Hakikat Yayıncılık - Muhterem Ömer Öngüt’ün Eserleri | Hakikat Dergisi | Hakikat Medya | Hakikat Kırtasiye
Arama Yap
Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (169) - İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârukî Serhendî -Kuddise Sırruh- (27) - Ömer Öngüt
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârukî Serhendî -Kuddise Sırruh- (27)
Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (169)
Dizi Yazı - Hatm'ül Evliya Hakkında İzah ve Açıklamalar
1 Eylül 2020

 

Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (169)

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârukî Serhendî -Kuddise Sırruh- (27)

 

Hüküm Sahib’ime Ait:

Eriyor, hiç oluyor, fâni oluyor, bâki kalıyor.

Bu hususu, İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri “Mektûbât” adlı eserinin “501. Mektub”unda tâ o zaman tarif buyuruyorlar:

“Her kim fenâdan sonra Bekâ ile müşerref olursa kendine ikinci kez üstün sıfatlardan varlık ve varlığa tâbi hususlar verilir. İkinci doğumla tahakkuk eder. İki kere doğmayan göklerin melekûtunu geçemez.” (501. Mektup)

Seyyid Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri “5. Meclis”te bu hususu şöyle ifade buyuruyorlar:

“Ona da âlem-i melekût’un sırları çözülür.”

O öyle murad etmiş... Yoksa kişide hiçbir şey yok.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:

“Böylece biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olması için, göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk.” (En’âm: 75)

Melekût, kendisine verilen muhtelif mânâların yanında; her şeyin, her varlığın aslı mânâsına gelmektedir. Yakîn sahibi olmak ise, zâhirden bâtına geçip, hiç şüpheye yer vermeyecek şekilde hakikati bilmektir.

Yakîn mertebesi ilmin bir sıfatı olup, nefsin her türlü şüpheden kurtularak mutmain olması, huzur ve sükûna ermesidir.

Allah-u Teâlâ İbrahim Aleyhisselâm’a göklerin kapılarını açıp, bünyesinde gizli bulunan sırlara onu muttali kıldı. Arzın kapılarını açıp, mevcûdatta olan Rubûbiyet sırlarını, hükümranlık kanunlarını, işlerin gizli ve âşikâr tarafını bizâtihi gösterdi. Bu sayede de onu Allah’tan başkasına esir ve mahkûm olma kaydından kurtardı, yüzünü doğrudan doğruya Zât-ı akdes’ine yöneltti.

O bildirdiği için bizim başka bilgiye ihtiyacımız olmaz. O’nun bilgisine dayanarak bile bile, göre göre konuşuyoruz.

İbrahim Aleyhisselâm ile Cenâb-ı Hakk bizi yaklaştırmış. Bazı Zevât-ı kiram; Hacer Vâlidemiz’den geldiğimiz için “Asıl babası odur!” buyuruyorlar.

Bu hususta Şeyh Muhammed ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- Hazretleri “Şerh-i Fusûsu’l-Hikem”inde;

“İbrâhim Halîlullâh Efendimiz’in evlâdı içinde Hacer’in oğludur.” buyuruyorlar.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri de bu sırrı şöyle ifşa ediyorlar:

“Nasıl ki İbrahim Aleyhisselâm: ‘Allah’ım! Sen gökyüzünde teksin, ben de yeryüzünde tekim.’ buyurmuşsa, o da Allah’ın yeryüzündeki ‘Tek’idir.

Nitekim Peygamber Aleyhisselâm:

‘Bu ümmetin içinde kalpleri İbrahim Aleyhisselâm’ın kalbi üzerinde bulunan erler vardır.’buyurmuştur.” (“Nevâdirü’l-Usûl fî Ma’rifeti Ehâdîsü’r-Resûl”; c. 1, s. 479-480)

İbrahim Aleyhisselâm ile çok ilgim var. Biz Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla bazen sıfat değiştiririz. Bir gün Makâm-ı İbrahim’in taşlarının altına girdik. Fakat oraya girdiğimizi kimse bilmiyor. Seyyid-i Kâinat Sebeb-i Mevcudat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ile İbrahim Aleyhisselâm karşıdan geliyorlar. İbrahim Aleyhisselâm geldi ve taşın üzerine oturdu. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz: “Kalk! Bak altında ne var!” dedi. Bir de kaldırdı ki sırtımdaki o levhayı gördü; “Allah” yazıyor. Onu görünce İbrahim Aleyhisselâm şöyle bir irkildi ve: “Yâ! Ben kimin üstünde oturuyormuşum!” buyurdu.

Onun için, şükürler olsun ki Rabb’im dilediği yere koyar, indirir, çıkarır. Fakat mahlûk mu, hükümsüz. Hüküm Sahib’ime ait. Ama çok güzel bir şey; Cenâb-ı Hakk bunları gösteriyor, seyrettiriyor, konuşturuyor, bu da bir nimet!

Hazret-i Allah’ın fakire tahsis ettiği yerler vardır. Fakat ben bu yerlerin üstünde değil de altında yaşamaya çalışırım. Yani toprağı üstünde değil de toprağın altında yaşamaya çalışırım. Çünkü Hazret-i Allah fakire bu şekilde bir hayatı sevdirmiş. Ben İbrahim Aleyhisselâm’ı o kadar çok derinden seviyorum ki Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den ayırmam. Fakat Resulullah Aleyhisselâm’ın yaratılışı ayrı. O yeri de biliyor, yerin altını da biliyor, göğü de biliyor. Resulullah Aleyhisselâm benim yerin altında olduğumu bildi. Resulullah Aleyhisselâm nur olduğu için o nurdan keşfediyor. Bunlar ilminizin, havsalanızın keşfedeceği şeyler değil.

Yani Allah-u Teâlâ bize yerin dibini sevdirmiş, yerin üstünü değil. Bize; mahviyeti, taşlar altına gizlenmeyi, ayaklar altında bulunmayı sevdirmiş. Fakir daima her fırsatta deriz ki:

“Allah’ım! Boynumu sevgililerin ayağının altına koy...”

Bu halât her zaman için kalbimden geçer.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde:

“Bize eşyayı olduğu gibi göster!” buyurmuşlardır.

Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtı, mertebelerin sonu olan Hakkâ’l-yakîn mertebesindedirler.

Ve Cenâb-ı Hakk bidayetten beri böyle yapıyor. Dilediği zaman gizli meseleleri gösteriyor, biz onu göre göre söylüyoruz.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri de şöyle buyururlar:

“Melekût’un kendilerine açılmasıyla nefsin esaretinden sıyrılırlar.” (“Hatmü’l-Evliyâ”, 10. Bölüm)

Bunlar gizli işler, merhaleler, tekâmüliyetler, sırlı noktalar.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri bu durumu şöyle haber veriyorlar:

“İşte burada nefis, herhangi bir sıkıntı, zarar ve zorluk olmaksızın kurtuluşla müjdelenir.” (“Hatmü’l-Evliyâ”, 9. Bölüm)

Cenâb-ı Hakk bu güzide Zevât-ı kiram’a çok şeyleri duyurmuş, bildirmiş. Bizimle çok yakından alâkalılar.

“En tamam Fenâ” gerçekleşince, “En kâmil Bekâ” burada tecelli eder.

Bu hususu İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri ifşaatının devamında şöyle beyan buyuruyorlar:

“Çünkü en kâmil ‘Bekâ’ en tamam ‘Fenâ’ üzerine oturtulmuştur. Böylece ‘Ene’ kelimesinin ne ismi, ne resmi, ne de nâmı kalmıştır, ne de öyle bir mecal kalmıştır.”

Hakk’a ulaşma yolunu bilmiş oldunuz, Hakk’a oradan ulaşılıyormuş. Ve insanın doğduğu nokta orasıymış.

Fenâ olacak ki Bâkî olan Allah’ı bilmiş, bulmuş, vâsıl olmuş olsun. Amma zerre kadar varlık kalırsa Var olanı tanıtması mümkün değil. Niçin? O varlık ona perdedir.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin bir beyanları da şöyledir:

“İşte bu mertebe ‘İnfirâd billâh’tır, yakınlıkların en büyüğü de O’nun yakınlığıdır. O, onu kendisine yaklaştırır, onu kendi huzur-u ilâhî’sine yerleştirir ve tertemiz kılar. Vahdaniyet’ine ulaşan yolu ona açar; artık o, O’nun ferdâniyyet’ine nazar eder. Allah-u Teâlâ onu kendisiyle diriltir ve onu kendi adına kullanır. O, O’nunla konuşur, O’nunla düşünür, O’nunla bilir, O’nunla hareket eder.” (“Nevâdirü’l-Usûl fî Marifeti Ehâdîsü’r-Resûl”; c. 1 s. 479-480)

Allah-u Teâlâ onu öyle yaratmış ve onu dilediği gibi O kullanıyor, dilediği gibi O yürütüyor. Onun iradesi yok!

Cemâleddîn Mahmûd Hulvî -kuddise sırruh- Hazretleri “Câm-ı Dil-nüvâz” adlı eserinde;

“İnsan mecâzî varlığını ve ikiliğini mahv ve fânî etmesiyle İlâhî bekâya hak kazanmış olur.” buyuruyor.

Tüneli de öğrendiniz, merdivenleri de öğrendiniz, her merdivende ayrı bir tecelliyat var. Ne kadar? O ne kadar koyduysa. O gizli yoldan yavaş yavaş yavaş yürür, her basamakta bir tecelliyat var. Ne gelecek bilmez. Cenâb-ı Hakk o basamakta ona ne takdir etmişse onun başına o gelir, ama iyi ama kötü. Çıka çıka çıka, nihayet nasibi varsa ulaşır. “Bin kişi, milyon kişi yola çıkar, bir kişi ulaşır!” dediğimiz yer burası. Kime murad etmişse o çıkıyor.

İbrahim Hakkı -kuddise sırruh- Hazretleri ne güzel söylemiş:

“Hakkı’ya nasip eyle fenâfillâhı,

Ölmeden evvel ölenlerden eyle.”

Hazret:

“Hakkı’ya nasip eyle fenâfillâhı.” buyuruyorlar...


  Önceki Sonraki