Hakikat Yayıncılık - Muhterem Ömer Öngüt’ün Eserleri | Hakikat Dergisi | Hakikat Medya | Hakikat Kırtasiye
Arama Yap
Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (228) - Saîdüddin-i Fergânî -Kuddise Sırruh- (1) - Ömer Öngüt
Saîdüddin-i Fergânî -Kuddise Sırruh- (1)
Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (228)
Dizi Yazı - Hatm'ül Evliya Hakkında İzah ve Açıklamalar
1 Ağustos 2025

 

Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (228)

Saîdüddin-i Fergânî -Kuddise Sırruh- (1)

 

Nübüvvet ve velâyetle ilgili son derece ince ve mühim sırlara nüfûz ederek, tasavvuf ehli arasında mütesnâ bir yer kazanmış olan Hazret’in doğum tarihi bilinmemektedir, 1299 senesinde vefat etmiştir.

Eserlerinde temas ettiği noktalar ve sözlerindeki derinlik, onun üstün bir hikmete sahip bulunduğunu göstermektedir.

Şeyh Necmeddin Ali bin Bezgâşî Şirâzî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin sohbetlerine katıldı ve ondan feyz aldı. Zamanının en kâmil ve meşhur velilerinden olan Sadreddin-i Konevî -kuddise sırruh- Hazretleri ile görüşüp ilminden geniş ölçüde istifade etti, kısa sürede zâhir ve bâtın ilimlerinde üstün bir seviyeye ulaştı.

Saîdüddin Fergânî -kuddise sırruh- Hazretleri’ne göre velâyet, halktan Hakk’a tasarruftur ve gerçekte nübüvvetin bâtınından başka bir şey değildir. Çünkü peygamberlerin zâhirleri nübüvvet, bâtınları ise ilâhî ahkâmla nefislerde tasarruf etmektir. Her ne kadar nübüvvet kesilmişse de velâyet ve tasarruf kesilmemiştir; bu ümmetten olan veliler aracılığıyla kıyamete kadar devam edecektir.

Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn-i İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin “Fusûsu’l-Hikem”ine yazmış olduğu şerhle Fusûs’un ilk şârihleri arasında da yerini almış; kısacası tasavvuf, fıkıh ve ahlâk konularında, gerek şerh gerekse müstakil mâhiyette çok sayıda eser telif etmiştir.

“el-Mukaddimâtü’l-Fergânî” ve “Menâhicü’l-İbâd ile’l-Meâd” bu eserlerin en önemlilerindendir.

Saîdüddin-i Fergânî -kuddise sırruh- Hazretleri, kendisinden yaklaşık yedi asır sonra gelecek olan Hâtemü’l-evliyâ’dan ve onun veliler arasındaki durumundan şu şekilde bahsetmiştir:

“Nübüvvet, dışta nebilerin noktasından oluşan bir alan meydana getirerek, bu Muhammedî nokta ile kemâle erdiği gibi; velâyet de velilerin noktasından oluşan bir alan meydana getirip, velâyetin Hâtem noktası ile kemâl bulur.

Hâtemü’l-evliyâ, gerçekte Hâtemü’l-enbiyâ’dan başkası değildir.”

“Nebi ile veli arasındaki fark, işte bu mevzu ile ortaya çıkar. Veli ancak nebiye tâbidir. ‘Veli nebiden üstündür.’ sözü mutlak anlamda değil, kayıtlı mânâda sahihtir.” (el-Mukaddimâtü’l-Fergânî, s. 13-14)

Bunun mânâsı: “Umuma şâmil değildir, bir kişiye mahsustur!” demektir.

Niçin üstündür? Resulullah Aleyhisselâm’ın velâyeti, olduğu gibi ona intikal ettiği için üstündür. Diğer peygamberlerde velâyet var, fakat “Velâyet-i Muhammediye” değil.

Onun velâyeti Resulullah Aleyhisselâm’ın velâyeti olduğu için, velâyeti diğer peygamberlerin velâyetinden üstündür.

Gerçek intikalin tâ kendisi işte budur. Bu zât bunu böyle söylüyor, bunun doğrudan doğruya bir intikal olduğunu açıklıyor, ben de size duyuruyorum.

Abdullah-ı Bosnevî -kuddise sırruh- Hazretleri, Hâtemü’l-velâye’nin keyfiyetini daha iyi yerleştirebilmek ve daha anlaşılır bir biçimde ortaya koyabilmek için; bu noktada izah edilmesi zarûrî olan “Nübüvvet”, “Velâyet” ve “Hatemiyyet”in mânâ ve mâhiyetine dikkati çekerek şöyle buyurmuştur:

“Nübüvvet; insânî kemâlin zâhiriyyet mertebesi hakkında olup, bu kemâli toplayıp birleştirmeyi kâbil olan insan Hâtemü’l-enbiyâ-i ve’r-rusül olan Muhammed bin Abdullah el-Mustafâ -sallallahu aleyhi ve sellem-dir.

Velâyet ise; zâtî, ilâhî, insânî kemâlin külliyyet mertebesinin bâtını hakkında olup, gerçek yaratılışın mânevî hakikatinin kemâllerinin tümünün toplanıp birleşmesi bâtınıyla kâim kılınan insan ise Hâtemü’l-velâye’dir. O velâyet-i Muhammediyye-i hâssa’nın Hâtem’idir ve Hatemiyyet mertebesinde Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-in kâmil vârisidir.” (“Şerhü’l-Fusûs li’l-Bosnevî”; Nâfiz Paşa, no: 536, 450. yp.)

Allah-u Teâlâ Resulullah Aleyhisselâm’ın velâyetini ona vermiştir. O velâyetin üstünde hiçbir velâyet yoktur.

Onun velâyeti doğrudan doğruya Resulullah Aleyhisselâm’ın velâyetidir. Resulullah Aleyhisselâm’ın velâyetinin üstünde hiçbir velâyet olmadığı için, diğer peygamberlerin velâyeti dahi ondan aşağı kalıyor. Çünkü onun velâyeti.

Sultan Veled -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:

“Bu yüzden Musa Aleyhisselâm:

“Keşke ben Muhammed’in ümmetinden olsaydım!” buyurmuştur.

Onun bu temenniden maksadı, lâlettayin bir ümmet değil, Muhammed’in nurundan varolmuş ve onun can ve dilinden bitmiş ve sanatını mükemmel öğrenmiş olan bir ümmet, bir oğul, bir talebe olmaktı.” (Maârif. s.143)

Bu da bir sırdır. Bütün bu istedikleri Resulullah Aleyhisselâm’ın velâyetine vâris olmaktı.

Hülâsa olarak deriz ki;

Resulullah Aleyhisselâm’a verilen kimseye verilmemiş, ona verilen “Vâris”e geçmiş, yani babadan evlâda geçmiş. Allah-u Teâlâ onu vâris ettirmiş. Vâris olma hasebiyle onun velâyeti Resulullah Aleyhisselâm’ın velâyeti olduğu için, velâyeti hepsinden üstün. Yoksa peygamber peygamberdir.

İşte Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin açıklamak istediği mesele bu idi. Fakat halk bunu anlayamadığı için münakaşaya sebep oldu.

Bu zât-ı âlînin gerçekten “Muhaddes” olduğu anlaşılıyor. Allah-u Teâlâ’nın buyurması ve duyurması ile bunları biliyordu. Fakat ona bildirdiğini başkasına bildirmediği için, onun sözlerini de başkaları anlamaktan âciz kaldılar. Anlayamadıkları için de itiraz ettiler, karşı geldiler. Mekkeliler Resulullah Aleyhisselâm’ı sürdükleri gibi, onun vekili olduğu için onu da memleketinden sürdüler. Fakat bugün güneş doğdu, hakikat meydana çıktı.

Risâlet ve nübüvvet kesilmiştir, peygamberlerin devri kapanmıştır. Amma o yol durduğu için, onu o yola sürmüştür, o peygamber vekâletini yürütüyor. Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olamayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan daha büyük şeref tasavvur edilemez.

Nitekim İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:

“Bu zât, geçmiş ümmetlerdeki ulü’l-azm peygamberlerin işini görür.” (234. Mektup)

Bunun sebeb-i hikmeti şudur ki: O zamanlar ümmet az idi, hedef küçüktü. Günümüzde ise insanlar çoğaldı, hedef büyüdü. Fakat onun nuru yağan karların erimesine vesile oldu.

Nasıl ki geçmiş devirlerde ortalığın karardığı, dinin esaslarının ortadan kalktığı bir zamanda Allah-u Teâlâ Ulü’l-azm bir peygamber göndermekle dinini ayakta tutmuş, nurunu yaymış ise; bugün de ortalık kararmış, iman ile küfür birbirine girmiş, dalâlet ehli öne geçmiş durumdadır. Hususiyetle din kurucular çoğalmış, her bir din kurucu bir nevi allahlık dâvâsı güdüyor. Öyle bir zaman geldi ki, nice türemeler üredi. Allahlık dâvâsında bulunan Fivarunlar yine türedi.

Ortalık öyle bir hâle gelmişti ki, eğer Allah-u Teâlâ bu ilmi indirmeseydi din nâmına bir şey kalmayacaktı, herkes kendi dinini yaymaya çalışacaktı ve bu dini ile hüküm sürecekti. Vaktaki Allah-u Teâlâ bu ilmi indirdi, bu mânevî nur onların sahte dinlerini yok etti, maskelerini kaldırdı, aslını ortaya koydu. Dimdik olan İslâm dini meydanda kaldı.

İşte Ulü’l-azm peygamberin vazifesini yapmak budur.

“Bayraklılar ashâbı” da onun ashâbı gibi hareket ediyor. İşte seçilme de, gönderilme de, dâvet de oradan geliyor. Önüne de kimse çıkamıyor. O ise bu yolu temizliyor, nurlandırıyor. Önüne kimsenin çıkamaması, O’nun verdiği kuvvetten ve destekten ötürüdür. O yardım ediyor, O güçlendiriyor, O gösteriyor, yolu O açıyor.

Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Allah dilediğini yardımıyla destekler.” (Âl-i İmrân: 13)

Peygamberleri destekleyen Allah-u Teâlâ’dır ve melekleridir. Bu da doğrudan doğruya O’nun desteğidir. Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtı da Evliyâullah Hazerâtı da o vazifedârı desteklerler. Bu apaçık bir yardımdır. O’nun ve O’ndan olduğu apâşikârdır. O’nun yardımı her şeyi halleder, perdede başkası görülür. Öyle tecellî etmiş, yardımı lüzumlu görmüş, bir maskeyi ileriye sürmüş. Hepsi bundan ibarettir. Bunu maskenin yapması mümkün değildir, maske maskedir. Maskenin içinde O olduğu için, O iş görüyor, sahnede maske görülüyor. Bu maskenin işi değildir.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri, “Kitâbu’r-Riyâze” isimli eserinde;

“Allah’ın kendisinde gizlendiği bu kul...” buyuruyor.

Sırrı işte budur. Maske maskedir, fakat o maskenin içine O girerse dilediğini yapar. İşi gören O’dur.


  Önceki Sonraki