Hakikat Yayıncılık - Muhterem Ömer Öngüt’ün Eserleri | Hakikat Dergisi | Hakikat Medya | Hakikat Kırtasiye
Arama Yap
Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (229) - Saîdüddin-i Fergânî -Kuddise Sırruh- (2) - Ömer Öngüt
Saîdüddin-i Fergânî -Kuddise Sırruh- (2)
Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (229)
Dizi Yazı - Hatm'ül Evliya Hakkında İzah ve Açıklamalar
1 Eylül 2025

 

Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (229)

Saîdüddin-i Fergânî -Kuddise Sırruh- (2)

 

Hususa Mahsus:

Saîdüddin-i Fergânî -kuddise sırruh- Hazretleri, kendisinden yaklaşık yedi asır sonra gelecek olan Hâtemü'l-evliyâ'dan ve onun veliler arasındaki durumundan şu şekilde bahsetmiştir:

"Nübüvvet, dışta nebilerin noktasından oluşan bir alan meydana getirerek, bu Muhammedî nokta ile kemâle erdiği gibi; velâyet de velilerin noktasından oluşan bir alan meydana getirip, velâyetin Hâtem noktası ile kemâl bulur.

Hâtemü'l-evliyâ, gerçekte Hâtemü'l-enbiyâ'dan başkası değildir."

"Nebi ile veli arasındaki fark, işte bu mevzu ile ortaya çıkar. Veli ancak nebîye tâbidir. 'Veli nebiden üstündür.' sözü mutlak anlamda değil, kayıtlı mânâda sahihtir." ("el-Mukaddimâtü'l-Fergânî"; s. 13-14)

Bu umum velilere şâmil değildir, yalnız bir kişiye mahsustur. Onun da esrârını O bilir. O esrârı ne bir peygamber ne bir velinin bilmesi mümkün değildir. Çünkü o Allah-u Teâlâ'nın desteği ile yürüyor, o bile bilmez.

"Taşıma su ile değirmen dönmez." diye bir tabir var. Diğer velilerinki taşıma sudur. Onlara verilir verilir, ne kadar verilirse verildiği kadar olur. Ona verilen ise taşıma bir su değildir, O'nun akıttığı bir sudur. Allah-u Teâlâ ona dilediği kadar akıtıyor.

Müeyyedüddîn el-Cendî -kuddise sırruh- Hazretleri "Şerhü'l-Fusûs li'ş-Şeyh Müeyyedüddîn el-Cendî" isimli eserinde, Hâtemü'l-evliyâ olan zâtın Hâtemü'l-enbiyâ Aleyhisselâm'ın şeriatına tâbi oluşunun, Hâtemü'l-velâye mertebesinde herhangi bir noksanlık meydana getirmediğini beyân etmiş; onun tam ve kâmil bir verâsetle onun velâyet mertebesine vâris olup, bu mertebeden bütün resûl, nebi ve velilere tasarrufta bulunduğunu haber vermiştir:

"Onun Hâtemü'r-resul'ün şeriatına ittibâ ve iktidâ edişi, Hâtemü'l-enbiyâ'ya bağlı olan Hâtemü'l-velâye makâmının ulviyetinde bir noksanlık meydana getirmez. Zira birbiri için gerekli olan iki şeyden biri velâyet'tir. Hakk'ın en ulu Resul'üne tâbiiyyetin, O'nun verâsetinin, muttalî olma ve müşâhade etme şerefine tâbî olan, verilme ve vâris olma meşrûiyetinin sağladığı yardım ve hâkimiyet işte budur. O başka bir cihetten, ona göre daha yüksek bir cihette bulunur. Daha doğrusu, kendisine bağlı olduğu nübüvvet yönünden, velâyeti bakımından bir cihetten düşük olduğu gibi; onun velâyet yönü bir bakıma, tâbiiyyet cihetinden daha yüksek olur.

Herhangi bir velinin bir peygamberden yüksek olduğu düşünülemez. Böyle değil; belki ancak, sıradan bir şekilde tâbî olmuş bir veli ile, bütün velâyet mertebelerini kendinde toplamış bir tâbî arasında; veya aynı şekilde, kendisine tâbî olunanın kendisiyle arasında meydana gelmiş bir üstünlüktür. O, zâhir ve tâhir şerîatı husûsunda tâbî konumunda bir kimse olduğu halde, velâyet makamları hususunda kendisine tâbî olunan bir kimse olarak daha yüksek olur." ("Kitâbu Şerhü'l-Fusûs li'ş-Şeyh Müeyyedüddîn el-Cendî"; Şehid Ali Paşa, no.: 1240, 135b-136a yaprağı.)

Bu nokta çok gizlidir. Yani o Allah-u Teâlâ'nın emirlerine itaatkârdır, Resulullah Aleyhisselâm'ın nübüvvetine bağlıdır.

Adı geçen "O başka cihet" çok derin bir meseledir, oraya girmemek gerekir. Bu yükseklik Allah-u Teâlâ'ya mahsustur. Oradaki yüksekliğin tarifi mümkün değildir.

Bağlılığı düşüklüktür, âlîliği verasettir. Hem onun yolunda onun şeriatına tâbi, hem de velâyetine vâris.

Burası o kadar ince mevzudur ki, sizin anlayacağınız bir yol tutalım:

Peygamberlik ayrı bir makamdır, onu dilediğine tahsis etmiştir. Lâkin bunda olan onlarda olmadığı için, o noktada yüksektir. Onlarda olmayan nedir? Onlarda olmayan Resulullah Aleyhisselâm'ın velâyetidir. Yoksa peygamberlik ayrı şey velâyet ayrı şeydir. Fakat bunda velâyetlerin cem'i mevzusu olduğu için ve nebiler de o ışıktan nur aldığı için, onun hâli anlaşılmaz. Çünkü ezelden koymuştur, velâyet veraseten intikal etmiştir.

Bunların ikisi bir hâtemdir. Şu kadar var ki bu küllîdir, velâyetin küllîsi de ona mahsustur. Fakat bu velâyetin küllîsi ona da intikal ettiği için, cüz'î olmasına rağmen o da küllileşiyor. Şu kadar var ki bu ikinci safa düşüyor. O külli, bu cüz'î. Niçin? Ondan ona olduğu gibi intikal ettiği için. Zaten "İki bedende bir ruh"un mânâsı da bu oluyor. Kandil iki tane amma, asıl velâyet bir tane. Ona ikinci bir velâyet verilmemiş.

Yani; Velâyet bir tane, beden iki tane. Resulullah Aleyhisselâm'ın velâyeti intikal ettiği için, o da müstakil bir velâyet oluyor.

Her şey Allah-u Teâlâ'nın hükmüyle izniyle emriyle oluyor, öyle murad etmiş o kadar. Kimsenin bu hususta itiraz etmeye ve söz söylemeye hakkı yok. Çünkü bu Hakk işi, halk işi değil. Dimağından dahi geçirmesi hatadır. Çünkü aklı ve ilmi buraya yetmez.

Muhyiddin-i İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri buyurur ki:

"Bil ki, Hâtem, velâyet bayrağının taşıyıcısı ve makamın ve gâyenin nihâyeti olur. Nitekim o, hiç bilmezken Hatm oldu ve cesedlenmiş bir ruhâniyet ve müteaddit bir ferdâniyyet içinde, dilemeksizin ve tasarruf etmeksizin iş onda vâroldu." ("Ankâ-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ"; Şehid Ali Paşa: 1287, 51b yaprağı)

İşte bu çok gizli bir kerametin ortaya çıkmasıdır. Doğrudan doğruya O'nun ilminin ve kerametinin iç yüzüdür.

Allah-u Teâlâ öyle murad etti, ona koydu.


  Önceki Sonraki