
Saîdüddin-i Fergânî -kuddise sırruh- Hazretleri, Hâtemü'l-evliyâ'dan ve onun veliler arasındaki durumundan şu şekilde bahsetmiştir:
"Nübüvvet, dışta nebilerin noktasından oluşan bir alan meydana getirerek, bu Muhammedî nokta ile kemâle erdiği gibi; velâyet de velilerin noktasından oluşan bir alan meydana getirip, velâyetin Hâtem noktası ile kemâl bulur.
Hâtemü'l-evliyâ, gerçekte Hâtemü'l-enbiyâ'dan başkası değildir." (el-Mukaddimâtü'l-Fergânî)
Niçin? Ondan ona intikal ettiği için.
Allah-u Teâlâ öyle murad etmiş, öyle olmuş, demek ki ondan ayrı gayrı değil.
Allah-u Teâlâ onun velâyetini öyle yaratmıştır ki, bütün velilere verdiği hâli ahvâli, tecelliyâtı vs. hepsini onda cem etmiştir. Çünkü gerçekten velâyet-i Muhammediye olduğu için.
Bununla "Hakikat-ı Muhammedî" anlaşılmış oluyor. Biz her şeyden evvel Resulullah Aleyhisselâm'ı anlatmaya çalışıyoruz.
Allah-u Teâlâ o kökü yaratmış, o kökten kökler gelmiş. Resulullah Aleyhisselâm'ın nurunu yaratmış, âlemleri onda yaratmış, fakat mevcut bir olduğu için bir ona bak bir de ona bak! O evvel gelmiş, o sonra gelmiş.
Tasavvur buyurun, o nurunun nurundan nur intikal etmiş.
Başkasına o miras düşmemiş. Yakınları var amma miras evlâdına düşmüş.
Bu Yaratan'ın işidir, mahlûkun işi değildir.
Âyet-i kerime'de buyurur ki:
"Biz rahmetimizi kime dilersek ona isabet ettiririz." (Yusuf: 56)
Bu iş Hazret-i Allah'a âittir, mahlûka âit değildir. Meselâ şu yazı, yazana âittir amma levhaya âit değildir. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Buraya girmek doğru değil.
•
Şeyh Müeyyedüddîn el-Cendî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Şerhü'l-Fusûs"undaki başka bir ifâdesine göre Hâtemü'l-evliyâ; Hâtemü'l-enbiyâ Aleyhisselâm'ın mertebesine, zâtına, hâline, ahlâkına ve yaptıklarının hepsine tâbî olan en kâmil vâristir ve bu verâset ona ne eksik, ne de fazla olmaksızın, doğrudan doğruya ondan intikâl etmiştir:
"Hâtemü'l-velâye'nin Allah'ı bilme cihetinden en kâmil kimse oluşu sahih olunca, bu hususta diğer velilerin ve onlardan başkalarının tâbi olduğu bir kimse olması da sahih olur. Hurma aşılamayı bilmenin yokluğu Hâtemü'r-resul'ün hatemiyyet kemâlinde bir noksanlık meydana getirmediği gibi; bu has üstünlük de, onun ona tâbi oluşu hakkında herhangi bir aykırılık meydana getirmez, onun her yönden tâbî olunan bir kimse olmasını da gerektirmez.
Bu Hâtemü'l-veli, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in mertebesine, zâtına, hâline, ahlâkına ve yaptıklarının hepsine tâbi olan vâristir. Bu iki Hâtem'in kendi aralarındaki münâsebet ve mütâbakatları hakkındaki meşrûiyyet, bahsettiğimiz şeylerin tümünde de meydana gelir. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in Allah'ı bilme ve bütün meşru amellerde verâsetinin kemâli de; ona ne bir eksik, ne bir fazla olmaksızın, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-in öğretmiş olmasından ileri gelir." ("Kitâbu Şerhü'l-Fusûs li'ş-Şeyh Müeyyedüddîn el-Cendî;" Şehid Ali Paşa, no.: 1240, 136b yaprağı.)
Allah-u Teâlâ asırlar önce bu zevât-ı kirâm'a esrârını duyurmuş. Allah-u Teâlâ'nın nasıl tecellî edeceğini, nasıl bir intikal olacağını görmüşler, yazmışlar ve bildirmişler. Bu sırlar gösterilmedikçe bilinecek bir şey değildir.
Yani tek kelime ile onun ahlâkı ile ahlâklanacak, tabiatı ile tabiatlanacak. Onun ahlâkı da Hazret-i Kur'an olduğuna göre, o yolda yürüten Sahibim'e sonsuz şükürler olsun.
Şeyhü'l-Ekber Muhyiddin-i İbn'ül-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fusûs'ül-Hikem" adlı eserinde Hâtemü'l-evliyâ'nın ruhî yapısına temas ederek şöyle buyurmuştur:
"Bağış ve ihsanlar her ne kadar tek bir kaynaktan ise de, her bağış kendi hususiyeti ile kendinden başka olan bağışlardan ayrıdır ve bunun ötekisi olmadığı bellidir. Bunun sebebi de ilâhî isimlerin ayrılığıdır. Böyle olunca da Allah katında o ismin genişlemesinden dolayı aslâ tekrarlanan bir şey yoktur. İşte bu inanış, kendisine güvenilen Hakk'a dayanmaktadır. Bu ilim Şit peygamber'in bilgisidir. O'nun ruhu, ruhlar arasında böyle konuşanların hepsi için imdat edicidir.
Ancak Son veli'nin ruhu bundan müstesnâdır. Çünkü her ne kadar cismânî olan cesedinin unsurlarla birleştiği sıralarda bunu kendiliğinden düşünemediyse de, onun maddesi ruhlar arasındaki bir ruhtan değil, ancak Allah'tan gelir. Belki de onun ruhu, bütün ruhlara madde olur." ("Fusûsu'l-Hikem ve't-Ta'lîkat aleyhi"; s. 65-66. Beyrut, 1946)
Bu ilim de Allah'tan geldi, bu nur da O'ndan geldi. Mahlûk hükümsüzdür. Lütuf da O'nun ihsanı ve ikramıdır, ilim de O'nun ihsanı ve ikramıdır. Buna ikram-ı ilâhî denir.
En kâmil kimse oluşu nedir bilir misiniz? Var olan Hazret-i Allah'tır. "Ol!" diyor oluyor, "Öl!" diyor ölüyor.
Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:
"Biz bir şeyin olmasını dilediğimiz zaman, sözümüz ona ancak 'Ol!' dememizden ibarettir. O da derhal oluverir." (Nahl: 40)
Varlıkların kıymeti "Kün feyekün"den ibarettir.
Her şey O'nunla kâimdir. Çünkü Arşurahman bir cisimdir, yürütülmeye mahkûmdur. O'nunla kaim olduğu için O yürütüyor, O idare ediyor. Biz Allah-u Teâlâ'yı böyle tanıyoruz.
Bunu bulduğunuz zaman Hakk'ı bulmuş olursunuz. Bilme demek bu demektir. O'ndan başka mevcut olmadığını bilmek, bulmak ve görmek. Bu iş sözle değildir. O'nun bildirmesiyle ve O'nun buldurmasıyla bunu bilmek mümkündür, başka türlü bilinmesi mümkün değildir. Çünkü insan aklı mahlûktur, âcizdir.
Buna ne derler bilir misiniz?
"Sen çık aradan kalsın Yaradan." Bunun ismi budur.
Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fütûhü'l-Gayb" adlı eserinde buyurur ki:
"O resul ve nebilerin vekilidir, peygamberler bunu vekil etmişlerdir." (33. Makale)
Onların vazifeleri bitti, onlar çekildiler ve onların vazifesini o yapacak, o onları aratmayacak.
Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olamayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan daha büyük şeref tasavvur edilemez.