
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'de şöyle buyurmaktadır:
"Sen kitap nedir, iman nedir önceleri bilmezdin." (Şûrâ: 52)
Allah-u Teâlâ dilediğini her nefeste tekâmül ettirir. Her tekâmül ettiğinde acizliğini görür. Tekâmüliyet acizliğini öğrenmekle, görmekle kaim. Tekâmüliyet acizliğini, değersizliğini bilmek ve görmekle anlaşılır.
O her an yeni bir iştedir. Terakkiyat ve tekâmüliyetin sonu yoktur.
Tekâmüliyet anbeandır. Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri'nin tecelliyatı birden inse kalp almaz, ilim anlaşılmaz. O mahlûkata lokma lokma, tecelli ede ede, hakikatleri göstere göstere tekâmül ettirir.
Bitki bitiyor değil mi? Bitkinin anbean bittiği gibi mâneviyat da an an tekâmül eder. Aynı onun gibi bu anda sana ifşa ettiğini anlarsın, biraz sonra başka ifşa verir. Biraz sonra başka ifşa... Bitki büyür gibi mâneviyatın büyür.
Anbean, anbean tekâmüliyet. Ta ki ne zamana kadar? Âyân-ı sabite de yok oluncaya kadar. Âyân-ı sabite bir zerre. O zerre nefes alacak ki, sen kendinin hiç olduğunu bileceksin, almış olduğun nefesin sahibini görmüş olacaksın. Âyân-ı sabite'nin ne hükmü var? Bir zerre. Demek ki Var'ı göremeyişimize varlığımız mani oluyor.
Mahlûk diye bir şey yoktur. İnsan kendi ayân-ı sabite'sini görse kendinden utanır. Allah'tan başka hiçbir şey yoktur. Bunu kesinlikle bilin. Kendi ayân-ı sabite'sini gören, Habib'inin nurundan başka bir şey göremez. Her yere baktığı zaman o nuru görür. Kendisini görür, nuru görür. Nuru halkedeni de görünce artık iş biter. Onun içindir ki Allah'tan başka bir şey yoktur.
"Sana Rabb'in, sen râzı oluncaya kadar verecek." (Duhâ: 5)
Sana öyle lütuflarda bulunacak, ikram ve ihsanından öyle verecek, öyle verecek ki, huzur ve ebediyet âleminde hoşnut olacaksın.
Bu öyle bir verilmedir ki; lütuf üzerine lütuftur, rızâ ve hoşnut olma makamıdır, ona âit övülen bir makamdır.
Bu ilâhi tebşir Ümmet-i Muhammed'e en büyük hediyedir ve bu nimet-i ilâhi, bu ikram-ı ilâhi, o âlicenâb Peygamber'in yüzü suyu hürmetinedir.
Makamı her an yükseliyor.
Ali Havass -kuddise sırruh- Hazretleri velilere feyiz ve yardımın Hâtemü'l-enbiyâ ve onun kâmil vârisi Hâtemü'l-evliyâ'dan geldiğini haber vererek şöyle buyurur:
"Ne kadar veli gelmiş ve gelecek ise bunların hepsi feyizlerini ve medetlerini iki zâttan almaktadırlar. Bunlardan biri Hâtem-i enbiyâ, diğeri de Hâtem-i evliyâ'dır." ("Kitâbü'l-Cevâhir ved-Dürer"den naklen)
Allah-u Teâlâ bunlara bu sırrı duyurmuş; "Ben bu ikisine verdim." Allah-u Teâlâ'nın duyurmadığı hiçbir şey bilinmez.
Bunlar çok büyük zât ki; bu esrarı, kime ne verdiğini onlara bildirmiş.
Cenâb-ı Hakk öyle murad etmiş.
Muînüddîn el-Buhârî -kuddise sırruh- Hazretleri:
"Hâtemü'l-evliyâ şefaat kapısını açmada Âdemoğlu'nun efendisi ve cemaatin rehberi kılınan, Hâtemü'r-rusül olan Muhammed Aleyhisselâm'ın güzelliklerinden bir güzelliktir." buyuruyor. (Meşâriku'n-Nusûs el-Bâhis an Ğavâmizi'l-Fusûs)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e ilâhî lütufların tümü tecelli etmiştir. Fakat bu umumi tecelliyat Hâtem-i veli'ye intikal ettiği için ona da bütün bu lütuflar, zâhir ve bâtın bütün bu nimetler verilmiştir.
Allah-u Teâlâ şefaat makamını yalnız ve yalnız ona tahsis etmiştir. O umum için şefaate mezundur ve fakat bu umumi tecelliyat Hâtem-i veli'ye de aktarıldığı için, ona verilen şefaat ona da düşmüştür, ona da verilmiştir. O nasıl ki şefaat izniyle izinliyse bu da izinlidir.
Muînüddîn el-Buhârî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin buyurduğu; Muhammed Aleyhisselâm'ın peygamberliği nedeniyle izhâr edemediği bu has velâyeti, onun nübüvvetinin zâhirine ve velâyetinin bâtınına vâris olan Hâtemü'l-evliyâ'nın izhâr etmesi beyanı velâyetin kıyamete kadar tekâmüliyet vesilesi olmasındandır.
Velâyet ezelden ebede vardı.
Çünkü Hazret'in;
"Velâyet ancak feleklerin yaratılışı iledir." (Meşâriku'n-Nusûs el-Bâhis an Ğavâmizi'l-Fusûs)
Sözü, kâinatı yaratmadan önce Allah-u Teâlâ'nın onun ruhunu yarattığına işaret etmektedir. Sermayesini ona o zaman koymuştur. Allah-u Teâlâ onu ezelden öyle yöneltmiş, sermayesini O koymuş, O'nun yönetmesiyle ezelidir. Ezeli olduğu için efendilik de oradan geliyor.
Onun velâyetini o yürütüyor, hâtem de olduğu için vazife veriliyor. Amma hep asıl kaynak o.
Nitekim Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn-i İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fütûhâtü'l-Mekkiyye" isimli eserinde şöyle buyuruyor:
"İnsanların çoğu aynı zamanda onun, mutlak bir biçimde 'Hâtemü'n-nübüvve' olduğunu da bilmez." ("Fütûhâtü'l-Mekkiyye an Esrâri Memleketi'l-Mâlikiyye ve'l-Mülkiyye"; c. 3, s. 87-88)
Dâvud el-Kayserî -kuddise sırruh- Hazretleri:
"Hâtemü'l-evliyâ, hakikatte Hâtemü'l-enbiyâ'dan başka bir şey değildir." buyuruyor. (el-Matlâu Husûsu'l-Kelim)
"Hatemü'n-nübüvve"nin sırrı işte bu oluyor, "İki bedende bir ruh" işte bu şekilde oluyor.
İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri, Hâtem-i veli'nin vasıtasıyla kıyamete kadar; irşad, hidayet, iman ve marifete nâil olunacağını ifşa etmişlerdir:
"Tâ arşın çevresinden yerin zeminine kadar; kendisine irşad, hidayet, iman ve mârifet gelen herkes, elde edeceğini ancak onun yolu ile elde eder, ondan istifadesini yapar, herkes ondan feyz alır. Arada o olmadan, onun tavassutu olmadan kimse bu nimete kavuşamaz, böyle bir devlet kimseye müyesser olmaz. Onun hidayetinin nûrları bahr-ı muhid gibi bütün âlemi sarmıştır." (260. Mektup)
Cenâb-ı Hakk oraya koymuş, alanlar oradan alacak.
Muhyiddîn İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri: "Hiç şüphe yok ki o, herkesin kendisine muhtaç olduğu bir 'Seyyid'dir." buyuruyor. (Ankâ-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ ve Şemsü'l-Mağrib)
Emanet-i ilâhi onda olduğu için.