Muhterem Okuyucularımız;
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nden sonra, onun Hakk'a vuslatından bugüne geçen her hadisat ve bugün gelinen nokta bize göstermiştir ki; Hâtem-i veli'nin irtihali ile başlayan ve Mehdi Aleyhisselâm'a kadar sürecek olan gerçek bir âhir zamanı yaşıyoruz.
Zât-ı âlileri; "Bizden sonra her şeyi bekleyin!" buyurmuşlardı.
"Nasıl ki her çadırın bir direği olur, çadırı ayakta tutan odur; direk yıkılınca çadır da yıkılır. Allah-u Teâlâ bu direği çekince bu millet büyük bir perişanlık içine düşecek, bu perişanlık bütün İslâm âlemine sirayet edecek. İslâm âlemi bir müddet büyük bir çalkantı içinde bulunacak. Fitnenin en çok yayıldığı bir anda Allah-u Teâlâ çığır açmak için, bayrağı kaldırmak için Hazret-i Mehdî'yi gönderecek."
Bize ne oldu böyle? Nasıl bu hâle gelindi? Bu halk nereye gidiyor?
İnsanlarda merhamet duyguları körelmiş, âdeta insanlık ortadan kalkmış, o durumdayız.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in haber verdiği âhir son zamanı yaşıyoruz. Geçen her gün, yaşanan bunca hadisat dünü aratır hale geldi. İnsanlar azmış, taşmış, haddi aşmış,
Hadis-i şerif'te:
"İslâm'ın yalnız ismi, Kur'an'ın ise resmi kalacak." buyurulan gerçek âhir zamandayız.
Yaratan, yaşatan Hazret-i Allah'ın koyduğu yasaklar çiğneniyor, yapılmamasını emrettiği bütün haramlar işleniyor. Ahkâm-ı ilâhi yaşanmıyor. Günah, isyan, fısk, küfür, dinsizlik, din düşmanlığı, cana kıyma, fâiz, fuhuş, içki, kumar, zinâ, livata, rüşvet, gasp, sapıklık, sahtekârlık, ahlâksızlık, haksızlık, kul hakkı yeme, yalan, iftira, haram lokma... Bugün her türlü kötülük, hatta her kötülüğün âlâsı, anası mevcut. Her türlü haram var, her türlü menhiyat işleniyor.
Bugün İslâm'ın ismi, Kur'an'ın resmi kalmış. Görünüşte herkes müslüman, ancak yaşantı yok, İslâm'ın özü, nezaheti, nezafeti, nezaketi, letâfeti yok. Sûretâ İslâm olmuşuz.
Bu zamana "Seyyiat zamanı" denir. Yani bütün kötülüklerin ortaya çıktığı ve işlendiği zaman. Seyyiat zamanı demek ateş zamanı demektir.
Meselâ Türkiye dünya müslümanlarına, mazlumlara yardım etmeye çalışıyor, iyi şeyler yapmaya çalışıyor, ama yaşantıya baktığın zaman fâiz her yere yayılmış durumda. Bugün her yer, her şey fâiz olmuş. Fâize büyük bir teşvik var.
Memleket fâiz batağına batınca, helâl lokma olmayınca büyük günahlara kapı açtı. Edep, hayâ, ahlâk kalmadı. Zinâ, fuhuş aleni yapılıyor, konuşuluyor, reklâmı yapılıyor. Çıplaklık fecaati moda olmuş. Eskiden belli yerlerde idi, şimdi cadde, sokak, köy her yere yayıldı. Teşhircilik bir maharet gibi sergileniyor. İnternet, sosyal medya gibi mecralarda İslâmî, insanî, ahlâkî olmayan her şey var.
Bugün o kadar büyük fitneler var, küfür, isyan, azgınlık, sapkınlık o kadar aşikâr işleniyor, insanlar bu azgınlıkları o kadar kanıksamış ki; böyle böyle, dinsizlik, deizm gibi imansızlıklar artıyor. Tehlike çok büyük ve her geçen gün daha da büyüyor.
Bu büyük tehlike ne kadar büyük?
Şöyle bir misal verelim:
Gazzeliler büyük zulüm görüyor. Açlıktan ölüyorlar. Onlar için çok üzülüyoruz, insanlığımızın, İslâm olmamızın gereği onları bu zulümden kurtarmak istiyoruz.
Her şeyimiz var, her imkânımız var. Sadece televizyondan bakıp üzülüyoruz. Fakat onlar yaşıyorlar, bomba altındalar, açlar, susuzlar.
Kim Allah yolunda?
Gazzeli müslümanlar mı, bizler mi?
Esas soru şudur: Zulüm gören bu müslümanlar bizim için, bu rahat istirahat içindeki azgınlığımıza, şaşkınlığımıza, vurdumduymazlığımıza, sükût eden imanlar için üzülmüş olsa yeri değil midir?
Binaenaleyh iman candan da canandan da büyük bir nimettir.
•
Bu ay içinde idrak edeceğimiz mübarek "Mevlid Kandili"nizi tebrik eder, tüm İslâm âlemi'ne hayırlara vesile olmasını Cenâb-ı Allah'tan niyaz ederiz.
Baki esselâmü aleyküm, ve rahmetullah...

"Bu vazife birinci basamaktır. Bu gönderilme vazifesi; Türk milletinin ıslâhı, ordunun mânevi desteği içindir. Bu destek ahirete çekilinceye kadar devam edecek, işin nezâketi daha sonra başlayacak. Nasıl ki her çadırın bir direği olur, çadırı ayakta tutan odur; direk yıkılınca çadır da yıkılır. Allah-u Teâlâ bu direği çekince bu millet büyük bir perişanlık içine düşecek, bu bütün İslâm âlemine sirayet edecek. İslâm âlemi büyük bir çalkantı içinde bulunacak. Fitnenin en çok yayıldığı bir anda çığır açmak için, bayrağı kaldırmak için Hazret-i Mehdî'yi gönderecek ve ona ruhsat verecek. O murâd edilen noktaya kadar yürüyecek ve vazifesini îfâ edecek. Sonra onun elindeki irâdeyi de çekecek, Deccal'e salâhiyet vermeyi murâd edince onun kuvvetine karşı çok zayıf düşecek. Bunun sebebi; Hazret-i Mehdi uzağa açılacak, o ise bunu fırsat bilip istilâya başlayacak. Hazret-i Mehdi zayıf düşünce, mâiyyetini kurtarmak ve İslâm'a galebe çaldırmak için, Allah-u Teâlâ üçüncü olarak da Hazret-i İsâ Aleyhisselâm'ı gönderecek, Deccâl'i ve yahudileri o şekilde temizleyecek. İslâm âlemi küffârdan, yahudinin zulmünden kurtarılmış olacak."
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in haber verdiği âhir son zamanı yaşıyoruz. Geçen her gün, yaşanan bunca hadisat dünü aratır hale geldi. İnsanlar azmış, taşmış, haddi aşmış,
Hadis-i şerif'te:
"İslâm'ın yalnız ismi, Kur'an'ın ise resmi kalacak." buyurulan gerçek âhir zamandayız.
İlâhî emirler arkaya atılıyor ve hükümsüz sayılıyor.
Şöyle bir fotoğraf çektiğin zaman gidişat gerçekten korkunç, Bu resme bakınca, bu gidişattan korkulur.
Yaratan, yaşatan Hazret-i Allah'ın koyduğu yasaklar çiğneniyor, yapılmamasını emrettiği bütün haramlar işleniyor. Ahkâm-ı ilâhi yaşanmıyor. Günah, isyan, fısk, küfür, dinsizlik, din düşmanlığı, cana kıyma, fâiz, fuhuş, içki, kumar, zinâ, livata, rüşvet, gasp, sapıklık, sahtekârlık, ahlâksızlık, haksızlık, kul hakkı yeme, yalan, iftira, haram lokma... Bugün her türlü kötülük, hatta her kötülüğün âlâsı, anası mevcut. Her türlü haram var, her türlü menhiyat işleniyor.
Herkes "Müslümanım!" diyor, nüfus kâğıdında İslâm yazıyor, ancak; helâli haramı karıştırmış, bütün gayeleri dünya olmuş. Ölüm akla gelmiyor, âhiret hayatı ise unutulmuş. Mânevi, ahlâki bir çöküntü yaşanıyor.
Bize ne oldu böyle? Nasıl bu hâle gelindi? Bu halk nereye gidiyor?
İnsanlarda merhamet duyguları körelmiş, âdeta insanlık ortadan kalkmış, o durumdayız.
Ve fakat bizim de fotoğrafımız çekiliyor, zerreden hesap var.
"Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onun mükâfatını görür.
Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onun cezasını görür." (Zilzâl: 7-8)
Öyle bir devirdeyiz ki, dünya kurulalıdan beri böyle bir devir gelmiş değil.
Öyle bir devir ki Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in âhir zamanda olacağını haber verdikleri her şey çıktı ve çıkıyor. Yapılacağını bildirdiği kötülükler de yapılıyor. Hadis-i şerif'lerde haber verilen küçük kıyamet alâmetlerinin hepsi zuhur etti ve ediyor. İş büyük alâmetlere kaldı. Onların da vakti çok yaklaştı.
Eski zamanda helâk olan kavimlerin yaptıkları âdetler, isyanlar, azgınlıklar, küfürler, şirkler hepsi bugün toptan yapılıyor.
Geçmiş kavimler tek bir kabahatleri sebebiyle helâk olmuştu. Bugün bunların hepsi işleniyor, hatta belki geçmişte işlenmemiş olanlar bile işleniyor. İnsan şeytanları ortalığı istilâ etmiş.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "İmanlar yanıyor", "İman kurtarma cihadı yapıyoruz" buyurduğu, "Bizden sonra her şeyi bekleyin" diye haber verdiği bir zamandayız.
Allah korkusunun kalplerden kalktığı; hak, hukuk umdelerinin yok olduğu; emanet, namus, şeref, vicdan duygularının köreldiği, mahremiyetin kalktığı bir devirde yaşıyoruz.
İman vidaları gevşemiş, vicdanlar sükût etmiş, edep hayâ kalkmış, ahlâki erozyon yaşanıyor.
"Ahlâksızlık hakikaten bir memleket için çok büyük bir âfât, çok korkunç." (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bugünkü durumumuzu Hadis-i şerif'leri ile olduğu gibi tarif ediyorlar:
"Ümmetim üzerine öyle bir zaman gelecektir ki İslâm'ın yalnız ismi, imanın resmi, Kur'an'dan ise harf ve hurufat kalacak.
Gayretleri mideleri, dinleri para, kıbleleri karıları olacak. Onlar aza kanaat etmeyecekler, çok ile de doymayacaklar."
Bugün İslâm'ın ismi, Kur'an'ın resmi kalmış. Görünüşte herkes müslüman, ancak yaşantı yok, İslâm'ın özü, nezaheti, nezafeti, nezaketi, letâfeti yok. Sûretâ İslâm olmuşuz.
Bu zamana "Seyyiat zamanı" denir. Yani bütün kötülüklerin ortaya çıktığı ve işlendiği zaman. Seyyiat zamanı demek ateş zamanı demektir.
Bu zamanda "İslâm'ım" diyenlerin halini bu Hadis-i şerif beyan ediyor.
Devlet malına, yetimin hakkına el uzatılıyor. İnsanlar kendi taraftarları suç işlediği zaman görmezden geliyor, üzerini kapatıyor.
Sahipsiz bir koyun sürüsüne kurtların dalıp ortalığı duman etmesi gibi fitne ortalığı sarmış, girmediği yer kalmamış, imanlar iyice sönmüş, yok olmaya yüz tutmuş.
İslâm ve iman âdeta sahipsiz kalmış.
Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"Kıyamet yaklaştı. Halbuki insanların dünyaya karşı ancak hırsları artıyor, Allah'tan uzaklaşıyorlar." (Hâkim)
Böyle bir devir ne gelmiş ne görülmüş. Dünya muhabbeti imanları mahvediyor, azdırıyor, yoldan saptırıyor.
O yüzden de insanlar nefsine hoş geleni yapıyor, dünya hayatını Allah-u Teâlâ'nın hükmüne tercih ediyor.
"Onlar dünya hayatını ahirete tercih ederler." (İbrahim: 3)
Öyle bir zamandayız ki ufacık bir dünyalık için nice imanlar kayıyor, öyle bir devir ki; ufacık bir menfaat için nice kimseler cehennemi boyluyor.
İşte bu sebepledir ki; hâinlerin, imansızların, hırsızların, arsızların, dinsizlerin, haramzadelerin sesi bütün sesleri bastırıyor, kimsenin gıkı çıkmıyor, çıkamıyor.
Elbette sadık, samimi müslümanlar var, Hâtem-i veli'nin ihvanı var. Dünyada ümmet-i Muhammed'in sağlamları var. Var ama ne kadar var? Gücü yetmiyor.
Meselâ Türkiye dünya müslümanlarına, mazlumlara yardım etmeye çalışıyor, iyi şeyler yapmaya çalışıyor, ama yaşantıya baktığın zaman fâiz her yere yayılmış durumda. Bugün her yer, her şey fâiz olmuş. Fâize büyük bir teşvik var.
Memleket fâiz batağına batınca, helâl lokma olmayınca büyük günahlara kapı açtı. Edep, hayâ, ahlâk kalmadı. Zinâ, fuhuş aleni yapılıyor, konuşuluyor, reklâmı yapılıyor. Çıplaklık fecaati moda olmuş. Eskiden belli yerlerde idi, şimdi cadde, sokak, köy her yere yayıldı. Teşhircilik bir maharet gibi sergileniyor. İnternet, sosyal medya gibi mecralarda İslâmî, insanî, ahlâkî olmayan her şey var.
Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime'sinde:
"Müminler arasında hayâsızlığın yayılmasını arzu edenlere, işte onlara dünya ve ahirette can yakıcı azâp vardır. Allah bilir siz ise bilmezsiniz." buyuruyor. (Nûr: 19)
Bu kadar ahlâksızlık içinde imanı korumak çok zor. Allah'ımız imanımızı muhafaza buyursun.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nden sonra, onun Hakk'a vuslatından bugüne geçen her hadisat ve bugün gelinen nokta bize göstermiştir ki; Hâtem-i veli'nin irtihali ile başlayan ve Mehdi Aleyhisselâm'a kadar sürecek olan gerçek bir âhir zamanı yaşıyoruz.
Zât-ı âlileri;
"Bizden sonra her şeyi bekleyin!" buyurmuşlardı.
"Nasıl ki her çadırın bir direği olur, çadırı ayakta tutan odur; direk yıkılınca çadır da yıkılır. Allah-u Teâlâ bu direği çekince bu millet büyük bir perişanlık içine düşecek, bu perişanlık bütün İslâm âlemine sirayet edecek. İslâm âlemi bir müddet büyük bir çalkantı içinde bulunacak. Fitnenin en çok yayıldığı bir anda Allah-u Teâlâ çığır açmak için, bayrağı kaldırmak için Hazret-i Mehdî'yi gönderecek."
Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"Bu fitnelerin en sonuncusu günahsız insanların öldürülmesidir ki, artık o zaman kendisinden herkesin râzı olacağı Mehdi çıkar." (İmâm-ı Süyûtî)
Hadis-i şerif'lerde haber verilen bütün alâmetlerin zuhur ettiği, belâ ve fitneden başka hiçbir şeyin kalmadığı, kıyamete yakın zamandayız.
Günahların çoğaldığı, açık olarak işlendiği ve isyana dönüştüğü, azgınlıkların çıktığı, dünya kurulalıdan beri bir eşinin gelmediği, böyle bir bunalım geçirilmediği, her türlü fitne ve fesadın ortaya çıktığı, kötülüklerin arttığı, her türlü kötülüğün anasının mevcut olduğu yirmi birinci asrın seyyiat zamanında yaşıyoruz.
Adam öldürme, fâiz, zinâ, fuhuş, livata, hırsızlık, devlet malını çalma, rüşvet, irtikab, kul hakkı yeme, haksızlık, sahtecilik, sahtekârlık, sahte diploma, dolandırıcılık, içki, kumar, iftira, gasp, haksız kazanç, uyuşturucu, yalan, dolan, münafıklık, hainlik, İslâm düşmanlığı, din adı altında haram işleme, işlenen haramı meşru görme, dinde ve vatanda bölücülük, dinde saltanat kurma, din adı altında holdingleşme, çıplaklık, karısını kıskanmama, israf, insanlara zarar verme, adam kayırma, adaletsizlik, hakkını alamama, işçinin hakkını yeme, ticarette tartıda hile, mafyalaşma, menfaat şebekeleri kurma, her türlü mânevi değeri dini dünya menfaati için alet etme, edepsizlik, ahlâksızlık, her türlü fuhşiyatı konuşup yayma reklâmını yapma, resmini videosunu yayma, filmini yapma, televizyonlarda yayınlama, ailesini, mahremini, kendisini sosyal medyada teşhir etme, liyakatsizlik, hak etmeyene mevki makam verme, örgütlenip devlete, devlet kurumlarına sızma, adam yerleştirme, nefsi putlaştırma, şeytana ibadet etme, kin, kibir, şehvet, çocuk öldürme, bebeklerin canına-sağlığına kastedip devletten parasını alma, telefon yoluyla insanları korkutarak dolandırma, malına, mülküne, parasına, kasasına kastetme, gasbetme... gibi akla gelen gelmeyen, normal bir insanın aklının ucundan geçmeyecek haramların, suçların işlendiği, bu günah ve kabahatlerin geniş halk kitlelerine yayıldığı, diğer insanların bunlara ses çıkartmadığı böyle bir zaman dünya kurulalı beri gelmemişti. Bu sebeple bugünler için gerçek âhir zaman diyoruz.
Kendi hakkı olmayan parayı malı çalmak, gasbetmek büyük bir suç ve kul hakkı yemek olduğu gibi; kendi hakkı olmayan makam ve mevkiyi hakkı olanın elinden hilelerle zorla veya sahte diploma ile almak da büyük bir suç ve kul hakkı yemektir, devlet malına kastetmek sınıfındandır.
Hülâsa her kötülük afakı sarmış, insanî, ahlâkî, vicdanî bir kriz haline gelmiş.
"Bugün en büyük sıkıntı helâl lokmadan başlıyor. Helâl lokmaya kimse bakmıyor.
Bozulmamıza sebep olan nedenlerin birisi haram lokmadır. İlâhi hükümler önemsenmez, helâl ve harama dikkat edilmez, şüphelilerden kaçınılmaz oldu.
İkinci sebep ise nikâha önem verilmediği ve ahkâma mucip aile hayatı yaşanmadığı için de bugünkü nesil böyle oldu.
Küffar bu necip milleti hiçbir şekilde yenemedi, bozamadı. Ancak hayâsızlığı aşılamakla, fâizi sokmakla, haram lokmayı tattırmakla, bu güzel millet bozuldu.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"İnsanlardan hayâ etmeyen, Cenâb-ı Allah'tan hayâ etmez." (Kenzül Ummal)
"Hayânın azlığı küfür alâmetidir." buyurmuşlardır. (Münâvi)
Bu hayâsızlık insanları imansızlığa sevk etti. Hayâsızlık ve imansızlık neticesinde de nesil bu hale geldi. Öyle ki hiçbir hüküm tanımıyor."
"Fâiz ve fuhuş memleketi yıkar, götürür." (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Cenâb-ı Hakk fâizle iştigal edenleri büyük bir tehditle ikâz ve ihtar ederek şöyle buyuruyor:
"Yok eğer fâizi terketmezseniz, bunun Allah'a ve Peygamber'ine açılmış bir savaş olduğunu bilin." (Bakara: 279)
Ama bugün fâiz almış yürümüş.
Nefis ve şeytana uyulup zinâ, fuhuş, hırsızlık, arsızlık yapılıyor, masum insanların canına kıyılıyor.
Hadis-i şerif'te:
"Zinâ gibi fuhşiyatın zuhuru yerin sarsılmasına mucib olur." buyuruluyor. (Câmiu's-Sağîr)
Kadın ve erkekler zıvanadan çıkmış, iffet ve namus kavramı unutulmuş. Nefis ve şehvetin esiri olunmuş. Çıplaklık sınır tanımıyor, büyük isyan var.
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:
"İki sınıf var ki bunlar cehennemliktir, fakat henüz onları göremiyorum. (Bunların biri) giyimli fakat çıplak; (erkeklere) meyleden, (kendilerine) meylettiren kadınlardır. Bunların başında yana yatmış deve hörgücünü andıran şeyler vardır. Bunlar asla cenneti göremeyecek, kokusunu da alamayacaklardır." (Müslim)
"Henüz göremiyorum." buyurmaları, ileride, âhir zamanda çıkacaklarına işarettir.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde kadınların vücut hatlarını belli eden ve şeffaf elbiseler giymelerini yasaklamıştır:
"Cehennemlik bazı kadınlar vardır ki, örtülü fakat çıplaktırlar. Her iki tarafa salınırlar. Onlar cennete girmeyecek ve onun kokusunu da duymayacaklardır." (Müslim)
Kıyamet alâmetleri olarak haber verilen adam öldürmelerin çoğaldığı, haksız yere canlara kıyıldığı, masum insanların öldürüldüğü âhir zamanı yaşıyoruz.
"Kim bir mümini kasten öldürürse, onun cezası, içinde devamlı kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lânetlemiş ve büyük bir azap hazırlamıştır." (Nisâ: 93)
Buyurulduğu halde haksız yere adam öldürmeler çoğalmış, âdeta sıradanlaşmış. Bugün sudan bahanelerle insanlar öldürülüyor. Katliamlar oluyor. Hergün kadın-kız birçok masum insan nâhak yere öldürülüyor.
"Kim bir cana kıymamış, ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir kimseyi öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir." (Mâide: 32)
Bunca isyan cezasız kalır mı?
Elbette kalmaz. Deprem, kuraklık, zirai don, sel, yangın, savaş, terör, kargaşa, ekonomik buhran, her türlü afat peşi sıra geliyor. Daha kim bilir neler başımıza gelecek?
Özü Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in buyurduğu şu Hadis-i şerif'tir:
"Bir memlekette zinâ ve fâiz yaygınlaşırsa, o memleket halkı Allah'ın azabını mutlaka helâl kılmış, hak etmişlerdir." (Taberânî)
Allah'ım sonumuzu hayır etsin. İşte bunlar, hepsi yoldan çıkmanın cezası.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri âhir zamanı şöyle haber vermişlerdir:
"Allah-u alem ama harple, ama zelzeleyle, ama yere batma ile, ama kılık değiştirmeyle. Bunlar olacak. Fakat Resulullah Efendimiz buraya işaret ediyor. Kızıl bir rüzgârla yani harple olacak bu işler. Vakit geldiği zaman.
Bunların hepsi çıktı. Bundan sonra her şeyi bekleyin. Onun için önümüzde bunlar var. Hazret-i Allah'a yönelmek, sığınmak, ötesi kalmamış. Çünkü dünyanın ömrü bitti."
"Gün iman kurtarma günü, zaman imanı kurtarma zamanı."
"Kadınlar çılgın, erkekler sarhoş, orta tabaka şaşkın, zenginler azgın." (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Allah-u Teâlâ'nın bu sapmışlığa, bu yoldan çıkmışlığa karşılık gadabının bir tecellisi olsa gerek ki; sanki fitne ve fesadın önündeki bütün setler kaldırılmış, insanlar şuursuzca bu fitnelerin ve afatların içine dalıyor, imanlar yanıyor.
Ormanlarda, savaş meydanlarında yaşanan yangınların çok daha büyüğü gönüllerde yaşanıyor. Gönüllerdeki bu yangınlar afakı kaplamış kimsenin umurunda da değil, haberi de yok.
"Dünyada yaşanan en büyük tehlike nedir?" diye sorulsa; savaş, zulüm, vahşet, katliam, doğal afet, deprem, sel, yangın .... diye sıralarız. Oysa bu afatlarda insan en fazla canını kaybeder. Hatta imanla gitse şehit olma ihtimali var, ebedî kurtuluş imkânı var.
Ve fakat imanlar yandığı zaman, kişi imansız olarak öldüğü zaman ebedî hayatı gidiyor. Esas büyük tehlike budur.
"Helâl ve haram tefrik edilmediği zaman iman sönüyor, iman sönünce vicdan çıkıveriyor." buyuran Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Efendi Hazretleri;
"İmanlı bir el harama uzanmaz, imanlı bir ayak fena yere gitmez, imanlı bir göz harama bakmaz. Bakıyor, haa demek iman oraya sirayet etmemiş. Çünkü iman ekildiği, tuttuğu zaman dalları azalara dağılır.
İman gidince her şey yapılır; fâiz, kumar, içki, fuhuş ve bütün kötü işler yapılır." diyerek imanı korumanın ehemmiyetini ifade buyurmuşlardır.
İman nasıl gider?
Haramı helâl görürsen, zinâyı, çıplaklığı meşru görürsen, "Hangi devirde yaşıyoruz" dersen iman gider.
İmanı, İslâm'ı hakir görürsen iman gider.
İnanmayanı müslüman görürsen iman gider.
Kâfirin küfrünü hoş görürsen iman gider.
Bir âhir zaman alimi dinde olmayan bir şey bu dinde vardır dediğinde sen de kabul edersen onun da senin de imanın gider.
Haramı işlersen ve fakat haram olduğunu bilirsen iman gitmez ve fakat yürüyen bir merdivene binen insan misali bir gün bu haramlar alır seni küfre atar. "İnandığı gibi yaşamayan, yaşadığı gibi inanmaya başlar." buyurulmuştur.
Bugün o kadar büyük fitneler var, küfür, isyan, azgınlık, sapkınlık o kadar aşikâr işleniyor, insanlar bu azgınlıkları o kadar kanıksamış ki; böyle böyle, dinsizlik, deizm gibi imansızlıklar artıyor. Tehlike çok büyük ve her geçen gün daha da büyüyor.
Bu büyük tehlike ne kadar büyük?
Şöyle bir misal verelim:
Gazzeliler büyük zulüm görüyor. Açlıktan ölüyorlar. Onlar için çok üzülüyoruz, insanlığımızın, İslâm olmamızın gereği onları bu zulümden kurtarmak istiyoruz.
Her şeyimiz var, her imkânımız var. Sadece televizyondan bakıp üzülüyoruz. Fakat onlar yaşıyorlar, bomba altındalar, açlar, susuzlar.
Kim Allah yolunda?
Gazzeli müslümanlar mı, bizler mi?
Esas soru şudur: Zulüm gören bu müslümanlar bizim için, bu rahat istirahat içindeki azgınlığımıza, şaşkınlığımıza, vurdumduymazlığımıza, sükût eden imanlar için üzülmüş olsa yeri değil midir?
Binaenaleyh iman candan da canandan da büyük bir nimettir.
Zira Âyet-i kerime'de:
"Şüphesiz ki Allah iman edip sâlih amellerde bulunanları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. Orada altın bilezikler takınırlar ve incilerle süslenirler. Oradaki elbiseleri de ipektir." buyuruluyor. (Hacc: 23)
Ve bu büyük nimetin kaybı canın da cananın da kaybolmasından daha büyük bir şeydir.
Cenâb-ı Hakk iman edenlere;
"İman edip de imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya! İşte güven onlarındır ve doğru yolda olanlar da onlardır." buyuruyor. (En'âm: 82)
O halde imanları kurtarmak için çalışmak, "İman kurtarma cihadı" yapmak gibi büyük ve makbul bir amel tasavvur edilemez.
Bir afat esnasında millet nasıl ki her şeyini seferber edip canhıraş bir gayretle canları kurtarmaya koşuyorsa; bir müslümanın da benzer bir duygu ile imanları kurtarmak, insanlara hakikati duyurmak, ölmüş ruhlarını canlandırmak için gayret etmesi, iman kurtarma cihadı yapması lâzımdır.
Cenâb-ı Hakk:
"Allah yolunda nasıl cihad etmek gerekiyorsa öylece hakkıyla cihad edin." buyuruyor. (Hacc: 78)
Bu gayretin, bu cihadın, bu mücadelenin en mücessem bir numunesi Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri idi. Aklın, havsalanın alamayacağı bir azimle büyük bir iman kurtarma cihadı yaptı, imanları kavuran fitnelerle büyük bir mücadele yaptı, müslümanları uyandırmaya, gerçek hayatın ahiret hayatı olduğunu duyurmaya çalıştı. Bizlere de bu mücahede ve mücadeleyi miras bıraktı, bu vazifeyi devam ettirmemizi nasihat ve vasiyet etti.
O hâlde çalışan bunun için çalışsın, bunun için gayret etsin. İşte onlara müjdeler var.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"İçinizde insanları hayra çağıran, iyilikleri emreden, kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte onlar gerçek kurtuluşa erenlerdir." (Âl-i İmrân: 104)
Ey müslüman kardeş!
Sen de bu afatı söndürmek için koş, gayret et! Hem cihad sevabına nail ol, hem de insanlara en büyük faydayı sağlamış ol, ahiretlerini kurtarmaları için vesile olmaya çalış.
"Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçir." (Lokman: 17)
Asla günahkârların, isyankârların günah ve isyanlarını hoş görme, bunların arasına karışma.
Ve böylece kendi imanını kurtarmaya bak.
Hadis-i şerif'te:
"Kimse kimseyi tanımaz bir hâle gelirse, o zaman kendini kurtarmaya bak ve halk tabakasını bırak!" buyuruluyor. (Ebu Dâvud - Tirmizi)
Peki imanımızı muhafaza etmemiz için ne yapmamız lâzım? İmanlı bir müslüman ne yapar?
Hazret-i Allah Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:
"Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde süsledi. Küfrü, fıskı ve isyanı da çirkin gösterdi. İşte doğru yolda olanlar bunlardır." (Hucurât: 7)
İmanın en büyük alâmeti Allah-u Teâlâ'nın emir ve hükmüne teslim olmak, Allah-u Teâlâ'nın hükmünü dünya ve nefsin arzularına tercih etmektir. Gönüldeki gerçek imanı açığa çıkaran en büyük ölçü, Allah'ın ve Peygamber'in hükmüne tereddütsüz boyun eğmektir. Bu mihenktir.
Eğer müslüman isek; Resulullah Aleyhisselâm'a itaat etmeli, getirmiş olduğu esasların hepsini kabul etmeli, Sünnet-i seniyye'sine sımsıkı sarılmalı, ahlâkı ile ahlâklanıp edebiyle edeplenmeye gayret etmeliyiz.
Âyet-i kerime'de:
"Resulullah size ne verdiyse onu alın, neyi yasak ettiyse ondan sakının!" buyuruluyor. (Haşr: 7)
Emir ve hükümler böyle olduğu halde bugün bu ilâhi emirler arkaya atılıyor ve hükümsüz sayılıyor.
Onun için bize düşen önce kendimizi ve yakınlarımızı cehennem ateşine düşmekten korumaktır.
Âyet-i kerime'de:
"Ey iman edenler! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun." buyuruluyor. (Tahrîm: 6)
Nefsani arzulardan, şeytanın adımlarından, şehvetin esiri olmaktan, şeytanlaşmış insanlarla beraber olmaktan, zevk ve sefaya, oyun ve eğlenceye dalmaktan kaçmamız lâzımdır. Ama bakın görün ki her yer isyan, zulüm, inkâr, küfür. Bu isyan cezasız kalmaz!
Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:
"Öyle bir fitneden sakının ki, aranızdan sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz, (hepinize sirayet eder). Bilin ki Allah'ın azabı şiddetlidir." (Enfâl: 25)
Ey kardeş! Bu isyan ve ahlâksızlıklara karşı elinle dilinle bir şey yapamıyorsan hiç olmazsa kalbinle buğz et, "Ben bunlardan değilim", "Yâ Rabb'i! Emirlerini yapamadığım için beni affet!" diye niyazda bulun.
Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"Sizden bir kimse çirkin bir iş görürse onu eliyle derhal değiştirsin. Eğer buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse bâri kalbiyle buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir." (Müslim)
Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde de şöyle buyurmuşlardır:
"Benden önce Allah'ın hiçbir ümmete gönderdiği bir peygamber yoktur ki, o peygamberin, ümmetinden havarileri ve sünnetine tâbi olan, emrine uyan ashabı olmasın.
Sonra onların ardından, yapmadıklarını söyleyen ve emrolunmadıkları şeyleri yapan birtakım kötü nesiller meydana çıkar.
İşte kim ki onlara karşı eliyle cihad ederse o mümindir. Kim ki onlara karşı diliyle cihad ederse o da mümindir. Kim ki onlara karşı kalbiyle mücadele ederse o da mümindir. Amma bunun ötesinde imandan bir hardal tanesi de yoktur." (Müslim: 80)
En sonunda Cenâb-ı Hakk'a samimi olarak gönülden duâ ve niyaz ile sığınalım ki O bizi hıfz-u himayesine, tasarruf-u ilâhiye'sine alsın.
"Ey Rabb'imiz! Bizi sana teslim olanlardan kıl. Neslimizden de sana teslim olan bir ümmet yetiştir. Bize ibadet yerlerimizi göster. Tevbemizi kabul buyur. Tevbeleri çok kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin." (Bakara: 128)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:
"İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecektir ki İslâm'ın yalnız ismi, Kur'an'ın ise resmi kalacak. Mescidler dış görünüşleri ile mamur, fakat içleri hidayetten mahrum olacak.
Onların âlimleri gökkubbe altındakilerin en şerlileridir. Fitne onlardan çıktı ve yine onlara dönecektir." (Beyhakî)
Dikkat buyurursanız Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz değil insanların "Gökkubbe altındakilerin en şerlisi" olarak "Âhir zaman âlimleri"ni işaret buyuruyor. O kadar şerli insan var, katil var, zalim var, sahtekâr var. Onlardan daha şerli buyuruyor.
Diğer bir Hadis-i şerif'lerinde ise şöyle buyuruyorlar:
"Sizin için Deccal'den daha çok Deccal olmayanlardan korkarım."
"Onlar kimlerdir?"
"Saptırıcı imamlardır." (Ahmed bin Hanbel)
Burada imamdan maksat "Önder" demektir. Bunlar Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "din kurucu" buyurduğu ve kendileri ile büyük bir cihad yaptığı dinde bölücülük yapan âhir zaman imamlarıdır.
Oysa Hadis-i şerif'lerinde:
"Âdem'in yaratılışı ile kıyametin kopması arasında Deccal'den daha büyük bir fitne yoktur." buyuruyorlar. (Müslim)
Dikkat ederseniz ümmeti hakkında saptırıcı imamların Deccal'den daha büyük tehlike olduğunu; yukarıda arzettiğimiz Hadis-i şerif'lerinde de bu devrin âlimlerinin "Gökkubbe altındakilerin en şerlisi" olduğunu beyan buyuruyorlar.
Bu iki sınıf bugün ortalığı istilâ etmiştir, fitne bunlardan çıkmıştır. Haramların, ahlâksızlıkların, adaletsizliklerin, dini dünyaya alet etmenin ... binaenaleyh bütün kötülüklerin en büyük müsebbibi bu iki sınıftır. Çünkü bunlar menfaatlerine ve nefis arzularına göre hareket ettikleri için bunların bozulması halkın da bozulmasına sebep oluyor. Görüyorsunuz her türlü ahlâksızlık, her türlü sahtekârlık aleni yapılıyor, kimsenin umurunda değil.
İmanlar yanıyor, gönüller kavruluyor. İnsanlar çılgınca cehenneme koşuyor. Ne acıdır ki kimsenin kılı kıpırdamıyor. Bu yüzden bunlar başımıza geliyor.
Küfrün müdafileri olsun, din ve vatan bölücüleri olsun, âhir zaman uleması olsun bu milletin imanını, dünya ve ahiretlerini yok ettiler. Müslümanların dinden kopmasına sebep oldular. Suret-i haktan göründüler, İslâm adı altında müslümanları soydular, yoldular. Hem imanlarını hem maddelerini aldılar. İmanları çaldılar.
Bu milleti hem imanlarından ettiler, hem de bu âlî yolu kirlettiler. Müslümanları bu münevver yoldan sapıttılar. Hazret-i Allah'a varan yolların başına oturarak yol kesici oldular. Bunlar mânevi ölümlere sebep olanlardır. Yani maddi katiller olduğu gibi mânevi katiller de boş durmuyorlar.
Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Efendi Hazretleri bu yangını söndürmek için çok mücadele etti. Bu mânevi katillerin, din ve vatan bölücülerinin, bu âhir zaman âlimlerinin, bu sahte imamların, bu sahte şeyhlerin iç yüzünü Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'lerle ortaya serdi. Küfürde olduklarını, din ve vatanda hainlik yaptıklarını, şeytanın askeri olduklarını ilân etti, müslümanları uyandırmaya, imanlarını kurtarmaya çalıştı.
"Zaman âhir zaman, iman kurtarma zamanı!"
"Bizim bütün gayemiz iman kurtarmaktır." buyurdular.
Bunların yaptığı tahribatı hiçbir papaz ve hiçbir kâfir yapamaz. Çünkü onların cephesi var, tedbirini alırsın. Fakat bunlar İslâm gibi göründükleri için, çok büyük tahribat yaparlar. Dinleyenler sözüne inanır, müslümansa İslâm'dan çıkar, kâfir ise zaten küfründe devam eder.
Halk çoğunlukla nefse uydukları, İslâm'ı yaşamak, emr-i ilâhî'yi tatbik etmek nefislerine zor geldiği için açık kapı aramaktadırlar. Nefisler yol bulmuş akıyor, şeytanın peşine takılmış gidiyor.
"Doğrusu birçokları bilmeden heva ve heveslerine uyarak halkı şaşırtıyorlar. Muhakkak ki Rabb'in hududu aşanları çok iyi bilendir." (En'âm: 119)
Bu âlim geçinenler birçok harama, fâize bile fetva verdikleri gibi, bir fetvaları da organ nakli ve vasiyetine cevaz vermeleridir.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri; "İnsanın Yaratılışı ve Organ Nakli" ve buna mümasil her hususta neşrettiği eserleri ile işin hakikatini, hükmünü ortaya koyduğu halde onun ikâzlarına rağmen hatalarından dönmediler.
"Kendisine Rabb'inin âyetleri hatırlatılarak öğüt verildikten sonra, onlardan yüz çeviren kimseden daha zâlim kim olabilir? Muhakkak ki biz suçlulardan öç alacağız!" (Secde: 22)
Kötü âlimler olduğu gibi, bir isimle türeyen din ve vatan bölücüleri de çok tehlikelidir. Gerek din, gerek vatan bölücüleri kaleyi içten yıkmaya çalışıyor ki, kâfir de dıştan yıkmaya çalışıyor. Hazret-i Allah ise hepsini yıkacağını ve suale çekeceğini beyan buyuruyor:
"Hiçbir memleket hariç olmamak üzere, biz onu kıyamet gününden önce ya helâk ederiz veya onu şiddetli bir azapla cezalandırırız. Bu, kitapta (Levh-i mahfuz'da) yazılıdır." (İsrâ: 58)
Bu kâfirlerin, bu münafıkların hepsini yıkacak.
Cenâb-ı Hakk:
"Dine bağlı kalın ve dinde ayrılığa düşmeyin." (Şûrâ: 13)
Buyurduğu halde dinde bölücülük yapanlar, bir isimle din kuranlar;
"Allah katında din İslâm'dır." (Âl-i İmrân: 19)
"Müminler kardeştirler." (Hucurât: 10)
Âyet-i kerime'lerini dinlemezler, suret-i Hakk'tan görünüp, saf ve temiz müslümanların imanlarını çalıyorlar.
Bu bölücüler;
"Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır. Sonra O yaptıklarını kendilerine haber verecektir." (En'âm: 159)
Âyet-i kerime'sini dinlememiş, İslâm dininden ayrılıp bir isimle ortaya çıkmışlardır. Bir isimle bir din kurarak kendi dinini ilân eden bu bölücüler, bu necip milletin birliğini dirliğini bozarak vatanın selâmetine, uhuvvetine, bekasına gölge düşürmüşlerdir.
"Onlar ki dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka oldular. Her fırka kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir." (Rûm: 32)
Dinde ve vatanda bu bölücülerin müslümanlara verdikleri zarar memleketimize getirdikleri keder ortadadır. Birlik ve dirliğimizi bozdular, müslümanların Allah'a ve Resul'üne olan bağlılıklarına, din ve vatan sevgisine büyük halel getirdiler.
Bu dalalet fırkaları din ve iman hırsızlığı yaparak ümmet-i Muhammed'in imanlarını çaldıkları gibi, mallarına, paralarına da göz dikerek, fakirin hakkını gasp etmişlerdir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:
"Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar." (Yâsin: 21)
Bu Âyet-i kerime bir berzahtır.
Kendi menfaat ve rahatları doğrultusunda para toplayanların, isteyen dilencilerin, halkı yolan, gasp eden, zorla alan soyguncuların, din adına ortaya çıkıp holding kurup, bankalara Karun gibi para yığanların doğru yolda olmadıklarına delildir.
Binaenaleyh kim ki para topluyorsa, bütün gayesi dünya menfaati ise onun doğru yolda olmadığını bu Âyet-i kerime beyan eder. Bu Âyet-i kerime'den doğru yolu bulmak kolaylaşır.
Bu para toplayanlar, bu Âyet-i kerime'ye iman etmiş değillerdir. İman edenlere ise bu Âyet-i kerime kâfidir. Çünkü hepsi eğri yoldalar, hepsi soyuyor, yoluyorlar.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri bu para toplayan cep cihatçısı bölücüleri şöyle tanıtıyor:
"Allah-u Teâlâ'nın ferman-ı ilâhisini hiçe sayarak, Din-i mübin'i âlet ederek dileniyorlar. Gerek kendi etraflarını gerekse diğer müslümanları soyup duruyorlar. Diğer taraftan din namına 'hayır' diye bir kâfirden bir fâsıktan, haram olduğunu bildikleri halde istiyorlar. Bu durumda onların o fâsık ve kâfirden hiç farkları yoktur. Yani onlar da onun gibidirler. Niçin? Bilerek haramı irtikap ettikleri için, İslâm dinini küçültmeye gayret ettikleri için.
Onların bütün çalışmaları İslâm dinini küçültmek içindir. Bu sebepledir ki onlardan daha aşağıdadırlar. Bunlar dini dünyaya âlet ediyorlar. Müslümanlığa ısınacak kimseleri uzaklaştırıyorlar."
Askerde arkadaşın bir onbaşı rütbesi ile emrettiği zaman, onun emrine riayet ve itaat etmek mecburiyetinde kalıyorsun da; seni yoktan var eden, âzâ nimetleriyle donatan, mülkünde bulunduran Allah-u Teâlâ'ya isyan ettiğinde, cezâsız kalacağını, azapsız bırakacağını mı zannediyorsun?
Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"İnsanlar, günahları çoğalmadıkça helâk olmayacaklardır." (Ebu Dâvud: 4347)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Ümmetim üzerine öyle bir zaman gelecektir ki İslâm'ın yalnız ismi, imanın resmi, Kur'an'dan ise harf ve hurufat kalacak.
Gayretleri mideleri, dinleri para, kıbleleri karıları olacak. Onlar aza kanaat etmeyecekler, çok ile de doymayacaklar."
İnsanlar bu hâle geldiği zaman bunlar zuhur edecek ve çeşitli ibtilâlara maruz kalacaklar. Bunun içindir ki içki, kumar, fuhuş, faiz, denize çırılçıplak girilmesi gibi ve buna mümasil küfür âdetlerinin yerleşmesi, bunların yaygınlaşması, hakikatin kalkması ile artık insanlar her şeye müstehak olmuş demektir.
Halk bu isyanlarının cezalarını hiç şüphesiz ki görecektir.
Allah-u Teâlâ bir Hadis-i kudsi'de buyurur ki:
"Benim cinlerle ve insanlarla önemli bir hadisem var! Ben yaratıyorum, benden başkasına ibadet ediliyor! Ben rızıklandırıyorum, benden başkasına şükrediliyor." (Taberânî)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki gayretleri mideleri, şerefleri servetleri, kıbleleri karıları, dinleri dirhemleri ve dinarları olacak. Onlar mahlûkatın en şerlileridir ve onların Allah katında hiçbir nasipleri yoktur." (Deylemî)
Diğer bir Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"Fuhuş ve ahlâksızlık açıkça yapılıncaya ve dirhem ile dinara tapılıncaya kadar, şöyle şöyle oluncaya kadar kıyamet kopmaz." (Ahmed bin Hanbel)
Ve kıyametin küçük alâmetleri bir bir çıkmaya, zuhur etmeye başlamıştır. Ve bu hal son deccale kadar devam edecektir.
Bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet yaklaştığı zaman taylesan giymek çoğalır. Ticaret artar, mal çoğalır, servet sahibi yüceltilir, fuhuş (her türlü kötülük) çoğalır.
Çocuklar yönetici olur. Kadınlar çoğalır. Hükümdar zâlim olur. Ölçü ve tartıda hile yapılır.
O zaman bir adamın köpek yavrusu beslemesi, kendisi için bir evlât büyütmesinden daha hayırlı olacaktır.
Büyüğe karşı saygı, küçüğe merhamet gösterilmeyecektir.
Zina mahsulü çocuklar çoğalır; öyle ki yolun ortasında adam kadının üzerine abanır (zina eder).
O vakitte bulunanların en iyisi: 'Keşke yoldan ayrılsaydınız!' derler.
Kurt (gibi) kalpler üzerine koyun postları giyerler.
O vakitte bulunanların en iyisi dalkavuk kimse olacaktır." (Hâkim, Müstedrek; 3/343 - Kenzü'l-Ummâl: 38501)
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:
"Onların çoğu Allah'a iman etmişler, fakat müşrik olarak yaşarlar." (Yûsuf: 106)
Bu Âyet-i kerime çok incedir.
Niçin şirk içindedir?
Çünkü; müslüman gibi görünürler, iman etmiş görünürler fakat içlerinde iman yoktur.
Nefisleri peşinden giderler, şeytanın yolunda yürürler. Böylece Hazret-i Allah ve Resul'ünün dinine karşı gelir, emir ve nehiylerini alaya, hafife alır, tiksinip hoşlanmazlar.
İman olmayınca ismi; Ahmet, Mehmet olmuş fark etmez. Mühim olan iman.
İnsan bilmez ama görünüşte iman etmiş fakat müşrik olarak yaşar.
İslâm âlemi günah, fısk-u fücur, isyan, azgınlık içinde. İmanlar yanıyor, kimsenin umurunda değil. Gazze'deki müslümanlar aylardır aç-susuz, her gün şehit oluyorlar. İslâm devletleri sessiz ve vurdumduymaz.
"Hazret-i Allah hep ihsanda biz hep isyandayız!" (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Bu beyanlarını; "Yâ Rabb'i sen hep ihsandasın, biz hep isyandayız!" diyerek sığınmak niyetiyle sık sık söylemeliyiz.
Allah-u Teâlâ'nın bunca ihsanları karşısında bunca isyan! Onun için böyle bir devir gelmiş değil. Bir cahiliyye çağı...
Gerçekten çok isyan ettik, çok zulmettik. Bu azgınlığımızın cezasını çekeceğiz.
Âhir zaman diyoruz ve gerçek âhir son zamanları yaşıyoruz. İslâm ve müslümanların garip kaldığı bir zaman. Kâfirlerin, yahudilerin son plânlarını devreye soktuğu bir zaman.
Kâfirler çok azdı. Hem İslâm'a, hem müslümanlara büyük saldırıları var, gerçek niyeti İslâm'ı ve müslümanı yok etmektir. Küfür tek millettir. Hepsi birden İslâm'a düşmandır.
"Şüphesiz ki kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır." (Nisâ: 101)
Ehl-i küfür hiçbir zaman müslümanlara olan düşmanlıklarından vazgeçmezler.
Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
"Eğer onların güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler." (Bakara: 217)
Bu ilâhî buyruk, kâfirlerin müslümanlara düşmanlıkta ne kadar ileri gittiklerini, bâtıl inançlarında ne derece katı davrandıklarını, düşmanlıklarının sürekliliğini bildirmekte, müslümanları dinlerinden çeviremedikleri sürece bu savaşlara ara vermeyeceklerini beyan etmektedir. Güçleri yetse, bundan hiç de geri kalmazlar.
"Eğer onların güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler." (Bakara: 217)
İşte bugün görüyorsunuz! Yahudi azdı. Amerika'yı arkasına almış müslüman soykırımı yapıyor, katlediyor, Filistinliler yok ediliyor, çoluk çocuk demeden bombalarla öldürüyor, aç-susuz bırakarak şehit ediyor. Dünyaya meydan okuyor. Ama kimse bir şey yapamıyor. Hele İslâm âlemi bu vebalden kurtulamaz. Halbuki İslâm devletlerinin bir olması, bu müslümanlara sahip çıkması gerekmez miydi?
Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime'lerinde:
"Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman birbirine yardım ederler." (Şûrâ: 39)
"Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak savaşanları sever." buyuruyor. (Saff: 4)
Allah'ın emrine ve hükmüne göre hareket etmeleri gerekmez miydi?
Herkes kendi rahatının, saltanatının peşinde.
Âyet-i kerime'leri dinlemiyorlar.
Bütün İslâm memleketleri suspus. İslâm teşkilatları konuşmaktan öteye geçmiyor. Yahudi de bu sessizlikte Gazze'yi yakıp yıktı, taş üstünde taş bırakmadı. Meydanı boş buldular, müslümanları sahipsiz buldular. Her yere saldırıyorlar. Lübnan'a, Suriye'ye saldırıyor, İran'a saldırıyor. Hedefinde artık Türkiye var. Yunanistan ve Kıbrıs Rum'u ile ittifak kuruyor, Hindistan gibi uzak bir ülke ile müttefik olup Türkiye düşmanlarının safını kuvvetlendirme çabasında.
"İnsanların içerisinde, müminlere en şiddetli düşman olarak yahudileri ve Allah'a şirk koşanları bulursun." (Mâide: 82)
Müslümanlara bu saldırıların sebebi sadece İslâm olduğu, ümmet-i Muhammed'den oldukları içindir.
Cenâb-ı Hakk haber veriyor:
"Sen onların dinlerine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar aslâ senden hoşnut olmazlar." (Bakara: 120)
Kâfir, müslüman olduğumuz için saldırıyor. Bizim İslâm'a nasıl sarılmamız lâzım, Hazret-i Allah'a nasıl yönelmemiz lâzım? Ama biz uzaklaşıyoruz. Bizim İslâm'dan uzaklaşmamız gadabullah'ı celbeder.
Gazze'deki müslümanların iki yıldır ateş altında olmasına aç, susuz kalmalarına rağmen sağlam bir iman ile samimi teslimiyet ve tevekkülleri bütün dünyaya örnek oluyor. Onların Hazret-i Allah'a ve Hazret-i Resulullah'a imanları, aşk ve teslimiyetleri dünyaya numune oluyor. Bu insanların İslâm'a, Kur'an'a bağlılıkları Hazret-i Allah ve Resulullah'a olan aşk ve muhabbetleri bin km ötede gayr-i müslimleri imana getiriyor. Bu zulmü görüyor, duyuyor, oradaki müslümanların Allah rızâsı için gösterdikleri bu teslimiyete, bu şehadete seve seve yürüyüşlerine hayran oluyor ve insanlıklarından utanıp imana geliyorlar.
Hazret-i Allah'ın bizden beklediği de budur. O'na samimi olarak sığınmamız, O'na yönelmemiz, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e gönülden iman edip bağlı olmamızdır. Ama biz tam tersini yapıyoruz. Âkıbetimiz ne olur?
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde;
"Dünya müminin zindanıdır." buyuruyorlar. (Tirmizî)
Bu Hadis-i şerif bir aynadır, terazidir. Herkes bu aynada kendisine baksın, görsün, bu terazide kendini tartsın.
Bu dünya mümin için bir zindan mı, değil mi?
Herkes buna baksın! Hadis-i şerif'e göre karar versin.
Âhir zamandayız, dünyayı nasıl görüyoruz? Dünya kâfirin cenneti olduğuna göre, dünyaya meyletmeyeceğiz, sadece bu dünyadan rızkımızı temin edeceğiz ama fâni olduğumuzu, bir gün öleceğimizi unutmamalıyız.
Hadis-i şerif'te:
"Hiç ölmeyecek gibi dünya için çalış, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalış." buyuruluyor. (İbn-i Asakir)
Bizim gideceğimiz bir yer var; kabir evimiz, ahiret yurdumuz var.
Bunu unutmayacağız. Dünyadaki belâ ve ibtilâlara, sıkıntı ve eziyetlere, sabır ve sükût ile mukabele edeceğiz.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir." (Müslim: 2956)
Bu Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in beyanıdır.
Mümin dünyada ne kadar nimet içinde yaşarsa yaşasın, Allah-u Teâlâ'nın Cennet-i âlâ'da ona bahşedeceği nimetler yanında zindanda gibidir. Fakat bir kâfir ne kadar eziyet görürse görsün, cehennem azabının yanında dünya ona cennet gibidir.
Allah ehli bu dünya âleminde zindan hayatı yaşarlar, gariplik çekerler. Ömürleri mihnet ve şiddetle, gam ve kederle geçer.
Hadis-i şerif'lere göre; belânın en şiddetlisi peygamberlere, sonra velilere, daha sonra sıra itibari ile diğer kullarına gelir.
Ne durumda olduğunuzu buradan tartabilirsiniz. Nereye gideceğinizi de buradan tahmin edebilirsiniz. Dünyalık mıyız, âhiretlik miyiz? Gerçek budur, Allah'ım korusun.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Sakın sizi dünya hayatı aldatmasın." (Fâtır: 5)
"Asıl hayat ahiret yurdundaki hayattır." (Ankebût: 64)
Abdullah bin Mes'ud -radiyallahu anh- demiştir ki:
"Eğer ilim ehli, ilmi koruyup, onu lâyık olanlara vermiş olsalardı, ilim sayesinde devirlerinin insanlarına efendi olacaklardı. Ne var ki onlar ilmi, dünyalıklarından menfaat sağlamak için ehl-i dünya için harcadılar. Dünya ehli de âlimleri aşağıladı. Halbuki ben, Peygamberimiz aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle söylediğini işittim:
"Kimin tasası sadece ahiret oIursa, dünya tasalarına Allah kifâyet eder. Kim de dünya tasalarına kendini kaptırırsa, dünyanın hangi vadisinde helâk olduğuna Allah aldırmayacaktır."
Hatem-i nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-in gönderilmesi kıyametin yaklaştığının en büyük delilidir.
Hâtem-i veli -kuddise sırruh- Hazretleri'nin zuhuru ise artık kıyametin iyice yaklaştığının bir delilidir.
Evet âhir zamandayız ama Hazret-i Allah böyle bir Zât-ı âli'yi göndermiş. Bulunmaz bir nimeti ikram buyurmuş. Elhamdülillâh.
Dünya bozulmaya yüz tuttuğu, fitne ve fesadın arttığı bir zamanda Allah-u Teâlâ sevdiği ve seçtiği bu kulunu göndermiştir.
Hele dünyanın son zamanında; dinsizliğin, ahlâksızlıkların her türlüsünün son haddine vardığı, bilhassa Deccâl'den daha beter olan sapıtıcı imamların türeyip, din-i İslâm'ı aslından çıkarmak istedikleri bir anda, Allah-u Teâlâ yeni bir din değil de, ancak İslâm dinini kuvvetlendirmek, Allah-u Teâlâ'nın hükümlerini ayakta tutmak için, kâfirlerin küfrünü ortaya koymak için, bu en büyük fitne zamanında, bu fesadı yok etmek, halkı imana dâvet etmek için Hâtem-i veli'yi gönderdi.
Nitekim Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyurmuşlardır:
"Âhir zamanda Mehdi yokken, henüz yaklaştırılıp seçilmemişken; aradaki boşlukta, Hâtem'ül-velâye'den başka adâleti (hakkâniyeti) ayakta tutacak kimse olmaz. Ve o, bütün veliler üzerine o devirde, Allah'ın hücceti olmaya muvaffak olur.
İşte bu son evliyâ âhir zamanda; Allah-u Teâlâ'nın bütün peygamberler üzerine hücceti olan ve kendisine Hâtemü'n-nübüvvet verilmiş olan, son peygamber Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- gibi olur."
Dikkat edilirse "Ondan başka adaleti ayakta tutacak kimse bulunmaz." buyuruyor.
Bu söz sadece Türkiye'yi değil dünyayı kapsıyor. Bu nur, değil Türkiye'ye, bütün dünyaya yayılıyor.
Bu beyanı ile Hazret-i Mehdi gelmeden evvel adâleti ayakta tutmakla, her ikisini bitiştirmiş oluyor.
Çünkü Allah-u Teâlâ adâleti onunla ayakta tutacak. Daha doğrusu Allah-u Teâlâ onu öne sürmüş. Tek kelime ile o robot gibidir, tecelliyât-ı İlâhiye Allah-u Teâlâ'nındır. Onu O öne sürmüş ve onda tecelli etmiştir.
Hâtem-i veli büyük bir nimettir. Maddi mânevi, dünya için, âhiret için, insanlık için, ihvan için büyük bir nimettir. Bu Zât-ı âli'nin böyle bir zamanda böyle bir devirde gönderilmesi insanlık için büyük bir devlettir. Onun siyasetle irtibatı yok, madde ile makam ile ilgisi yok. Sadece ahkâm-ı ilâhi ve Sünnet-i Resulullah üzere yürüyor ve yürünmesini istiyor. Hazret-i Allah'a kavuşmak ve kavuşturmak istiyor. sevenleri de onun murad ettiği şekilde yaşamaya çalışıyor. Büyük bir nimet üzere bulunuyoruz.
O, hep Hazret-i Allah dedi, Resulullah dedi. Her zaman Hazret-i Allah'ı anlattı. Hazret-i Allah'ı tarif etti. "Bildiğim Hazret-i Allah, bildirdiğim Hazret-i Allah. Başka bir şey tanımıyorum zaten." buyurdu.
O Allah için çalıştı, Allah yolunun hizmetkârı idi. Gayesi, maksadı, menfaati yoktu. Fîsebilillâh hayatı mücadele ile geçti. Allah ve Resul'ünü sevdirmeye, Allah ve Resul'ünde birleştirmeye, Nûr-i Muhammedî'nin yayılmasına, kalplere Hazret-i Allah'ı ve Resulullah'ı yerleştirmeye çalıştı. Hazret-i Allah ve Resul'ünü örnek aldı. Allah-u Teâlâ'nın emirlerine ve Resulullah Aleyhisselâm'ın sünnetine gönülden teslim olmuştu. İki cihan serveri Muhammed Mustafa -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e en derin bir muhabbetle ve büyük bir saygıyla bağlıydı. Onun izine basa basa gitmekte büyük bir azim sahibiydi. İlâhî hükümlerin ve Sünnet-i seniyye'nin ihyası için gayret gösterirdi.
"Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk'a iletirler ve hak ile hüküm verirler." (A'râf: 181)
Hazret-i Allah'a giden nurlu yolu tarif etti, mahviyet ve istikamet üzereydi, bunu öğretti. Ölçüsü Kur'an-ı kerim ve Sünnet-i seniyye idi. Hep Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'e göre hareket eder, Âyet ve Hadis ile konuşurlardı.
Âhir zamanda nasıl yaşadığına bakın!
Hiçbir şeye tenezzül etmedi, kendisine ait olduğu halde aldığı kendi kitabının parasını bile verdi, en güzel bir numune oldu.
Kimseden bir şey istemez, kimseden bir şey beklemez, verdikleri bir şeyi de asla geri almazdı. Kimseye el açmadılar, İslâm'ı dünyalık için âlet etmediler.
Kendi geçimini el emeği ile kendi geliri ile temin ederlerdi. Henüz 16 yaşında iken başladıkları ayakkabı imalatı ve ticaretini daha da büyütme imkânı varken, kendisini ilim ve irşada adadı, atölyesini tasfiye etti, küçük bir dükkânda seneler boyu tek başına çalıştı. O kadar seveni, o kadar misafiri olduğu halde aslâ hiçbir zaman onlara yük olmadı.
Hiç siyasetle ilgilenmedi. "Siyasete girmeyin, zengin olayım demeyin" diyerek ihvanına büyük bir ölçü verdi.
"Yol Hazret-i Allah'ın yoludur. Hazret-i Allah'ın yolu deyince buranın özünü size tarif edeyim:
Allah-u Teâlâ, Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:
"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" (Hûd: 112)
İslâm budur, terazi budur. Bunun haricindeki hareketler yanlıştır.
Yolumuz; varlık, benlik yolu değildir, makam, mevki, menfaat bu yolda yoktur."
Her hâl ve ahvalde ihlâs, istikamet ve mahviyet üzere olmuşlar ve hep bunu tavsiye etmişlerdir. Keramete hiç değer vermemişler, bilâkis varlıktan yokluğa, yokluktan hiçliğe, hiçlikten fenâya inmek ve fâni olmak gerektiğini beyan buyurmuşlardı.
"Her zaman söyleriz, sakın siz keramet ehli olayım demeyin. Çünkü birçok kimseler bu vâdide soyulmuştur. Bu yoldaki keramet istikamettir."
"İhlâs, sadakat, mahviyetle yol alın, ahkâm-ı ilâhî içerisinde istikamet üzere yürüyün."
Yolun Hazret-i Allah'ın ve Hazret-i Resulullah'ın yolu olduğunu söyler, yola ve yolun düsturlarına azâmi dikkat eder ve ihvanının da öyle yetişmesini isterdi.
Gaye ve hedefleri için;
"Bizim gayemiz rızâdır, ümmet-i Muhammed'i kurtarmak, nuru yaymaktır. Başka hiçbir gayemiz yoktur." buyurmuşlardı.
Hayat-ı saadetleri Allah-u Teâlâ'ya, Resulullah Aleyhisselâm'a, ilâhi görüş birliğine dâvetle geçti.
"Asıl gayemiz Nûr-i Muhammedî'nin yayılması, kardeşlerimizin Allah ve Resul'ünde birleşmesidir."
"Gerçekten Allah ve Resul'ünde birleşelim ki iç ve dış düşmanlara karşı mücadele edelim."
Bu uğurda hiç kimseden bir şey istemedi, canıyla malıyla cihad etti.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri FETÖ'nün ihaneti zahir olmadan 30 sene önce bunların içyüzünü, vatan haini olduğunu, Amerikan ajanı olduğunu gerek dergilerimizde (ilk makale Mart 1994 tarihli Hakikat Dergisi'nde "Fetullah Gülen Narcılık Dini'ni İlan Etti!" başlığı ile yayınlanmıştır.), gerekse haklarında eser neşrederek ("Küfrü Hoş Gören Narcıların İçyüzü", Birinci baskı: 1999) halka duyurmaya çalışmışlardı.
Bu mücadelesi sebebiyle bu bölücü grupların hepsi kendisine büyük bir düşmanlık beslediler. Karalamaya, iftira atmaya çalıştılar, mahkemeye verenler oldu. FETÖ kendisine muhalif herkese kumpas kurduğu gibi, bu Zât-ı âli'ye de kumpas kurmaya çalıştı. 2009 yılında Taraf gazetesinde başlatılan kampanyaya ismini de katmak istediler. Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Hâin Tezgâh" isimli eseri bu iftira kampanyası sebebiyle yayınlandı. Bu iftiraları bu hâin güruhun sonunun başlangıcı oldu.
Onun varlığı, mücadelesi, iman kurtarma cihadı ile bu memleket ayakta duruyor.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:
"Ümmetimden bir tâife kıyamet kopuncaya kadar Hakk yolunda muzaffer olmakta devam edecek, muhalefette bulunanlar onlara zarar veremeyecektir." (Buhârî)
Bunun delillerinden birisi de şudur:
Bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"İsrail oğulları içine din bakımından eksiklik girince adam din kardeşini günah üzerinde görür ve onu o günahtan meneder, sonra ertesi gün olunca bir gün önce günahkar kardeşinin işlediğini gördüğü günah; adamın onunla beraber yemek yeyip içmesine ve onunla sıkı fıkı olmasına mani olmazdı. Bunun sonucunda Allah onların bazılarının kalplerini diğer bazılarının kalplerine karıştırdı."
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu beyanlarından sonra yahudilerin bu yaptıkları hakkında inen şu Âyet-i kerime'leri okumuşlardır:
"İsrail oğullarından küfre sapanlar hem Davut'un hem de Meryem oğlu İsâ'nın diliyle lânetlenmişlerdir. Çünkü onlar isyan etmişler, sınırı aşmışlardı.
Onlar birbirlerini yaptıkları kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapageldikleri şey ne kötü idi!
Onlardan birçoğunu, kâfirleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin kendileri için öne sürdüğü şey ne kötüdür! Allah onlara gazap etmiştir ve onlar azap içinde ebedî kalacaklardır.
Eğer onlar Allah'a, Peygamber'e ve ona indirilene (Kur'an'a) inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi. Fakat onların çoğu yoldan çıkmış fâsıklardır." (Maide 78 – 81)
Ravi demiştir ki: "Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bunu buyururken bir tarafa yaslanmış durumda idi. Sonra doğrulup oturdu ve:
"(Siz müslümanlar) zalimin kollarından tutup onu (batıldan) hakka eğdirmedikçe hayır (azaptan kurtulamaz veya mazur sayılamazsınız), buyurdu." (İbn-i Mâce)
Dikkat ederseniz Allah-u Teâlâ Mâide sure-i şerif'inin 79. Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:
"Onlar birbirlerini yaptıkları kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapageldikleri şey ne kötü idi!"
Durum bu kadar nazik, iyilerin kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmamaları, kötülerle bir ve beraber olmaları umumi bir gadaba sebep oluyor.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri din ve vatan bölücüleri ile en şiddetli bir şekilde mücadeleye başladığı zaman herkes onun bu beyanlarını "Çok sert" buldu.
Halbuki o bu mücadelesini imanının, Allah-u Teâlâ'nın vazifedar kılmasının bir gereği olarak yapıyordu ve eserleri ile bu mücadelesine devam ediyor.
"İnanan bir müslümana küfür isnad etmek insanı küfre götürür. İman dairesinde olmayan bir kâfiri de iman hudutlarının içine koyup müslüman demek de insanı küfre götürür.
Bunun içindir ki, küfrünü alenen ilân eden ve küfrü ile iftihar eden bir kimseye bile bile "Bu müslümandır!" demek küfürdür." (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Nitekim Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"Onların âlimleri gökkubbe altındakilerin en şerlileridir. Fitne onlardan çıktı ve yine onlara dönecektir." (Beyhakî)
İşte bu Zât-ı âli bu mücahede ve mücadelesi ile bu milletin uyanmasına, imanların kurtulmasına vesile olduğu gibi Allah-u âlem bu mücadelesi umumi bir azabın inmesinden, umumun ilâhî rahmet ve merhametten tardedilmesinden milletimizi muhafaza buyurdu.
Nitekim diğer bir Hadis-i şerif'te şöyle buyurulmuştur:
"İnsanlar zalimi görüp de ellerini tutmadıkları zaman (bir başka lâfza göre, münkeri görüp de değiştirmedikleri zaman) onlara Allah'ın kendi katından umumi bir azap göndermesi vakti yakındır." (Ebû Dâvûd, Tirmizî)
Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Ondan başka adaleti ayakta tutacak kimse bulunmaz." buyurmasının bir hikmeti de bu olsa gerek.
Bu Zât-ı âli bir kurtuluş ipidir. Çok iyi sarılmak lâzım. Bunun şükrü lâzım. Cenâb-ı Hakk'a çok sığınmak lâzım ve insanların tanıması, idrak etmesi lâzım. Bir nevi duyurulması lâzım.
Bunları niye söylüyoruz?
Hâtem-i veli, Hazret-i Allah'ın bir ihsanı, ikramı, lütfudur. Sevdiği, seçtiği, çektiği kulu olduğu için büyük bir nimet içindeyiz.
Ahkâm-ı ilâhi'yi ve Sünnet-i seniyye'yi en güzel şekilde yaşamış ve her hususta en güzel numune olmuşlardır.
Hazret-i Allah onun hürmetine müslümanlara, bütün ümmet-i Muhammed'e rahmetiyle nazar eder. Onda lütfuyla tecelli etmiştir.
Vazifesini bihakkın yapmış, din ve vatan bölücüleri ile cihat etmiş, necip milletin imanını, atalarımızdan emanet vatanımızı korumak için canını hiçe saymış, din, iman ve vatan aşkı ve sevgisini aşılamıştır.
Hazret-i Mehdi'nin gelişini haber vermiş, ona hazır bir program olarak kitaplarını bırakmış, ona tâbi ve teslim olunmasını vasiyet etmiştir.
İman kurtarma cihadı yapmış. Ümmet-i Muhammed'i, Allah ve Resul'ünde "İlâhi görüş"te birleşmeye dâvet etmiştir.
Din ve vatan bölücülerinin içyüzünü meydana çıkarmış, âhir zaman âlimlerinin ifsatlarından müslümanları korumuştur.
Hakikat ile dalâlet arasına berzah olmuş, varlık, benlik, madde, menfaat, makam, mevki peşindeki sahtelerin alâmetlerini beyan etmiş; hakikat ehlinin alâmeti olan; mahviyet, tevazu, istikamet, ihlâs üzere olmayı, para, ücret istemeden sadece Allah ve Resulullah için hizmet etmeyi, din, İslâm, vatan uğruna canı feda etmeyi öğretmiştir.
Nefis tezkiyesi, ruhun talim ve terbiyesine çalışmış, insan yetiştirmeye gayret etmiştir.
İnsanların dünya saadetine, ahiret selâmetine nail olmasına vesile olmuştur.
İşte bu Zât-ı âli'yi ikram ettiği için Hazret-i Allah'a nasıl şükretmeliyiz. O'na nasıl minnettar olmalıyız, nasıl teşekkür etmeliyiz.
"Allah bu ümmetten bir âlimi alırsa, bu İslâm'da açılan bir gedik olur ve kıyamete kadar onun boşluğu kapanmaz." (Deylemî)
Niçin o boşluk kapanmıyor? Allah-u Teâlâ her gönderdiği kuluna ayrı ayrı vazifeler veriyor. Vazifeler verdiği gibi tecelliyâtları da ayrı ayrıdır. Birine verdiğini diğerine vermediği için ve aldığında verdiği ile aldığı için yeri boş kalıyor.
Bunlar İnsan-ı kâmil olanlardır. Hazret-i Allah'ın huzur-u ilâhî'sine kabul ettiği kimselerdir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in buyruğuna bir bak:
"Ehl-i beyt'im ümmetim için bir emniyettir, onlar yokolup gittiklerinde kendilerine vaadedilenler gelir." (Tirmizî, Ahmed bin Hanbel, Müsned, Taberânî, "el-Mu'cemü'l-Kebîr", Heysemî, "Mecmâu'z-Zevâid")
"Onlar vefât ettikleri zaman artık kendilerine vaadolunanlar gelir. Şayet onun nesep yönünden olan ehl-i beyt'i kastedilmiş olsaydı, diğerlerinin ölümüyle onların yok olması imkânsız olurdu. Çünkü Allah, onların sayısını hesaba sığmayacak kadar çok kılmıştır." (Hatm'ül-Evliyâ kitabı)
Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri "Nevâdirü'l-Usûl fî Ma'rifeti Ehâdîsü'r-Resul" adlı eserinin "Yüz Yirmi Sekizinci Aslı"nda Resulullah Aleyhisselâm'dan sonra ashâbının önde gelenlerinin dini bid'at ve fitnelerden temizleyip aslını koruduklarını misallerle anlattıktan sonra, Hâtem-i veli'nin de dini ve onun ehlini buna benzer fitnelerden koruyacağını haber vererek şöyle buyurmuştur:
"O öyle bir kimsedir ki, bunun benzeri şeyleri (dinden) uzaklaştırıp defeder. Ondan temizleyip, kovup uzaklaştırması sâyesinde de artık onu giderir. O'nunla düşündüğü, O'nunla konuştuğu için O'nunla defeder. İşte o Allah'ın halk üzerindeki hücceti, O'nun sürüsünün çobanı ve kullarının mânevî tabibidir. O'nu engellemeye kalkışan kimse farkına bile varmadan helâk olur." (c. 2, s. 225)
Niçin helâk olur? Onu Allah-u Teâlâ ileriye sürdüğü için, ona karşı gelen Allah-u Teâlâ'ya karşı gelmiş ve helâk olmuş olur.
Yaklaşık on bir asır önce kaleme aldığı "Hatmü'l-Evliyâ" adlı eserinde, kırkların tümünün zuhurundan sonra Hâtemü'l-evliyâ olan zâtın kâim olacağını haber veren Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri (v. 932), yaşadığı mânevî tecellîleri anlattığı "Büdüvv-ü Şe'n" risâlesinde belirttiğine göre, kırkların zuhûrundan sonra kâim olacak olan bu zâtın, halkın fesada düştüğü bir devirde Türk'e gönderileceğini keşfetmişti.
İfşaatının bir noktasında; halkı içinde bulundukları çalkantı ve karışıklıktan kurtaran bir de ordu bulunduğunu müşâhade ederek; "Halkın, mâiyyeti Türk olan bir orduya mürâcaat ettiklerini gördüm, Türk onlara yoldaşlık ediyordu." diyor. (Hakîm et-Tirmizî, "Risâle-i Büdüvv-i Şe'n", İsmâil Sâib, nr.: 1571, vr. 216a-217a)
Nitekim o, ileride kaleme alacağı "Hatmü'l-Evliyâ" kitabında, müşâhade ettiği bu "kırk kişi"den ve "onların tümünün zuhûru"ndan sonra "Türk'e geleceği"ni gördüğü bu esrârengiz kimseden şöyle söz edecekti:
"Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-in vefâtından sonra, ümmetinden kırk kişi onun yerine kâ'im olur. Yeryüzü onlarla ayakta durur. Onlardan biri ölünce yerine bir başkası geçer. Bunların sayıları tükenip, dünyanın zevâl vakti gelince Allah bir velî gönderir. Bu velîyi seçmiş, kendine yaklaştırmıştır. Evliyâya verdiğini buna vermiş, ona bir de 'Hâtemu'l-velâye' tahsis etmiştir." (Hakîm et-Tirmizî, "Hatmü'l-Evliyâ", s. 247, bas.: Hakikat Yay. İstanbul, 2003)
Dikkat ederseniz Hazret bu beyanlarında halkın, mâiyyeti Türk olan bir orduya mürâcaat ettiklerini görmüş ve "Türk'ün onlara yoldaşlık ettiğini" haber vermiştir. Bunun mânâsı; Osmanlı Devleti bir zamanlar İslâm'ın bayrağını götürüyordu, hilâfet onlardaydı. Allah-u Teâlâ onları her devirde velîlerle destekledi. Nitekim Şeyhü'l-ekber -kuddise sırruh- Hazretleri'nin Osmanlı Devleti kurulmadan önce "Şeceretü'n-Nu'mâniyye fî Devleti'l-Osmâniyye" adında bir kitap telif etmesi, bu zevât-ı kirâm'ın bu hususta keşf-ü kerâmet sâhibi olduğuna delâlet eder.
Şu kadar var ki, Osmanlı Devleti'nin bu fazîleti, bu izzet ve şevketi sona erdi; âhir zaman geldi, fesad devri başladı ve bu necip millet bozuldu, fesad hâline düştü. Öyle bir fesad ki, artık imân ile küfür birbirine karıştı!..
Böyle bir zamanda, bu necip milletin hâlâ necip olanlarını kurtarmak için, Allah-u Teâlâ bu beldeye Hâtemü'l-velî'yi gönderdi. Bu milleti seviyor, neciplerini ayırıyor ve onları desteklemek için bir lütuf veriyor!
Binaenaleyh bu Zât-ı âli bu devleti ayakta tutan mânevi direğidir. Ona yapılan saldırıların esas amacı bu direği yıkmaktır. Mânevi direk yıkılırsa bina da yıkılır.
"Öyle zannediyorum ki, Sahib'im tuttukça Türkiye'yi tutacak, alırsa bilmiyorum. Bu da nereden geliyor? "O Türk'e gönderilecek." mevzuatı. Binaenaleyh mânevi destektir bu, desteği tuttukça tutacak. Desteği çekerse bilmiyorum ne olacak? Onun için ortalık karışıyor. İslâm'ı hedef alıyor. Küffar İslâm'a göre hedef alıyor." buyurmuşlardı.
Bir beyanları da şöyledir:
"Türkiye'nin zahiri ıslahat, ordunun da mânevi desteğe ihtiyacı var. Nasıl ki Osmanlılar hep maneviyat ehli ile destek gördülerse, bugün ortalık bitmiş durumda. Mânevi destek olmasa bu çadır yıkılır. Onun için bin küsur sene evvel Hazret-i Allah'ın Türk'e göndereceği beyan edilmiş, bir taraftan ıslahat, bir taraftan destek ile."
Zât-ı âlileri memleketimizin hem içteki hem dıştaki tehlikelere karşı devletin birliği, dirliği ve bekası için hem çalışmışlar, hem duâ ve niyaz etmişlerdi:
"Yâ Rabb'i! Halilullah Mekke için duâ etti,
Yâ Rabb'i! Resulullah Medine için duâ etti,
Yâ Rabb'i! Fakir bu devlet için duâ ediyor, bu devlete zevâl verme!"
Zât-ı âlileri bunu şöyle ifade ediyorlar:
"Bu vazife birinci basamaktır. Bu gönderilme vazifesi; Türk milletinin ıslâhı, ordunun mânevî desteği içindir. Binaenaleyh bu destek ahirete çekilinceye kadar devam edecek, işin nezâketi daha sonra başlayacak. Nasıl ki her çadırın bir direği olur, çadırı ayakta tutan odur; direk yıkılınca çadır da yıkılır.
Allah-u Teâlâ bu direği çekince bu millet büyük bir perişanlık içine düşecek, bu perişanlık bütün İslâm âlemine sirayet edecek. İslâm âlemi bir müddet büyük bir çalkantı içinde bulunacak. Fitnenin en çok yayıldığı bir anda Allah-u Teâlâ çığır açmak için, bayrağı kaldırmak için Hazret-i Mehdî'yi gönderecek ve ona ruhsat verecek. O kendisine bahşedilen ruhsatla, mânevî destekle murâd edilen noktaya kadar yürüyecek ve vazifesini îfâ edecek. Sonra onun elindeki irâdeyi de çekecek, Deccal'e salâhiyet vermeyi murâd edince onun kuvvetine karşı çok zayıf düşecek. Bunun sebebi; Hazret-i Mehdî uzağa açılacak, o ise bunu fırsat bilip istilâya başlayacak, ortalık büsbütün karışacak. Hazret-i Mehdi çok zayıf düşünce, onun mâiyyetini kurtarmak ve İslâm'a galebe çaldırmak için, Allah-u Teâlâ üçüncü olarak da Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm'ı gönderecek, Deccâl'i ve yahudileri o şekilde temizleyecek. İslâm âlemi küffârdan, yahudinin zulmünden kurtarılmış olacak. Fakat bununla kalmayacak; bu sefer de bu hâlâtı gören Çin harekete geçecek, o zamâna kadar harplerle boşalan dünyayı istilâ edeyim diyecek.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde bu husûsa işâret ederek şöyle buyuruyor:
"Biz o gün onları (Ye'cüc ve Me'cüc'ü) bırakırız da dalgalar halinde birbirine girerler." (Kehf: 99)
Dalga dalga insanların üzerine hücûm ederler ve ülkeleri istilâ ederler.
Abdullah bin Amr -radiyallahu anh-den rivâyet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Ye'cüc ve Me'cüc Âdem'in soyundandır. Onlar insanların üzerine gönderildiklerinde, onların hayatını altüst edeceklerdir. Onlardan her biri, kendi soyundan binden fazla kişiyi arkasında bırakmadan ölmeyecektir." (Hâkim, "el-Müstedrek": 4 / 490)
Yani sayıları bu kadar çok olacak.
Onlar her ne kadar insanların üzerlerine tank gibi yürüseler de; sonunda Allah-u Teâlâ verdiği ruhsatı çekip onları da bir gecede helâk edecek ve böylece dünyayı boşaltmış olacak."
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:
"İnsan üzerine öyle bir zaman gelecek ki, sünneti eskitecekler ve bid'atları tazeleyeceklerdir. O gün benim sünnetime bağlanan garip kalır ve yalnız kalır. Bid'atlara bağlı olan kişi ise elli ve daha fazla arkadaş bulabilir."
Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı Resulullah Aleyhisselâm'ın bu beyanı üzerine:
"Yâ Resulellah! Allah'ın selâmı senin üzerine olsun! Bizden sonra daha faziletli kullar gelecek mi?" diye sorduklarında:
"Evet! Bizden sonra daha faziletli kullar gelecek!" buyurdu.
Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı:
"Seni onlar görürler mi?" diye sorduklarında:
"Hayır!" cevabını verdi.
"Peki onlara vahiy mi iner?" dediklerinde:
"Hayır!" buyurdu.
"Onlar o zamanda nasıl olurlar?" dediler.
Buyurdu ki:
"Tuzun suda eridiği gibi kalpleri erir."
Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı: "Onlar o devirde nasıl yaşarlar?" diye sorduklarında:
"Onlar o devirde kurdun sirkede yaşadığı gibi yaşarlar!" buyurdu.
Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı son olarak:
"Dinlerini nasıl muhafaza ederler?" dediklerinde:
"Avuçtaki kor gibidir ki; elinden onu bıraksan söner, tutsan ve sıksan elini yakar." cevabını verdi. (Abdüllâtif)
İşte bu zaman.
Nitekim yukarıdaki Hadis-i şerif'te Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:
"O gün benim sünnetime bağlanan garip kalır ve yalnız kalır. Bid'atlara bağlı olan kişi ise elli ve daha fazla arkadaş bulabilir."
Bugün İslâm'ı yaşamaya ve tebliğ etmeye çalışan bir kimsenin durumu böyle değil mi?
Nefis ister ki; "Halkın arasına karışayım, rağbetim olsun, arkadaşım olsun."
Olsun, olsun ama imanın ne olacak?
Bu zamanda imana talip olana çok büyük müjdeler, çok büyük mükâfatlar var.
Bu müjdelere ve mükâfatlara nâil olmak hem çok kolay, hem de çok zor. Kolay çünkü bizden öyle uzun riyâzatlar, mücadeleler beklenmiyor, iman bekleniyor. Zor çünkü bu zamanda iman sahibi olmak, imanı tercih etmek gerçekten çok müşkil duruma düşmüştür.
Zaman âhir zaman, iman kurtarma zamanı.
Şimdi bu Hadis-i şerif'in açıklamasını arzedelim:
"İnsan üzerine öyle bir zaman gelecek ki, sünneti eskitecekler."
Yani ilâhî hükmü atacaklar, küfrü yerleştirecekler.
"Ve bid'atları tazeleyecekler."
Küfür âdetlerini yeniden sahneye koyacaklar, şimdi olduğu gibi...
"O gün benim sünnetime bağlanan garip kalır."
Allah-u Teâlâ'ya ve Resulullah Aleyhisselâm'a gerçekten gönül veren kimse bugün garip hâle düşmüştür. Bu gariplik zâhirî görünüş itibariyledir, mânen ise onlar Allah-u Teâlâ'nın ve Resulullah Aleyhisselâm'ın katında çok muteberdirler.
"Ve yalnız kalır."
Bu yalnız kalışı; halkın küfre, bid'atlara, günahlara meyletmesinden ötürüdür. O ise onlardan değildir.
"Bid'atlara bağlı olan kişi ise elli ve daha fazla arkadaş bulabilir."
Bu hususu size şöyle arzedelim: "Setefteriku ümmetî..." Hadis-i şerif'i mucibince yetmiş üç fırkadan yetmiş ikisi yoldan çıkmıştır.
Allah-u Teâlâ yeryüzü halkının çoğunun durumunun sapık olduğunu haber verererek Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:
"Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, onlar seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanna uyarlar." (En'âm: 116)
Dine bağlılığın zayıfladığı, halkın hak yoldan uzaklaştığı dönemlerde insanların çoğuna uymak dalâlet sebebi olarak belirtilmektedir.
Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı Resulullah Aleyhisselâm'ın bu beyanı üzerine: "Yâ Resulallah! Bizden sonra daha faziletli kullar gelecek mi?" diye sorduklarında: "Evet! Bizden sonra daha faziletli kullar gelecek!" buyurdu.
Halk küfre meyletmiş, kâfirler cirit oynuyor. İnsanlar dünyanın şâşâsına, zevk ve sefâsına dalmış, Allah-u Teâlâ'nın hükmünü bırakmışlar, Resulullah Aleyhisselâm'ın Sünnet-i seniyye'sini unutmuşlar. Bunlar ise bütün güçleri ile Allah-u Teâlâ'ya ve Resulullah Aleyhisselâm'a bağlı kalmışlar.
"Ümmetim fesada düştüğü bir zamanda Sünnet-i seniyye'me sarılanlara yüz şehit sevabı vardır." (Beyhâkî)
Hadis-i şerif'inin sırrı burada toplanıyor.
Yüz şehit sevabı şimdiye kadar yoktu ve şimdiye kadar yüz şehit sevabı kimseye verilmemişti.
Böyle bir mükâfatın verilmesi, bu güçlük sebebiyledir. İşte bu en güç olandır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde:
"Amellerin efdali en güç olanıdır." buyuruyorlar. (Münâvî)
Yüz şehit sevabı gibi böyle bir ücret şimdiye kadar hiç kimseye verilmedi, ancak bunlara verildi.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir gün, peş peşe üç defa:
"Allah'ın rahmeti benim vekillerimin üzerine olsun!" buyurmuşlar;
"Senin vekillerin kimlerdir yâ Resulellâh!" diye sorulduğunda ise:
"Benim sünnetimi ihyâ eden ve Allah'ın kullarına öğreten kimselerdir." cevabını vermişlerdir. (Taberânî; el-Evsât, c.6, s.395)
Bunların bu derece faziletli oluşları nereden geliyor?
Böyle bir ortamda bir avuç müslüman Allah-u Teâlâ'ya ve Resulullah Aleyhisselâm'a sığınarak adalet-i ilâhî'yi ayakta tutmaya çalışıyorlar.
Hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeyerek bu zulümâtı delmek için, nûr-î ilâhî'yi yaymak için, insanları Hazret-i Allah'a ve Resulullah'a götürmek için azimle, gayretle cihad ediyorlar.
Aslâ hiçbir menfaate tevessül etmezler.
"Allah katında en üstün olanınız, Allah'tan en çok korkanınızdır." (Hucurât: 13)
Âyet-i kerime'sinde buyurulduğu üzere, Allah-u Teâlâ'dan son derece korkarlar.
Haram şöyle dursun, şüpheli şeylerden dahi kaçınırlar. Bu gibi yerlerden alış-veriş dahi yapmazlar. Hiçbir dâvete, hiçbir ziyafete iştirak etmezler.
Her yaptıklarını Allah-u Teâlâ'nın rızâ-i Bâri'si için yaparlar. Yazan para almaz, yayan almaz. Hiçbir fertten bir kuruş istendiği asla vâki değildir. Niçin? Âyet-i kerime olduğu için.
Allah-u Teâlâ Kelâm-ı kadîm'inde şöyle ferman buyurmaktadır:
"Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun! Onlar doğru yoldadırlar." (Yâsin: 21)
Böyle bir şey aslâ duyulmamış ve görülmemiştir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir diğer Hadis-i şerif'lerinde de onları Ashâb-ı kiram'a tanıtarak şöyle buyuruyorlar:
"Onlar bugün sizin üzerinde bulunduğunuz hakikate sarılırlar." (Kûtu'l-Kulûb, c.1, s.143)
Böyle bir devirde ahkâm-ı İlâhi'yi yaşamak hakikaten güçtür. Öyle bir ifsad ki misli görülmemiş.
Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı: "Seni onlar görürler mi?" diye sorduklarında: "Hayır!" cevabını verdi.
Görmemişler amma görmüşcesine inanırlar, belki görenden de fazla!
"Peki onlara vahiy mi iner?" dediklerinde: "Hayır!" buyurdu.
Vahiy inmez amma, vahyin geldiği yerden alır.
"Onlar o zamanda nasıl olurlar?" diye sordular.
Buyurdu ki: "Tuzun suda eridiği gibi kalpleri erir."
Bunun sebeb-i hikmetine gelince;
İslâm diyarında küfür hâkim olmuş. Vicdansızlık, adaletsizlik, hırsızlık, vatan hâinliğini sürdürüyorlar. İmanlı ve vatanperver bir kimse bu hâli görür. Müdahale etse gücü yetmiyor, sabretse gönlü yetmiyor. Bu haksızlık karşısında eriyor.
Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı: "Onlar o devirde nasıl yaşarlar?" diye sorduklarında: "Onlar o devirde kurdun sirkede yaşadığı gibi yaşarlar!" buyurdu.
Ortalığın bozukluğunun iç durumu bildiriliyor. İfsat edilmiş, bozulmuş, fakat Allah-u Teâlâ onlara ayrı bir hayat vermiş, onlar o hayatla hemhâl oluyorlar ve Hazret-i Allah ve Resulullah Aleyhisselâm'la yaşıyorlar. Çünkü gönüllerinde onlar var.
Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı son olarak: "Dinlerini nasıl muhafaza ederler?" dediklerinde: "Avuçtaki kor gibidir ki; elinden onu bıraksan söner, tutsan ve sıksan elini yakar." cevabını verdi.
Öyle bir devirdeyiz ki; Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyururlar:
"Kıyamet kopmazdan önce karanlık gece kıtaları gibi fitneler olacak. Bu karışıklıklar içinde kişi mümin olarak sabahlayıp kâfir olarak akşamlar, mümin olarak akşamlayıp kâfir olarak sabaha çıkar.
Birçok kimseler azıcık bir dünyalık karşılığında dinlerini satarlar." (Tirmizî: 2196)
Fitnenin vehametinden insan bir günde bu derece değişiklikler geçirecek, günü gününe, saati saatine uymayacak, kalpler bozulacak, iman sâfiyeti kalmayacak.
Bir âhir zaman âlimi veya bir bölücü Allah-u Teâlâ'nın hükmüne aykırı bir söz söylüyor, o da: "Bu doğru söylüyor." deyip tasdik ediyor, böylece azıcık bir dünyalık karşılığında dinlerini fedâ ediyorlar.
Allah-u Teâlâ'nın hıfz-u himayesine, tasarruf-u ilâhîsine aldığı kimseler hiç şüphesiz ki bu fitnenin dışında kalacaklardır.
Nitekim Ebu Ümâme -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'te şöyle buyurulmaktadır:
"Birtakım fitneler olacaktır. Kişi o fitnelerde mümin olarak sabahlayacak ve kâfir olarak akşamlayacaktır.
Ancak Allah'ın, ilim ile (kalbini) ihyâ ettiği kimseler (bu tehlikeden) müstesnâdır." (İbn-i Mâce: 3954)
Ashâb-ı kiram'dan Sâlebetü'l-Haşenî -radiyallahu anh- Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e:
"Ey iman edenler! Siz kendi nefislerinizi ıslah etmeye bakın. Siz doğru yolda bulundukça yoldan sapanların size zararı olmaz." (Mâide: 105)
Âyet-i kerime'sinin tefsirini sorduğunda, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Yâ Ebu Sâlebe! İyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış. Ne zaman ki aşırı derecede cimrilik hâkim olur, nefislerin arzusu peşinden gidilir, dünya ahiret üzerine tercih edilir, herkes kendi görüşünü beğenir, kimse kimseyi tanımaz bir hâle gelirse, o zaman KENDİNİ KURTARMAYA BAK VE HALK TABAKASINI BIRAK!
Muhakkak ki sizin arkanızda karanlık gece parçaları gibi fitneler vardır. O fitneler içerisinde, sizin üzerinde bulunduğunuz inancın benzerine sımsıkı yapışan bir kimse için, sizden elli kişinin sevabı kadar sevap vardır."
Ashâb-ı kiram: "Yâ Resulellah! Onlardan elli kişinin sevabı kadar sevabı vardır değil mi? (Yani 'Sizden' kelimesi yanlışlıkla mı kullanıldı?)" diye sorduklarında buyurdu ki:
"Hayır! Sizden elli kişinin sevabı kadar sevap alır. Çünkü siz iyiliklerde yardımcı bulursunuz, fakat onlar bulamazlar." (Ebu Dâvud - Tirmizî - İbn-i Mâce)
İşte o zaman bugün. Çok nazik davranmak lâzım, çok dikkatli davranmak lâzım.
Cenâb-ı Hakk'tan kopmayacaksın, Hakk ile olacaksın, Hakk ile vazife göreceksin. Fazla sivrilmeyeceksin. "Düzelteyim!", "Yapayım!" zamanı değil, kurtulma zamanı.
Zira Resulullah Aleyhisselâm'ın "Kendini kurtarmaya bak ve halk tabakasını bırak!" buyurduğu zaman bu zaman. Halk tabakasını bırakıp kendini kurtarma zamanı. Rabb'im kurtardıklarından etsin.
Onun için Hakk'a bak, halk tabakasını bırak. Hakk'ın hükmüne ram ol, halkın zannından uzak ol. Kendi reyini beğeniyor, kendi görüşünü beğeniyor, Allah-u Teâlâ'nın hükmünü, ilâhi emri kenara atıyor. Her akıl sahibi aklını ileriye sürecek ama senin söylediklerin boş olacak. Biz ne yapıyoruz, yaptığımız işler, konuştuğumuz sözler, kalbimizdekiler Hakk'a ve O'nun rızâsına uygun mu bakmıyoruz. Kendimizi Hakk'a göre ayarlamıyoruz, halka bakıyoruz, halkın yaptığını yapmaya, gittiği yoldan gitmeye bakıyoruz. Halka kulak veriyoruz. Halbuki bizim kendimizi Hazret-i Allah'a ve Resulullah'a göre ayarlamamız gerekmez mi?
Hazret-i Allah'a ve Resul'üne kaçmamız gerekmez mi?
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Allah'a kaçınız!.." buyuruyor. (Zâriyat: 50)
O'nun Zât-ı ulûhiyetine ilticâ edin, her işinizde O'na itimat ve teslimiyette bulunun.
Hıfz-u himayesine sığınılacak, yardım istenecek, kapısına başvurulacak yegâne mabud O'dur.
Ma'kıl bin Yesar -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde ise buyururlar ki:
"Fitne-fesadın çoğaldığı bir zamanda ibadet etmek, bana hicret etmek gibidir." (Müslim: 2948)
Fitne zamanında yapılan ibadetin faziletli olması, insanların ekserisi fitneye karışarak ibadetten gafil kaldıkları içindir. Allah-u Teâlâ bir kulunu muhafaza edip hıfz-u himâye ve tasarruf-u ilâhîsine aldığı zaman böyle oluyor.
Bugün o gün gelmiştir. Halk tabakasını bırakma zamanı. Ve kendini kurtarma zamanı!
Niçin? Çünkü bu zaman seyyiat zamanı, âhir zaman...
Allah-u Teâlâ Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine, gelecekle alâkalı birçok şeyi bildirmiş, o ise onlardan bazısını ümmetine bir bir açıklamış ve ümmet-i muhteremesini bu fitne-fesâda karşı uyarmıştır.
Bir mucize olarak Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Devlet malı (hazine) belirli çevrelerin menfaati yapıldığı,
Emanet kelepir ve zekât angarya sayıldığı,
İlim dinden başka gaye için tahsil edildiği,
Kişi karısına itaat edip annesine asi olduğu ve dostunu kendisine yaklaştırıp babasını uzaklaştırdığı,
Mescidlerde gürültüler başgösterdiği, fâsık kimsenin kabilenin başına geçtiği ve aşağılık adamın milletin lideri olduğu,
Şerrinden korkulduğu için kişiye ikramda bulunulduğu,
Şarkıcı kadınlar ve çalgı âletleri türediği,
Şaraplar içildiği,
Ve bu ümmetin sonunda gelenler evvel gelenleri lânetlediği zaman;
İşte o zaman kızıl bir rüzgâr, zelzele, yere batma, şekil değiştirme, taşlanma ve ipi kopan bir kolyenin tanelerinin birbiri ardı sıra gitmesi gibi birbirini takip eden alâmetler beklesinler." (Tirmizi)
Emanet ehil olmayana verildiği zaman her kötülük beklenir.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- der ki:
"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- yanındaki cemaate konuşurken bir kimse gelerek:
'Yâ Resulellah! Kıyamet ne zaman kopacak?' diye sordu.
Resulullah Aleyhisselâm konuşmasına devam etti, sözlerini bitirdiğinde:
"Sual sahibi nerede?" dedi.
O kimse:
'İşte buradayım yâ Resulellah!' karşılığını verdi.
Resulullah Aleyhisselâm:
"Emanet zâyi edildiği vakit kıyameti bekle!" buyurdu.
O kimse yine:
'Emanet nasıl zâyi edilir?' diye sordu.
"İş ehil olmayana verildiği zaman kıyameti bekle!" buyurdu. (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 54)
İşte şimdi tam o zaman.
Üzerine aldığı iş hakkında hiç ilgisi bilgisi olmadığı halde o işin başına geçiriliyor.
Yani daha doğrusu işe adam aranmıyor da, nâehil olduğu halde adama iş veriliyor.
Ebu Zerr-i Gıfârî -radiyallahu anh-:
"Yâ Resulellah! Beni bir göreve tayin etmez misin?" diye sorduğunda, mübarek ellerini omuzuna koyarak şöyle buyurdular:
"Yâ Ebu Zerr!
Sen zayıfsın, vazife ise emanettir ve kıyamet gününde rüsvaylıktır ve pişmanlıktır. Ancak bu emaneti hakkıyla alıp yürütenler müstesnâ." (Müslim)
Ehliyet ve salâhiyeti olmayan, yapacağı işe hakkıyla vakıf olamayan bir kimse, bir işi üzerine alıp da lâyıkıyla yapamazsa, bu da emanete hıyanettir.
Hadis-i şerif'lerde emanete hıyanet etmenin kıyamet alâmetlerinden olduğu haber verilmektedir. Diğer bir Hadis-i şerif'te ise kıyamet alâmeti olarak "Emanetin ganimet bilineceği" beyan edilmektedir.
Emanet; korumak ve saklamak için insana verilen maddi ve mânevi şeyler demektir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Bir kısmınız diğerlerine bir şey emanet ederse, güvenilen kimse kendisine emanet edileni yerine versin ve bu hususta Rabb'i olan Allah'tan korksun." buyuruyor. (Bakara: 283)
Hadis-i şerif'te ise:
"Emanet izzettir." buyuruluyor. (Münavî)
Diğer Hadis-i şerif'lerde ise şöyle buyuruluyor:
"Nezdinde emânet bırakılan eşyayı sahibine iade et. Sana hıyânet eden kimseye de hıyânet etme!" (Tirmizî)
"Güvene lâyık olmak bir bakıma zenginliktir." (Câmiu's-Sağîr)
Yani başkalarının güvenine lâyık olan zât, itibarın sağladığı bir zenginliğe sahiptir.
"Halkın malında ve ırzında emanete mâlik olmak rızık bolluğunu, hiyânet ise bil'akis fakr ve ihtiyacı celbeder." (Câmiu's-Sağîr)
Emanete riayet imânın kemâline işarettir. Allah-u Teâlâ emaneti müslümanların sıfatı olarak beyan buyurmuştur:
"Onlar o kimselerdir ki, emanetlerine ve ahidlerine riâyet ederler." (Müminun: 8)
•
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyururlar:
"Hepiniz muhafızsınız ve hepiniz maiyyetinizde bulunanların hukukundan mesulsünüz.
Amirler maiyyetindekilerin, erkek âile efradının muhafızı durumundadır. Kadın da kocasının evi ve çocukları üzerinde muhafızdır.
Hülasa, hepiniz muhafızsınız ve hepiniz emriniz altında bulunanların hukukundan mesulsünüz." (Buhârî-Müslim)
Gerek dini ve gerekse dünyevî vazifeler de birer emanettir. Bu vazifelerin ehil olan kimselere, lâyık olanlara verilmesi lâzımdır.
Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
"Allah size emanetleri ehil olanlara vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder." (Nisâ: 58)
Bu Âyet-i kerime Mekke'nin fethinde nazil olmuştur.
Kâbe-i muazzama'nın bakım ve temizlik işleri Osman bin Talha ailesinin elinde bulunuyordu. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Mekke'yi fethettiğinde henüz müslüman olmamış olan Osman, kapısını kilitleyip Kâbe'nin üstüne çıkmıştı. Anahtarı vermeyi redderek "Senin peygamber olduğunu bilseydim, onu verirdim." demişti. Bunun üzerine Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Osman'ın kolunu bükerek anahtarı elinden zorla aldı ve Kâbe'yi açtı.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz içeri girdi, iki rekât namaz kılıp dışarı çıkınca amcası Hazret-i Abbas -radiyallahu anh- anahtarın ve şerefli bir vazife olan bakıcılığın kendisine verilmesini istedi. Bunun üzerine Âyet-i kerime nâzil oldu. Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hazret-i Ali -radiyallahu anh-e anahtarı yine eski vazifeliye vermesini ve ondan özür dilemesini emir buyurdu.
Anahtar kendisine teslim edildiğinde, Osman bunun sebebini sordu. Hazret-i Ali -radiyallahu anh-: "Bu bize âit bir mesele değildir, emr-i ilâhî'dir." buyurdu ve Âyet-i kerime'yi okudu. Bundan fevkâlade duygulanan Osman bin Talha, müslümanlığın adalet ve emanet üzerindeki titizliğini görüce: "Ben artık Muhammed'in, Allah'ın Resulü olduğuna şehadet ediyorum." diyerek müslüman oldu.
"Bir şeyi gizlice almak, hırsızlık yapmak" mânâlarına gelen gulûl; taksim edilmeden önce ganimet mallarından bir şey çalmak demektir. "Devlet malına hıyanet etmek" de bu türdendir.
Ganimet malından gizli bir şey çalmak emanete hıyanet etmektir. Devlet malından çalma ve onları kötüye kullanma da böyledir.
"Kim bu hıyanetliği yaparsa, kıyamet gününde hıyanet ettiği şeyle gelir." (Âl-i İmrân: 161)
Çalmış olduğu şeylerle orada bulunanların huzurunda rezil olur.
"Sonra herkese kazandığı tastamam verilir ve onlara aslâ zulmedilmez." (Âl-i İmrân: 161)
İsyankârın cezası artırılmayacağı gibi, itaatkârın sevabı da eksiltilmez.
Abdullah bin Abbas -radiyallahu anhümâ- şöyle söylemiştir:
"Bir toplulukta devlet malından hırsızlık (Gulûl) zuhur ederse, Allah o topluluğun kalplerine korku salar.
Bir topluluk içinde zinâ yayılırsa orada ölümler artar.
Bir topluluk ölçü ve tartılarda hile yaparak miktarı azaltırsa Allah ondan rızkı keser.
Bir kavmin (mahkemelerinde) haksız yere hükümler verilirse, o kavimde mutlaka kan yaygınlaşır.
Bir kavim sözünden dönüp gadre yer verirse, Allah onlara mutlaka düşmanlarını musallat eder." (Muvatta. Cihad: 26)
•
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:
Bir gün Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- aramızda bulunduğu bir sırada ayağa kalkarak hıyaneti andı, onu büyüttü de büyüttü, onun halini de büyüttü.
Sonra şöyle buyurdu:
"Sakın sizden birinizi kıyamet günü, boynunda böğürmesi olan bir deve olduğu halde gelerek: 'Yâ Resulellah! Beni kurtar!' derken, kendimi de: 'Senin için hiçbir şeye mâlik değilim, ben sana tebliğ ettim.' diye cevap verirken bulmayayım.
Sakın sizden birinizi kıyamet günü, boynunda kişneyişi olan bir at olduğu halde gelerek: 'Yâ Resulellah! Beni kurtar!' derken, kendimi de: 'Senin için hiçbir şeye mâlik değilim, ben sana tebliğ ettim.' diye cevap verirken bulmayayım.
Sakın sizden birinizi kıyamet günü, boynunda meleyişi olan bir koyun olduğu halde gelerek: 'Yâ Resulellah! Beni kurtar!' derken, kendimi de: 'Senin için hiçbir şeye mâlik değilim, ben sana tebliğ ettim.' diye cevap verirken bulmayayım.
Sakın sizden birinizi kıyamet günü, boynunda çığlığı olan bir kimse olduğu halde gelerek: 'Yâ Resulellah! Beni kurtar!' derken, kendimi de: 'Senin için hiçbir şeye mâlik değilim, ben sana tebliğ ettim.' diye cevap verirken bulmayayım.
Sakın sizden birinizi kıyamet günü, boynunda dalgalanan elbiseler olduğu halde gelerek: 'Yâ Resulellah! Beni kurtar!' derken, kendimi de 'Senin için hiçbir şeye mâlik değilim, ben sana tebliğ ettim.' diye cevap verirken bulmayayım.
Sakın sizden birinizi kıyamet günü, boynunda altın, gümüş olduğu halde gelerek: 'Yâ Resulellah! Beni kurtar!' derken, kendimi de: 'Senin için hiçbir şeye mâlik değilim, ben sana tebliğ ettim.' diye cevap verirken bulmayayım." (Müslim: 1831)
Bu Hadis-i şerif'ten anlaşılıyor ki, gerek ganimet malından ve gerekse devlet malından çalınıp aşırılan her şey kıyamet gününde hâinlerin boynunda asılı olarak gelecektir.
Her ne kadar bu Hadis-i şerif'te değeri yüksek olan şeyler zikredilerek ihanetten men edilirse de, diğer bazı Hadis-i şerif'lerde; ayakkabı bağı, iğne, iplik ve hatta bunlardan daha değersiz olan devlete âit şeyleri çalmanın aynı şekilde hıyanet olduğu, ganimet malından böyle değersiz küçük bir şey çalmış olarak cephede ölen bir askerin şehitlik mertebesini kaybedeceği belirtilmektedir.
•
Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
"Hayber savaşının vukû bulduğu gün Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in ashâbından birkaç kişi gelerek 'Filân şehit, filân şehittir!..' dediler. Nihayet bir kişinin yanına vararak 'Bu da şehittir!' dediler.
Bunun üzerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:
"Hayır! Ben onu aşırdığı bir hırka yahut yağmurluktan dolayı cehennemde gördüm." buyurdu.
Sonra da:
"Ey Hattab oğlu! Git de: 'Cennete müminlerden başkası giremez.' diye topluluğun içinde nidâ et!' buyurdu.
Ben de çıktım ve:
'Dikkat! Cennete müminlerden başkası giremez!' diye nidâ ettim." (Müslim: 114)
•
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte Hayber savaşına çıktık. Allah da bize fethi müyesser kıldı. Ganimet olarak altın ve gümüş almadık. Sadece eşya, yiyecek ve giyecek aldık. Sonra Vâdil-kurâ'ya çekildik. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in kölesi gölgeliğe girmek için ayağa kalktı. Bu esnada kendisine bir ok isabet etti, eceli de bundan oldu.
Bunun üzerine biz: 'Ona şehadet mübarek olsun yâ Resulellah!' dedik.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:
"Hayır! Muhammed'in nefsi kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Hayber'de taksim edilmemiş olan ganimetlerden almış olduğu şu hırka ateş olmuş, onun üzerinde alev alev yanmaktadır." buyurdu.
Herkesi bir korku almıştı. Derken bir kimse bir veya iki adet pabuç tasması getirdi ve: 'Yâ Resulellah! Bunu Hayber'de almıştım.' dedi.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
"Ateşten bir pabuç tasması, yahut ateşten iki pabuç tasması!" (Müslim: 115)
Görülüyor ki çalınan şeyler ateş haline getirilerek hıyanet edenlere onlarla azab edilecektir.
Yine görülüyor ki hâin harpte öldürülse bile ona şehit denilemez.
•
Abdullah bin Amr -radiyallahu anhümâ-nın şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in seferde eşyasına bakan Kirkire adında biri vardı, günün birinde öldü.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- onun için:
'Bu adam cehennemliktir!' buyurdu.
Ashâb: 'Acaba neden ki?' diye bakmaya gittiler. Ganimet malından aşırmış bir abayı yanında buldular." (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1283)
Bir Hadis-i şerif'lerinde de şöyle buyuruyorlar:
"Allah'a ve ahiret gününe inanan bir kimsenin, müslümanların ganimetinden (devlet malından) olan bir hayvana, zayıf düşürüp de öyle geri verecek şekilde binmesi helâl değildir.
Allah'a ve ahiret gününe inanan bir kimsenin bir elbise eskitip de öyle geri verecek şekilde giymesi helâl değildir." (Ebu Dâvud)
İnsan öldürmelerin çoğaldığı, fitne, fesadın ayyuka çıktığı bir seyyiat zamanında yaşıyoruz.
Bütün bu iş ve icraatlar, imansızlığın, vicdansızlığın, İslâm dininden bîhaber olmanın, ilim ve irfan eksikliğinin bir neticesidir. Bunun gibi, bu gibi vahşetlerin ve katillerin çoğalmasında ölüm cezası gibi suça uygun cezaların kaldırılmasının da etkisi bulunmakta, vicdanlarda adalet duygusu büyük yara almaktadır.
Her ne sebeple olursa olsun masum insanı öldürmenin te'vili yoktur. İzahı da mümkün değildir. Onu yaratan, can veren, ancak o canı alır.
Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime'sinde:
"Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın." buyuruyor. (En'âm: 151)
Adam öldürmelerin çoğalması kıyamet alâmetlerindendir.
Nitekim Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"Herc çoğalmadıkça kıyamet kopmayacaktır."
Buyurmuşlar, Ashâb-ı kiram: "Herc nedir yâ Resulellah?" diye sorduklarında:
"Katildir katil!" buyurmuşlardır. (Müslim: 157)
İşte bugünkü durum, hemen her gün cinayet haberleri duyuyoruz.
Hiç yoktan yere, sebepsiz yere katil olanlar var.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Nefsim kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, insanlara öyle bir zaman gelecek, katil niçin öldürdüğünü, maktül de niçin öldürüldüğünü bilmeyecektir." (Müslim)
Bugünkü anarşi, bugünkü sebepsiz katliamlar beyan ediliyor.
Kur'an-ı kerim'de öldürmenin haram olduğuna dair pek çok Âyet-i kerime vardır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde bir mümini haksız yere öldürmenin büyük bir cinayet olduğunu ve o nispette cezaya sebep olacağını beyan buyurmaktadır:
"Kim bir mümini kasten öldürürse, onun cezası, içinde devamlı kalacağı cehennemdir." (Nisâ: 93)
Çünkü o, çok büyük bir suç işlemiştir.
"Allah ona gazap etmiş, lânetlemiş ve büyük bir azap hazırlamıştır." (Nisâ: 93)
Cehennemde ebedî kalma cezası, katilin tevbekâr olmamasına âittir. Tevbesinin kabul edilip edilmemesi ise Allah-u Teâlâ'nın iradesine bağlıdır.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:
"Eğer gök ve yer sakinleri bir müminin kanının akıtılmasına (öldürülmesine) katılsalar, Allah mutlaka onları cehenneme yüzü üzere sürer." (Tirmizî. Diyât 8)
Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:
"Kim bir cana kıymamış, ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir kimseyi öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir." (Mâide: 32)
Burada insan hayatının ne kadar değerli olduğu gözler önüne serilmektedir.
Haksız yere kasten bir kimseyi öldürmek en büyük suç ve günahlardan sayılır. Bu cinayeti işleyenler dünyada kısasa, ahirette ise cezaya uğrar.
Fâizin bu derece yaygınlaşması kıyamet alâmetlerindendir.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Ey iman edenler! Allah'tan sakınınız. Eğer imanınızda gerçek iseniz, fâizden arta kalanı bırakın almayın. Yok eğer fâizi terketmezseniz, bunun Allah'a ve Peygamber'ine açılmış bir savaş olduğunu bilin." (Bakara: 278-279)
Hüküm budur.
Dinimiz fâiz ile fâizin girdiği bütün kazanç yollarını kesin olarak haram kılmıştır.
Haram oluşu hem Âyet-i kerime hem Hadis-i şerif ile sabittir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde:
"Fâizi yemeyiniz." (Âl-i İmrân: 130)
"Allah alış-verişi helâl, fâizi haram kılmıştır." buyuruyor. (Bakara: 275)
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:
"Allah fâiz yiyeni, yedireni, şahitlerini ve kâtibini lânetlemiştir." (Tirmizi)
"Fâizde alan-veren eşittir. (günaha ortaktır.)" (Müslim)
Fâizin helâl olduğunu iddiâ etmek küfürdür.
Cahiliye adetlerinin en yaygınlarından birisi de fâizdir. Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Vedâ Hacc'ında cahiliye adeti olan fâizi ayakları altına aldığını ve kaldırdığını beyan etmişti. Kaldırdığı ilk fâiz de amcası Hazret-i Abbas -radiyallahu anh-in fâizi idi.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz fâizin her çeşidinin günahını otuz altı zinâya eşit saymıştır.
Allah-u Teâlâ müminlerin iman etmiş olabilmeleri için fâizi terk etmelerini şart koşuyor ve imanı fâizi bırakmaya bağlıyor. Allah'tan korkup da arta kalan fâizden vazgeçmedikleri takdirde imanla alâkaları kalmıyor. Onlar her ne kadar mümin olduklarını iddiâ etseler de mümin değildirler. Allah-u Teâlâ'nın beyanı, şüphe bırakmayacak şekilde açıktır ve katidir.
Artık banka ile iş görülür oldu. Halkın elindeki bütün birikimini fâize yatırması teşvik edilmekte, türlü isimler adı altında fâiz verilmekte, enflasyon oranında fâize cevaz verilmekte, böylece bu müslüman halk harama yönlendirilmektedir. Bereket gidiyor, günah işleniyor, harama giriliyor. Haram lokma girince de ne kalpte, ne evde, ne işte hiç huzur kalmıyor.
Çünkü fâizin azı da çoğu da İslâm'a göre şiddetle haramdır ve bu haramlar gadâb-ı ilâhi'yi celbediyor.
Bir Hadis-i şerif'lerinde de şöyle buyuruyorlar:
"Menfaati celbeden her borç, fâiz gibi haramdır." (Câmiu's-Sağîr)
Bugün fâizsiz banka adı altında kurulan finans kurumlarının da diğer bankalardan hiçbir farkı yoktur.
"De ki: "Rabb'im hayâsızlığın açığını da gizlisini de, günahı, haksız yere haddi aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır." (A'râf: 33)
Zinâ, fuhuş ve benzeri gayr-i meşru hayâsızlıkların yaygınlaştığı bir memleketin ve halkının başına herhangi bir felâket ve musibetin geleceği mukadderdir. Bugün olduğu gibi.
"Fuhuş ve ahlâksızlık açıkça yapılıncaya ve dirhem ile dinara tapılıncaya kadar, şöyle şöyle oluncaya kadar kıyamet kopmaz." (Ahmed bin Hanbel)
Dinimiz evlilik dışı münasebetleri haram kılmıştır. Çok çirkin bir fiil olup, şiddetle yasaklanan büyük günahlardan birisidir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Zinâya yaklaşmayın. Çünkü o, şüphesiz hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur." buyuruyor. (İsrâ: 32)
Çünkü insanı tahrik ederek zinâya götüren şehvet duygusundan ve tehlikelerden emin olmak, ancak zinâya yaklaşmamakla mümkün olur. Yaklaşıldığı takdirde bu emniyeti sağlamak güçleşir.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyururlar:
"Kim iki çene arasını (haram lokma ve kötü sözden), iki bacak arasını (zinâ ve kötülüklerden koruyacağına) bana söz verirse ben de ona cenneti söz veririm." (Buhârî. Tecrîd-i sârîh: 2032)
"Zinâdan sakınınız. Zira zinâda dört hâl vardır. Yüzde olan güzellik nurunu, rızıkta olan hayır ve bereketi giderir. Cenâb-ı Allah'ın gadabını ve uzun süre cehennem azâbına uğramayı gerektirir." (Câmiu's-Sağîr)
"Zinâ, fakirlik meydana getirir." (Münâvî)
En mühimi de uhrevî zararlarıdır ki, bu gibi kimselerde Allah korkusu ve ahiret endişesi zayıflar, kalbi kararır.
Hadis-i şerif'lerde şöyle buyuruluyor:
"Bir kul zinâ ettiği zaman, iman nûru kalbinden çıkar, bir gölge gibi başının üstünde durur. Ancak tam bir tevbe ettiği zaman dönüp kalbine girer." (Câmiu's-Sağîr)
"Bir kimse zinâ ederse imanı ondan çıkar. Şu kadar var ki tam bir pişmanlıkla hâlisan tevbe ederse affolunur." (Tirmizî)
"Şüphesiz zinâ eden kimselerin vücudu kıyamet gününde ateş kesilir, fırın gibi alev alır parlar." (Câmiu's-Sağîr)
Câbir -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Ümmetim için en çok korktuğum şey, Lût kavminin amelidir." (Tirmizî: 1457 - İbn-i Mâce: 2563)
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu iğrenç işi işleyenler hakkında Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmaktadır:
"Lût kavminin kötü fiilini işleyenler melûndur." (Tirmizî)
"Lût kavminin kötü fiilini işleyenlere Allah lânet etsin." (Ahmed bin Hanbel)
"Ümmetimden Lût kavminin fiilini işleyerek ölen kimseyi Allah, cesetlerini Lût kavminin yanına nakledip onlarla haşreder." (Câmiu's-Sağîr)
"Kadına arka uzvundan temas eden kimse melundur." (Ebu Dâvud: 2162)
"Allah-u Teâlâ, erkeğe temas eden veya kadına arka uzvundan temas eden erkeğe (kıyamet günü) rahmet nazarı ile bakmaz." (Tirmizî: 1165)
Bu fenalıklar yaygınlaşırsa artık her türlü felâket beklenebilir. Âilelerin dağılmasına ve çökmesine, memleketin zevaline sebep olur.
Cahş'ın kızı Zeynep -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz buyururlar ki:
"Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bir kere telâşla: 'Lâ ilâhe illâllah' diyerek odama girdi. Baş parmağıyla onu takip eden (şehadet) parmağıyla halka yaparak;
"Yaklaşan fitne ve belâdan vay Arapların haline! Bugün Ye'cüc ve Me'cüc seddinden bu kadar delik açıldı."
Bu sırada ben; 'Yâ Resulellah! İçimizde bu kadar sâlihler varken biz de helâk olur muyuz?' diye sordum.
"Evet fısk-ı fücür, fuhuş, masiyet çoğalınca (helâk olursunuz)" diye cevap verdi." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1372)
O gün gelmezden evvel tevbe edip Allah ve Resul'üne yönelenlere ne mutlu! Allah-u Teâlâ dilediğini dilediği şekilde kurtarır. Bu gibi kimselerin dünyası saâdet olur. Çünkü o Hakk ile idi halk ile değil.
Hadis-i şerif'te ise:
"Allah bir topluluğa azap indirince, bu azap onların hepsine dokunur. Sonra kıyamet gününde herkes kendi ameline göre haşrolunur. (Sâlihler mükâfatını görür, fâsıklar azap olunur.)" buyuruluyor. (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 2119)
Gasp; bir şeyi zorla ve haksız yollarla sahibinin elinden, mal sahibinin izni olmadan, o maldan el çektirecek şekilde almak demektir.
Başkasının malını gasbetmek Kur'an-ı kerim, Sünnet-i seniyye ve İcmâ delilleri ile yasaklanmıştır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
"Aranızda birbirinizin mallarını haksız sebeplerle yemeyin." (Bakara: 188)
Amr bin Nüfeyl -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Her kim bir karış toprağı zulüm yoluyla gasbederse, Allah kıyamet günü yedi kat yerin dibinden itibaren onun boynuna dolar." (Müslim: 1610)
Gasp edilerek zorla ele geçirilen mal haramdır ve büyük günahtır.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Hiçbir zinâkâr, mümin olarak zinâ etmez. Hiçbir içkici, mümin olarak içki içmez. Hiçbir hırsız, mümin olarak hırsızlık etmez. (Bir rivayette) Hiçbir kapkaççı, halkın gözünde kıymetli olan şeyi mümin olarak kapıp kaçmaz." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1889-1890)
Başkasının malını çalmak nasıl haram ise, zorla elinden almak yani gasbetmek de haramdır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir diğer Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyururlar:
"Yağmacılık edenler, haksız yere insanları soyanlar veya soymak için emir ve işaret edenler bizden değildir. (Yani ümmet-i kâmilemizden hâriçtirler.)" (Câmiu's-Sağîr)
Bir müslümanın, gasbedilmiş veya çalınmış yahut haksızlıkla alınmış olduğunu bildiği şeyi satın alması da haramdır.
İslâm, kıyamete kadar bakî kalacak hükümleriyle insanlık haysiyet ve şerefini koruduğu gibi cana, mala ve ırza saldırıyı da en büyük günahlardan telâkki etmiştir, malını müdafaa ederken öldürülen kimsenin şehit olacağını bildirmiştir.
Başkasına âit olan, korunan, belli miktara ve kıymete sahip malı gizli kapalı bir şekilde almaya hırsızlık denir.
Bir insanı öldürmek veya dövmek, bir uzvuna zarar vermek haram olduğu gibi, malını almak da haramdır.
Allah-u Teâlâ bu haramı işleyenlerin dünya ve âhirette cezaya müstehak olduğunu Âyet-i kerime'sinde beyan buyurmaktadır:
"Hırsızlık eden erkek ve kadının yaptıklarına karşılık Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak ellerini kesin. Allah azizdir, hükmünde hikmet sahibidir." (Mâide: 38)
Hadis-i şerif'te ise:
"Allah hırsıza lânet etsin." buyuruluyor. (Buhârî)
Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz'den rivâyete göre Mahzûm oğullarından bir kadın, bir şey çalmış olduğundan elinin kesilmesi gerekiyordu. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in yanında, onun cezâdan affı için aracılık edilmesini istediler. Kimse buna cesaret edemedi. Üsâme -radiyallahu anh- bunu yapınca buyurdular ki:
"İsrailoğulları ileri gelenlerinden biri çalarsa bırakırlar, zayıf olan biri çalarsa elini keserlerdi. Kızım Fâtıma çalmış olsaydı onun da elini keserdim!" (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1507)
Sonra da o hırsız kadının elinin kesilmesini emir buyurdu.
Nitekim Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Zâni zinâ ederken mümin olarak zinâ etmez. Hırsız çalarken mümin olarak çalmaz. Şarabı içerken dahi sarhoş mümin olarak içmez." (Müslim: 57)
İslâm dini aklın muhafazasına çok önem vermiştir. Aklı izale edip faaliyetlerini durdurması yönünden insana çok büyük zararı olan içkiyi ve uyuşturucu maddeleri yasaklamıştır. Çünkü bunlar insanın yalnız aklına ve vücuduna değil; nesline, malına, şeref ve haysiyetine de zarar verir.
İçki içmenin haramlığı kesin delillerle sabittir.
Bu hususta Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:
"Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları, şeytan işi pisliklerdir." (Mâide: 90)
Görüldüğü üzere içkinin haramlığı putlarla beraber zikredilmiştir.
"İçki içen puta ibadet eden gibidir." (İbn-i Mâce)
İçki içmek puta tapıcılık kabilinden gösterilmiş, diğer taraftan da pislik olarak vasıflandırılmıştır.
"Şeytan; içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi zikrullahtan ve namazdan alıkoymak ister. Artık siz bunlardan vazgeçtiniz değil mi?" (Mâide: 91)
Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- bu ifadeyi ilk duyuşunda "Vazgeçtik ey Rabb'imiz vazgeçtik!" diye haykırmıştır.
Binaenaleyh insanlar arasındaki ismi ne olursa olsun ve her neden yapılırsa yapılsın, sarhoşluk veren içkilerin azı da çoğu da haramdır.
Bu hususta Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in beyanları ise şöyledir:
"Her sarhoşluk veren şey içkidir ve her sarhoşluk veren şey haramdır." (Müslim: 2003)
İçkinin haramlığı hususunda İcmâ vardır.
"İlmin kalkması, cehaletin kökleşmesi, çeşitli içkilerin içilmesi, zinânın çoğalması kıyamet alâmetlerindendir." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 71)
İçki, içilmesi günah olan bir mefsedettir. Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz içki içene ceza uygulatmıştır.
Hadis-i şerif'lerde şöyle buyurulmaktadır:
"İçkiden uzak durunuz. Çünkü o her kötülüğün anahtarıdır." (Hâkim)
"İçki içen, onu içtiği sırada kâmil bir mümin olarak içemez." (Buhârî. Tecrîd-i sârîh: 1889)
"Çoğu sarhoşluk veren şeylerin azından da sizi nehyederim." (Tirmizî)
"İçki bütün kötülüklerin anasıdır. İçki içenin kırk gün namazı kabul olunmaz. Eğer içkili olarak ölürse, cahiliyye ölüsü hâlinde göçmüş olur." (Câmiu's-Sağîr)
"Dünyada içki içip de tevbe etmeden ölen, âhirette cennet şarabından mahrum olur." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1888)
"Allah içkinin kendisini, içeni, sunanı, satıcısını, satın alıcısını, imal edeni, imal ettireni, taşıyanı, taşıttıranı lânetlemiştir." (Tirmizi)
İçki ağır şekilde (muğallaz) bir necis maddedir. Bir dirhemden fazlası elbiseye dökülse, namazın câiz olmasını engeller.
Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Maide suresinin 90 ve 91. Âyet-i kerime'lerinde kumarı da içki ile beraber haram kılmıştır.
Kumar da içki gibi büyük günahlardandır.
Allah-u Teâlâ kumarı kesin olarak yasak ettiği halde, Âyet-i kerime'sinde:
"Şeytanın pis, murdar işidir!" Buyurduğu halde, kadınlar da erkekler de her çeşit içkiyi içiyor, her türlü kumarı oynuyor.
Sonunda para kazanılan veya kaybedilen; zar, oyun kâğıtları, piyango, spor toto, müşterek bahis gibi her türlü şans oyunları kumardır.
Kumar oynamakta kullanılan âlet ve metod ne olursa olsun, nasıl oynanırsa oynansın bu oyunların hepsi haramdır.
"İnsanlara mutlaka öyle bir zaman gelecek ki, malı helâl yolla mı, haram yolla mı aldıklarına aldırış etmez." (Buhârî)
İşte o gün bugündür!
Mal insanların ihtiyaçlarını görmek, mâişet ve saadetlerini temin etmek için ihsan olunmuş bir nimettir. Kumar ve benzeri yollarda israf edilmesi, yaratılış gayesine terstir.
Kumar sadece kendi kötülüğü ile kalmaz, içki, kin, intikam, hırs... gibi pek çok kötülükleri de beraberinde getirir. Kumar yüzünden insan kendine karşı, ailesine karşı, içinde bulunduğu cemiyete karşı, Yaratan'ına karşı vazifelerini yapamaz. Dünya saadetinden, âhiret selâmetinden mahrum olur.
"Arkadaşına gel kumar oynayalım diyen kimse sadaka versin." (Buhârî)
Gününü değil ânını bile boşa geçirmemesi gereken insan, ömrünü hevâ ve hevesinin peşinde oyun ve eğlence ile ziyan etmemelidir.
Hadis-i şerif'lerde şöyle buyuruluyor:
"Tavla oynayan bir kimse, elini domuz etine ve kanına bulamış gibi olur." (Müslim)
"Tavla oynayan, Allah ve Resul'üne isyan etmiştir." (Ebu Dâvud)
"Satranç oynayanlar Allah'ın rahmetinden mahrumdur." (Münâvî)
Hususiyetle devlet kapısında olmak üzere, gayeye ulaşmak için yetkiliye gayri meşru olarak verilen para veya mala rüşvet denilmektedir.
Bir hakkın iptali veya hakkı olmayan bir şeyin elde edilmesi için verilen şey mânâsına da gelir.
Kişilerin hakkı olmadığı halde bir menfaati elde etmek için verdikleri ve aldıkları her şey rüşvettir.
Başkasının malını haksız olarak yemenin haram yollarından birisi de rüşvettir. Hangi şekilde ve isim altında bulunursa bulunsun dinimiz rüşveti yasaklamıştır.
"Aranızda birbirinizin mallarını haksız sebeplerle yemeyin, bildiğiniz halde günaha girerek insanların mallarından bir kısmını yemek için onu hâkimlere (rüşvet yollu) aktarmayın." (Bakara: 188)
Allah'ın gadabını gerektirecek kadar kötü olan rüşveti alan da veren de, hatta vasıta olan da günahta eşittir.
"Rüşvet alana, verene ve vasıta olana Allah lânet etsin." (Hâkim)
Rüşveti alan, veren kim olursa olsun büyük bir haram işlemiş olmakla beraber, bilhassa adalet mevkiinde bulunan hâkimlerin hükümlerine tesir edecek şekilde alacakları rüşvet, çok daha ağır bir mesuliyettir.
"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- hükümde rüşveti alan ve veren kimseyi lânetlemiştir." (Tirmizî: 1336)
Hadis-i şerif'lerde şöyle buyuruluyor:
"Halk arasında hüküm veren her hâkim kıyamet günü geldiğinde bir melek onun ensesinden tutar. Sonra melek başını semaya kaldırır. Eğer meleğe: 'Onu at!' diyen olursa, melek onu cehennemin öyle derin bir çukuruna atar ki, kırk yılda o çukurun dibine varabilir." (İbn-i Mâce: 2311)
"Hâkim zulmetmedikçe, şüphesiz ki Allah onunla beraberdir. Hâkim zulmedince Allah onu kendi nefsi ile başbaşa bırakır." (İbn-i Mâce: 2312)
Rüşvete hediye isminin verilmesi, onu haramdan helâle çevirmez.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Ezd kabilesinden bir zâtı zekât toplamak üzere göndermişti. Bu zâtın vazife dönüşü "Şunlar zekât malı, şunlar da bana verilen hediyelerdir." demesi üzerine Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz minbere çıkarak Allah'a hamd-ü senâdan sonra şöyle buyurdu:
"Gönderdiğim memura ne oluyor ki, 'Bu sizin, bu da bana verilen hediyedir.' diyor. Babasının ya da annesinin evinde otursaydı, ona hediye verilir miydi?
Hayatım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, sizden biriniz haksız yere bir şey alırsa; o aldığı deve, sığır veya koyun, omuzuna yükletilmiş olarak Allah'ın huzuruna çıkacaktır."
Sonra Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz koltuk altları görünecek şekilde ellerini kaldırıp üç defa:
"Yâ Rabb, emrini tebliğ ettim mi?" buyurdu. (Buhârî)
Allah-u Teâlâ yaratmış olduğu nimetlerin helâl ve temiz olanlarını yemelerini bütün insanlara mübah kılmıştır.
Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurur:
"Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan gıdaların helâl ve temiz olanlarından yiyin. Şeytanın adımlarına uymayın. Zira şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır." (Bakara: 168)
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Helâli aramak, helâl kazanmak ve helâl yemek her müslümana farzdır." (Taberânî)
"Helâl lokma aramak, ve onunla karnını doyurmak, cihâd gibi sevap kazandırır." (Câmiu's-Sağîr)
İbadetin onda dokuzu helâl lokmada arandığına göre, demek ki insanın ilk önce lokma üzerine eğilmesi gerekir. Bu farzı işledikten sonra, Hazret-i Allah dilerse onu lütf-u kereminden olarak Sünnet-i seniyye ile de ziynetlendirir. Fakat farzsız yapılan Sünnet-i seniyye noksandır, temelsiz eve benzer.
Lokma üzerine eğilmek, insanın ihlâs üzerine eğilmesine, mahviyet üzerinde durmasına, istikamet üzere gitmesine vesile olur.
Ne kaybediyorsak hep boğazımızdan kaybediyoruz. Boğaza bir süzgeç koymadıkça itimat edin hikmet husule gelmez.
Bugün helâl lokma yok mesabesindedir. Bu bakımdan az yemekte kurtuluş vardır. İnsan helâl kazanmak için bütün dikkatiyle çalışacak, bütün dikkatlerden sonra kazandığını yine şüpheli kabul edip, ölmeyecek kadar az yemeye gayret edecek ki, artık o zaruret olsun ve helâl olmuş bulunsun.
Evvelâ haram ile helâl tefrik edilecek, şüphelilerden dahi kaçınılacak.
Her türlü haram evvelâ içimizi tahrip eder, sonra da içeride kalmayıp kötülüğe tahrik eder.
İhlâsın muhafazası için en mühim bir nokta da helâl lokmadır. Haramla ibadet olmaz, haramla duâ olmaz, haramla ihlâs olmaz. Hiçbir şey olmaz. Ee bugün helâl yiyen kaç kişi var? Allah'ımız bizi korusun ve bize acısın.
Hadis-i şerif'lerde belirtilen küçük alâmetlerin başlıcaları hülâsa olarak şunlardır:
• İlmin ortadan kalkıp cehâletin yerleşmesi,
• Adam öldürme hadiselerinin fazlalaşması,
• Zinânın alenî hâle gelmesi,
• Sarhoşluk veren içkilerin yaygınlaşması,
• Fâiz yemeyen kimse kalmayacak,
• Gasp hadiseleri çoğalacak,
• Açıklık çıplaklık yayılacak,
• Fuhuş ve hayâsızlık çoğalacak,
• Oyun ve çalgı âletlerinin ortaya çıkması ve yaygınlaşması,
• Emanetin ganimet bilinmesi,
• Zelzelelerin artması,
• Câriyenin (köle kadının) efendisini doğurması,
• Çobanların zenginleşerek bina yapmakta yarışması,
• Zekât verilecek kimse bulunamayacak kadar servetin çoğalması,
• Aynı dâvâyı güden iki büyük topluluğun birbirleriyle savaşması,
• Elli kadına bir erkek düşecek şekilde erkek nüfusunun azalması,
• Cihad ve irşad faaliyetleri terkedilecek,
• Namaz kılınmayacak,
• Zekât angarya kabul edilecek,
• Büyük bir bereketsizlik olacak,
• İnsanların hayatlarından bıkarak ölülere gıpta etmesi,
• Peygamber olduğunu iddiâ eden otuza yakın deccalin türemesi,
• "Allah" veya "Lâ ilâhe illâllah" diyen bir kimsenin kalmaması.
• Kur'an-ı kerim'in önemi insanlar tarafından unutulacak,
• Liderliğe elverişli kişiler azalacak,
• Seviyesiz ve şahsiyetsiz kişiler idareci olup başa geçecek,
• Fâsıklar toplumun efendisi hâline gelecek,
• Ahmak ve alçaklar dünyanın en mutlu insanları olacak,
• Anne-babaya isyan edilip erkekler hanımlarının emrine girecek,
• Akrabalık bağları kesilecek,
• Sonra gelenler geçmişlerine lânet okuyacak,
• Akşam mümin yatan kişi sabah kâfir olarak kalkacak; sabah mümin kalkan kişi akşam kâfir olacak,
• Yalancılar tasdik edilip doğru konuşanlara itibar edilmeyecek,
• Kitapların sayısı artacak,
• Başa geçen âmirler halka zulmedecek,
• Şerrinden korkulan kimselere itibar edilecek,
• Ticareti dürüst olmayan kimseler ele geçirecek,
• İş ehil olmayanlara verilecek,
• Aza kanaat edilmeyecek, çok ile de doyulmayacak,
• Yağmurlar yıldırımlar çoğalacak,
• Madenler yok olacak,
• Mescidler süslenmekle birlikte ibadete önem verilmeyecek,
• İnsanlar mescidlerle birbirine karşı övünecekler,
• Câhiller aynı zamanda dürüst olmayan zâhidler türeyecek,
• Sadece din dışı ilimler öğrenilecek,
• Âni ölümler çoğalacak,
• Erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla yetinecek,
• Kadınlar her hususta ön plâna çıkarılacak,
• Erkekler kadınlara benzemeye çalışacak...
Hadis-i şerif'lerde görüldüğü üzere bugün gelinen durum bize artık kıyamet vaktinin geldiğini göstermektedir.








