatları da hıristiyanların günahlarının bedelini ödemek için Rab İsa'nın kendilerinin yerine çile çekmiş olduğuna inanırlar. "Rab günahlarımızı bağışlamayı çok istiyor, günahlarımızı bağışlamak için "yanıp tutuşuyor", bu nedenle insan oldu, çile çekti, çarmıha gerildi ve dirildi." derler.
Bu inanca göre "Kendi kanıyla çarmıhın üstünde bedelini zaten ödemiş olan Rab" bir hıristiyanların günahlarınıı bağışlamak için onların kararını beklemektedir. Bu kararı Rabbe bildirmenin tek yolu da papazlara günahları itiraf etmektir.
Bu ruhban sınıfının nasıl bir sapkın itikat vaz ettiklerini buradan görebilirsiniz. Hem Rab ittihaz ettikleri Hazret-i İsa'nın kendi kanıyla canıyla, çarmıha gerilerek onların yerine günahlarının bedelini ödediğini iddia ederler. Hem de dini kendi tekellerine almak için yine de günahtan kurtulmak için kiliseye gelip bize günah çıkartmanız şarttır, çünkü bize gelmezseniz talebiniz Rabb'e ulaşmaz derler.
Katolik, ortodoks, protestan arasında bir çatışma vardır ama dini ve Tanrı'ya ulaşmayı kilisenin tekeline alma hususunda hepsi aynıdır. Başka türlü ulaşamazsınız derler.

Hiç mi akıl etmiyorsunuz?
"Onlar Kur'an'ı gereği gibi düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından indirilseydi, içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı." (Nisâ: 82)
Hırsız geliyor, katil geliyor, sapık geliyor, papaza günahını itiraf ediyor ve arınmış oluyor. Üstelik Yunanistan gibi bazı ülkelerde kanun var, mahkeme bile papazı suçluların yakalanması için zorlayamıyor. Niye? Papaz bu itirafları gizleyecek. Vatikan'ın kanunlarında bile yeri var. Papaz bu itirafları, çok büyük suç bile olsa gizlemek zorunda. Hiç mi düşünmüyorsunuz?
Papaza gelenin tevbesi kabul edilecek, gelmeyenler tevbe etmemiş olacak. Böyle aymazlık nerede görülmüş?
Bunlar hâşâ Allah'ı da kendi tekellerine almışlar.
Oysa:
"Allah dilediğinin tevbesini kabul eder." (Tevbe: 15)
Ve bu Allah'a aittir, peygamberler bile bu hususta acizdir:
"De ki: 'Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana da size de ne yapılacağını bilmem. Ben ancak bana vahyedilene uyarım ve ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.'" (Ahkâf: 9)
Enes -radiyallahu anh- buyurur ki:
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu duâyı çok yapardı:
"Ey kalpleri çeviren Allah'ım! Kalbimi dinin üzerine sabit kıl!"
Ben bir gün kendisine:
"Yâ Resulellah! Biz sana ve senin getirdiklerine inandık. Sen bizim hakkımızda korkuyor musun?" dedim.
Bana şöyle cevap verdi:
"Evet! Kalpler, Rahman'ın iki parmağı arasındadır. Onları istediği tarafa çevirir." (Tirmizî: 2141)
Hatta Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in:
"Ey kalpleri çeviren Allah'ım! Kalblerimizi senin taâtına çevir." diye nizayı vardır. (Buhari)
Oysa bu papalar ahireti de dünyayı da tekellerine almışlar, kendileri tanrı olmuşlar cenneti bağışlanmayı dağıtıyorlar. Allah'a inanıyorum deyip de böyle bir akılsızlık olabilir mi?
Aklın en büyük desteği dindir. Akl-ı selim, din ile birleştiği zaman, Hakk ve hakikati tasdik eder ve Allah-u Teâlâ'nın methine mazhar olur.
"O kullarım ki, sözü işitip de onun en güzeline uyarlar. İşte bunlar Allah'ın kendilerine hidayet ettiği kimselerdir. İşte bunlar öz akıl sahiplerinin tâ kendileridir." (Zümer: 18)
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"Sizden hiç kimse amel ve ibadeti ile kurtulamaz." buyurdu.
Sahâbe-i kiram -radiyallahu anhüm-:
"Sen de mi yâ Resulellah?" diye sordukları zaman ise şöyle buyurdu:
"Evet ben de. Meğer Allah-u Teâlâ rahmeti ve fazlı ile beni koruya." (Müslim: 2816)
Câbir -radiyallahu anh-den rivâyet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şu şekilde duâ edilmesini tavsiye etmişlerdir:
"Allah'ım! Senin bağışlaman benim günahımdan daha geniştir. Rahmetin benim yanımda amelimden daha ümit vericidir." (Hâkim)
Kula düşen şudur: Hazret-i Allah'a muhtaç olduğunu bilecek, O'ndan isteyecek, O'na sığınacak, O'na yalvaracak, O'na boyun bükecek, gözyaşı dökecek, O'nu bilecek başka bir şey bilmeyecek.
Şeytan işini kadere havale etti, kâfir oldu. Âdem Aleyhisselâm Cenâb-ı Hakk'a sığındı, Cenâb-ı Hakk da onu affetti.
Hıristiyanlar ise papazlara havale ediyor. Papazlar olmazsa tevbe edip günahlarından kurtulamayacaklarına inanıyorlar. Kelin merhemi olsa başına sürer.
Dinde tevbenin önemi ve yeri çok büyüktür. Tevbeleri kabul edecek olan ancak ve ancak Hazret-i Allah'tır:
"Onlar Allah'ın öyle kullarıdır ki, çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı zikrederek hemen günahlarının affedilmesini isterler. Günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir?
Bir de onlar işledikleri günah üzerinde bilip dururken ısrar etmeyenlerdir." (Âl-i imrân: 135)
"En büyük tedbir Hazret-i Allah'a yönelmektir. Sonra da verdiği aklı kullanmaktır.
Her hususta Hazret-i Allah'a yönelmek, ağlamak ve korkmak lâzımdır. O, niyet-i halis, azmi çok ve Hazret-i Allah'a yöneleni destekler." (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Bu papalar ve papazlar ise kendilerini araya koymuşlar, kendilerini Allah yerine koymuşlar.
Ey papazlar, ey hıristiyanlar!
Sizi gerçek kurtuluşa ve hidayete dâvet ediyoruz. Bu küfürden ne zaman döneceksiniz?
"Bununla beraber kâfirlikten vazgeçip tevbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse, artık onlar dinde kardeşlerinizdir. Biz bilen bir kavme âyetlerimizi böyle açıklıyoruz." (Tevbe: 11)
Vatikan demek para demektir. Çok büyük mülkleri, arazileri, binaları, büyük kira gelirleri, bankaları, bilinen ve bilinmeyen büyük paraları vardır. Buna rağmen her kilise mensuplarından düzenli aidatlar alır, bağışlar toplar. Kara para aklamaktan hapis cezası alan Vatikan Bankası Başkanı bile vardır. "Aziz Petrus'un Parası" adı verilen ve doğrudan Vatikan'a giden yıllık bir bağış toplanır.
Birçok hıristiyan ülkesinde bir kiliseye mensupsanız devlet maaşınızdan otomatik olarak aidat kesip kiliseye gönderir. Bir kiliseye mensup değilim diyerek bu aidatı ödemekten kurtulabilirsiniz ama bu takdirde kiliseden dışlanırsınız, cenazenize karışmazlar.

Vatikan'ın gücünün en önemli dayanaklarından birisi sahip olduğu bu büyük paralardır.
Cenneti satarlar. Her türlü günahı para karşılığı affederler.
Cennet satılır mı? Hiç mi akıl etmiyorsunuz?
Allah-u Teâlâ Kitabullah'ında şöyle buyuruyor:
"O, murdarlığı akıllarını kullanmayanlara verir." (Yunus: 100)
Avrupa'daki reform aydınlanma gibi hareketler esasında kilisenin tahakkümünden kurtulmak için ortaya çıkmış hareketlerdir.
2006 yılında "Kilise'nin Milyonlarca Mağdurları İçin İnisiyatif" adı altında örgütlenen aralarında eski papazların da olduğu bir grup hıristiyan Almanya'da "Kiliseden kurtulun." başlıklarıyla bilboardlara afişler asarak, broşür basarak, paneller düzenleyerek, kitapçıklar basarak halkı kiliseye karşı uyandırmaya, insanları bilinçlendirmeye çalıştılar. Kilisenin milyarlarca dolarlık servetine dikkat çeken araştırma hazırlayıp kiliseden kaydınızı sildirin ve kiliseye yardım etmeyin dediler. Hazırladıkları kitapçıkta İncil'den alıntılar yapıp, kilisenin icraatlarının İncil'e aykırı olduğunu, en büyük sahtekârların papazlar olduğunu ve bunların İsa Aleyhisselâm'ın yolundan gitmediklerini yazdılar. İsa Aleyhisselâm'ın ve onu takip eden ilk üç yüzyıldaki hıristiyanların yaşantısı ile bugünkü papazların yaşantısının kesinlikle farklı olduğunu, hatta Hazret-i İsa'nın papaz, papa gibi şeyler bırakmadığını söylediler. "Tanrıya evet, kiliseye hayır!" dediler. Papazların zina mahsulü çocuk sahibi olduğunu, kilisenin sahte evrak düzenlemek, kara para aklamak, silah ticareti yapmak gibi yollarla büyük gelirler elde ettiğini, medyada parmağı olduğunu duyurdular.
Oysa Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:
"Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar." (Yâsin: 21)
Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz, Hakk'ı tebliğ ettikleri, hakikate çağırdıkları topluluklara:
"Sizden buna karşılık hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfâtım âlemlerin Rabb'ine âittir." demişlerdi. (Şuarâ: 109)
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, insanları Allah yoluna dâvet vazifesini yerine getirirken, ilâhî hoşnutluktan başka hiç kimseden hiçbir ücret ve herhangi bir karşılık talep etmemiştir.
Bu hususta Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:
"Resul'üm! Onlara de ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Kendiliğimden bir şey iddia edenlerden de değilim." (Sâd: 86)
"Resul'üm! Onlara de ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Sadece Rabb'ine doğru bir yol tutmak dileyen kimseler olmanızı istiyorum." (Furkân: 57)
"Resul'üm! Onlara de ki: Ben sizden bir ücret istersem eğer, o ücret sizin olsun. Benim ücretim ancak Allah'a âittir. O her şeye şâhittir." (Sebe: 47)
Âyet-i kerime iki cihetle Resulullah Aleyhisselâm'ın risaletini ispat etmektedir.
Birincisi; İslâm'ı tebliğ mukabilinde ücret istememesidir. Çünkü bu büyük vazife karşısında herhangi bir dünya menfaati beklemeyip yalnız uhrevî menfaatini istemek elbette nübüvvetine delâlet eder. Hakk katındaki ecir ve menfaati uman kimsenin nazarında, insanların elindeki geçici şeyler hiçbir değer ve kıymet taşımazlar.

İkincisi; Allah-u Teâlâ'nın her şeye şâhit olduğunu beyan etmesi, dâvâsında sâdık olduğunu gösterir. Bir kimsenin dâvâsının hak olduğuna Allah-u Teâlâ'yı şâhit göstermesinden daha büyük delil olamaz.
Bütün Peygamber Efendilerimiz de yapmış oldukları davet karşılığında hiçbir ücret istememiştir. Allah-u Teâlâ bu hakikati Şuarâ sure-i şerif'inde şöyle haber vermiştir:
Nuh Aleyhisselâm şöyle demişti:
"Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabb'ine âittir." (Şuarâ: 109)
Hud Aleyhisselâm şöyle demişti:
"Sizden buna karşılık hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım âlemlerin Rabb'ine âittir." (Şuarâ: 127)
Sâlih Aleyhisselâm şöyle demişti:
"Sizden buna karşılık hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım âlemlerin Rabb'ine âittir." (Şuarâ: 145)
Lut Aleyhisselâm şöyle demişti:
"Sizden buna karşılık bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım âlemlerin Rabb'ine âittir." (Şuarâ: 164)
Şuayb Aleyhisselâm şöyle demişti:
"Sizden buna karşılık bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım âlemlerin Rabb'ine âittir." (Şuarâ: 180)
Bu papazlar kendilerini ilâh yerine koymuşlar; halkı yolmak, para imparatorlukları kurmak gayeleri olmuş.
Bu kilise dedikleri papazlar; İslâm dininin o devirdeki bölücülerinin devamıdır. Zira İsa Aleyhisselâm İslâm dinini tebliğ etmiştir. Ahir son zamanda gelecek Muhammed Aleyhisselâm'ı müjdelemiştir. Bugünkü İncil'de bile bu müjdeye dair ifadeler vardır.
Ancak daha sonra gelen Pavlus ve din kurucu bölücü papazlar onun tebliğinde olmayan şeyleri dindenmiş gibi göstererek yeni bir din kurmuşlardır. "Hıristiyan" ismini de bunlara kendileri vermiştir.
"'Biz hıristiyanız' diyenlerden de söz almıştık." (Mâide: 14)
Bu ilâhi beyanda: "Hıristiyanlardan" ifadesi yerine: "Biz hıristiyanız diyenlerden." ifadesinin kullanılmasının sebebi; bu ismi onların kendi kendilerine verdiklerine işaret etmek içindir.
Nitekim havarilerin "Müslüman" olduklarına Âyet-i kerime'de şöyle işaret ediliyor:
"Havârîlere: 'Bana ve Peygamber'ime iman edin!' diye vahyetmiştim (ilham etmiştim). Onlar da: 'İman ettik, bizim müslümanlar olduğumuza şâhit ol!' demişlerdi." (Mâide: 111)
Bu papazların ise bütün maksatları kendi kurdukları dinin, para düzeninin devam etmesidir. Hakikatin ortaya çıkmasını istemezler. Her fırsatta iftira etmekten, İslâm'ı ve Allah'ın biricik Habib'i Muhammed Aleyhisselâm'ı karalamaktan, kara propagandalar tertiplemekten çekinmezler.
Bugün nasıl İslâm dininin bölücülerinin en büyük icraatı para toplamaksa bu kiliselerin de en büyük icraatı para toplamaktır. Çok büyük paralara hükmederler. Küresel ekonomide sözü geçecek derecede Karun gibi büyük servetlere sahiptirler.
Dikkat ederseniz bu kâfirlerin küfrünü hoş gören bugünkü İslâm dininin bölücüsü FETÖ ve benzerleri de en büyük parayı toplarlar. Banka kurarlar. Bankalardaki paralarının haddi hesabı yoktur.
"Kalpleri ne kadar da birbirine benzemiş!" (Bakara: 118)
Bazıları Vatikan'ı içinde bazı ruhanilerin yaşadığı küçük, şirin bir devlet gibi görüyor olabilir. Bu kesinlikle doğru bir görüş değildir. Vatikan'ın sahip olduğu güç ve etki tahminlerin çok ötesindedir. Dünya siyasetine etkileri büyüktür. Müslümanlara yönelen düşmanlık ve saldırıların arkasındaki en büyük dünyevî güçlerden birisi olmalarına rağmen sinsilikle kendilerini gizlerler. Gerek para, gerek istihbarat, gerek dini siyasi amaçlar için kullanmak hususunda çok mahirdirler.
Bu yüzden Vatikan'ı tanımak, nasıl bir yapı olduğunu, nasıl bir düşmanla karşı karşıya olduğumuzu bilmek gerekir.
Bilindiği üzere Vatikan 756-1870 yılları arasında ve 1929'dan bu yana bağımsız bir devlettir.
Dünyada 1,2 milyar civarındaki katoliğin dinî merkezi olan Vatikan'ın dünya siyasetindeki ağırlığı fizikî durumuyla ters orantılıdır.
Papa hem devlet başkanı, hem de katolik mezhebinin ruhani lideridir.
Mutlak monarşiye dayalı bir yönetim uygulanır. Devlet başkanı olarak papanın sözleri yasa hükmündedir. Papa yasama, yürütme ve yargının da başkanıdır.
Vatikan'ın, 100 kişilik İsviçre vatandaşı ve katolik olması şart olan, geleneksel giysili muhafızlardan oluşan ve İsviçreli Muhafızlar olarak adlandırılan sembolik yapıda küçük bir ordusu vardır.
Papanın kabul gününe katılacak kadınların, uzun kollu, başı kapalı, koyu renkli veya dikkati çekmeyen sade giysilerle; erkeklerin ise koyu renkli ceket ve kravatla katılmaları gerekmektedir.

Yüzölçümü ve nüfus olarak dünyanın en küçük devletidir. Ancak bununla kıyas olmayacak bir güce, istihbarat teşkilatı gibi çalışan, bütün Batılı istihbarat teşkilatları ile içli dışlı olan, gizli toplantılara iştirak eden, yöneten, devlet başkanlarına akıl veren, istemediklerinin ayağını kaydırabilecek entrikalara, sinsiliklere, etkiye sahip olan bir yapıdır.
Vatikan'ın yüzölçümü küçüktür ama Roma'nın içinde ve dışında yirmi dört yerde toprakları ve binaları vardır. Bunlar İtalya toprağı sayılsa da yabancı ülke elçiliklerine benzer dokunulmazlık statüleri mevcuttur. Buralardan bir devlet dokunulmazlığı içinde bütün faaliyetlerini kimseye hesap vermeden yönetip organize ederler.
Tarih bunların insanlığa, adalete, hakkaniyete ihanetleri ile doludur. Batılı sömürgecilerin vahşet ve soykırımlarının büyük kısmı bunların önderlik etmesi, teşvik etmesi ve yönlendirmesi ile meydana gelmiştir.
İmparatorlara, krallara taç giydirdiler, onlarla işbirliği yaptılar, sık sık siyasete müdahale ettiler. Krallarla anlaşmalar yapıyor, anlaşmazlık yaşadıklarında taht kavgalarına karışıyorlardı.
Misyoner teşkilatı sömürgeciliğin yayılması için kullanılan en büyük aparat oldu.
Özellikle 16. yüzyılda Luther'in başlattığı reform hareketi ve protestanlık mezhebinin doğuşu ile Vatikan'a bağlı Engizisyon mahkemelerinde kimileri ağır işkenceler altında sayısı belirsiz insan öldürüldü. Protestan ve katolikler arasında iç savaşlar devletlerin birbiriyle savaşına dönüştü. 17. yüzyıldaki otuz yıl savaşlarında (1618-1648) milyonlarca insan hayatını kaybetti. Avrupa nüfusunun 100 milyon civarında tahmin edildiği bu dönemde ölen insan sayısı bazı tahminlere göre 12 milyon civarındaydı.
1204 yılında 4. Haçlı Seferi'nde kendi dindaşları olan Doğu Roma'yı (Bizans'ı) yıkıp yok eden haçlı barbarlarının başında Vatikan'ın papaları vardı. Bizans'ın başkenti İstanbul'u işgal edip bütün şehri yakıp yıktılar, adeta bir açık hava müzesi haline gelmiş olan İstanbul'da ne buldularsa tahrip ettiler. Papazları öldürüp, rahibelere tecavüz ettiler. Ayasofya'ya büyük hakaretler yaptılar, Ayasofya'daki patrik tahtına fahişe çıkartıp oynattılar. Bizans'ı yıkıp İstanbul'da bir Latin imparatorluğu kurdular. Bu devlet 60 yıl hüküm sürdü. Bizans bir daha belini doğrultamadı. Bizanslılar (Doğu Roma halkı) büyük bir medeniyetin temsilcisi olan Türkleri bir kurtarıcı olarak görüyordu. Ortodoks papazları Vatikan'la işbirliği gündeme gelince "Kardinal külahı görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederiz" dediler.
Fatih'in İstanbul'u fethinden sonra Osmanlı'nın kendisini aynı zamanda Roma'nın varisi olarak görmekte bir beis görmemesinin arkasında böyle bir tarihi altyapı ve Roma-Bizans halkını teba olarak kucaklaması vardı. Osmanlı Roma'yı yıkan barbarlara karşı daha muhteşem bir medeniyet getiren yeni Roma'ydı.

Vatikan; Memlükler, Akkoyunlular (Uzun Hasan) ve Safevîler'le askerî ve ticarî açılardan yararlanma gayesiyle irtibat kurdu, sürekli Türklere karşı diğer müslüman devletlerle ittifak arayışları ve teşebbüslerinde bulundu.
XV. yüzyılda Vatikan'ı sarsan olay İstanbul'un Türkler tarafından fethi olmuştur. Fâtih Sultan Mehmed'in şüpheli ölümüyle sonuçsuz kalan İtalya seferi (1480) Papa'yı öyle korkutmuştu ki Avignon'a veya İsviçre'ye kaçmak üzere tedbirler almaya başlamıştı.
1622'de İmanı Yayma Teşkilâtı (Congregazione de Propaganda Fidei) oluşturuldu ve bu dev kuruluş dünyanın her tarafından gelen haberlerin toplandığı merkez haline geldi. Militan ruhlu kişilerin görev aldığı bu teşkilât Vatikan'ın gücünü arttırdı ve her türlü gelişme izlendi. Anadolu ve Ortadoğu yöreleri, Asya ve Afrika'nın uzak yerleri gözetim altına alındı.
1683-1699 yıllarında devam eden Büyük Türk savaşları sırasında papalık XV. yüzyılda Avrupa'da ilerleyen Türklerin karşısına ordular (1396 Niğbolu, 1444 Varna) veya XVI. yüzyılda olduğu gibi donanmalar (İnebahtı/Lepanto) çıkarılmasındaki ağırlıklı rolünü hatırlatırcasına Türklerle mücadele etmek için Avrupa'daki bütün hıristiyanları "Kutsal İttifak (Lega Sacra)" adı altında bir araya getirmeyi başardı. Özellikle İnebahtı Deniz Savaşı (1571) Türklerin yenilmezlik efsanesine ağır bir darbe vurduğuna inanıldığı için günümüze kadar gelen abartılı anlatımlar mûcize ve kehanet rüyalarıyla tasvir edildi. Bu başarıların anısı kiliselerde kutsal âyinlerden sonra hep konu edildi. Bu abartılı tasvir ve anlatılar ancak 1961'de kaldırıldı.
Bugün Vatikan'ın doğrudan ya da dolaylı olarak sahibi olduğu veya yönlendirdiği günlük, haftalık ve aylık 200'den fazla gazete ve dergi, 154 radyo istasyonu veya emisyonu, 49 TV kanalı veya kablolu yayını bulunmaktadır.
Bütçesi; katoliklerden kesilen kilise vergisi, aidatlar, bağışlar, şirket gelirleri, hisse senedi-tahvil-bono gelirleri, bankacılık ve faiz gelirleri, hediyelik eşya satışlarından elde edilen gelirlerle basın yayından elde edilen reklâm gelirlerinden oluşmaktadır.
Görüldüğü üzere Vatikan fiziki büyüklüğü küçük, ancak etkisi çok büyük bir siyasi yapı, bir devlet, bir küfür odağıdır.
Düşmandır, düşmanlığı asla küçümsenmemelidir.
1964 yılında II. Vatikan Konsili esnasında Papa VI. Paul'ün talimatıyla kurulan "Hıristiyan Olmayanlar Sekretaryası"nın 1973 yılında sekreterlik görevine getirilen Pietro Rossan, Sekretarya'nın yayın organı Bulletin'deki bir yazısında, yine aynı amaçtan kıl payı sapmadan şunu belirtiyordu:
"Diyalogdan söz ettiğimizde, açıktır ki bu faaliyeti, kilise şartları çerçevesinde misyoner ve İncil'i öğreten bir cemaat olarak yapıyoruz. Kilisenin bütün faaliyetleri üzerinde taşıdığı şeyleri yani Mesih'in sevgisini ve Mesih'in sözlerini nakletmeye yöneliktir. Bu sebeple diyalog kilisenin İncil'i yayma amaçlı misyonunun çerçevesi içinde yer alır."
1984 yılından beri "Hıristiyan Olmayanlar Sekretaryası"nın başkanlığını yapan Kardinal Francis Arinze ise, geçmişten bugüne gelinen noktayı anlatırken, "Papa VI. Paul'ün vizyonu gerçekleşmektedir. Çünkü dinlerarası diyalog, kilise misyonunun normal bir parçası olarak görülmektedir." diyordu.
ll. Konsil'in yayınladığı metinde ısrarla ve itina ile İslâm kelimesi yerine Müslümanlar tabiri kullanılmıştır. Bundan da anlaşılmaktadır ki, İslâm dinine hiçbir hoşgörü beslemedikleri halde müslümanlara yaklaşarak hıristiyanlığı aşılamak ve yaymak gayesi gütmektedirler.
Papa II. Jean Paul'ün 1991 yılında ilân ettiği "Redemptoris Missio" (Kurtarıcı Misyon) isimli genelgesinde aynen şöyle deniyordu:
"Dinlerarası diyalog, Kilise'nin bütün insanları Kilise'ye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır. Bu misyon aslında Mesih'i ve İncil'i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir. Tanrı, Mesih vasıtasıyla bütün insanları kendine çağırmakta, vahyinin ve sevgisinin mükemmelliğini onlarla paylaşmak istemektedir... Bu açıklamalar yapılırken, kurtuluşun Mesih'ten geldiği ve diyalogun evangelizasyon (misyon) dan ayrılmadığı gerçeği gözardı edilmemiştir." (Jean Paul II. Redemptoris Missio Roma: 1991)
Bu misyonun ülkemizdeki misyoneri kim? FETÖ.
İslâm dünyasında da FETÖ gibi örgütler, din önderleri peydahlandı mı? Evet peydahlandı.
Peki Vatikan bu "Dinlerarası diyalog" misyonunu başlattı, Türkiye'de bu kadar propagandaya öncülük yaptı da Avrupa'da hıristiyan ülkelerinde ne yaptı?
Avrupa'da, hıristiyan ülkelerinde biz diyalog başlattık artık İslâm'ı ve İslâm ülkelerini düşman görmüyoruz diye bir çift laf etti mi? Hayır!
Bilakis Avrupa Birliği hıristiyan birliği olsun, Türkiye Avrupa Birliği'ne giremesin diye elinden geleni yaptı.
AB Selanik zirvesinde kabul edilen ve dine gönderme yapmayan anayasa taslağı hakkında Papa II. Jean Paul bir bildiri yayınlayarak, Avrupa Birliği'nin hıristiyanlığa atıfta bulunmamasını eleştirdi, hıristiyan geleneğinin vurgulanması çağrısında bulundu. "Avrupa Birliği'nin anayasasına AB'nin dini hıristiyandır ifadesi yazılmalıdır." dedi.

Vatikan Dışişleri Bakanı Jean-Louis Tavran İtalyan gazetesindeki açıklamasında:
"AB, Avrupa değerlerinin mirasına sahip çıkmalı. Bu mirasın kökünde hıristiyanlık vardır." diye konuştu. (Corriere della Sera)
Vatikan başka ne yaptı?
Katolik Kilisesi Piskoposlar Kurulu'nun resmi yayın organı L'Avvenire 'de şunları yazdı:
"Müslüman Türkiye'nin AB'ye girmesi kimliğimize gölge düşürür. Bu üyelik yan yana büyüyen hıristiyan gelenekleriyle şekillenen Avrupa medeniyetlerinin temelindeki ittifakları sarsar. Unutulmamalı ki Avrupalı fikri başlıbaşına düşman Türklere ve Türkiye'nin başını çektiği İslâm dünyasına karşı gelişti. Ankara ile yakın ilişkiler geliştirmeye evet ama farklı tarihi ve kültürel gerçekler farklı kalmalıdır."
Yine Kardinal Lamilla Ruini, "Büyük çoğunluğu müslüman ve dindar olan Türkiye'nin AB adaylığı ortaya çok ciddi bir sorun olarak çıkmaktadır. Ayrıca Türkiye çok hızla artan bir nüfusa sahiptir." şeklinde açıklama yaptı.
İstanbul Fener Patrikhanesi'ne bağlı Yunanistan Ortodoks Kilisesi dini lideri Atina Başpiskoposu Hrıstodulos: "AB'de barbar Türklere yer yoktur." diye beyanat verdi. (20 Ocak 2003)
AB bayrağının tasarımını yapan koyu bir katolik olan Arsene Leitz, dizaynı hazırlarken Meryem Ana figüründen esinlendiğini açıklamıştır.
"Gökte ulu bir belirti görüldü. Güneşi kuşanmış bir kadın, ayaklarının altında ay, başında 12 yıldızdan bir taç." (İncil, Vahiy 12-1)
Meryem Ana'nın başındaki taçtan ayrı olarak, geleneksel mavi pelerini de, AB bayrağının zemin rengidir.
AB bayrağındaki 12 yıldız Hazret-i İsa'nın 12 havarisini temsil etmektedir....
Binaenaleyh Vatikan'ın "Dinlerarası diyalog"dan kastı, İslâm dünyasında misyoner faaliyetlerine zemin hazırlamak, kendi küfürlerini yaymaktır.
Bir amaçlarının da Crislam projesini (Dinlerarası diyaloğun yeni adı, yeni insan kardeşliği projesi) hayata geçirmek olduğu söyleniyor. Suudi Prens Selman ve BAE prensi Zayed bu projelere destek vermekte başı çekiyor. Suudi Prens Selman'ın Kâbe'nin yenilenmesi, Mekke'nin yenilenmesi, Neon projesi, hepsi birbiri ile bağlantılı.
BAE ana merkezlerden bir tanesi. Hatırlarsanız kilise havra cami ortak ibadethanesi projesi de buradan çıktı.
Binaenaleyh küffarın bütün amacı küfrü yaymak, İslâm'ı aslından çıkarmak.
Dikkat ederseniz Vatikan'ın hıristiyanları birleştirmek için bir gayreti var.
Patrikhane ile sıkı bir diyalog ve işbirlikleri var.
Anglikan kilisesinin başı kabul edilen İngiltere Kralı Charles Vatikan'ı ziyaret etti, Papa ile birlikte 500 yıl sonra ilk kez bir ayine katıldı.
Papa'nın Türkiye ziyaretine ev sahipliğini Bartholomeos yapıyor ve Papa'ya davetini Yunan bayrağı önünde yapıyor. İznik'teki ayini de birlik olma mesajı vererek Patrik ile birlikte yapıyorlar.
Trump "İbrahimi Anlaşmalar"ın yayılması için bastırıyor.
İsrail cumhurbaşkanı ile Papa görüştüler.
Bartholomeos Eylül ayında Trump'a gitti, Türkiye'yi şikâyet etti.
Büyük bir trafik var.
Arkada büyük bir plan dönüyor.
Ortodokslar ile katoliklerin birleştirme projesi çok tehlikeli bir gidişattır. Eski papa ile Bartholomeos dört defa iki kilisenin birleşmesini konuşmuşlardır.

Dolayısı ile Vatikan'ın İslâm, Türkiye, İstanbul ve müslümanlar üzerinde bilmediğimiz birçok proje ve planları, gizli emelleri vardır. Bu Papa "Kilise hayatında en derin yara hıristiyanlar olarak bölünmüş olmamızdır" demişti. Protestanları da yanlarına çekmeye çalışıyorlar. İngiltere Kralı'nın Vatikan'a gidip ayine katılması bunu gösteriyor. Bakalım protestanları, İngiltere'yi yanlarına çekebilecekler mi?
Tarihte Vatikan ile protestanlar arasında, Vatikan ile ortodokslar arasında derin ayrılıklar ve din savaşları yaşandığı hâlde bugün Vatikan neden kiliseleri birleştirmeye çalışıyor? Küfrün ve nifakın kaynağı bir merkez niçin böyle bir gayretin içinde?
Tek düşmanları İslâm ve müslümanlardır.
"De ki: "Ey ehl-i kitap! Sadece Allah'a, bize indirilene ve daha önce indirilenlere iman ettiğimiz için mi bizden hoşlanmıyorsunuz? Oysa çoğunuz yoldan çıkmış kimselersiniz.' (Mâide: 59)
"(Yahudi ve hıristiyanlar müslümanlara): 'Yahudi veya hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız!' dediler. De ki: 'Hayır! Biz hanif olan İbrahim'in dinine uyarız. O müşriklerden değildi.'" (Bakara: 135)
Vatikan üçüncü bin yılda Asya'yı hıristiyanlaştırmak hedefini açıkça dile getirdi.
Bunun önündeki en büyük engel İslâm dünyası ve tabi Türkiye'dir.
Ayrıca o kadar taarruz yapmalarına rağmen Avrupa ve Amerika'da İslâm'ın yayılmasına engel olamıyorlar, kendi çürük itikatları İslâm'ın tevhid inancı karşısında mum gibi eriyor. Bu yüzden İslâm'ı büyük bir tehdit olarak görüyorlar.
Bu yüzden bu gayretin hususiyetle İslâm'a ve İslâm dünyasına karşı olduğundan şüpheniz olmasın.
Bu birlik gayretlerinin arkasında büyük bir organizasyon ve gizli toplantılarda alınmış kararlar var.
Tarihte Avrupa devletlerini birleştirip Haçlı seferlerini organize ettikleri gibi bugün de yeni bir Haçlı seferi, yeni bir birlik organize etmeye çalışıyorlar.
Bu birlik gayretlerinin böyle bir siyasi hedefi olduğundan asla şüphe etmeyin.
Bugün bizler müslümanlar olarak Amerika ve İsrail karşısında askerî ve siyasi zararlar gördüğümüz için birlik olmaya çalışıyor, birlik olamadığımız için hayıflanıyoruz.
Bunlar durduk yere neden birlik olmak istiyorlar sanıyorsunuz? Çünkü bir gayeleri var.
Bin yıl önce İstanbul Patriğini aforoz eden, 1204 yılında 4. Haçlı Seferi esnasında İstanbul'u işgal edip yağmalayan, Ayasofya'da türlü rezillikler yapıp 1260 yılına kadar İstanbul'da Latin Krallığı kuran Haçlı barbarlarını kışkırtan Vatikan ile Patrikhane arasında kan davası boyutunda tarihi ayrılıklar olduğu hâlde neden Patrikhane ile işbirliği yapıyor? Zamanında "Kardinal külahı görmektense Türk sarığı görmeyi yeğleriz." diyen ortodoks papazlar neden Vatikan'ın desteğini almak için her türlü tavizi verip görüşüyor?
Papa Patrikhaneden her bahsedişinde Ekümenik tabirini üzerine basa basa kullanıyor.
Bu yüzden çok önemli.
"Patrikhane Vatikan gibi devlet olmak istiyor" şeklindeki yorumları küçümseyenler var. Küffarın öz niyeti daha kötü. İstanbul'da gözü var. Anadolu'da, Antakya'da kendi tarihi kiliselerinin olduğu yerlerde gözleri var. Amerika'yı, yahudiyi, Yunan'ı bu amaç için birlikte kışkırtıyorlar.
"Kalplerinin gizledikleri ise daha büyüktür." (Âl-i imrân: 118)
Yüzyıllar boyu bütün Avrupa devletlerini bir araya getirip Haçlı seferleri düzenlenmesine ön ayak olan Vatikan'ın düşmanlığı ve siyasi etkisi asla küçümsenmemelidir.
2001 yılında Paris'te J. Chirac'ın himayesinde yapılan Bizans toplantısına 200'den fazla Bizans uzmanı katılmıştır. Burada; İstanbul surları içerisinde ortodoks bir dini devlet kurulması, Ayasofya'nın yeniden kiliseye çevrilmesi kararlaştırılmıştır.
Halen Fransa'da 100'ü aşkın Bizans'la ilgili vakıf, dernek ve enstitü vardır.
Katolik bir ülke olan Fransa'da bu faaliyetlerin bu kadar yaygın olmasının arkasında Vatikan'ın olduğundan şüphe etmemek lâzımdır.
Vatikan, tarihi düşmanlık misyonunu bugün başka bir maske altında çok daha büyük bir şekilde canlandırmaya çalışmaktadır.
Vatikan'ın "Dinlerarası diyalog" adı altında İslâm dünyası ile bütün temasları tek taraflı menfaat elde etmek üzerine kurulu iken, Vatikan 1962 yılında toplanan ll. Vatikan Konsili'nde yahudileri kardeş ilân etmiştir.
Halbuki tarihte yahudi ve hıristiyanlar kan davalı iken, yahudiler hâşâ Hazret-i Meryem Validemiz'e "Fahişe" iftirası atarken, hıristiyanlar da İsâ Aleyhisselâm'ı çarmıha gerenler yahudilerdir diye bilip inanırken ve birçok defa yahudilere soykırım yaptıkları hâlde bu kararı almaları Allah-u Teâlâ'nın bize küfür ehlini tanıtan Âyet-i kerime'lerinin ve Resulullah Aleyhisselâm'ın "Küfür tek millettir." Hadis-i şerif'inin tecellisidir.

Bugünkü vahşet ve zulüm ortamına rağmen, Avrupa'nın İsrail'e verdiği desteğin arkasındaki sebeplerin en başında yahudilerin kardeş ilan edildiği bu konsil kararı vardır.
Oysa son iki bin yıldır yahudi katliamı yapanlar hıristiyan Haçlı Batı'dır. Bu sürede yahudiler huzur ve güven içinde ancak İslâm ülkelerinde yaşayabilmişlerdir. Bilhassa Osmanlı Devleti'nin hakim olduğu bütün memleketlerde rahat ve huzurla yüzyıllarca yaşadılar.
Bütün tarihi hakikatler böyle olduğu halde bunların nankörlüğü, küfrü öyle büyük ki Haçlı Batı ile bir ve beraber oluyorlar, İslâm'a ve müslümanlara düşmanlık yapıyorlar.
"İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima hâinlik görürsün." (Mâide: 13)
Bunların bu kara niyetleri öyle büyük ki; Hitler'i aklayıp, Hitler'in suçunu müslümanlara yıkmaya çalışacak kadar zıvanadan çıkıyorlar.
İsrail Başbakanı Netanyahu 2015 yılında Kudüs'teki Dünya Siyonizm Kongresi'nde yaptığı konuşmasında şöyle dedi: "Hitler Yahudileri öldürmek istemiyordu, yalnızca sürmek istiyordu. Hacı Emin el Hüseyni Hitler'e gitti ve dedi ki 'Sen onları kovarsan hepsi bize gelecek.' 'Peki ne yapmalıyım' dedi Hitler, o da cevap verdi 'Yak onları!'"
Görüyorsunuz yahudileri tarih boyu katledenler hıristiyanlar olduğu hâlde, Osmanlı gibi İslâm devletleri sayesinde rahata erdikleri hâlde müslümanları hedef gösteriyor.
Yine yahudi İsrail'de Kudüs'te hıristiyanların kutsal mekanlarını işgal edip, hıristiyanları da katlettiği hâlde ne Vatikan ne de diğer hıristiyanlar yahudiye bir çift laf etmiyorlar. Müslümanların öldürülmesinden memnun oluyorlar.
İşte küfür böyle bir şey. Bunların içindeki karanlığı, imana ve iman eden müslümanlara olan nefret ve düşmanlığı buradan anlayabilirsiniz.
"Sen onların dinine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar senden aslâ hoşnut olmazlar." (Bakara: 120)
Bu zararın en büyüğünü Vatikan'la işbirliği yapan, onlara tâbi olan FETÖ ele başı Fetullah Gülen yaptı. Hem imana, hem vatana çok büyük darbe vurdu.
Fetullah Gülen bu zararı vermek için nasıl işe başladı? FETÖ elebaşı önce Vatikan'ın misyonerlik faaliyetini İslâm dünyasına yayabilmek için ortaya attığı "Dinlerarası diyalog" misyonunun propagandasını Türkiye'de yaydı. Vatikan'a gidip "Sizin bu misyonunuzun parçasıyım" dedi. Papanın elini öpüp hürmet ve tazimlerini sundu.
"Onlardan birçoğunu, kâfirleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin kendileri için öne sürdüğü şey ne kötüdür! Allah onlara gazap etmiştir ve onlar azap içinde ebedî kalacaklardır." (Mâide: 80)
Baktı ki insanlar memnun, açıkça "Kâfirin küfrü hoş, Resulullah Aleyhisselâm'ı kabul etmese de cennete gidecekler" demeye başladı. Hoşgörü toplantısı adı altında papazlarla toplantı yaptı, sembolik sırat köprüsü kurup papazları üzerinden geçirdi. Bu aziz milletin küfrün önünde duran manevî kalkanının düşmesine sebep oldu. Memleketin her yerinde misyonerler cirit atmaya, kilise evleri kurulmaya başlandı. Birçok güzide vatan evladını imandan alıp küfre soktu, küffarın ajanı yaptı. Nihayet yetiştirdiği bu ajanlar darbe yapıp memleketi ele geçirmeye bile kalkıştılar. Hazret-i Allah müsaade etmedi ve fakat hâlâ icraatlarına devam ediyorlar, Türkiye'ye zarar vermek için ellerinden geleni yapıyorlar. Türkiye on yıldır bunların vatanda verdiği zararları telafi etmeye, imanda verdikleri zararı, zehiri atmaya çalışıyor.

Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri bunların içyüzünü kitap ve dergilerinde otuz senedir ifşa ediyorlar.
1999 yılında "Küfrü Hoşgören Narcıların İçyüzü" kitabını neşretmişler, bunların hoşgörü ve diyalog demelerinin altında küfrü ve kâfiri hoş göstermek yattığını, bunun küffarın ajanı olduğunu, hıristiyan namına çalıştığını, vatan haini, din bölücüsü olduğunu, bütün bu yaptıklarının küfür olduğunu beyan etmişlerdi.
"İnandıktan sonra yoldan çıkmış olmak ne kötü addır! Kim de tevbe etmezse, işte onlar zâlimlerdir." (Hucurât: 11)
"Onlar hidayeti verip sapıklığı, mağfireti bırakıp azabı satın almış kimselerdir. Ateşe ne kadar da dayanıklıdırlar!" (Bakara: 175)
Vatikan'ın amacını görmek isteyen, bunlara verilen tavizlerin imanda ve vatanda nasıl bir zarara yol açacağını anlamak isteyen FETÖ'nün memleketimize verdiği bu zararlara bakabilir. Bugün FETÖ'cü olmadığını iddia ettiği hâlde bu zehirin etkisinden kurtulamayan, hıristiyanların küfrünü hoş görenler var.

Türkiye'de ve pek çok İslâm ülkesinde FETÖ benzeri oluşumlar peydahlanıyorken, bu Vatikan misyonunun propagandası yapılıyorken peki Vatikan hıristiyan ülkelerinde "Dinlerarası diyalog" başlattı mı? Hıristiyanlara İslâm dini ile yakınlaşıyoruz dedi mi? Resulullah Aleyhisselâm'ı güzel tanıttı mı? Bilakis tam tersi oldu. Resulullah Aleyhisselâm'a, Kur'an'a, İslâm'a en alçak saldırılar yapıldı. 11 Eylül hadisesinden sonra o kadar katliam oldu, o kadar hakaretler edildi, akla hayale gelmeyen kara propagandalar yapıldı; bütün bunların karşısında Vatikan'dan bir itiraz duydunuz mu? Bırakın itirazı bu alçak iftiralara Vatikan papaları da katılmadı mı?
"Kâfir olanlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Eğer siz bunu yapmazsanız yeryüzünde fitne ve büyük bir fesad (kargaşalık) olur." (Enfâl: 73)
Hiç şüpheniz olmasın bunlar aslında düşmanlıklarını çok daha bariz yapmak isterler. Ve fakat müslümanları hıristiyanlaştırmak, İslâm dünyasına nüfuz etmek gibi bir gayeleri olduğu için gerçek yüzlerini gizlemeye, düşmanlıklarını el altından, sinsice yapmaya çalışıyorlar.
Ve fakat hâlâ uyanamayanlar var. "Dinlerarası diyalog" lafının peşinden gidenler var. Çünkü bu sıradan bir laf değil, küffarın, yahudi ve Amerika'nın da arkasında olduğu, İslâm'ı ve müslümanları küfre çekmek gayesi güden büyük bir projedir. Dikkat ederseniz Amerika, müslüman devletleri "İbrahim Anlaşmaları" adı altında İsrail ile normalleşme anlaşmaları yapmaya zorluyordu. Suud-i Arabistan ve BAE başta olmak üzere Arap ülkeleri birer birer bu anlaşmaları imzalıyordu. Gazze Savaşı ve soykırımı başlayınca sekteye uğradı. Ama buna rağmen Amerika bu projeye devam etmek istiyor. Kasım ayında Trump Kazakistan'ın İbrahim Anlaşmaları'na katıldığını duyurdu.
Bu anlaşmalara niçin İbrahim Anlaşmaları diyorlar? Çünkü hatırlarsanız FETÖ küfrü hoş gösterme icraatını yaparken "İbrahimi dinler" tabirini kullanıyor, hilalin yanına haçı ve yahudi yıldızını koyuyordu. İbrahim Aleyhisselâm'ın ismini kullanarak "Bunlar da hak din" algısı oluşturmaya, Allah katındaki dini küfre sapmış yahudilik ve hıristiyanlıkla bir tutmaya, müslümanları küfre çekmeye çalışıyorlar.
Halbuki Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
"İbrahim ne yahudi ne de hıristiyandı. Fakat o Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir müslümandı. Müşriklerden de değildi." (Âl-i İmran: 67)
Bu ilâhî hükümlerde bir değişme mi oldu da bazıları bunları görür görmez memnun oluyor, dostluk kurmaya çalışıyor?
Bu küfrü hoş gösterme, müslümanları küfre çekme, küfür ehli ile mücadele azmini söndürme faaliyetleri küffarın birkaç asırdır üzerinde çalıştığı, İslâm ülkelerine sızmak için kullandığı bir projedir. Eskiden Masonluk teşkilatları bu vazifeyi yapıyordu. Yahudi ve hıristiyan küfrünü hoş gösteriyorlar, emperyalist Batı'nın içimize nüfuz etmesine zemin hazırlıyorlardı.
FETÖ nereden kaydı?
Yahudi ve hıristiyanları dost edinmekten kaydı.
Hazret-i Allah'ın koyduğu o iman-küfür berzahını kaldırmaya kalktı. O berzah kalktığı anda İslâm âlemi, hıristiyanlara yenilmiştir.
Allah-u Teâlâ birçok Âyet-i kerime'sinde müslümanlara yahudi ve hıristiyanları tanıtmış, onların fitne ve fesadına karşı emir ve nehiyler koymuştur.
"Sen onların dinine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar senden aslâ hoşnut olmazlar." (Bakara: 120)
Yahudi ve hıristiyanlar hiçbir yerde, hiçbir tarihte müslümanlara dost olmamışlardır. Müslümanlarla savaşmakta her zaman için birbirine dost olmuşlardır. İnkâr ve sapıklıkta birleştikleri için, müslümanlara karşı bir el gibidirler.
Allah-u Teâlâ imanla küfrü kesinlikle ayırdettiği halde bu emirleri kaldırmaya kalkan, iman ile küfrü karıştırmaya gayret eden kimse; Allah-u Teâlâ'nın hükmünü hükümsüz hâle getirmeye çalıştığı için resmen küfre kaymış, kâfir olmuştur.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde onların âkıbetlerini haber veriyor:
"Hidayet kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamber'e muhalefet edip inananların yolundan başkasına uyan kimseyi döndüğü o yolda bırakırız. Ahirette de kendisini cehenneme sokarız. Ne kötü bir dönüş yeridir orası!" (Nisâ: 115)
Papaya gönderdiği mektubunda da görüleceği üzere, FETÖ papalığın dünyaya hıristiyanlığı yayma misyonunun bir parçası olduğunu itiraf etmişti.
Papalık misyonunun gayesi; İslâm'ı aslından çıkarmak, müslümanları dinden uzaklaştırmaktır. Gizli kardinaller yetiştirip İslâm'ı yok etmek, bölmek, parçalamak istiyorlar. Fetö'yü de bu maksatla kullandılar ve onca müslümanın hıristiyanlaşmasına veya İslâm'dan çıkmasına sebep oldular. Hem din, hem vatan haini oldular. Bunların durumu bu, gayesi bu.
"Allah kahretsin onları! Hakk'tan nasıl çevriliyorlar?" (Münâfikun: 4)
Bu küfre çekme, iman ile küfrü birbirine karıştırma faaliyetleri aynı zamanda küreselcilerin kurmaya çalıştığı "Tek dünya, tek devlet, tek din" projesine hizmet ediyor. Şeytan bütün avanesini almış bu kanaldan İslâm'ın üzerine salıyor.
"Eğer onların güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler." (Bakara: 217)
Bazıları Fener Patriğinin Ekümeniklik iddiasının hıristiyanların iç meselesi olduğunu, bizim açımızdan önemi olmadığını söylüyorlar.
İstanbul kilisesi aslında ilk kurulan kiliseler tarafından Patriklik olarak kabul edilmeyen, Roma-Bizans İmparatorlarının hıristiyanlığı kontrol etmek için İstanbul merkezli kiliseyi desteklemesi ile yetkisi siyasi olarak artırılmış bir kilisedir. Meselâ Kudüs Patriği Cumhurbaşkanı'nı ziyaret etti, Fener Patriğini ziyaret etmedi.

İstanbul Ortodoks Kilisesi siyasi etkiyle elde ettiği bu tarihte kalmış avantajı devam ettirmek ve kendisini Vatikan gibi bütün ortodokslar üzerinde yetkili kabul ettirmek istiyor. Ekümenik demek tüm ortodoksların başıyım, evrenselim demek.
Bazıları Patrikhane'nin bu iddiasını Vatikan kabul ediyorsa bizi ilgilendirmez diyorlar.
Halbuki Patrik son zamanlarda, uluslararası toplantılarda "Yeni Roma'nın Başpiskoposu ve Ekümenik Patriği" ünvanını kullanıyor. Açıkça siyasi bir etki ve niyet ortaya koyuyor.
Ayrıca dikkat ederseniz Fener Patriği tarihte Bizans İmparatorlarının desteği ile elde ettiği gücü bugün de ABD'yi kullanarak pekiştirmeye çalışıyor. ABD de buna karşılık Fener Patriğini kullanıyor. Rusya'ya karşı çok etkili şekilde kullandı. Yunanistan ortodoks olduğu halde Yunanistan'ı Rusya'ya düşman yaptılar. Ukrayna kilisesi Rus kilisesinden ayrıldı İstanbul'a bağlandı. Rusya kilisesi de bağımsızlığını ilan etti.
Fener Patrikhanesi "Türkiye'deyim, ihanet etmeyeyim" demiyor ki, Yunanistan'ı, ABD'yi Türkiye'ye karşı kışkırtıyor. Böyle bir çıban başının ekümenik kabul edilmesi içimizde ihanet odağı gibi çalışan bir yapının siyasi etkisinin ve Türkiye üzerindeki baskının artması demektir. Aynı zamanda bütün ortodoksların İstanbul ve Türkiye üzerinde niyet beslemesine zemin hazırlar. Türkiye Patrikhane'nin bu çabasını engellemek için ne gerekiyorsa yapmalıdır.
Müslüman Türkleri Anadolu'dan ve Balkanlardan çıkarmak için Haçlı seferlerini başlatan, organize eden, Avrupa'nın Hıristiyan devletlerini ve krallarını bu seferlere katılmaları için ikna eden, dini ve dünyevî vaadlerle halkı galeyana getirip büyük kalabalıklar toplanmasını sağlayan Vatikan ve papalar olmuştur.
Papa II. Urban döneminde 1095 yılında Piacenza şehrinde toplanan konsilde alınan kararlar üzerine Haçlı seferleri başlatıldı.
Bu karar üzerine kilise teşkilatı ve Vatikan'a bağlı bütün papazlar büyük bir propaganda ve faaliyete başladılar. Bazıları bu seferlere iştirak etti.
Haçlı seferlerinin kışkırtıcılığını üstlenen Papa II. Urban, "Kutsal savaş" nidâlarıyla hıristiyan halkı galeyâna getirip müslümanların üzerine salarken, onları kışkırtmak için her türlü yalan ve hileye başvuruyor, uydurduğu asılsız iğvâlarla kin ve nefret hislerini canlandırıp insanları harekete geçirmeye çalışıyordu:
"Lânetlenmiş bir millet, hıristiyan beldelerini kasıp kavurdu, ateş ve zulüm yağdırdı. Bu alçaklıkların intikamını, Tanrı'nın kahramanlıkta diğer milletlerden üstün kıldığı (!) sizlerden başka kim alabilir? Vazifelerin en önemlisi mukaddes Kudüs'ü kurtarmak, mukaddes yerleri istilâ eden pis milletten kutsal yerleri geri almaktır."(Fuad Carım, "Haçlı Seferleri ve Kruvazadlar", s. 10.)

Bu papazlar adam toplamak için suçlulara, kilisenin dışladığı insanlara meşruiyet, dini ve dünyevî vaadler veriyorlardı.
"Haçlı seferi, borca boğulmuş kimselere borçlarından kurtulmak için, mücrimlerin ve mahkûmların cezâ çekmemeleri için, kilise nizamlarına uymamaktan disiplin cezalarına çarptırılmış ruhbanın affedilmeleri için, manastırın ağır hayatına dayanamayan rahiplerin manastırı terk edebilmeleri için, hayat kadınlarına mesleklerini daha serbestçe icrâ imkânı bulabilmeleri için fırsatlar ve kolaylıklar bahşediyordu. Bunlar gözönüne alınarak, haçlı gürûhunun ne gibi insanlardan oluştuğu düşünülsün!" (R. C. Financane, "Soldiers of the Faith: Crusaders and Muslims at War", s. 39. bas.: London, 1983.)
Fransız Akademisi üyelerinden Funck Bretano Fransızlar'ın millî destan (!) olarak kabul ettikleri "Chanson d'Antioche"den şu tüyler ürpertici satırları nakleder:
"Antakya önlerinde açlıktan şikâyet eden haçlılara, hıristiyan din adamı (!) Pierre I'Ermit şu tavsiyede bulunur: 'Açlığınızın sebebi korkaklığınızdır. Türk cesedlerini toplayın! Tuzlayarak pişirilirse daha lezzetli olur!.." Bunun üzerine haçlılar onun dediğini yaptılar." (Funck Brentano, "Les Croisades", Paris 1934, s. 24.)
Antakya'daki vahşeti bizzat gözleriyle gören papaz Lemoine yapılan yağma ve katliamdan bahsederken; "Bizimkiler sokakları dolaşıyor, rastladıkları çocuklarla ihtiyarları paramparça ediyorlardı. Ancak o gün herkes boğazlanamadı. Ertesi gün bizimkiler geri kalanları kestiler." demişti. (Funck Brentano, "Les Croisades", Paris 1934, s. 57)
Fransız târihçilerinden Rudolf of Caen'in naklettiğine göre haçlılar aynı vahşet ve yamyamlığı Halep'te de yaptılar:
"Askerlerimiz Maarra'da dinsizlerin (müslümanların) yetişkinlerini yemek kazanlarında kaynar suyla haşladılar; çocukları şişlere geçirerek öldürdüler ve sonra da ızgarada pişirip yediler." (Amin Maalouf, "The Crusades Through Arab Eyes"; London, al-Saqi Books, bas.: 1984, s. 38.)
Frank kumandanı Raymond Maaratü'n-Nu'man şehrini işgâl etmiş ve bu esnâda yüz binden fazla müslümanı hunharca ve acımasızca katletmişti.
Kudüs'ü istilâ eden vahşî haçlı sürülerinin müslümanları katletmesine öncülük eden Godefroy de Bouillon Papa II. Urban'a yazdığı mektupta:
"Kudüs'te bulunan bütün Müslümanları katlettik, malûmunuz olsun ki, Süleyman mâbedinde atlarımızın diz kapaklarına kadar Müslüman kanına batmış olarak yüzüyoruz!." demişti. (Necati Kotan, "Tarih Fıkraları", İstanbul, 1988, s. 80)
Görüyorsunuz papa bu katliamlardan büyük memnuniyet duyuyordu.
Kudüs katliâmı başka bir eserde şu sözlerle anlatıyordu: "Katliâm korkunçtu!.. Öldürülenlerin kanları sokaklarda akıyor, atıyla gezenlerin üzerine sıçrıyordu. Akşam karanlığında haçlılar, sevinçten haykırarak kiliseye geldiler ve kana bulanmış ellerini âyin için uzattılar." (G. E. Perry, "The Middle East: Fourteen Islamic Centuries Englewood Cliffs", s. 78, bas.: 1983.)
Bizans imparatoru Alexis Komnen'in kızı Anna, "Alexis Comnen'in Hayatı" adlı kitabında "Barbarlar" diye târif ettiği haçlıların sergiledikleri vahşetten söz ederken: "En büyük eğlencelerinden biri rastladıkları Müslüman çocukları öldürmek, kızartmak ve yemekti." diyor; Fuller de bu çocukların çok küçük yaşlarda olduklarına dikkati çekerek; "Boğazlanmamaları için yalvarmasını bile bilmeyen, henüz konuşmaya başlamamış çocuklar, zayıflıkları, kahraman bir savaşçının darbeleri karşısında umumiyetle bağışlanma sebebi olan kadınlar bile boğazlandı." diyordu. (Thomas Fuller - Holywar, "Kutsal Savaş veya Haçlı Seferleri Tarihi", c. 1, Bölüm 24.)
Böyle bir zulüm, böyle bir vahşet târih boyunca görülmemişti!
Görüldüğü üzere vahşetin, barbarlığın bu derece büyük olmasının ana sebebi bu seferleri organize eden Vatikan ve papazları olmuştu. Çünkü suçlulardan arsızlardan oluşan bir ordu kurmakla kalmamışlar, her türlü hakaretle ötekileştirdikleri Türkleri ve müslümanları hiçbir vicdan ve ölçü gözetmeden katletmelerini hem teşvik etmişler, hem de bu hareketlerinden dolayı onları kutsamışlardı.
Benzer bir katliam Endülüs'te de yaşandı. Orada katliamlar Vatikan'a bağlı "Katolik Krallar" ve İspanya Engizisyonu eliyle yapıldı.
Gustave le Bon, İspanya'daki hıristiyanların müslümanlara yaptıkları barbarlık ve zulmün vahşet ve soykırım seviyesine ulaştığını "Civilasition des Arabes" adlı eserinde şöyle anlatır:
"Zafer kazanan hıristiyanların mağlûp Müslümanlar'a karşı icrâ ettikleri her çeşit zulüm ve katliamların hikâyelerini titremeden okumak mümkün değildir! Onları zorla vaftiz ettirdiler. Kutsal (!) Engizisyon mahkemelerine teslim ederek kabil olduğu kadar diri diri yakılmalarını sağladılar. Bu işleri kestirmeden halletmek için de Tuleytule başrahibi hıristiyanlığı kabul etmeyen bütün Arapların kılıçtan geçirilmelerini emretti. Dominiken tarikatı papazı daha da kestirme hareket etti. Kadın ve çocuklar dâhil, ne kadar müslüman varsa kafalarının uçurulması emrini verdi. İspanya'nın yüksek tabakasını, aydınlarını ve sanâyicilerini teşkil eden üç milyon Arap ya öldürüldü, ya da yarımadadan dışarı atıldı. Sekiz asırdan beri Avrupa'nın üzerine ışık saçan parlak medeniyetleri ebediyyen söndü. Bu korkunç katliamlar yanında, 'Saint Barteleni Gecesi' (Protestanların katolikler tarafından katledilme gecesi) basit bir arbede gibi kalır. Şunu da itiraf etmek gerekir ki, en vahşî istilâcılar arasında bile, bu derece korkunç katliamlarda bulunan tek bir kimse gösterilemez!" (Gustave le Bon, "Civilasition des Arabes", s. 129, 160.)
1492'den sonra Amerika'yı istilaya giden gemiler de suçlular ve ahlaksızlarla doluydu. Ne yazık ki oradaki vahşeti ve soykırımı da Vatikan ve papazlardan aldıkları icazetlerle yaptılar.
Bu istilacılar Amerika'da, Afrika'da her yerde papa ve papazlardan aldıkları icazetle vahşet ve soykırım yapıyorlardı. Çünkü Vatikan bu vahşi sömürgecilikten nemalanıyor, parasına para katıyordu. Amerika'dan getirilen altınlar o kadar çoktu ki, bazı kiliselerin altar denilen haç heykelinin bulunduğu sunak kısmı tamamen altından yapılmıştı.
Dünya üzerinde tarih boyu yaşanan bütün soykırımlardan en büyük hisse Vatikan'a yazılmalıdır. Çünkü dini otorite olarak engellemek bir tarafa bu soykırıma onay verenler, özellikle müslümanların katledilmesini teşvik edenler papalar ve bunlara bağlı papazlar olmuştur. Bugün de Filistin başta olmak üzere dünya üzerinde yaşanan müslüman katliamlarına seslerini çıkartmıyorlar, hatta memnun oluyorlar.
Küffarın tarihin kirli sayfalarından çıkan bir zihniyetle yeniden büyük bir Haçlı seferi hazırlığı içinde olduğu gün gibi ortadadır.
"Allah'ım! Küffar büyük ateş hazırladı. Bu ateşi onlara çevir, kendi ateşleriyle birbirlerini yaksınlar. Allah'ım! Bizi affet, muhafaza et, muzaffer et. Bizim Mevlâ'mız sensin. Eğer bizi muhafaza etmezsen, bu ateşin içerisine bizi koyarsan helâk oluruz. Hakikaten günahımız, isyanımız çok büyük. Fakat ya Rabb'i! Mevlâ'mız sensin, sana kalmış, lütfuna, ihsanına, ikramına, ona dayanıyoruz." (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Küffar bu niyetini açıkça söylemediği için bazıları böyle bir şey yok gibi hareket ediyor. Düşman niyetini almış, ordularını toplamaya başlamış, bunlar günümü gün edeyim derdinde.
Halbuki durum çok ciddi.
Bu büyük niyetin işaretleri nelerdir?
Birincisi; Vatikan'ın en çok önem verdiği bir siyaset hıristiyanlar arasında bir birlik oluşturmaktır. Vatikan uzun zamandır bunun altyapısını hazırlıyor ve bunun için çalışıyor.

Türkiye ziyaretinde İznik'teki ekümenik dua törenine Papa, Fener Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos ve diğer Hıristiyan kiliselerin temsilcileri birlikte katıldı. Süryani Kilisesi'nde yerel kiliselerin ve hıristiyan cemaatlerin liderleriyle görüştü. Fener'de Patrikhane Kilisesinde ayine katıldı, Bartholomeos ile birlikte ortak bir deklarasyon imzaladı. Ermeni Patrik Katedralinde ayine katıldı. Ortodokslar için büyük önemi olan 30 Kasım Aziz Andreas Bayramı gününe iştirak etti, Patrikhane kilisesindeki ayine ve ekümenik takdis (kutsama) törenine katıldı.
Dikkat ederseniz Türkiye'deki bütün Hıristiyan Kiliseleri ile bir araya geliyor ve buna büyük önem veriyor. Özellikle Patrikhane'ye ve ekümeniklik iddialarına her desteği veriyor. Ve bunu bir İslâm vatanında yapıyor.
Diğer bir gelişme bir ay önce İngiltere Kralı 3. Charles'ın Vatikan'a gidip Papa ile ayine katılması oldu. Bildiğiniz üzere İngiltere Kralı aynı zamanda İngiliz Anglikan Kilisesi'nin başı unvanını taşır. 1534'te İngiltere Kralı 8. Henry'nin Roma Katolik Kilisesi'nden ayrılmasından bu yana yaklaşık 500 yıl sonra ilk kez bir İngiliz Kralı, katoliklerin ruhani lideriyle birlikte dua etti.
Bu birlik gayretlerinden en çok rahatsız olması gereken, alarm zillerinin çalması gereken birinci ülke Türkiye'dir.
Vatikan'ın adeta bir tanrı mesabesine koyduğu, yanılmaz, hata yapmaz, her sözü dini hükümdür dediği papalar yüzlerce yıl diğer kiliseleri afaroz edip kâfir ilan ettikten, din savaşlarında milyonlarca hıristiyanın birbirini katletmesine sebep olduktan sonra ne oldu da bütün kiliseleri ziyaret edip, birlik kurmaya çalışıyor?
Bunların hedefinde İslâm dünyası ve Türkiye var. Vatikan, Fener Patriği, Amerika, Evanjelikler, yahudiler hepsi birlikte hareket ediyorlar ve bu siyasete destek veriyorlar. Ortak düşmanları İslâmiyet ve vatanımız.
Bu büyük niyetin ikinci işareti; Fener Patrikhanesi'nin Türkiye aleyhine yaptığı çalışmalar ve bu hususta Vatikan ve Amerika'dan gördüğü destektir. Patriğin Amerika'ya Türkiye'yi şikâyet etmesi, Patrikhane'nin ABD'ye atadığı başpiskoposun en fanatik Yunan milliyetçisi gibi açıklamalar yapıp Amerikan siyasetçilerini kışkırtmaya çalışması, Patrikhane'nin İstanbul'da açmak istediği papaz okulunda Türkiye'nin kontrolünü kesinlikle kabul etmemesi bu düşmanlığın yansımalarıdır.
Yunan'ın Türkiye düşmanlığının arkasında da Patrikhane vardır. Yunan papazları İstanbul Patrikhanesi'ne bağlıdır. Yunan siyasetçilerini kışkırtan Patrikhane ve papazlarıdır. Patrikhane'nin Vatikan gibi bir devlet olma hayali vardır. Bir defa İstanbul'un Türklerin elinde olmasını kesinlikle hazmedebilmiş değildir. Vatikan'ın devlet olmanın nimetlerinden yararlanarak elde ettiği gücü düşündüğünüzde Patriğin böyle bir hayal görmesi, hayalden öte bunu gaye edinip Amerika'yı kullanmaya çalışması, kışkırtması asla hafife alınacak bir şey değildir.

Bu büyük niyetin üçüncü işareti; Vatikan ve Patrikhane'nin Amerika ile, Amerikan evanjelikleri ile yapmış oldukları işbirliği ve ittifaktır, ABD yönetiminden görmüş oldukları destektir, ABD yönetiminin nazarını ve düşmanlığını Türkiye'ye yöneltme yönündeki gayretleridir. Bilindiği üzere bugünkü Papa ABD'li bir kardinaldi. Trump seçim öncesi papalık kıyafeti içinde kendi resmini koymuş, açıkça destek vermiş, seçildiğinde "ABD'li ilk papa olması gerçekten büyük bir onur. Ülkemiz için gurur verici bir an." demişti. Papa'nın diğer papaların aksine konuşmalarını İtalyanca yerine İngilizce yapacağı açıklandı.
Yine Papa'nın İznik ziyaretine Amerikan Başkan Yardımcısı JD Vance'ın katılmak istediğine dair haberler çıkmıştı. Başkan yardımcısı gelmemiş olsa da nasıl bir ittifak içinde olduklarını görüyorsunuz. ABD'deki tüm büyük televizyon ağları –ABC, CBS, NBC, Fox, CNN– Papa'nın seyahat grubuna dahil oldu.
Bu büyük niyetin dördüncü işareti; yahudilerin bu yeni Haçlı seferine verdiği destektir. Vatikan üzerinde yahudi-mason etkisine dair geçmiş tarihlerde çeşitli haberler yapılıyordu. İslâm ülkelerinin ve müslümanların yıkılması, yok olması için; hıristiyanları İslâm'a ve müslümanlara karşı birleştirip, kışkırtmaya, bunun için karalama ve komplo organizasyonları tertip etmeye çalıştıklarından şüphe etmemek lâzım.
Beşinci olarak dikkate alınması gereken çok önemli bir husus da şudur: Yahudi ve hıristiyanların inançlarının temeli diyebileceğimiz bir kehanet inanışları vardır. Yahudilerde "Tanrı'nın Krallığı"nı kuracak mesihin geleceğine inanmak bir iman düsturudur. Hıristiyanlar da benzer inanışa sahiptir ve ahir zamanda Armagedon savaşının yaşanacağını, Mesih'in tekrar gelip ordusu ile Mesih karşıtlarını yeneceğini ve "Tanrı'nın Krallığı"nı kuracağını, Anadolu'daki yedi kilisenin hıristiyanların eline geçmesinin onun gelişinin işareti olduğuna inanırlar. Yunan Megalo İdea haritaları da bu yedi kiliseyi kapsayacak şekilde çizilmiştir. İşin vahim tarafı bu kehanetçiler bugünlerin yaklaştığını düşünüyorlar ve önümüzdeki yıllara tarihlendirme yapıyorlar. Bu kehanetlerin doğru olup olmamasından daha önemli olan husus şudur: Bunlara inanan bir haçlı güruhu var ve devletleri, orduları, Amerika'yı harekete geçirmeye çalışıyorlar.
Birçok ülkenin yöneticileri, siyasetçileri, bürokratları bu papazların vaz ettiği fanatik öğretilerin etkisi ile hareket ediyor, Vatikan bürokratları ve papazları ile toplantılar yapıyor. Arka planda dönen bu büyük bir hareket ve tehdit var.
Papa II. Jean Paul 2000 yılına girerken yayınladığı mesajda şöyle demişti: "Birinci bin yılda Avrupa hıristiyanlaştırıldı. İkinci bin yılda Amerika ve Afrika hıristiyanlaştırıldı. Üçüncü bin yılda ise Asya'yı hıristiyanlaştıralım." (Hıristiyanlarda bin yıllık döngülere büyük önem atfedilir ve milenyumculuk gibi isimlendirmelere konu olur.)
Vatikan'ın papası Asya'yı hedef gösterirken birinci sırada Çin'i mi, Hindistan'ı mı, yoksa İslâm dünyası'nı mı kastediyor?
Hatırlarsanız Papa'nın bu sözünden 1 yıl sonra 2001 yılında 11 Eylül hadisesi oldu ve NATO tatbikatlarında düşman kuvvetler kırmızı renk yerine yeşil renkle gösterilmeye başlandı. Bazı tatbikatlarda Türkiye düşman ülke, işgal edilecek ülke gibi gösterildi. Türkiye NATO üyesi olduğu hâlde bunlar yaşandı. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmek istemesi üzerine "AB hıristiyan birliğidir, Türkiye'yi almayın" diyen de Vatikan'dı. Türkiye kendini, medeniyetini arkasına atıp AB'ye gireceğim diye çok taviz verdi ama küffar kâfirliğinden taviz vermedi.
Tarihte Haçlı seferlerini hazırlayan, ülke ülke papaz gezdirip Avrupa ülkelerini, krallarını bir araya getirip müslümanları yok etmeleri için üzerimize salan; müslüman soykırımı, Afrikalı soykırımı, Amerikan yerlisi soykırımı yapan hıristiyanları, kumandanları, kralları kutsayıp, paye verip teşvik eden bu Vatikan değil mi? Bugün niyetlerinde bir değişiklik mi var zannediyorsunuz? Bunlar asla ne küfründen, ne de düşmanlığından vazgeçmiyorlar, vazgeçmezler.
Vatikan, Papa 14. Leo'nun Türkiye ziyaretine özel bu logoyu tasarladı. Papa da Ankara'daki konuşmasında bu logodan ve anlamından bahsetti.
Batı'da ve Hıristiyanlıkta sembollere büyük önem verilir, özel anlamlar yüklenir. O yüzden Vatikan'ın hazırladığı bu logonun iyi analiz edilmesi gerekir.
Logo öncelikle Vatikan'ın hıristiyan birliği, haçlı birliği kurma amacını simgeliyor. Ve Türkiye'ye yönelik niyetleri hakkında epeyce ipucu veriyor.
"Kalplerinin gizledikleri ise daha büyüktür." (Âl-i imran: 118).
Vatikan logodaki boğaz köprüsünün Çanakkale Köprüsü olduğunu açıkladı.
Papa da konuşmasında "Yolculuğumun logosu olarak seçilen boğaz üzerindeki köprü imgesi, ülkenizin özel rolünü çok güzel ifade etmektedir. Akdeniz'in ve tüm dünyanın hem bugününde hem de geleceğinde önemli bir yeriniz vardır." diyerek sanki köprü Türkiye'yi simgeliyormuş gibi konuşmuş olsa da aslında Türkiye kelimesini kullanmıyor, ülkeniz diyor ve Akdeniz vurgusu yapıyor. Nitekim diğer bir cümlesi de "Bu ülkenin hıristiyanlığın kökenleriyle ayrılmaz bağları vardır." idi. Yine konuşmasının devamında köprü hakkında "Çünkü Tanrı da kendini göstererek yerle gök arasında bir köprü kurmuştur. Bunu, kalplerimizin değişip O'nun kalbi gibi olabilmesi için yapmıştır." dedi. Burada "Tanrı kendini gösterdi" diyerek Hazret-i İsa'yı kastediyor. Yani köprü ilahlaştırılmış "Tanrı İsa" olmuş oluyor. Logodaki güneşin iç içe geçmiş üç geometrik şekil olarak gösterilmesi de üç ilah inancını simgeliyor. Vatikan'ın açıklamasına göre de "logodaki daire Tanrı'nın birliğini (yani teslis-üçlü birlik inancını), Çanakkale Köprüsü halkları birleştiren tek imanı (İznik Konsili'nde alınan İsa tanrıdır inancını) ve İznik Gölü'nün dalgaları vaftizi (hıristiyan imanına girip arınmayı) simgeliyor."
İznik gölü dalgalarının vaftizi simgelediğini söylüyorlar ama dalgaların ucundaki lale hakkında yorum yapmıyorlar. Lale'nin Osmanlı sanatında özel bir yeri olduğu, Türkleri simgelediği, lalenin Avrupa'ya Türklerden gittiği düşünüldüğünde bu simge ile Türklerin, Anadolu'nun hıristiyanlaştırılmasını kastettikleri anlaşılıyor. Nitekim dikkat edildiğinde logoda haç yükselip büyürken lale hem vaftiz oluyor hem de küçülüp kayboluyor.
Binaenaleyh bu logoda hem hıristiyanlara İznik Konsili kararları temelinde bir birlik, haçlı birliği çağrısı, hem de Türkiye coğrafyası üzerindeki emellerini birleştirmişler.
Vatikan'ın hıristiyanları birleştirmekten gayesi siyasi bir birlik, haçlı birliği, inanç birliği değil.
Çünkü Vatikan hıristiyanlar arasında inanç ayrılıklarına sebep olan temel kabullerinden vazgeçmiyor. Zira Papa Ankara'daki konuşmasında Vatikan'ın Türkiye delegesi olarak da görev yapan Papa 23. Yuhannes'ten bahsetti ve onun Türkiye'de katoliklerin de dini azınlık olarak tanınması için yaptığı gayretlere atıfla şu sözünü aktardı: 'Biz İstanbul'un Latin Katolikleri ve diğer ritlere mensup Katolikler, Ermeni, Rum, Keldani, Süryani vb, yalnızca sınırlı temas kurabildiğimiz çok geniş bir dünyanın yüzeyinde yaşayan mütevazı bir azınlığız. İmanımızı paylaşmayanlardan kendimizi ayırmayı seviyoruz."
Yine Vatikan İstanbul Patrikhanesi'ni yüzyıllar boyu havariler tarafından kurulmamış, Bizans imparatoru tarafından siyasi maksatla sonradan kurulmuş bir kilise olarak kabul etmiş, bu ayrılık Batı ve Doğu Roma'nın ayrılmasının da bir sebebi olmuştur. Köprünün Çanakkale Köprüsü olduğunu açıklamaları bu kabullerinden geri adım atmadıklarının bir başka delilidir.
Bu arka plana rağmen Vatikan'ın İstanbul Patrikhanesi'nin ekümeniklik iddiasını desteklemesinin de Türkiye'ye, İslâm dünyasına karşı bir hareket olduğunu akla getiriyor. 1000 yıl önce yaptıkları gibi. O zaman da Bizans ile bir olup Haçlı seferlerini başlattılar. Ama 4. Haçlı Seferi'nde gidip İstanbul'u işgal ettiler, birçok rezillikler yaptılar, 60 yıl süren bir Katolik Latin Devleti kurdular.
Görülüyor ki bunların bütün gayesi siyasi amaçla bir araya gelmek, bir hıristiyan haçlı birliği kurmak.
"Eğer onların güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler." (Bakara: 217)
Türkiye'yi ürkütmemek için siyaseten söylenmiş cümlelere aldanmamak lazım. Bunların öz niyeti budur.
Türkiye'ye gelen son dört papanın hepsi 28-30 Kasım tarihleri arasında bu ziyaretlerini gerçekleştirmiştir. 2. John Paul 28-30 Kasım 1979'da, 16. Benedikt 28 Kasım-1 Aralık 2006'da, Fransis 28-30 Kasım 2014, bu papa da yine 27-30 Kasım 2025 tarihinde Türkiye'ye geldi.
Görüldüğü üzere bütün papaların Türkiye'ye gelmesi gibi seçilen tarih de özel bir anlam taşıyor.

Peki bu tarihin anlamı nedir?
30 Kasım bütün hıristiyanlar tarafından Aziz Andreas günü olarak kutlanan bir tarih. İstanbul Kilisesi'nin kurucu havarisi kabul edildiği için ortodokslar için çok daha özel bir anlamı var. Vatikan papaları haçlı birliği için, ortodokslarla bir araya gelmek için bu tarihi seçiyorlar.
Peki 28 Kasım neyin tarihi?
28 Kasım; 1095 yılında yapılan Clermont Konsili'nin bittiği gündür. Bu Konsil Vatikan'ın barışçı doktrini terk edip ve Haçlı seferleri kararlarının alındığı, Papa ll. Urbanus'un "Tanrı bunu istiyor" diyerek bütün hıristiyanları kutsal toprakları geri almak için Haçlı seferlerine çağırdığı konsildir.
Görüyor musunuz?
28 Kasım bizim açımızdan aynı zamanda çok mühim başka bir tarihin yıldönümüdür. 28 Kasım 1920 İznik'in Yunan işgalinden kurtulduğu tarihtir. 28 Kasım İznik'in Kahramanlık ve Kurtuluş Günü olarak her yıl kutlanan bir tarihtir. İznik halkı 28 Kasım 1920'de, işgalci kuvvetlerle göğüs göğüse çarpışıp birçok şehit vermiştir.
Şimdi soruyoruz:
Bu Papa 4 gün Türkiye'ye geldi. İznik konsilinin yıldönümü Haziran-Temmuz ayları kabul edildiği hâlde İznik'te ayin yapmak için Papa niçin 28 Kasım tarihini seçti? Bir gün sonra, üç gün sonra yapamaz mıydı?
Hıristiyanlarda, Batı'da tarihi yıldönümlerine ayrı bir önem atfedilir. Siyasi mesaj vermek için, önemli kararlar almak için özel günler seçilir. Amerika çok zaman Türkiye'yi tehdit etmek için bazı hareketlerini böyle özel günlere denk getirmiştir. Binaenaleyh bu tarih özel olarak seçilmiş bir tarihtir.
Görüyor musunuz? Neyin hesabını yapıyorlar? Neyin düşmanlığını yapıyorlar? Nasıl kötü bir niyetleri var?
Hıristiyanların, Vatikan'ın bu faaliyetlerine karşı İznik'in bir Türk ve İslâm şehri olduğuna dair yayınlar ve vurguları artırmak lâzımdır. Hıristiyanların burada istediği gibi at koşturamaması gerekir.
İznik Orhan Gazi'nin üniversite şehri idi.
İznik Selçuklulardan sonra Orhan Gazi zamanında 1331 tarihinde yeniden fethedilmiştir. Özellikle II. Murat ve Çandarlılar döneminde şehir tepeden tırnağa İmar edildi ve birçok cami, medrese, han, hamam vs. bu dönemde yapıldı. İznik, İstanbul'dan Anadolu'ya uzanan sefer ve kervan yolunun üzerinde önemli bir durak ve konaklama merkezi oldu. Keza XIV-XVl. yüzyıllarda İznik, Türk kültür hayatında önemli bir yere sahipti. Birçok ulema ve şairin yetiştiği bir kültür merkezine dönüşmüştü. Çağın en ünlü alimleri İznik'teki medreselerde ders vermeye başlamışlardı. Bu yüzden de İznik'e "Ulema Yuvası" (Alimler Diyarı) da denmiştir.
Aşıkpaşazâde'nin tarihinde İznik'in fethi ile ilgili verilen bazı bilgiler şöyledir:
[Bu Bâb Onu Beyan Eder ki İznik Ne Suretle Fetholunup Alındı, Onu Bildirir.
"... memleketteki köyleri Müslümanlara tımar vermişlerdi. Türkler de asla bu köylerin kâfirlerini incitmezlerdi. Onlar da hisardakilere yiyecek virmezlerdi. Vakit oldur ki Müslümanlarla birlikte savaşa giderlerdi. İznik halkına da: "Gelin biçareler! Rahat olun ki rahat olduk" derlerdi. ... Orhan Gazi'ye kâfirlerin hallerini bildirdiler. O da İznik üzerine geldi. Kâfirler de bir güvendikleri kâfiri gönderdiler: "Bizimle andlaşın ki bizi kırmayasız. Gidenimiz gitsin. Duranımız dursun. Hisarı size teslim edelim" dediler. Orhan Gazi dahi kabul etti. Onun için ki yiğitlik gazâların en iyisidir dediler. Hem de bu yiğitliği görünce niceleri Müslüman oldu. ...
(Orhan Gazi) Bir ulu kiliseyi camii yaptı. Bir manastırı da medrese yaptı. Yenişehir Kapısının çıktığı yerde bir imâret yaptı. Yanında Hacı Hasan derler bir aziz vardı; dedesi, Ede Bal'nın müridiydi. Şeyhliğini ona ve ondan sonra da nesline olmak üzere verdi. Tâ bugüne değin onun elindedir. İmâret kapısı açılıp yemek pişirince Orhan Gazi evvelâ kendi mübarek eliyle yemek dağıttı. Çırağını da ilk gece kendisi yaktı. Medreseyi Mevlâna Dâvud Kayseri'ye verdi. ..."
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri iman ve vatan üzerinde çok durmuşlar, "Bizim iki gayemiz var: İman ve vatan." buyurmuşlardı.
Bir beyanlarında da:
"Bu din, bu vatan bize emanettir. Bu uğurda cihad etmek, şehâdete yürümek şerefimizdir.
İfşaat edin, ikaz edin! Dini, vatanı müdafaa edin! Bizim bu kitapları yaymaktaki amacımız; dini, imanı ve vatanımızı korumaktır. Çünkü bu vatan çok güzel bir vatan." buyurmuşlardı.
Ve küfür ehliyle olsun, misyonerlerle olsun, bunların uzantısı olan münafıklarla olsun büyük bir mücadeleye girişmiş, halkımızı uyandırmak için birçok neşriyat yapmışlardı. Bu neşriyatların halka duyurulması için talebelerini seferber etmişlerdi.
Bu yüzden Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin din ve vatan düşmanları ile mücadele için yaptığı bu neşriyatı büyük bir cihad hükmündedir,
Binaenaleyh iman ve vatanımızın muhafazası için dostumuzu düşmanımızı bilmemiz, düşmanın niyetini, sinsi faaliyetlerini iyi tahlil etmemiz, gerekli tedbirleri almamız lazımdır.
Ve daha önemlisi iman ve vatan şuuru ve tavrı neyi gerektiriyorsa ona göre hareket etmemiz gerekmektedir.