Hakikat Yayıncılık - Muhterem Ömer Öngüt’ün Eserleri | Hakikat Dergisi | Hakikat Medya | Hakikat Kırtasiye
Arama Yap
Başyazı - En Gizli Sır, En Büyük İsim; İSM-İ ÂZAM - Ömer Öngüt
En Gizli Sır, En Büyük İsim; İSM-İ ÂZAM
Başyazı
İsmail Yavuz
1 Aralık 2016

 

"Allah O Allah'tır ki, Kendisinden Başka Hiçbir İlâh Yoktur."
(Bakara: 255)

"Allah Göklerin ve Yerin Nurudur."
(Nûr: 35)

"Allah Her Şeyi Çepeçevre Kuşatandır."
(Nisâ: 126)

"Hiçbir Göz O'na Erişemez, İhata ve İdrak Edemez. Fakat O Bütün Gözleri İhata Eder."
(En'am: 103)

"Müminin Ferasetinden Korkunuz. Çünkü O Aziz ve Celil Olan Allah'ın Nuru İle Bakar."
(Münâvî)

En Gizli Sır, En Büyük İsim;
İSM-İ ÂZAM

 

"Ey kardeş! İsm-i âzam'ı öğrenmek mi istiyorsun? O halde dinle. Senin vücudun bir dağdır. O dağı kaldırıp atarsan o esrârı, onun altında görürsün."

"Allah'ım! Bana İsm-i âzam'ı öğrettin ve gösterdin. Bu öğrettiğin İsm-i âzam'ın hakkı için günahlarımı bağışla, onun yerine sevap yaz, ahlâkımı güzelleştir, kötü ahlâkları benden al."

"Allah'ım! Azametini görmek, aslımı bilmek için; bana zerre hakir olduğumu bildir ve beni orada tut."

(Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)

 

Geçen ayki dergimizde; "İlim-İrfan Mektebi" olan "Tasavvuf"u ele almış, bu mânevî tahsil ile ruhun talim ve terbiyesinin, nefsin tezkiyesinin mümkün olduğunu, insanın sufli hayattan, ulvi hayata geçebileceğini arz etmiştik.

Binaenaleyh bu merhalelerden süzülerek insan tekâmül eder, varlığını atar. Nihayet hiçliğe iner ve fenâya ulaşır, Var'ı bulur.

Burada "İsm-i Âzam" tecelli eder.

Bu sayıda ise Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Kalblerin Anahtarı" külliyatında geçen "İsm-i Âzam" mevzusu hakkındaki beyanlarını arz edeceğiz.

Çünkü bu mevzu en mühim, en gizli sırdır, ancak marifetullah ehlince bilinir, sırların sırrıdır.

 

İsm-i Âzam:

Kitaplar her ne kadar "İsm-i Âzam"dan bahsetmemiş ise de bu mevzunun tam bir açıklığa kavuşması için kusurlu kardeşiniz burada arz etmeyi uygun gördük.

Daha evvel geçen "Vahdet-i vücud" mevzuunda "İsm-i Âzam"ı kapalı olarak arz etmiş isek de, gerçekten anlayana rastlayamadığımızdan Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'ler ile açmayı lüzumlu gördük.

Baştan buraya kadar gelen bu mevzulardan maksat; ilim-irfan mektebine dehâlet etmenin muhakkak lüzumlu olduğunu, bir mürşid-i kâmil bulup intisap etmenin icâbettiğini anlatmaktadır.

Bir insan bu merhalelerden süzüle süzüle bu hâle gelecek ki, "İsm-i Âzam" anlaşılsın ve bilinsin.

"Vahdet-i Vücud" bahsinde kapalı olarak "Aslın olan bir damla pislik haline indiğin zaman göreceksin ki, vücudum diye zannettiğin de O'nundur." denmişti.

Bu noktada anlaşılan hep O'dur. Ârif de mâruf da, gören de görülen de hep O'dur. Fakat bunu bilen çok azdır.

Daha evvelden varım diyen insan, varlığını dağıtınca nihayet görür ki, var olan yalnız Hazret-i Allah imiş.

Bunun böyle olduğunu bir temsille açıklamak gerekirse deriz ki:

İnsanın bütün uzuvları bir hudut ve ölçü dahilinde faaliyet gösterir. Kendilerine hangi vazife, hangi duygu verilmiş ise...

Meselâ; göz bir görüş ufkundan ötede olanları ya hiç görmez veya hayâl-meyal fark ettiği cisimlerin insan mı ağaç mı olduğunu seçemez, karıştırır. Kulak da böyledir. Muayyen bir uzaklıktan gelen muayyen sesleri işitir. Bunun ötesindeki sesleri ya hiç işitmez ya da karıştırır.

Bir insan ki, gözünü ve kulağını onları yaratan, onlara görme ve işitme hassasiyetini bağışlayan gerçek sahibi Hazret-i Allah'ın emirlerine tam manasıyla hasrederse, ölçü ve hudutlar ortadan kalkar. Semi' ve Basar sıfatlarının küllî tecellisi sayesinde, damlanın denizde eriyip yok olduğu gibi, insandaki işitme ve görme duyguları fenâ bulur, yok olur. Böylece o kul Fenâfillah'a erişir. Fenâ ve Fenâfillah mana itibarı ile budur. Bunu anladığımız zaman cehâletten kurtulmuş oluruz.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri bir Hadis-i kudsi'de buyuruyorlar ki:

"Velilerimden birisine düşmanlık eden kimseye ben harp ilân ederim.

Kulumu bana en çok yaklaştıran şey, farz kıldığım ibâdetleri yapmasıdır. Nâfile ibadetlerle de bana o kadar yaklaşır ki, nihayet ben o kulumu severim. Sevince de artık onun duyan kulağı olurum, o benimle işitir. Gören gözü olurum, o benimle görür. Eli olurum, o benimle dokunur. Ayağı olurum, o benimle yürür, (Kalbi olurum, o benimle anlar. Söyleyen dili olurum, o benimle konuşur.) Ne dilerse onu yerine getiririm. Herhangi bir şeyden bana sığınırsa ben onu muhafaza ederim." (Buharî. Tecrîd-i sarîh: 2042)

Diğer bir Hadis-i kudsî'de ise şöyle buyuruluyor:

"Kulun benimle meşgul olması, en fazla önem verdiği şey olursa, onun arzu ve lezzetini zikrimde kılarım. Arzu ve lezzetini zikrimde kılarsam da o bana âşık olur, ben de ona âşık olurum. O bana, ben ona âşık olunca da, onunla aramdaki perdeyi kaldırırım. Bu hâli onun umumî hâli kılarım. İnsanlar yanıldığı zaman o yanılmaz.

Böylelerinin sözleri peygamberlerin sözleri gibidir. Gerçek kahramanlar onlardır.

Onlar öyle kimselerdir ki yer ehline bir cezâ ve azap vermek istediğim zaman onları hatırlarım da azaptan vazgeçerim." (Ebu Nuaym, Hilye)

"İsm-i Âzam" O'ndan başka bir mevcud olmadığını gözünle gördüğün zaman tecelli eder.

Hadis-i kudsi:

"Açlığa devam et beni görürsün. İnsanlardan uzaklaş bana kavuşursun."

Bu da ancak gösterilme ile olur. Yoksa senin gözün O'nu göremez.

"Kişinin gözü kör ise güneşin suçu nedir?"

Hadis-i şerif'te:

"Mümin kulun kalbi, Rahman olan Allah'ın arşıdır." buyruluyor. (K. Hafâ)

Cenâb-ı Hakk bir Hadis-i kudsi'de de şöyle buyuruyor:

"Yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım." (K. Hafâ: 2256)

İnsanın bütün varlığı Hazret-i Allah'a aittir. İnsan tek kıla sahip değildir. Bir vücud varsa, o da Allah'ın varlığıdır.

Kim ki bu hakikate erişir, hakikati itiraf ederse, küçük şirkten kurtulmuş olur. Ne zahirde ne de bâtında kendisine mâl edecek bir varlığı bulunmaz.

Acizliği itiraf edince, az bir amel ind-i İlâhi'de çok makbul olur. Geçmiş günahları bağışlanır. İbtilâlar da o zaman hoş görülmeye başlar.

Gerçek ilim, kendini bilimdir.

Bunun içindir ki, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

"Nefsini bilen Rabb'ini bilir." buyururlar. (K. Hafâ)

Bu hususu yine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- EFendimiz'in bir beyanı ile anlamış olalım:

"Fakirliğimle övünürüm." buyurdular. (K. Hafâ)

Buradaki fakirlikten murad:

"Vücudum ve üzerimdeki bütün âsâr; söz, göz ve bütün nimetler Allah-u Teâlâ'ya aittir. Ben hiçbir şeye mâlik değilim."

Hakikat budur. Zan ilmi buraya erişemez.

Çünkü Cenâb-ı Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:

"Kim ki ben âlimim derse, bilin ki o câhildir." buyurdular. (Münâvi)

Hazret-i Allah Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:

"Size ilimden ancak az bir şey verildi." (İsrâ: 85)

Hadis-i şerif'te:

"Mümin müminin aynasıdır." buyruluyor. (Ebu Dâvud)

Birinci müminden mümin kulun kalbi, ikinci müminden ise bizzat Hakk Celle ve Alâ Hazretleri murad edilmektedir.

Mümin, Cenâb-ı Hakk'ın ism-i şerif'lerinden birisidir.

Mümin'in kalbi aynadır, Hazret-i Allah o aynada tecelli eder.

İşte bu tecelliyatlara mazhar olanlar, ancak bu hakikati görebilirler.

Aciz ve değersiz olduğunu bilmek için, gerçekten bir insanın manen çok terakki etmesi lâzımdır.

Fenâ'ya inip nefsini tanıyan ancak O'nu bilebilir. Bütün bunlardan anlaşılması gereken O'dur. O'nu bilen irfan ehli çok iyi bilir ki özü O'dur, nefsi de O'dur. Nefisten murad "Vücut"tur, yani Allah-u Teâlâ'nın vücudu.

Bu hakikati anlayamıyorsan, sakın inkâra kalkışma! Sen "Vâsıl-ı ilâllah" olmaya bak. Gayen marifetullah, yani Hakk'ı bilmek olsun.

Bugün sana birçok sırlar açıldı. Eğer seni şüpheye veya inkâra düşürür endişesi olmasaydı, nefisten muradın ne olduğunu da açardık. Hiç de yabancı kalmaman için bir noktasını arz edelim:

Bir elbise var, üzerine giydiğin zaman seni gösterir, bir değeri olur. Çıkardığın zaman yere düşer, bir hükmü kalmaz. Vücut da bir elbise gibidir. Vücuduna göre üzerindeki elbisenin ne hükmü varsa, vücudun zannettiğin kalıp elbisesinin de Hazret-i Allah'ın indinde hükmü budur.

Hazret-i Allah sana bir suret vermiştir. O suretin içine girersen kaybolur gidersin. İçinde O'nun olduğunu bilirsen O'nun varlığını ortaya koyarsın. Sen yoksun O var.

Âyet-i kerime:

"Biz insana şah damarından daha yakınız." (Kâff: 16)

Fakat sen bunu idrâk edemiyorsun. Bu vücudu senin zannediyorsun. Ruh alındığı zaman hiç hüküm kalıyor mu? Ne oldu senin varlığın?

Şu halde hep O... Vücud O, mevcud O...

Elbiseyi geçir sen varsın, elbesiyi kaldır O var.

Bunun böyle olduğunu yumurtaya yumurta olarak bakan değil, civcivi gören bilir. Bunu bilemeyişimiz, O'nu zikredemeyişimizden ileri gelmektedir. Bu sırrı çözdüğün zaman nefsini bilmiş olacaksın.

Gerçek ilim budur, yani insanın kendisini bilmesi... Diğer bütün bilgiler zandan ibarettir.

Bu esrarın hemen kolayca anlaşılacağı sanılmasın. Kısır ilimlerle bilineceği de asla zannedilmesin. Bu esrar ancak "Men arefe"nin sırrına mazhar olana aittir. Ancak Sahib-i Hakiki'nin duyurması ile hakikati göstermesi ile kâimdir. Çünkü kendisini bilen ancak Allah'ı bilmiş olacak.

 

Bütün Kâinat Ceset, O İse Ruhtur:

Âyet-i kerime'sinde Cenâb-ı Hakk:

"Allah göklerin ve yerin nurudur." buyuruyor. (Nûr: 35)

Bütün kâinat cesettir, perdedir, elbiseden ibarettir. Kudret ve kuvvet sahibi ve yegâne yaratıcı olan Hazret-i Allah mevcudâtı yarattı ve bu perdede nakşetti. Her zerrede ulûhiyet sırları mevcuttur. Öyle bir nakkaş, öyle bir yaratıcı ki dünyanın bütün bilginleri bir araya toplansa, yarattığı bir zerrenin karşısında aciz kalırlar.

İşte Allah budur.

O kâinatın perdesini öyle varlıklarla süsledi ki... Ey insan! Sen de o perdedesin, sen de o varlıkların içindesin ve o perdenin üzerindesin. Zira ilk yaratılışın da topraktandır. Seni bitki biter gibi bitirdi.

Ey mağrur, zalim ve cahil insan! O seni topraktan yarattı. Toprağın üzerinde geziyorsun. Senden evvel göçenlerin yüzüne, gözüne basa basa gidiyorsun. Yine bizi toprağa iade edecek.

"Güldüren de O'dur, ağlatan da O'dur." (Necm: 43)

"Öldüren de O'dur, dirilten de O'dur." (Necm: 44)

Yaratılmış hiçbir şey Allah değildir. Herşey "Ol!" emriyle husule gelmiştir.

Yaratıyor, bu sahneye koyuyor.

Âyet-i kerime'sinde:

"O hanginizin daha güzel amel işleyeceğinizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratandır." buyuruyor. (Mülk: 2)

Evvelce verdiğimiz sözü tutup tutmayacağımızı bilmemiz için imtihan ediyor. Zira dünya bir imtihan sahnesidir.

O Ehad'dır. O'ndan başka Allah yoktur. Vücud O, mevcud O. Bütün canlıların yaratılışı vücud nûrunun zerrelerinin zuhur mahallidir. İnsan bunu bir türlü bilemedi ve kavrayamadı, Hazret-i Allah'tan kendisini ayrı sandı. Dünya perdesinde O'nunla mevcud olduğunu bilemedi. O ise Samed'dir. Kâinâtı O yarattı, üzerini O donattı. Sen de O'nun esrarı ile perdede görünüyorsun. Yer, gök, cemadat, nebatat, hayvanat... her şey O'na muhtaç. Her şey O'na muhtaç olduğunu biliyor, O'na tesbihini yapıyor. O'nun büyüklüğünü biliyor ve anıyor.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"Hiçbir şey yoktur ki, O'nu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız." (İsrâ: 44)

Ey gafil insan! O seni kerih bir sudan yarattı. Bir zamanlar ana rahminde üç ayrı karanlık içindeydin. Seni sudan, ısıdan ve ışıktan O koruyordu. Sonra suret verip ana karnından çıkardı.

Seni mükerrem yaptı. En güzel surette süsleyip donattı. En nefis nimetlerle merzuk etti. Bütün kâinâtı sana musahhar kıldı.

Gün gelecek bu uçsuz bucaksız nimetlerin her zerresinden hesap soracak. Fakat insan O'nu bilemedi, tanıyamadı.

Nitekim Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Onların ilimden erebildikleri gaye işte budur." (Necm: 30)

Onların erişebileceği bilgi sınırlıdır. Cahil olan insan bu ihsan-ı ilâhiyi nefis putuna mâl etti. "Ben" dedi. Üstelik Yaratan'ına, nimetlerle donatanına hasım kesildi. Gerçeği bilemedi ve Allah'ını bulamadı.

Oysa her varlık "Ol!" demekle var oldu ve varlık sahnesinde görülmeye başladı. Dilediği zaman her şeyi yok edecek.

Kulluk edenleri, tesbihini yapanları sonsuz nimetlerle merzuk edeceğini haber verdiği gibi; nankör ve şüpheci olan insanları ve cinleri, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemine dolduracağını bildiriyor.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- Hazretleri'nden rivayet edilen bir Hadis-i şerif'te ise Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

"Muhammed'in nefsi kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, eğer siz süfli arza bir ip sarkıtmış olsanız Allah'ın üzerine düşerdi." (Tirmizî)

Var gibi görünen bütün varlıklar Allah-u Teâlâ'nın varlığıdır. Sen ise Allah-u Teâlâ'dan başka sanırsın. Tıpkı sen kendi özünü Allah'tan gayrı sandığın gibi.

Bunu duyduğun zaman sakın deme ki; "Allah-u Teâlâ mahlûktur!" Her şey O değil, fakat hiçbir şey de O'nsuz değil. Her şey O'nun varlığına perdedir.

Vücud ve mevcud O'dur. O'nun vücudu ile vücudunu görürsün. Bu da ancak kime gösterilirse o görebilir. Başkası göremez ve anlatılanı da anlayamaz. Bu suretle nefsini tanımadığın ortaya çıkar. Zira bilinse bu çelişme olmaz. Nazar O'nun nazarıdır, sen kendinin baktığını sanırsın.

Bunları ancak bu makama vâsıl olanlar bilir ve görür. Allah'tan gayrı olmadıklarını ancak onlar bilirler.

"Hiçbir göz O'na erişemez, ihâta ve idrak edemez. Fakat O bütün gözleri ihâta eder." (En'âm: 103)

Âyet-i kerime'sinden de anlaşıldığı gibi senin bütün varlığın bir maskeden ibaret. O'nu görecek, O'nu ihâta edecek ne bir göz ne de böyle bir kimse vardır. Varlıkta O'ndan gayrısı yok ki ayrı görebilesin.

Zaten aslında O var, O'ndan başka mevcud yok. Diyeceksiniz ki, bu dış âlemde gördüğümüz şeyler nedir?

Bu sözlerimiz Cenâb-ı Hakk'ın gayrını görmeyenler içindir. Sözümüz ancak onlaradır. Yoksa yaratılmışları Allah'tan gayrı görenler için söylenen sözler değildir. Yani umuma şâmil bir söz değildir. Kalbi nurlanmayan, sırrı da esrar hazinesi olmayan bunları bilemez ve anlayamaz. Nefsini bilmeyen O'nu nasıl anlar ve nasıl görebilir?

Âyet-i kerime:

"Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz." (Vâkıa: 85)

Ancak ârif olanlardır ki, az sözden ne demek istendiğini bilir ve anlar. Lâkin onlar pek azdır. Bu mevzu da o az içindir ve ancak işte bunlar mürid yetiştirebilirler. Mürşid-i Hakiki'nin Cenâb-ı Allah olduğunu bilirler.

 

Değer O'ndan Gelir:

Evvelce denmişti ki, değer vermekle değer bulunur. Değere değer vermek ne demek bilir misiniz? Değer nereden geliyor, değersizlik nereden geliyor? Hiç umulmayan yerden.

Üç noktada toplayalım. Üçü de gizli ilim.

1- Değersizlik şuradan geliyor:

Bir insan vücudunu "Benim!" derse değerini kaybeder.

Vücud bir elbisedir. Ruhtur onu tutan. Ruh ise Allah-u Teâlâ'nın emridir. Ruh çıkınca vücudun hiç değeri kalmaz. "Benim!" derse dalâlettir.

Hakikat ehli bilir ki kendinin zerre kadar değeri yoktur. Değer hep O'nun.

Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretlerimiz bu hususu şöyle dile getirirler:

"Bizâtihi hiç kimseden bana hayır yok,

Hiç kimseden de ümidimi kesmiş değilim.

Kendi halime baktığım zaman,

Baştan başa tek dane bile değilim!"

Mevlânâ Cami -kuddise sırruh- Hazretleri ise:

"Bekâ bahçesinde ne gül oldum ne diken,

Ne fenâ şarabının sarhoşuyum ne de ayık,

Kendi değerimi tarttım ve evet dedim,

Ben hiçim ve hatta hiç bile değilim,

Ne hiçten ne hiç bile olmayandan hayır gelir." buyuruyorlar.

İnsanların bu esrârı kavrayamayışı, kendi vücudunun elbise olduğunu bilmeyişindendir.

Hakikat ehli Hakk'tan konuşur, diğeri nefisten konuşur. Hakk'tan konuşan der ki; "Hakk" diğeri der ki; "Ben!".

Yani birisi Hakk'ı görüyor, kendini görmüyor. Diğeri kendini görüyor, Hakk'ı görmüyor.

2- Kişi kendini beğenirse bundan büyük dalâlet olmaz. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:

"Bir insanın kendini beğenmesi yetmiş senelik ibadetini mahveder." (C. Sağir)

"Bir kimseye ilim olarak Allah'tan korkar olması yeterlidir. Bir kimseye cehâlet olarak da kendini beğenmesi, nefsine mağrur olması yeterlidir." (Câmiüs-sağîr: 6240)

Bir insanın hiçbir günahı olmasa, kendisini beğenmesi helâk olması için kâfidir.

3- Değer neye verilir?

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri bir kimsede tecelli ederse, Allah ve Resul'ü onda olduğu için o çok değerlidir. Ne kadar tecelli ederse o kadar büyüktür. O büyüklük ise Allah-u Teâlâ'ya aittir, mahlûka ait değildir.

Meselâ bir şişenin içinde değerli bir şey vardır. Gören şişeyi görüyor. Şişe şişedir, hiçbir değeri yok. Ancak içindekinden dolayı değer taşır. Hazret-i Allah kişide böyle tecelli eder.

Tecelliyat hususunda Efendi Hazretleri'nin bir beyanı var.

"Ben, ben değilim. Bir benliğim var, benden içeri!" buyuruyorlar.

Burada Efendi Hazretleri "Allah"ı anlatıyorlar. Yani "Görünüşte benim, aslında bir kabuğum, içimde O var!"

Hazret-i Allah onun içinde, o görüyor, biliyor, fakat anlatamıyor. Anlatana da anlatamıyor.

Her şey Hazret-i Allah'a perdedir, içinde O var. O her şeyden her şeye yakın. Her şey O değil, fakat hiçbir şey de O'ndan ayrı değil.

Âyet-i kerime'de:

"Allah o Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. O Hayy ve Kayyum'dur. (Ezelî ve ebedî hayat ile bâkidir. Zât ve kemâl sıfatları ile her şeye hâkim olup, bütün varlıklar O'nunla kâimdir)." buyruluyor. (Bakara: 255)

"Lâ ilâhe" dendiğinde, kişi gerek kendisini gerek bütün mevcûdatı ölü olarak görmedikçe bu esrar ona açılmaz. "İllâ Hüvel Hayy'ül Kayyûm" denildiğinde, ancak O vardır, yalnız O diridir ve her şey O'nun varlığı ile kâimdir.

"Nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir." (Hadîd: 4)

Âyet-i kerime'sindeki bu beraberlik zâta ve zamana taallûk eden bir beraberlik olmadığı gibi, hulûl ve ittihad yoluyla da değildir. Aksine bütün zuhur mahallerinden şimşek ziyâsı gibi, sadece zuhur ve huzur suretiyledir.

Âyet-i kerime'de:

"O Evvel'dir, Âhir'dir, Zâhir'dir, Bâtın'dır." buyuruluyor. (Hadîd: 3)

Allah-u Teâlâ "Evvel"dir, ezelîdir. O'ndan evvel hiçbir şey yok idi. Zât-ı Akdes'i için asla başlangıç tasavvur olunamaz. O'nun varlığı Zât-ı Akdes'inin gereğidir. Var olan her şeyin varlığı O'ndandır.

"Âhir"dir; ebedîdir, sona ermekten münezzehtir. Varlığının başlangıcı olmadığı gibi, nihayeti de yoktur.

"Zâhir"dir; her görünen varlık O'nun kudretinin eseridir, O'nun varlığı ile kâimdir. Zerreden kürreye kadar ne ki varsa O'nun Zâhir ism-i şerif'i ile zâhir olmuşlardır. Canlı ve cansız bütün mevcudat O'nun varlığı ile kâimdir. "Ol!" diyor oluyorlar, "Öl!" dediği zaman her şey yok oluyor.

İnsan da bütün yaratılmışlar da "Ol!.." Emr-i şerif'i ile zâhir olmuşlardır.

Zâhirde gördüğün bütün mükevvenât şuna benzer:

Elinde bir fener var. Yakıyorsun, karşındaki görünüyor. Söndürüyorsun, görünmüyor.

Âyet-i kerime'de:

"Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri sadece "Ol!" demekten ibarettir. O da hemen oluverir." (Yâsin: 82)

O ışığı yakmasıyla her şey zâhir oluyor. "Olma!" dediği zaman her şey mahvoluyor. İşte Hazret-i Allah budur. Yalnız O var.

"Bâtın"dır; Ulûhiyet sırları her zerrede mevcuttur, gizlidir ve her şeye vakıftır, varlık da vücud nurunun zerrelerinin zuhur mahallidir. Olması için bir emre bakıyor. "Kün feyekûn", "Ol!" buyuruyor, her şey oluyor. O'nunla oluyor. Hepsi bir cesetten, bir elbiseden, bir perdeden ibarettir.

Bütün mevcûdat Cenâb-ı Hakk'ın vücud nurlarından akseden bir takım zerreler ve zuhur mahalleridir. Hakikatte ise O'ndan başka müstakil bir vücud yoktur. Kendi Zât'ına mahsus olan azâmet ve ulûhiyet sıfatlarını kendisinin dışında hiçbir varlığa vermemiştir.

Mükevvenat bir perdeden ibarettir. Senin varlığın "Azâmet-i ilâhi"yi görmene, kudretini tefekkür etmene mâni oluyor. O duvarı yıkamadığın için "Var"ı göremiyorsun.

Allah ve Resul'ünün bir kimsede tecelli etmesi ne demektir?

Hazret-i Allah'ın muhabbetinin o kimsede bulunması demektir. Bunlar milyonlarda bir kişidir.

Muhabbet ve aşk verilen kimse, gerçekten büyük bir lütfa nail olmuştur. Bunun içindir ki:

"Aşkın mecâzi dahi olsa vazgeçme. Çünkü mecâzi aşk hakikate köprüdür." demişlerdir.

Âyet-i kerime:

"Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz, ona insanlar arasında yürüyebileceği bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayan kimse gibi olur mu hiç?" (En'âm: 122)

Bir insan dünya malı gibi değersiz şeylere değer verir, haram olan şeyleri irtikab ederse, değer verdiği şeyler onun içinde olur. Hazret-i Allah bulunmaz.

Âyet-i kerime'sinde bunu açık olarak buyuruyor:

"Allah hiç kimsenin göğsünde iki kalp yaratmamıştır." (Ahzâb: 4)

Cenâb-ı Hakk idrak sahiplerinin adedini artırsın. O, dilediğine hidayet eder. Duâları kabul eden, Resulullah'ın yoluna koyan O'dur. O'nun lütfu olmadan hiç kimse hidayete eremez, Resulullah'ın nuruna ulaşamaz. O'nun nurundan kâinatı yarattı, kâinatı o nurla donattı. O nura erişen Hakk'a erişir.

Bütün tâzim ve hürmet, salât-ü selâm ona, âl ve ashâbına olsun.

"Âlem makam-rütbeden bahseder,

Fâkir kendine nazar eder,

Kendi hâlimi gördüğümde,

Bir çöp dahi değilim!" (Sözler ve Notlar 2 sh: 161-171)

 

Hem O'dur, Hem O'ndandır:

Şeyh-ül Ekber Muhyiddin İbn-ül Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri "Her şey O'dur." İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri ise: "Her şey O'ndandır." buyurmuşlar.

Tecelliyâtları ayrı ayrı olduğu için, bu iki zât-ı muhteremin ayrı beyanlarda bulunmaları ile İslâm'da büyük bir çelişme husule gelmiştir. Ve bu çelişme günümüze kadar devam etmiştir.

Her iki söz de doğru. Fakir her ikisinin beyanlarını bir cümlede birleştiriyoruz ve diyoruz ki:

"Her şeyi Hazret-i Allah var etti, her şey O'nun varlığı ile kâimdir."

Böylece bu ihtilâfı ortadan kaldırıyoruz, elhamdülillah.

Birincisi İmam-ı Rabbâni -kuddise sırruh- Hazretleri'nin beyanı, ikincisi Muhyiddin İbn-ül Arabi -kuddise sırruh- Hazretleri'nin beyanı... Binaenaleyh hem O'dur, hem O'ndandır.

Her zerrede O'nun varlığı mevcuttur. Her şey ceset, O ise ruhtur. Ruhsuz cesedin ne hükmü olabilir?

Âyet-i kerime'de:

"Allah göklerin ve yerin nurudur." buyuruluyor. (Nur: 35)

Olanlar O'nun nurundan oldu.

O'nsuz hiçbir zerre yok. Fakat O görülmüyor da perde olan ceset görülüyor. Halbuki aslında her şey ölüdür.

Meselâ Âdem Aleyhisselâm'a ruh verilmeden evvel çamur halinde idi. Ruh O'nun emri, O'nun varlığıdır. Verdiği zaman dirildi ve hareket etmeye başladı.

Âyet-i kerime'de:

"Ona kendi ruhumdan üfledim." buyuruluyor. (Sad: 72)

Yani sen Allah-u Teâlâ ile kaimsin. Her şey perdedir, aslı O; her şey maskedir, gerçek O.

İnsanoğlu ruh verildiği zaman her şeyi yapıyor. O'nun varlığı ile hareket ediyor. Allah-u Teâlâ ruhu çektiği zaman hiçbir şey kalmıyor. Demek ki var olan O imiş.

O'nu bilmek ise mânevî tahsillerle mümkün olur.

Zâhirde ilk, orta, yüksek tahsiller olduğu gibi, mânevî ilimler ve mânevî tahsiller de mevcuttur.

Bu mânevî tahsil üç merhaledir:

1- İlmel-yakin, "Bilmek"tir.

2- Aynel-yakin, "Bulmak"tır.

3- Hakkâl-yakin ise "Olmak"tır.

İlmel-yakin mertebesinde olanlar "Zâhid"ler, Aynel-yakin mertebesinde olanlar "Arif"ler, Hakkâl-yakin mertebesine ulaşanlar da "Vâkıf"lardır.

Bir ilim diğerine erişemediği için hakikat da anlaşılamıyor. Merhaleler arasında çok farklar vardır.

Bu mevzu "İlmel-yakîn"de ve "Aynel-yakîn"de olan kişinin işi değildir. Kör gözün işi de değildir. Ancak Allah-u Teâlâ'yı görüp kendisini görmeyenin işidir.

Göz üç türlüdür:

1- Kör göz: Tabiat karanlığına düşmüştür, ondan başka hiçbir şey görmez.

2- Şaşı göz: Hem kendisine, hem de Yaratan'ına bakar. Yani biri iki görür.

3- Görür göz: Allah-u Teâlâ'nın nuru ile bakar. Her şeyin O'nunla kaim olduğunu görür ve bilir. Kendisini görmez.

Çözülmeyen ve bilinmeyen Vahdet-i vücud'un sırrı budur. Hakkal-yakin'e vasıl olanların bilebileceği bir mevzudur. Bilinmeyerek münakaşa edilmiştir.

Yapan O'dur, perdede başkası görülür. (Tasavvuf'un Aslı Hakikat ve Marifetullah İncileri sh: 359-361)

 

EN BÜYÜK ÂYET-İ KERİME

Hazret-i Kur'an'da en büyük Âyet-i kerime nedir?

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde en büyük Âyet-i kerime'nin Bakara sûre-i şerif'inde olduğunu haber vermiştir.

Çünkü bu Âyet-i kerime Allah-u Teâlâ'nın sıfat-ı ilâhî'sini, hakimiyet-i sübhâniyesini, azamet ve kibriyâsını en beliğ ve en güzel bir şekilde telkin ve tavsif etmektedir.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Herşeyin bir şerefesi yani üst noktası vardır. Kur'an'ın üst noktası da Bakara sûresi'dir. Bu sûrede bir âyet vardır ki, o Kur'an âyetlerinin efendisidir. O Âyet-ül Kürsî'dir." (Tirmizi: 2881)

Ubey bin Kab -radiyallahu anh- der ki:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bana:

"Yâ Ebu Münzir! Allah'ın kitabından ezberinde bulunan hangi âyetin daha büyük olduğunu biliyor musun? diye sordu.

Ben Allah ve Peygamber'i daha iyi bilir dedim.

Tekrar sordu:

"Yâ Ebu Münzir! Allah'ın kitabında ezberinde bulunan hangi âyetin daha büyük olduğunu biliyor musun?"

Cevap olarak:

"Allah-u lâ ilâhe illâ hüvel-hayyül-kayyum. âyetidir" dedim.

Bunun üzerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz göğsüme vurdu ve:

"Vallahi ilim sana mübarek olsun ey Ebu Münzir!" buyurdu. (Müslim: 810)

Tamamı on cümleden ibaret olan Âyet-ül Kürsi'de Allah-u Teâlâ'nın vahdaniyeti, O'nun Hayy ve Kayyum olduğu, uyuklama ve dalgınlık gibi beşeri sıfatlardan münezzeh olup kâinatı kendi tasarrufunda bulundurduğu, O'nun izni olmadan kimsenin şefaat edemeyeceği, ilminin geçmişi ve geleceği kuşattığı, kudretinin gökleri ve yeri kapladığı ve zâtının çok yüce olduğu bildirilerek Tevhid inancının esasları açık bir şekilde ifade edilmiştir.

 

Hayy ve Kayyûm:

Hazret-i Kur'an'ın en büyük Âyet-i kerime'sinin sırrını açacağız ve izahını yapacağız. Bu sırları açmakla, birçok hususlarda ne demek istediğimizi bir nebze olsun anlamış ve kavramış olacaksınız.

Allah-u Teâlâ buyurur ki:

"Allah o Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur." (Bakara: 255)

Âyet-i kerime'de geçen "Hû" maskedir, yarattığı bütün mevcûdat bir maskeden ibarettir. İnsan da böyledir, kâinat da böyledir. Bu maske bütün mevcûdâtı içine alıyor. Var olan O'dur. Herkes maskeyi görüyor, O'nu görmüyor.

"Lâ ilâhe"; O'ndan başka ilâh yoktur, ilâh ancak O'dur. Bu yarattıkları Allah değildir, hepsi de "Lâ"dan ibarettir. Çünkü "Lâ" dediğin zaman "Onlar Allah değil" diyorsun. Bu maske de "Lâ"dan ve "Ol!" emrinden ibarettir. Her yarattığı şeye sadece "Ol!" diyor, o da dilediği şekilde oluveriyor. Ne dilemişse o oluyor. Her zerrede ulûhiyet sırları mevcuttur. Herşey O değil, fakat hiçbir şey de O'ndan ayrı değil.

Ulûhiyet ve ubûdiyet yalnız O'na mahsustur. Her cihetten tektir. Varlığının başlangıcı yoktur. Varlığı daimîdir, nihayete ermez.

Varlığına şahit yine kendi varlığıdır. Her varlık O'nun kudretinin eseridir. Var olan ne ki varsa O'nunla var olmuştur.

"O Hayy ve Kayyûm'dur." (Bakara: 255)

Hayy: Ezelî ve ebedî hayat ile berhayattır. Ezelden ebediyete kadar bütün hayat ve ebedîlik O'nun zâtı ile kâimdir.

Kayyûm: Zât ve kemâl sıfatları ile her şeye hâkim olup, bütün varlıklar O'nunla kâimdir.

Allah-u Teâlâ kendi zâtı ile hayattadır, yarattıkları ise O'nun hayat vermesi ile, O'nun kudreti ile yaşamaktadırlar. Her şeye belirli bir zamana kadar ayakta durmak için sebepler ihsan buyurmuştur. Hayy ve Kayyum ancak O'dur. Ancak O var, O yaratıyor, her şey O'nunla kâimdir. İnsanların akılları ve ilimleri bu noktayı kavrayamadığı için yeri görür, göğü görür, amma Hakk'ı göremez. Görmesi de mümkün değildir. Tutulanlar görülüyor da, tutan görülmüyor.

Allah-u Teâlâ bir Hadis-i kudsî'de:

"Açlığa devam et beni görürsün. İnsanlardan uzaklaş bana kavuşursun." buyuruyor.

Demek ki görülüyormuş.

Sıddık-ı Ekber -radiyallahu anh- Hazretleri:

"Ben Allah'ımı gördüm, başka bir şey görmedim." buyurmuştur. Yani "O'ndan başka bir şey yok ki onu göreyim."

Demek oluyor ki Allah-u Teâlâ dilediği kimseye esrârını bildiriyor.

O'ndan başka varlık yok zaten, hepsi de "Lâ"dan ibarettir. Bu gördüğünüz kâinat ve içindekiler nur malzemelerinden yapılmıştır ve "Ol!" demekle olmuştur.

Maskeyi kaldıran Zât-ı kibriyâ kendi varlığını ortaya koyuyor ve: "Var olan her şeyi ben yaratıyorum, benim kudretimle ayakta duruyor, her şey benimle kâimdir." diyor.

Görebilen bunu da görebiliyor.

Meselâ bir insan, elinde bulunan şeyi bilir. Allah-u Teâlâ âlemleri öyle tutuyor ve öyle biliyor. Bütün yarattıklarını muhafaza etmesi, tutması, gözetmesi, yaşatması yalnız O'na mahsustur. O tuttuğu için O her şeye hâkimdir, her zerre O'nun varlığı ile kâimdir. O'nun varlığı her şeyi kuşatmıştır, hükmünde hikmet sahibidir.

Dikkat ederseniz bir damla kerih suyu kan pıhtısından cenin haline getiriyor. Fakat o cenin ölüdür. O yaratıyor amma o cenin başlangıçta cansızdır. Sonra ona ruh veriyor ve cenin canlanıyor. Ne oldu şimdi? Hayy ve Kayyum olan Allah onu yarattı, o O'nunla kâim oldu. Bir et parçası idi, cansız ve hareketsizdi. Ona "Ol!" dediği zaman O'nunla hayat buldu, canlandı, mukadderâtı da o anda yazıldı. Âdem Aleyhisselâm da bu şekilde "Ol!" demekle canlanmadı mı? İnsan da böyledir, kâinat da böyledir.

Her zerreyi yaratan, kürreyi de donatan O'dur. O hem yaratıyor, hem de yönetiyor. Zira O Ehad'dır. Yarattıkları hem O'nunla kâimdir, hem de O'na muhtaçtır.

Allah-u Teâlâ hem yaratıyor, hem donatıyor, hem de tutuyor. Bu yaratmayı ve donatmayı yarattıkları yapabilir mi? Hayır yapamaz. O halde vücud O, mevcud O...

Maskenin altındakini gören maskeye itibar etmez. Onlar "Lâ"dan ibarettir, maske ilâh değildir.

Meselâ sen zannediyorsun ki sen sensin. Hayır! Sen "Ol!" emrinden ibaretsin.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Resul'üm! Sana ruhtan sorarlar. Onlara de ki: Ruh Rabb'imin emrindendir." (İsrâ: 85)

Her şey seni yaratan Rabb'inin emrinden ibarettir. Amma sen bilmedin, bilemedin.

Ne güzel yarattı, âzâlarıyla donattı, en güzel bir biçim verdi. Öyle ki bu durum karşısında sen de kendini müstakil zannettin.

Ve fakat ruhunu çekince, verdiğini alınca, hani sen sendin?

Ruhu koyduğu zaman var gibi görünüyorsun. Emrini çektiği zaman yok oluyorsun. Sen de böylesin, kâinât da böyledir.

Sen de O'nunla kâimsin, bütün yarattıkları da O'nunla kâimdir, amma O görülmüyor. Sen yarattıklarını görüyorsun ve orada kalıyorsun, kendi kendini de aldatmış oluyorsun.

Ve fakat O'nu gören, yani Allah-u Teâlâ'yı gören, O'nun gösterdiği kadar her şeyin hakikatini görür. Bir perdeden, bir kabuktan, bir örtüden ibaret olduğunu görür. Meğer O'nu örten hep bir örtü imiş.

Allah-u Teâlâ bir kulunun kalp kilidini açtığı ve içeride O'nun olduğunu gördüğü zaman; işte o zaman o kul da görür ki gerek kendisi ve gerekse yarattığı bütün âlemler hep O imiş. Her şey bir perdeden, bir kabuktan ibaret imiş, hepsi de "Ol!" emrinden husule gelmiş.

Bir insan herşeyi ölçmeye kalkar da kendisini ölçemez, çünkü dıştan görüyor.

Daha evvel arzedilmişti ki; yaratılmış hiçbir şey Allah değildir. Her şey Hazret-i Allah'a perdedir, içinde O var. O herşeyden herşeye yakın. Herşey O değil, fakat hiçbir şey de O'ndan ayrı değil.

Yani O yarattı. Yarattığı herşey O'nun varlığı ile kaim. Amma sen de oradasın, sen de Hazret-i Allah ile kaimsin, bir zerre de Hazret-i Allah ile kaimdir. Bir kainat da Hazret-i Allah ile kaimdir.

Fakat herkes kendini görüyor, zerreyi görüyor, kâinatı görüyor. Ayrı ayrı Âyet-i kerime'yi okuyor amma ne okuduğunu bilmiyor.

Hülâsa herşey O'nunla kaim, sen de O'nunla kaimsin, zerre de, kürre de, her şey...

Kişi Âyet-i kerime'yi okuyor amma kendinin O'nunla kaim olduğunu ve kainatın da O'nunla kaim olduğunu bilmiyor.

Bu sebepledir ki, en büyük Âyet budur.

Müfessirân-i izam "Herşey O'nunla kaimdir" demişler fakat, "Sen de onunla kaimsin" dememişlerdir. Çünkü mânevî, bâtınî noktaların da zâhirinde kalmışlardır.

Mârifetullah ehli Allah-u Teâlâ'nın öğrettiğini bilir. O öğrettiği için ve herkese ayrı ayrı tecelli ettiği için o bilgi kimsede bulunmaz.

Ona verdiğini hiçkimseye vermediği için herkes o bilgiyi bilemiyor.

Muhyiddin İbn'ül Arabi -kuddise sırruh- Hazretleri:

"Allah-u Teâlâ bu hatem-i velayeti ne bize ne bizden evvelkilere nasib etmeyip, bu makamı bizden saklamıştır." buyurmuşlardır.

Yani ona verdiğini ne bizden evvelkilere verdi, ne de bizden sonrakilere verecek. Yalnız ona verecek. Duhâ sûre-i şerif'inde Resulullah Aleyhisselâm'a "Verdim" buyurduğu gibi işte bu ilim de "Verilme"dir, başka birşey değil. Bu ilim yalnız Allah-u Teâlâ'nın vergisiyledir. Şahısla, tahsil ile kaim değildir. Allah-u Teâlâ'nın ihsanıdır.

 

Kelime-i Tevhid:

Kelime-i tevhid'in sonu yoktur. Fakat Kelime-i tevhid'i söylemek çok zordur.

"Lâ ilahe illallah, Muhammeden Resulullah"; Biz bunu söylerken her şeyin O'nun ve O'ndan olduğunu, gerek kendimin, gerek bütün kâinatın yalnız bir maske olduğunu biliyor, görüyor ve söylüyorum. Kâinat maske olduğuna göre Allah değildir. O "Lâ" oluyor. Gerçek var olan Hazret-i Allah'tır. "Yâ Rabb'i! Ben maskeye ibadet edenlerden değilim. Ben bunların maske olduğunu hem biliyorum, hem söylüyorum ve onlara "Lâ" diyorum. Ancak "Lâ ilahe illâllah" sen varsın.

Kâmil iman şu ki;

"Lâ ilâhe illâllah"; Sen yarattın, sen nakşettin. Ancak nakşedilenlerin hiçbiri ilâh değildir. Sen de bir perdesin, kâinât da bir perdedir. Kendi perdeni kaldırırsan kâinâtın perde olduğunu görürsün. Danede, perdede kalma, O'nu bulursun.

"Muhammeden Resulullah" dediğimde kainatı ondan yarattığını da aynı yerde koyuyorum. Bütün kainatın maske olduğunu yalnız O'nun mevcud olduğunu biliyorum. Kendi nûrundan Habibi'ni yaratmış, Habibi'nin O'nun nûru olduğunu ikinci kelime ile tamamlıyorum. Biz Kelime-i tevhid'i böyle söyleriz. Ve Cenâb-ı Hakk'ı hem bilir, hem görür, hem söyleriz. Kelime-i tevhid'in son lübü budur. Çünkü ben kendimin, kainatta bir maske olduğumu bilerek Kelime-i tevhid'i söylüyorum. Yalnız O var. Nûrundan nûrunu yaratmış, o nûrdan da kâinatı donatmış. Nereye baksan Hazret-i Muhammed olduğunu göreceksin.

Hadis-i kudsi'de:

"Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım." buyuruyor. (K. Hafâ. c. 2 sh. 164)

Sebebi mevcudat oluşu buradandır.

"Kainatın ismi Muhammed Aleyhisselâm'dır." sözü işte buradan geliyor.

Burada apaçık görülüyor ki Allah-u Teâlâ kendi nûrundan onun nûrunu yarattı ve o nûrdan mükevvenâtı donattı; onu yaratmasa idi, mükevvenâtı da donatmayacaktı. Bütün mükevvenât onun nurundan yaratılmış, hayatı o nurdan fışkırtmış, yerde de, gökte de, arşta da her yerde o nurun hayatı var. Onun için Sebeb-i mevcûdat oluşu buradandır. Her canlının Hazret-i Allah'a şükretmesi ve Resulullah Aleyhisselâm'a müteşekkir olması lâzım, çünkü onunla hayat bulmuştur.

Daima arzettiğimiz gibi, yaratan, vücut nimetleriyle donatan, en güzel şekilde terbiye eden, yani her azanı yerli yerine koyan ve sana en güzel bir suret veren Allah-u Teâlâ'nın yanında bir insanla bir karıncaya, bir çiçekle bir arşa suret vermek arasında hiç fark yok.

Çünkü Allah-u Teâlâ'nın yanında; "Ol!" o kadar. Onun için bir insana, bir karıncaya, bir çiçeğe, bir nebatata, bir hayvana, yerlere, göklere, arşurrahmana, levh-i mahfuza O şekil veriyor. Öyle görülüyor ona O, "Ol!" diyor o öyle görülüyor. Sen görüyorsun, ne güzel çiçek. O, "Ol!" dedi öyle oldu. İnsana da O, "Ol!" dedi öyle oldu. Göklere de O, "Ol!" dedi öyle göründü ama Allah'tan başka bir mevcut yok.

"Lâ ilâhe" yaratılmış hiçbir şey Allah değildir. "İllallâh" ancak sen varsın ve sen yarattın. Şu halde yaratılanlar hükümsüzdür. Bunu bilmek lâzım.

"Şekil verenlerin en güzeli olan Allah'ın şânı ne yücedir." (Müminûn: 14)

Bu beyan, Allah-u Teâlâ'nın yaratıcılığındaki mutlak güzelliği ifade etmektedir.

O ne güzel şekil veren, O ne güzel yaratan... O ne güzel! O kelimeyi hiç unutmayın. O ne güzel şekil veren. Çünkü seni güzel gösterdi. Aslın senin bir damla kerih suydu. Ama O seni güzel gösterdi. Bir damla sudan ki seni güzel gösteriyor, artık O'nun güzelliğini sen tefekkür et. Onun için güzel Allah güzel gösteriyor, güzel yaratıcı Allah her şeyi güzel yaratıyor. Yeri ne güzel yaratmış, göğü ne güzel yaratmış. Hep ne güzel yaratmış.

Her şey O değil, hiçbir şey O'nsuz değil. Elbiseyi kaldır O var. Elbiseyi giy sen varsın. Senin üzerindeki elbisenin ne hükmü varsa vücut dediğin, kâinat dediğin elbisenin Hazret-i Allah'ın yanındaki hükmü budur.

Nasıl ki elbise insanın yanında hükümsüzse kâinatın elbisesi de Hazret-i Allah'ın yanında hükümsüzdür. Fakat herkes elbiseye hüküm veriyor da Allah-u Teâlâ'ya hüküm vermiyor. "Lâ ilâhe illallâh" yaratılmış hiçbir şey Allah değil, elbisedir. Madem ki elbise, Allah değil o!.. Sen elbiseyi görüyorsun Allah diyorsun, halbuki elbiseyi kaldır Allah-u Teâlâ'yı görürsün.

Şu elbise! Bu elbisenin insanla ne gibi ilgisi olur. Hiçbir ilgisi yok. İnsan dediğin Hazret-i Allah'ın yanında bir elbisedir. Ama kâinat da bir elbisedir. Var olan yalnız O'dur. Âlem de maskedir, Âdem de maskedir.

Vücut O, mevcut O. Allah'tan başka vücut yok. Ne vücut var, ne mevcut var. Her şey elbisedir. Cenâb-ı Hakk bir mahlûkunu fâni ettiği zaman aslında orada kendisi var. O vücudun elbisesi oluyor. O elbise robot şeklinde görünüyor. Ne yer var, ne gök var, ne arş var; O'ndan başka vücut yok ama bunlar, elbiseler görünüyor da vücut görünmüyor.

Nasıl ki sen kendini zannediyorsun, kâinat da kendisini zannediyor. Fakat kudretini çektiği zaman hani sendin? Hiç. Allah-u Teâlâ bize bunları gösteriyor, biz görüyoruz. Sizin gözleriniz kapalı. "Görüyorum!" diyorsunuz ama gözleriniz kapalı. İşitiyorsun ama görmüyorsun. Yani görenle, görmeyen bir değil. Hazret-i Allah'ın gösterdiğiyle göstermediği kimse bir değil. O'nun duyurduğuyla duyurmadığı kimse bir değil. Allah'tan başka bir vücut yok. Şu gördüğünüz kâinat elbise. Ona o şekli vermiş, buna bu şekli vermiş, insana böyle vermiş, hayvana böyle vermiş, yere böyle vermiş, göğe böyle vermiş; bunlar hep elbise.

"O Zâhir'dir." (Hadîd: 3)

Zerreden kürreye kadar canlı cansız bütün mevcudat O'nun varlığı ile var olmuştur. Ne ki varsa O'nun Zâhir ism-i şerif'i ile ortaya çıkmışlardır.O'ndan başka bir mevcut yok, hep O. Her yarattığı şeyde ulûhiyyet sırları ve hikmetleri vardır. Amma yalnız kendisi bilir. "Ol!" dediği şeyle zuhur ediyor, görünüyor. Amma O'nunla görünüyor. O görünmüyor da görünenler, zâhir olanlar görünüyor.

Bitkiye bir şekil vermiş meydana çıkarmış, çiçeğe bir şekil vermiş meydana çıkarmış, insana bir şekil vermiş meydana çıkarmış. Her meydana çıkan varlık O'nunla meydana çıkıyor. Varlığını çektiği zaman yok oluyor. Kâinat da böyledir. Yani bir otla, bir çiçekle, bir insanla bir kâinat Hazret-i Allah'ın yanında aynıdır, değişmez.

İllâ yaratanı bilmek, yaratanı bulmak, yaratandan olduğunu bilebilmek.

Allah'ım cümlemize kâmil iman ihsan buyursun. Rızâsına mucip amel ikram etsin. Zât'ına kul, Habib'ine ümmet etsin.

 

İsm-i Âzam Ancak Hazret-i Allah'ı, Hazret-i Allah'ta isteyende Olur:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde:

"Allah'ın; kendisi ile duâ edildiğinde kabul edilen İsm-i Âzam'ı şu üç sûrededir:

Bakara, Âl-i imran ve Tâhâ" buyurarak İsm-i Âzam'a işaret etmişlerdir. (Ebu Dâvud)

Bu sûrelerde "Allah-u lâ ilâhe illâ hüvel-hayyül-kayyum" Âyet-i kerime'si geçmektedir.

Bu Âyet-i kerime İsm-i âzam'dır. Fakat gizlidir, İsm-i âzam niçin saklanıyor ve kimin bilmesi lâzım? Bunun sırrını ilk olarak açalım. İsm-i âzam ancak Hazret-i Allah'ı, Hazret-i Allah'ta isteyende olur. Bu sırrı bilen Allah-u Teâlâ'dan başka birşey istemez. İsm-i âzam'ı bilenler, yalnız Hazret-i Allah'ı tercih ederler.

Parayı çöplüğe atarsan israf edersin, altına çevirirsen kazanç sağlarsın. Çünkü İsm-i âzam'la başka bir şey istersin O da verir, bu verilme ise kişinin helâkına vesile olur. İsm-i âzam muhakkak kabul olunur amma önce onunla Hazret-i Allah'a sığınıp, Hazret-i Allah'tan başka bir şey istemediğinde verilir. Başkasına verilmez.

Bu sırrı bilen Hazret-i Allah'tan başka hiçbir şey istemez. Hazret-i Allah'tan başka hiçbir isteği olmadığı gibi, o niyazını naz ile O'na yapar. Hazret-i Allah onu sever, o da Hazret-i Allah'ı sever, Hazret-i Allah'tan başkasını sevmez. Ve İsm-i âzam'la yalnız Hazret-i Allah'a sığınır ve O'nu ister. O'nun muhabbetini, O'nun rızasını, O'nun lütfunu, O'nun rahmetini, O'nun merhametini ister, başka bir şey istemez. Yani İsm-i âzam'la O'na münacaat eder. İşte İsm-i âzam'ın açılmamış sırrı budur. Kişi İsm-i âzam'la ne isterse Cenâb-ı Hakk verir amma helâkına da vesile olur. Helâkına vesile olacağı için açmıyoruz, fakat İsm-i âzam'ı kime duyurduysa o yalnız Hazret-i Allah'ı ister. Onlar karşı karşıyadır. Bunlar Hazret-i Allah'ı dışarıda aramaz, içeride arar. Bütün işi, alışverişi içerdedir. Hiçbir isteği olmadığı gibi, niyazını naz ile O'na yapar. Hazret-i Allah'ı dışarıda aramaz içeride arar. Namaza dururken O'nunla durur, niyazı da O'nunla, ibadet ve taatı da, zikrullah ve tefekkürü de O'nunladır. Amma dışarıda değil, hep içeride. İşte dışla için farkı bu noktadadır. Bunu da ancak dilediğine lütfeder. Bütün evliyaullah böyle değildir, onlar dışta arar. Kimisine de dilediği kadar içine tecelli eder. O'nun Hazret-i Allah ile işi var. Amma bunu ancak murad ettiğine duyurur.

Kalblerin Anahtarı Sözler ve Notlar 2. cildinin 244. sayfasında bu mevzu daha evvel şöyle izah edilmişti. Teberrüken buraya alıyoruz:

"Asıl şükür Allah ile Allah'a yapılan şükürdür. Hakiki namaz da, hakiki zikir de böyledir. Övünmek de böyledir.

O'nunla ibâdet edilirse, ibâdetin özüne inilmiş olur. Bir insan Hazret-i Allah ile övünürse, övünmelerin en güzelini yapmış olur.

Allah ile Allah'a şükretmek, Allah ile Allah'ı zikretmek, Hazret-i Allah ile ibâdet etmek ve Hazret-i Allah ile övünmek... Bunlar kitap karıştırmakla olmaz, lâfla hiç olmaz. Hazret-i Allah ezelden bir kula ikramda, ihsanda bulunur. Onu bir sevgilisine merbût ederse, o vâsıta ile kalbine bunların sermayesini koyar. O sâyede gönül kitabı karıştırılır ve bunlar husule gelir. Başka türlü husule geleceği zannedilmesin. Yani O'nun yazdığı istidâ ile O'na münâcat yapılmış olur.

Hazret-i Allah'ın nimetleri, in'am ve ihsanları sonsuzdur. Kur'an-ı kerim'de:

"Ne ki nimetleriniz varsa hepsi Allah'tandır." buyuruyor. (Nahl: 53)

Herşey O'nun ve herşey O'ndandır."

Yani özüm Allah, sözüm Allah olduğunu daha gençlikte Cenâb-ı Hakk duyurmuştu.

Fakir bunu üç kelâm ile söyler. Girerken bana Allah dediler, giderken bana Allah dediler.

Allah-u Teâlâ Resulullah Aleyhisselâm'ı kendi nûrundan yarattı. O nûrdan da mükevvenatı donattı. Nereye baksan o nûr. Ona verdiğinden ötürü bütün kainat ona muhtaç.

Fakir der ki; "Sen Allah-u Teâlâ'nın nûrusun, bütün âlemlerin gurur ve sürurusun." Ben onunla gurur duyuyorum, onunla sürur duyuyorum. Çünkü Rahmeten lil-âlemin olduğu için onunla kaimim.

Âyet-i kerime'de:

"Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik." buyuruluyor. (Enbiyâ: 107)

O rahmeten lil-âlemin olduğu için o rahmetten sen de nasibini aldın, onunla da kaimsin. Bütün kâinat oradan alıyor. Ay da, güneş de, yer de, gök de, herşey oradan alıyor.

Zamanın velisi de onunla kaim. Hatem-i veli'de tecelli ettiği için bütün âlem ondan alır. Amma ondan değil, onun içindekinden alır.

Fakat kişi o aslın içindekini görmüyor da şahısla kaim olduğunu zannediyor. Perdeyi kaldır Allah. Kâinat da böyledir.

Hatem-i veli'ye gelince, ona da dilediğini vermiştir. Nasıl diledi? Allah-u Teâlâ'nın bütün âlemleri bir kimsede sığdırması O'nun için güç değildir.

İmâm-ı Rabban-i -kuddise sırruh- Hazretleri buyurur ki:

"Allah'a ne zorluğu olur.

Âlemi bir şahsa doldurur."

Allah-u Teâlâ o kalbe tecelli ettiği zaman Allah'tan başka hiçbir zerre o kalpte bulunmaz. O'nun tecelli ettiği yerde herşey mevcuttur. Bütün âlemleri onda dürmüş olur.

"Fakirliğimle övünürüm." (K. Hafâ)

Hadis-i şerif'inin sırrı onda tecelli etmiştir.

O hiçbir şeye sahip olmadığını bilir. Fakirliği ile de övünür. Aynı sırra o mazhar olur. Perdeyi kaldır O var.

Bütün âlemleri onda sığdırmasında Allah için güçlük mü var?

Hadis-i kudsi'de:

"Yere göğe sığmadım mümin kulumun kalbine sığdım." buyurmuyor mu?

O sığdığı zaman O'ndan başkası yoktur zaten. Artık onda ne elbisenin, ne maskenin hükmü var. Bütün âlemleri onda sığdırmıştır. O tecelli ettiği zaman ne kişi kalıyor, ne elbise, ne maske, yalnız O var. İşte bütün âlemler O'nda. O onda.

Hiçbir yere sığmayan, hangi kalbe sığarsa o kalpte O var.

Bütün kâinat ondan alır, o kalpten alır. Halbuki o kalbin hükmü yok. O'nun hükmü var. Amma o kalpte tecelli ediyor. Bütün âlemlerin o kalpten alışı aslında O'ndan alışıdır. Yani Hazret-i Allah'tan alıyor, amma onun deposuna vermiş. Onun için geçmişin ve geleceğin alışı işte bu şekildedir.

"Mümin kulun kalbi, Rahman olan Allah'ın arşıdır." (K. Hafâ: 2/130)

Arşurahman nasıl olur? Perdeyi kaldır O var. Amma O perdenin altında.

Demek ki:

Bütün mükevvenatı bir insanda sığdırmasında onun için bir güçlük yokmuş. Peki bütün âlemi bir insana nasıl sığdırıyor? Hazret-i Allah o kalpte tecelli ettiği zaman o kişiden zerre kalmaz, O olur. Bütün âlemleri onda dürmüş olur. Şu kadar var ki, onda zerre kalmayacak.

Ali Havvas -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:

"Hatta ne kadar veli gelmiş ve gelecek ise bunların hepsi feyizlerini ve medetlerini bu iki zâttan almaktadırlar."

Aslında hep Allah. Onu ona vermiş, onu ona vermiş, o kadar.

Allah-u Teâlâ bu büyük zâtlara bu sırrı duyurmuş. Kime ne verdiğini onlara bildirmiştir.

 

Hatemün-Nebi'den Bütün Kâinat Alıyor.
Hatemül-Veli'den Bütün İnsanlık Alıyor:

Aslında Hazret-i Allah'tan başka hiçbir şey yok. Onlar ise bir perdeden ibarettir. O nasıl tecelli ederse öyle olur.

Bütün kâinat almıyor, kâinata oradan veriyor. Yani Allah-u Teâlâ o perdenin altında veriyor. Doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ'nın vermesidir, alma diye birşey yok. Oradan veriyor. Kişi bir perdedir, o perdede ise O var.

O sığdığı zaman O'ndan başkası yok zaten. Artık onda ne elbise, ne de maskenin hükmü olur.

Hakk'tan seyr; Hazret-i Allah ile Allah'a seyr: Bunlar Allah ehlidir. Allah-u Teâlâ'nın bir kulunu kendine çekmesi ve yaklaştırması demektir. Hazret-i Allah'ın lütfuyla ezelden tayin ettiği kimselerdir. Onlar daha doğarken o hal üzere doğarlar. Doğmadan da evvel takdir ile doğmuştur. Binaenaleyh onlara ezelden verildiği nasibe kadar terakkiye yolları müsaittir. Bunlar Hakk'tan geldiler, Hakk ile Hakk'a giderler. Bunlar Hakk'a vuslat ederler. Bir kulunu kendi tarafına çekmezse hiçbir kimse kendi kendine Hakk'a tekarrüb edemez.

Bir yol ki Hakk'tan kula gider, o yolda saadetler vardır. Bir yol ki kuldan Hakk'a gider, bütün felaketler o yoldadır. Hakk'tan seyr Hakk'a gidecek mânâsına değildir. Bunlar Allah-u Teâlâ'nın seçtiği kullardır.

 

Hakk'a seyr; Nefis ile Allah'a seyr: Bunlar şeytan ehlidir. Şeytanın destekleyip öne sürdüğü, annesinin, babasının, kardeşinin tayin ettiği kimselerdir. Nefsinin arzusu, şeytanın desteği ile Hakk yoluna gitmeye çalışanlardır. Nefsini ilâh edinmiş, nefis putunu eline almış ve irşada kalkmış. O Hakk'a doğru gidiyor amma, bu hareketi bir irşad değil bir ifsad'dır. Üç şey için çalışırlar: Menfaat, nam ve makam.

Şeytanın yolunda ve izindedirler. Bunlara şeyh şeytanı denir. Yol kesicidirler. Hakk'a ulaşmak isteyenlere mani olurlar.

Binaenaleyh; hayat ve hakikat Hazret-i Allah'ın lütuf seyrindedir. Bütün sapıklık ve dalâlet de şeytanın desteklediği yoldadır.

Hülasa-i kelâm;

Bir Hâtemün-nebi'de, bir de Hâtemül-veli'de tecelli etmiş, alanlar bu iki yerden almışlardır.

Bütün ilimlerin özü ve sırrı budur. Cenâb-ı Hakk bu bilgiyi öğretmese, bana bildirmese, ben nereden bileceğim? Hiçbir kitapta yok ki okuyayım.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Allah hikmeti kime dilerse ona verir. Kime de hikmet verilirse, ona muhakkak ki çok hayır verilmiştir. Bunu ancak akl-ı selim sahipleri düşünüp anlar." (Bakara: 269)

Kitap satırları arasında bulunmayan, ancak Allah'a yakın olanların sadırlarında, kalplerinin derinliklerinde gizli bulunan ilim mârifetullah ilmidir.

Bu Zevât-ı kiram'ın niçin bugünü ve bu ilmi tarif ettiğinin izahı yapılmış oldu. Allah-u Teâlâ bu hakikati onlara gerçekten duyurmuş ve bildirmiş. Biz de bu esrarı onların bildirmesi ile duyuyoruz. Bu incelikleri işitmekle hakikate vâkıf oluyoruz. (Gerçek Mürşid Hazret-i Allah'tır sh: 100-110)

 

İnce Bir Sır:

Kemâleddîn Abdürrezzâk el-Kâşânî -kuddise sırruh- Hazretleri, Hâtemü'l-evliyâ olan zâta ihsan buyurulan ilmi Hâtemü'l-enbiyâ Aleyhisselâm'ın bizzat kendi bâtınından, peygamberlerin ve velilerin ise Hâtemü'l-evliyâ mişkâtından elde ettiklerini beyan etmiş; peygamber olarak zuhur eden Hâtemü'l-enbiyâ'nın zâhir sıfatıyla izhar edemediği bu ilmi, onun bâtınıyla zuhur edecek olan Hâtemü'l-evliyâ'nın izhâr edeceğini haber vermiştir.

Buyurur ki:

"Resullerin hepsi bu ilmi Hâtemü'r-rüsul'den elde etmiş; Hâtemü'r-rüsul de, aynı zamanda Hâtemü'l-evliyâ olması bakımından, onu kendi bâtınından elde etmiştir. Lâkin risâlet vasfı kendisini ondan menettiği için onu izhâr etmemiştir. O'nun bâtını Hâtemü'l-evliyâ sûretinde zuhûr edince onu izhâr eder. Velhâsıl, resullerin ve velilerin hepsi de onu ancak, Hâtemü'l-evliyâ mişkâtından görebilirler." ("Şerhü'l-Kâşânî alâ Fusûsu'l-Hikem"; Ayasofya, nr.: 1901, 20b-21a yaprağı.)

Allah-u Teâlâ öyle koymuş, oraya koymuş. Hem nasıl bir kandile koymuş? Hiçbir şey bilmeyen bir kandilin içine koymuş. Kimsenin ümit etmediği bir kandilin içine koymuş. Bunun bir sırrı da azamet-i ilâhî'yi bilmeleri ve görmeleri içindir. Artık kendisinde varlık görmez, benim diye göstermez. Dikkat ederseniz "Hiç" ten alıyorsunuz. Aldığınız yere bakın! Bir hiç! Fakat o "Hiç" i hiç yapan Hazret-i Allah'tır. Siz de o hiçlikten numune alın. Bu ilâhî gizli bir tâlimdir.

Bu kandile konulacağını kim ümit ederdi? Halkı şaşırtan durum işte bu. Fakat ortada bu kadar eser olduğu için bir şey diyemiyor. "Biz onun hiçbir şey bilmediğini biliyoruz." diyor. Evet öyledir. "Peki bu kitaplar ne?" diyorsun: "Herhalde başkası yazdı." diyor. Başkası da yok ortada. Bunun ilâhî bir lütuf olduğunu zâhir ehli hiçbir şekilde kabul edemiyor. Bunu ancak yakın olana nasip etmiş, dışarıya nasip etmemiş.

Bu çok mühim hususu biraz daha açalım:

Burada gizli bir sır var. Niçin Allah-u Teâlâ ezelden iki kandil halketmiş? Eğer bir kandil halketseydi, buna lüzum yoktu. İki kandil halkettiği için lüzumu var. Evvel, sonra. İki kandilden murad da budur.

Velilerin "Şeyhü'l-Ekber"i Muhyiddin İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri'ne Allah-u Teâlâ Hâtem-i veli'yi o kadar net bildirmişti ki, onun hiçbir tahsili olmadığı, hiçbir kimseden tek bir harf öğrenmediği halde bu Hâtem-i velâyet'e eriştirileceğini biliyordu.

Bunu öğrenmek için onun "Anka-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ" adlı eserindeki şu sözleri ne kadar mühim bir hususu ortaya koymaktadır:

"Bil ki, Hâtem velâyet bayrağının taşıyıcısı ve makamın ve gâyenin nihayeti olur. Nitekim o, hiç bilmezken Hatm oldu ve cesedlenmiş bir ruhâniyet ve müteaddit bir ferdâniyyet içinde, dilemeksizin ve tasarruf etmeksizin iş onda vâroldu."

Yani kendisinde varlık taşıyacak zerre kadar bir şey bulunmaz.

Fakat O öyle dilemiş, o kandile koymayı murad etmiş. Peygamberler de o ilmi kendisine mâletmesin. İşin inceliği burada. Niçin? "Siz o hiç bilmez kandilinden aldınız." Burada iki gizli nokta var. "O kandile ben koydum, o kandilden siz alıyorsunuz. O kendisinin hiç olduğunu biliyor, siz de bilin." Mânâsı çıkıyor.

Burada insana âit bir şey yok. Burada mahlûkun hiçbir dahli, hiçbir yeri ve değeri yok. Ne var? Öyle murad etmiş, bu var. Rabbü'l-âlemîn öyle dilemiş öyle olmuş. Yoksa onun aklına hayâline gelen birşey değil. Bu hakikati düşündüğünüz zaman bulmak çok kolay olur. Neyi bulmak? Hakk'ı bulmak!

"Cesedlenmiş rûhâniyet" in mânâsı; bir usta tulumunu giyer, o tulum o ustanın işaretidir. Amma tulum iş yapmaz, ancak o yapılan işleri seyreder.

Ruhâniyet konuşuyor, o görünüyor. Açık mânâsı bu. Kudsî ruh'la desteklediği kimsede Kudsî ruh konuşuyor, fakat ona mâlediliyor. Niçin? Kudsî ruh'u onun emrine verdiği için. Halbuki işi gören Allah'tır. O işi Kudsî ruh'a gördürüyor, onu gösteriyor. "O gördü!" diyor.

Fakat bunun aslı şudur:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Bedir'de Cebrâil Aleyhisselâm'ın tavsiyesi üzerine yerden bir avuç kum alarak müşriklerin üzerine attı. Bu atış onların hezimetine vesile oldu.

Âyet-i kerime'de ise:

"Resul'üm! Attığın zaman sen atmadın, Allah attı." buyuruluyor. (Enfâl: 17)

Görünüşte Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz attı. Fakat Allah-u Teâlâ: "Ben attım!" buyuruyor. O attı, O ulaştırdı.

Yaptığı işler ne kadar büyük olursa olsun, Allah-u Teâlâ'ya hamletmek lâzım, nefse değil. Çünkü Kudsî ruh'u veren de O, destekleyen de yine O.

O görülüyor, halbuki Allah-u Teâlâ öyle murad etmiş, onda tecellî etmiş, O'nun tecelliyâtı yürüyor, bütün işi O görüyor. Başka türlü olması mümkün değildir. O'ndan başka her şey âcizdir, O bir tulum mesabesindedir. Amma halk tulumu görüyor, robotu görüyor, içindekini göremiyor.

Bütün işi yapan Allah-u Teâlâ'dır, bütün icraatı O yaptırıyor. Amma: "O yapıyor!" diyor. Ben de diyorum ki: "Hayır O yapıyor!" Bilen bilir kimin yaptığını. Yalnız şu kadar var ki, insan varlığını ifnâ etmesi gerektir ki "Var" husule gelsin.

Ben bir robot şeklindeyim, O öyle murad etmiş, öyle tecellî etmiş. Cesetlenmiş bir ruhâniyet. Fakat hiç kimsenin bu ruhâniyeti görmesi mümkün olmadığı için kişiyi görüyor, kişiye mâlediyor.

Diğerlerine de ruhâniyet veriyor, fakat ona verilen rûhâniyet cesetlenmiş bir ruhâniyettir. O ruhâniyet de Allah-u Teâlâ'nın emrindedir, başlıbaşına değildir.

Bu ruhâniyet velilerin dahi giremediği bir ruhâniyettir, tamamen esrardan ibaret olan bir ruhâniyettir. Bu ruhâniyeti bizzat Allah-u Teâlâ idare eder, onun iradesi elinde değildir, bütün irade O'nun kudret elindedir. Kısacası; O idare ediyor, irade O'nundur, O dilediğini dilediği şekilde kullanır. Mahlûk bir resim gibidir. (Cevahirullah-1 sh: 360-362)

 

Hazret-i Allah'ı Gören O'ndan Başka Bir Şey Görmez:

Hazret-i Kur'an'ın en ince noktası Âyet-ül kürsî ile İhlâs-ı şerif'tir. Bu sırrı bilebilmek için Allah-u Teâlâ'yı görmek şarttır. O'nu görmeyen kimse ne bilir, ne de hafsalası alır. Duysa da yine bilmez. Ne ilmi yeter, ne de aklı yeter. Çünkü aklın da ilmin de "Ulül-elbâb"ına dayanan bir husustur. "Ulül-elbâb" Allah-u Teâlâ'nın duyurması ve göstermesi ile husule gelen akıldır. Bu noktaya gelen kimsenin aklı da ilmi de durur. Bu sahaya hiçbir ilim giremez.

Şu kadar var ki Evliyâullah'tan bazı zevât-ı kiram bu hususa işaret etmişlerdir.

Nitekim Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Feth'ür-Rabbânî" adlı eserinde şöyle buyurmuştur:

"O öyle bir kuldur ki, Hakk'a vâsıl olmuş, O'nu görmüş ve mâsivâ denen Hakk'ın zâtından gayrı şeyleri bilmiştir." (60.Meclis)

Onlar bu hususu görerek ve bilerek konuşuyorlar. Allah-u Teâlâ'yı gören, gösterdiği kadar bilir, başkasına şâmil değildir.

Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri "Nevâdirü'l-Usûl" adlı eserinde ise velâyet mertebelerinin en üst derecesine vâris olan Hâtem-i veli'nin vasıflarını bir bir beyan ederek şöyle buyurmaktadır:

"Ehlullah'ın bir kısmı en yüksek velâyet derecesine sahip olur. Bu kimse, Allah-u Teâlâ'nın, kendisini velâyeti için seçip kullandığı bir kuldur.

O Allah-u Teâlâ'nın kabzasında (hususi himayesinde) hareket eder, O'nunla konuşur, O'nunla görür, O'nunla tutar, O'nunla anlar." (Nevâdirül-Usûl, cilt: 1, sh: 339)

İlmin sonu Hazret-i Allah'a dayanır. Bu ilme "İlm-i billâh" denildiği gibi, "Ledünî ilim" de denilir.

Bu ilme mazhar olan Hakk'ı görür, Hakk'tan görür. Ve fakat Allah-u Teâlâ'nın tecelliyâtının sonu yoktur.

"Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem, denizler de mürekkep olsa ve hatta buna yedi deniz daha eklense, yine de Allah'ın kelimeleri tükenmez.

Şüphe yok ki Allah Azîz'dir, hikmet sahibidir." (Lokman: 27)

Kelimât-ı ilâhiye'nin sonu yoktur. Çünkü O'nun ilmine ve hikmetine sınır konulamaz, iradesini dilediği şekilde kullanır. Kayıt ve hudut tanımaksızın hükmünü icrâ etmektedir.

Hakk'ı gören ise Cenâb-ı Vâcib'ül-vücud Hazretlerinden başka hiçbir şey görmez. Yani Allah-u Teâlâ'yı gören, O'ndan başka bir şey görmez ve görmek de istemez. Zira her şey "Lâ"dan ibarettir. "Lâ mevcûde illâllâh" tevhidinin sırrına vâkıf ettirdiği kimseler hem görür, hem söyler, hem de o hâl ile yaşarlar. Her hâl ve kâllerinde hikmet-i ilâhî mevcuttur. Birer numunedirler, birer Hakk adamı, Hakk dostudurlar. Onlar O'nun himayesinde, tasarruf-u ilâhiyesindedirler. O'nun gözetimi altında iş ve icraat yaparlar.

İmam-ı Gazâlî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:

"Ayrıca Allah-u Teâlâ ile karşılaşmanın, O'nun cemâl-i bâkemâline bakmanın ve O'na mânen yakınlaşmanın ne demek olduğunu da anlar." (İhyâ-u ulûmid-din)

Çok iyi anlar. Çünkü Allah-u Teâlâ öyle buyuruyor. Öyle tecelli ediyor, öyle husule getiriyor ki, oradan anlıyor. Bu, mahlûkun Hâlik'ına yaklaşması değildir. Hakk'ın mahlûkuna tecelliyatıdır. Hâlik tecelli edecek ki, o vâkıf olacak. Mahlûkun yeri değil orası. Oysa O'na her şey kolay.

Her şeyi O'nun yarattığını ve her şeyin O'nunla kâim olduğunu ancak hakikat ehli bilir ve görür. Amma sizin bildiğiniz göz ile değil de, O'nun gösterdiği göz ile hem görülür, hem bilinir. Yoksa bir beşer gözü ile değildir.

İnsan Allah-u Teâlâ'nın yarattığı ve donattığı bütün âlemlerin "Lâ"dan ibaret olduğunu görmedikçe hiçbir zaman "İlâh"ı, yani Allah-u Teâlâ'yı göremez ve lâyık-ı veçhile bilemez. Bilgileri zandan ibarettir, bu böyledir.

 

Vahdet-i Vücud'a Mazhar Olanlar:

Vahdet-i vücud nedir? Buna mazhar olan kimlerdir?

Vahdet-i vücud, Hazret-i Allah'tan başka hiçbir mevcut olmadığını görene ve bilene mahsustur. Başkası bilemez, göremez, konuşur. Konuşsa da yalan ve yanlış konuşur.

Vahdet-i vücud'dan bahseden kimsenin "İsm-i Âzam"ı bilmesi lâzımdır.

İsm-i Âzam'ı mı merak edersin? Allah dediğin zaman ve O'ndan başka hiçbir mevcut olmadığını gördüğün zaman, onu söylemiş olursun.

"Lâ ilâhe illallah" da İsm-i Âzam'dır ve fakat O'ndan başka bir mevcut olmadığını gördüğün zaman... Demek ki görülüyormuş. İşte o zaman gerçek mânâda Kelime-i Tevhid'i söylemiş olursun. İman-ı kâmil de budur. O'ndan başka bir şey görmediğin zaman iman kemâle erer.

Bu esrar-ı ilâhi'yi ancak marifetullah ehlinden dilediği kimseye bildirmiş, her veli kuluna dahi beyan etmemiştir. Yüz senede bir gönderdiği kullarından bazısına açmıştır. Bunun içindir ki bu, pek az kişinin bilebileceği iştir.

Bildirdiklerinin dahi tecelliyatları ayrı ayrı olduğu için kişi kendi bilgisini ortaya koymuştur.

Bunlar pek az gelmiştir, fakat bunların dahi tecelliyatları ayrı ayrıdır.

"Lâ mevcude illallah" O'ndan başka mevcut yoktur.

Ey tâlip! Onu, Kur'an-ı kerim'de okuyorsun, fakat varlığın onu görmeye mâni oluyor.

Atom sırrını, ancak onun âlimi bilir. İçindeki atomunu parçalarsan sen de bunu öğrenmiş olursun.

Ey kardeş! İsm-i âzam'ı öğrenmek mi istiyorsun? O halde dinle!

Senin vücudun bir dağdır. O dağı kaldırıp atarsan, o esrarı onun altında görürsün.

Bir kimse bütün varlığını ifnâ etmedikçe Var'ı bilemez ve göremez. Zira kendisinindir zannettiği vücud varlığı, Var'ı bulmaya mânidir. Bu mevzu İman-ı kâmil olanların işidir. İmanı suretâ, ilmi de zandan öteye geçmeyen kimse ancak cehaletini ortaya koyar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde buyurur ki:

"Onlar hakikaten kendilerinin bir şey üzerinde bulunduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar yalancıdırlar.

Şeytan onları istilâ etmiş, onlara Allah'ı anmayı bile unutturmuştur. Onlar şeytan fırkasıdır. İyi bilin ki asıl kayba uğrayanlar şeytan taraftarı olanlardır." (Mücâdele: 18-19)

Enes -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

"Şüphesiz ki insanlardan Allah'a yakın olanlar vardır." buyurmuştu.

Ashâb-ı kiram:

"Yâ Resulellah! Bunlar kimlerdir?" diye sordu.

Buyurdular ki:

"Onlar Kur'an ehli, Allah ehli ve Allah'ın has kullarıdır." (Kütüb-ü Sitte Muhtasarı Tercümesi. c.16 sh: 541)

Bunlar;

"Ben değilim ben,

Bir benliğim var benden içeri." diyenlerin işidir.

O ise henüz kendisini bilmiyor, Yaratan'ını tarife çalışıyor. Nefis putunu eline almış, o put ile irşada kalkmış. Yarın mahşerde bu nefis putu ile huzura çıkacak. O zaman kime taptığını görecek, görünce de ayılacak.

Zira Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyururlar:

"İnsanlar uykudadırlar, öldükten sonra uyanırlar." (K. Hafâ)

Bunlar o zaman uyanacaklar.

Bildirdiklerinin dahi tecelliyatları ayrı ayrı olduğu için kişi kendi bilgisini ortaya koymuştur.

Bunlar pek az gelmiştir, fakat bunların dahi tecelliyatları ayrı ayrıdır.

Bâyezid-i Bestâmi -kuddise sırruh- Hazretlerimiz'e İsm-i âzam sorulmuş. "Allah" buyurmuşlar.

"Bundan ne anlaşılır?" suâli karşısında;

"Zikret de anlarsın!" cevabını vermişler.

 

Vahdet-i Vücud'un Tecellisi:

Bu gibi esrar-ı ilâhî ne zaman tecelli eder?

Bir insanın gerçekten yaratılışı bir damla kerih sudur. O suya, o pisliğe inmesi lâzımdır. Bütün vücudun ifna olup, yok ve hiç olduğu zaman, Allah-u Teâlâ dilerse O'nun göstermesi ile Azâmet-i ilâhî'yi görür. Azâmet-i ilâhî'yi görünce kendisinin bir zerre hakir olduğunu görür ve bilir. Vahdet-i vücud bundan sonra başlar.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:

"Rabb'imi Rabb'imle bildim." buyurmuşlardır.

Fakat şu hale inmeyen, bunları Allah-u Teâlâ'nın nuru ile görmeyen kimse Vahdet-i vücud'dan nasıl bahsedebilir? Bu gibi kimseler Vahdet-i vücud'dan bahsetmeye sahib-i salâhiyet bile değildirler.

Yaratılışı olan bir damla meniye indiği zaman, âyân-ı sâbitesini gördüğü zaman, Allah-u Teâlâ'nın tecellisi husule geldiği zaman bir de bakar ki yalnız O var. Vücud da O, mevcud da O...

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Allah göklerin ve yerin nurudur." buyuruyor. (Nûr: 35)

Ve bu hususu Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'le açıklıyor, fakat biz o tecelliyâta mazhar olmadığımız için anlamıyoruz.

Buyururlar ki:

"Muhammed'in nefsi kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, eğer siz süflî arza bir ip sarkıtmış olsanız Allah'ın üzerine düşerdi." (Tirmizî)

Bakınız az önce geçen Âyet-i kerime'yi Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz nasıl görmüş ve nasıl açıklıyor. Yani Âyet-i kerime'yi bu Hadis-i şerif'le açıklamaya çalışıyorum daha doğrusu.

Demek ki Allah-u Teâlâ kime gösterirse o görüyor.

O'ndan başka hiçbir şey yok ki düşsün! Ötekiler "Ol!" ve "Öl!", işte bundan ibarettir. Düşen O'nun üzerine düşer.

O her şeyin takdirini dürmüş, şeklini şemâlini vermiştir, ondan sonra "Böyle ol!" demiştir, o da dilediği şekilde oluvermiştir. O görünenleri öyle murad ettiği için öyle göstermiş. Demek ki O var, O'ndan başka birşey yok, O'nun hükmünden başka birşey yok.

Her şeyi O tutuyor, O yaratıyor, O öldürüyor. Fakat insan tutulanı görüyor da tutanı görmüyor. Yani yaratılmışları görüyor da Yaratan'ı görmüyor.

Fakir der ki: "Siz Allah-u Teâlâ'nın tuttuğu şeyi görürsünüz, Elhamdülillâh biz tutanı görürüz. Yaratan'ı gördüğüm için, bu yaratılanların bir perdeden ibaret olduğunu görüyorum."

Bu beyanlar duyanlar içindir, işitenler için değil. Kime ne duyurdu ise o anlar. İyi bilin ki, bunların hepsi Allah-u Teâlâ'nın göstermesiyle, bildirmesiyle, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in nur ışığı ile görerek ve bilerek söyleniyor.

Sakın bu ilme dalmayın. İlminiz ve aklınız yetmez. Yetmediğine göre inkâr yollarına kalkışmayın. Evliyâullah'ın beyanlarını inceleyin, onlara itimat edin ve kurtulun. Bütün delilleri önünüze sürüyorum, oku ve geç, anlamaya kalkışma.

Gerek bu pisliği gerek âyân-ı sâbiteyi görebilmek için ancak Allah-u Teâlâ'nın lütuf nur ışığı lâzımdır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Allah bir kimsenin kalbini müslümanlık için açarsa, o Rabb'inden verilen bir nur üzerindedir." (Zümer: 22)

İşte Rabb'inden verilen bu nur sayesinde ancak bu esrar-ı ilâhî bilinir. Bildirildiğinden ötürü bu hakikatlere vâkıftırlar.

Allah-u Teâlâ'nın nur verdiği kimseler, o nur ile beşeriyete hayat veriyorlar. Onlar Allah-u Teâlâ'nın nurunu taşıyan ve o nuru yayanlardır.

Bu nuru Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'leri ile beyan ediyorlar:

"Müminin ferasetinden korkunuz. Çünkü o aziz ve celil olan Allah'ın nuru ile bakar." (Münâvî)

Ancak bu nura sahip olanlar bunu görür, başkası göremez, başkasına şâmil değildir, çünkü o göz onun değildir. İlâhi bir nur ile bakar. O'nunla bakar, O'nu görür. Ve fakat bunlar da dünya yüzünde pek az kişidir. Bunlar Allah-u Teâlâ'nın tecelliyat-ı ilâhî'sine mazhar olanlardır. Bunlar Hakkal-yakîn olan kimselerdir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"İçinizde... Görmüyor musunuz?" (Zâriyat: 21)

İşte bunlar Allah-u Teâlâ'nın içte olduğunu görüyor, O'ndan başkasını da görmüyor. Allah-u Teâlâ'yı gördüğü zaman kişi kendisini göremez. Bu hitab-ı ilâhî'ye mazhar olanlar bunlardır.

Bu hitâb-ı ilâhî yalnız insana değil, zerreden kürreye kadar yarattığı ve donattığı bütün âlemlere O'nun hitâb-ı ilâhî'sidir.

Gerçek Mürşid-i kâmil O'nu gördüğü zaman, kâinatın bir maske olduğunu görür. Maskeyi de görür, maskeyi kaldıranı da görür.

O'ndan başka mevcud yok. Ötesi hep kabuktan ibarettir.

Bir ağaç var, dışı kabukla örtülmüş. Ona kabuk mu diyorlar, yoksa ağaç mı diyorlar? Tabi ki ağaç diyorlar. O kabuk da ağaçtandır. Üzerindeki âsâr olsun, üzerindeki hâreler olsun hep ağaçtandır.

Sen de bir kabuksun, kâinat da bir kabuktur. İçinde O var. Fakat insanoğlu o kabuğu görüyor da içindekini görmüyor. Yani perdeyi görüyor da tutanı görmüyor. Halbuki Âyet-i kerime'sinde "İçindeyim!" buyuruyor. Senin de içinde, kâinatın da içinde. Fakat sen görmüyorsun. Çünkü ilmin de, aklın da o noktada değil. Hiç şüphesiz ki içinde olduğunu gören de var bilen de var.

Kim ki bunu görmezse bu mevzudan bahsetmesin.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Biz insana şah damarından daha yakınız." (Kaf: 16)

O Allah-u Teâlâ'nın lütuf tecelliyâtına mazhar olmuş. İçinde olduğunu, ona ondan yakın olduğunu gözü ile görüyor. Niçin? Allah-u Teâlâ ile baktığı için.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"O hem Evvel'dir, hem Âhir'dir, hem Zâhir'dir, hem Bâtın'dır. O her şeyi bilendir." (Hadid: 3)

Bu Âyet-i kerime'yi okuyabilen bir kimse, hem "O" olduğunu, hem her şeyin "O'ndan" olduğunu ilmel-yakîn de olsa, gayet rahat bilmiş olur.

O ise her şeyden her şeye yakındır.

Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz." (Vâkıa: 85)

Her zerrede Fâil-i mutlak'ın fiilleri vardır, yani her zerrede ulûhiyet sırları mevcuttur. Onun için her şeyden her şeye yakındır, fakat insan görememektedir.

Nasıl ki tasavvufta "Fenâfişşeyh" olmadan "Fenâfirrasul" olmuyorsa, "Fenâfirrasul" olmadan "Fenâfillâh" olmuyorsa, "Fenâfillâh" olmadan da "Vahdet-i vücud"a geçilmiyor. Fenafillâh'ta hiç olur, hiç olduğunu bilir.

Burada insan asliyeti olan âyân-ı sabitesini görür. Bu bir zerredir. Bir atomdur. Bu zerrenin ne hükmü var? Hiç.

Var olan da, var eden de Hazret-i Allah'tır. Vahdet-i vücud bundan sonra başlar. Bu hiçlikten sonra Allah-u Teâlâ dilerse kendi varlığından onu kendi dilediği kadar haberdar eder.

Bu da ancak Allah-u Teâlâ'dan başka bir mevcut olmadığını gören ve bilenin işidir.

Mârifetullah ehli bunu dünyada iken duydu, gördü ve bildi. Bir maske olduğunu bildirdi. Çünkü o, içindekini görüyordu, kendisinin kafatası olduğunu hem görüyordu hem biliyordu.

Mârifetullah ehli "Allah" diyor, nefsine mal etmiyor.

Mârifetullah ehli öyle bir noktaya gider ki Hazret-i Allah'a iman eder, kendisini inkâr eder. İşte sır bu idi.

Hazret-i Allah'ın varlığı sende iken, benim zannediyordun. Varlığını çekince ölüyorsun, çürüyorsun, bir kuru kelle kaldın. O kellenin bir hükmü ve değeri var mı?

Bütün değerleri kendinde topluyordun. Oysa hep Rabbülâlemin'in idi.

O kelle de yarın çürüyüp kül olacak. Allah-u Teâlâ'nın varlığı bâki kalacak. Vardın, çürüdün, bir hiç oldun.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"O'nun varlığından başka her şey helâk olucudur." (Kasas: 88)

Zaten O vardı, yine O kaldı.

"Fakirliğimle övünürüm." (K. Hafâ)

Hadis-i şerif'inin sırrının en son makamı budur. Kafatası da kül olduğu zaman bu hal tecelli eder. "Bana ait hiçbir şey yok, her şey sahibimindir." diyen budur.

Onlar kafatası olduğunu görürler, kabirde çürüyeceğini de hâliyle görürler. Çürüdüğünü de görürler, kül hâline vâkıf olduğu zaman o külün ne hükmü var? En gizli sır budur.

Demek ki, birincisi kafatası haline gelecek, onu gözü ile görecek, ikincisi bütün varlığı yok olacak.

Halbuki diğer insanlar kabirde çürüyecek, yok olacak, kül olduğunu anlayacak ki hiç olduğunu bilsin. O ise Allah-u Teâlâ ve Resulullah Aleyhisselâm bu merhalelerden onu geçiriyor. Ölmeden evvel bu merhaleyi biliyor, görüyor, bir kül olduğunu görüyor, bütün varlığın Allah-u Teâlâ'ya ait olduğunu biliyor. "El-fakru Fahrî"nin sırrı budur.

Bu sırlar gerçekten hiç anlaşılmıyor. Bakıyorum bir çok yakın müridler bile "Resulullah Aleyhisselâm fakirlerden mi bahsediyor!" diyorlar. Halbuki "El-fakru Fahrî" Hadis-i şerif'i marifetullah ehlinin en son makamıdır. Bundan ötede makam yok.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'te buyururlar ki:

"Allah var idi, Allah'tan başka bir şey mevcut değildi." (Buharî)

Yine de öyle.

Sen de yok oldun, kâinat da böyle.

"Ol" dedi göründün, "Öl" dedi yok oldun. Sen de böyle kâinât da böyle.

Bir insanla, bir zerre ile kâinat arasında, Hazret-i Allah'ın yanında hiçbir fark yok.

Çünkü her şey maske. Bunu anladık mı? Her zerrede ulûhiyet sırları mevcuttur. Fakat insan hep maskeyi gördü. Bir defacık O'nu ve O'nun sırlarını göremedi. Gerçek mürşidin Hazret-i Allah olduğunu bilemedi.

Bunu size anlatmaktaki gayemiz, Azamet-i ilâhî'yi size göstermektir.

Çünkü "Ol!" diyor oluyorsun, "Öl!" diyor ölüyorsun, ölü iken yine "Ol!" diyor yine oluyorsun. (Gerçek Mürşid Hazret-i Allah'tır sh: 217-219, 414-418)

 

HER ŞEY O'NA PERDEDİR!

Sanatı karşısında akılların hayrete düştüğü Hazret-i Allah'ı tenzih ve tesbih ederiz. Kudreti karşısında en güçlü kimselerin aciz kaldığı Hazret-i Allah'ı tenzih ve tesbih ederiz.

 

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"İçinizde... Görmüyor musunuz?" (Zâriyât: 21)

Senden sana yakınım. Sen nerede arıyorsun?

Senin içinde ve her şeyin içinde de O var.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

"Muhammed'in nefsi kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki..." (Tirmizî)

Şimdi o canının Allah-u Teâlâ'nın kudret elinde olduğunu görerek söylüyor. İşte bu Âyet-i kerime'nin sırrına mazhar olan da Hazret-i Allah'ın kudret elinde olduğunu görüyor. Nasıl görüyor? Hazret-i Allah ile nefes aldığını görüyor. Evet, Hazret-i Allah ile nefes aldığını o görüyor. O'nunla nefes aldığı için hem rahat görüyor, hem O'ndan aldığını biliyor.

Sana nefesi veren O. Nefesini çekse sana kim verebilir? Bunu o hem biliyor hem görüyor. Bunu ondan başkası ne bilir, ne görür. Bin sene ömrün olsa, bunu nasıl bilebilirsin? O kimse hem görüyor, hem her aldığı nefesi O'ndan aldığını görüyor ve biliyor.

Demek ki "Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim!" derken, o Hazret-i Allah'ın kudret elini de görüyor, nefsinin Hazret-i Allah'ın kudret elinde olduğunu görüyor. Nefesi de O'ndan aldığını hem görüyor, hem biliyor. Niçin? O ona, ondan yakın.

Şimdi zâhir ulemâ Allah-u Teâlâ'yı arş da arıyor. Gök de arıyor. Ne kadar büyük yanlış değil mi?

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"Biz insana şah damarından daha yakınız." (Kâff: 16)

Senden sana yakın olan, sana duyuruyor, buyuruyor. Buyurduklarını sana duyuruyor. Sen bir perdesin.

Bu Âyet-i kerime'leri anlamıyorlar. Kendi zan ilimleri ile Hazret-i Allah ile aralarını açıyorlar. "Bizim aramız da bu kadar açık" diyorlar.

Bu ilmi duyurduğu için Cenâb-ı Hakk'a ayrıca şükürler olsun.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz yemin ederek başladığı Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Muhammed'in nefsi kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, eğer siz süfli arza bir ip sarkıtmış olsanız Allah'ın üzerine düşerdi." (Tirmizî)

Çünkü O'ndan başkası yok ki başkasının üzerine düşsün. Amma senin varlığın O'nu örtüyor.

O, O'nu görüyor da söylüyor. Ben aynısını söylüyorum. Çünkü ben Allah'tan başka bir şey görmüyorum. Bu gördüğün yer, gök hepsi insan gibi bir cisimdir. Meselâ insan kendisini başlı başına bir insan zannediyor. Halbûki Allah onu tutuyor, ruhunu çekse düşersin. Şu halde sen O'nunla kaimsin.

"Allah o Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur." (Âl-i imrân: 2)

Her şey O'nunla kaim. İnsan bunu ne zaman öğrenecek?

Zilzâl Sûre-i şerif'inde buyurmuyor mu?

"İşte o gün yer, üzerinde herkesin ne iş yaptığını haber verir.

Çünkü Rabb'in ona konuşmasını emretmiştir." (Zilzâl: 4-5)

Yer bir cisimden ibaret, kâğıttan ibaret, amma sen yer görüyorsun gök görüyorsun ne yer var ne de gök var.

Buraya çok dikkat edin.

Sen de bir yaprak olduğunu bilir O'nda düşer, mahvolursan, O'nu bulursun. Aslında ne yer var, ne gök var. Neden?

"Allah göklerin ve yerin nûrudur." (Nûr: 35)

Bu Âyet-i kerime'yi bilen O'nu görür.

Yerin de nuru O, göğün de nuru O, arşın da nuru O, amma sen perdede kaldın. Perdeleri kaldır O var. O'ndan başka hiçbir mevcut yok. Amma bunu diyebilmek için evvelâ kendini inkâr etmen lâzım. "Lâ" deyince evvelâ kendini ve bütün yaratılanları yok bileceksin ki Var olanı göreceksin...

Bu Hadis-i şerif ile bu Âyet-i kerime'yi yan yana getirdiğin zaman Allah'tan başka bir şey olmadığını gözünle göreceksin. Ama gözünle görebilmen için gözünü kaybetmen lâzım, kendini de kaybetmen lâzım, O'nun nuru ile O'nu görebilirsin. Kendi varlığın O'nu görmeye manidir. Kalbin ukba kapısını aç, dünya kapısını kapa.

Hazret-i Allah'ı bilmek ayrı, bulmak ayrıdır. Bilmek biliyorsun O'na doğru gidiyorsun, Buluyorsun kendini kaybettiğin zaman O kendiliğinden meydana çıkar. Çünkü O'ndan başka bir mevcut yok. Senin varlığın O'nu bilmene perdedir. İnsanlar Hazret-i Allah'ı mahşerde görecek. İnsanoğlu zanneder ki şöyle görecek. Hayır! Kendisini kaybettiği zaman O'ndan başkası yok.

 

Yarattığı Her Şey O'na Muhtaç:

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime'lerinde buyurur ki:

"De ki: Allah bir tektir." (İhlâs: 1)

O "Ehad"dır. O'ndan başka hiçbir mevcut yoktur.

"Allah Samed'dir." (İhlâs: 2)

Yarattığı her şey O'na muhtaç, yani yaratıcı O, O'ndan başka bir mevcut yok. Her şey O'na muhtaç. Hem nasıl muhtaç? Ne kadar muhtaç olduğunu bile bilemez. Bir an nefesini kesse, yoksun. Hani sen vardın? Bütün kâinat da böyledir. Her an onu tutuyor. Bir an ilgisini çekse her şey mahvolur. Yer de öyle, gök de öyle, arş da öyle. O'nunla kâim olduğu için O ilgisini çektiği zaman her şey mahvolur.

Olanlar "Ol!" diyor oluyor, "Öl!" diyor ölüyor. Hani sen vardın?

O yaratıyor. O yarattığı için O'na hiçbir şey de benzemiyor. Şimdi burada Allah'tan başka bir şey var mı? İhlâs-ı şerif'in manasının özüdür. İhlâs okumak demek Hazret-i Allah'ı okumak demektir. Ama o noktaya gelmek lâzım.

Şimdi yaratıkların burada hiçbir hükmü kaldı mı? Ama akıl yatmıyor şimdi. O zaten "Ehad", yaratıklar "Ol!" diyor oluyor. O'nunla kâim olduğu için O'na muhtaç. Ama yaratılanlar bu kadar hükümsüz. O'ndan başka zaten Allah yok. Onu tutacak O'ndan başka bir şey de yok.

"Ehad" diyorsun ama kendi varlığın duruyor, bu halde kime "Ehad" diyorsun? Sen de "Ehad", O da "Ehad". Bunun sırrına erersen, ömür boyu istiğfar etsen o "Ehad"e istiğfar edemezsin. Madem ki "Ehad" diyorsun senin ne işin var orada? Madem ki O "Ehad", senin yok olman lâzım.

Denize düşen bir kar tanesinin ne hükmü var? Hiç. İşte o hiçlikte O tecelli eder. Burada çok gizli noktalar var. Burayı izah etmek mümkün değildir; "Elhamdülillâhi rabbil âlemin"i okuyabilen, "Kul hüvallahü ehad"ı okuyan bunu anlar.

Bunun biraz daha ötesi; Yunus Emre Hazretleri'nin "Elif'i okudum ötürü." beyanıdır. İşte O'ndan başka bir mevcut yok. Sen O mevcutta yok olduğun zaman O kalır. Ama erimek lâzım. İşte bu sırra erenlere Hazret-i Allah baktığı zaman kendisini görür.

Diğer bir Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Göğün boşluğunda O'nun emrine boyun eğdirilmiş olan kuşları görmüyorlar mı?

Onları havada tutan Allah'tan başkası değildir." (Nahl: 79)

Seni de tutan O, âlemleri de tutan O.

Çünkü O'nunla kâim değil misin? Demek ki O'ndan başka ne Allah var, ne mevcut var, hiçbir şey yok.

Bir buğday tanesinin kabuğu daneye ne kadar muhtaçsa, kâinat da O'na o kadar muhtaçtır.

O her şeyi kuşatmıştır.

"Allah her şeyi çepeçevre kuşatandır." (Nisâ: 126)

Dolayısıyla kabuğu da Allah'tan gayrı sanma. Yalnız "Ol!" demekle kabuk olmuştur. Kabuk görünüyor O görünmüyor. Ama O ise her şeyi çepeçevre çevirendir. Onu Allah'tan gayrı sanma, O'nunla var.

"O'nun Kürsü'sü gökleri ve yeri kuşatmıştır." (Bakara: 255)

İlâhî iktidarın tecellî yeri olan Kürsü, emrin ve nehyin geçerli olduğu mahaldir.

Göklerde ve yerdeki bütün varlıklar, içinden ve dışından bu Kürsü ile kuşatılmıştır. Bu arada hiçbir zerre bulunmaz ki, orada Allah-u Teâlâ'nın hükmünün tecellî yeri olan Kürsü'sünün hükmü geçerli olmasın.

Hiçbir şey O'nun kudret ve hakimiyetinden hariç kalamaz.

Gökler ve yer Kürsü'nün içinde, Kürsü ise Arş'ın altındadır. Kürsü'nün kürsü olması, sırf cisim olmasından dolayı değil, mânevî kuvvetlerin tecellisine sahne olmasındandır. Kürsü'nün cisimle ilgili olması, Allah-u Teâlâ'ya cisimlik isnadını gerekli kılmaz. Çünkü bu bir "Oturma nispeti" olmayıp "Rabb'lık nispeti"dir. Bu bakımdan ne Kürsü'nün ne de Arş'ın Allah-u Teâlâ ile ilgisi, bir yer tutma şeklinde değildir.

O kürsüsünü kurmuş. Şimdi bir kürsüde iki kişi oturur mu? Bütün kâinatta kürsüyü O kurmuş. O'ndan başka bir şey yok ki, oturan da yok, yer de O'nun, gök de O'nun, arş da O'nun, levh de O'nun. Hep O. Kürsüye oturmuş. O bütün yarattığının kürsüsüne oturmuş. O'ndan başka hiçbir şey yok.

Kürsü O'nundur. Yerde de, gökte de O'ndan başka oturan yok. Hükmeden yok. Ama O'nu görmüyorsun, her şey O'na perde.

Yer de öyle, gök de öyle, içindekiler de öyle. O var, başka bir şey yok. Kürsü'de O oturuyor, mevcudiyet O.

Nasıl ki;

"İçinizde... Görmüyor musunuz?" (Zâriyât: 21)

Buyuruyorsa, kâinata da böyle buyuruyor. Yerlerde, göklerde, kürsüde başka hâkim yok. "Hepsinin içinde ben varım!" buyuruyor. Ama sen perdede başkasını görüyorsun.

Cenâb-ı Hakk'ın göstermesiyle, âlemlerde O'ndan başka bir şey görmüyorum. İnsan da kendisini müstakil sanıyor. Allah-u Teâlâ'nın ihsanı ile biz âlemleri bir kabuk olarak görürüz, âlemlerin içinde de O'nu görürüz. Onun için bu Âyet-i kerime bütün âlemlere, bütün yaratıklara şamildir.

 

Hiçbir Şeyin Hükmü Yok, Hepsi "Lâ"dan İbaret:

Allah-u Teâlâ'nın yaratmadığı hiçbir şey yok. Onun için hiçbir varlık ilâh olamaz. Ne insan, ne yerler, ne gökler, ne arş, hükmü de yok. Çünkü bunların hükmü "Lâ"dan ibaret. Bunları gerçek manada atmadıkça hükümsüz olduğunu bilmedikçe hüküm sahibini tanıman mümkün değil.

"Muhammeden Resulullah" deyince, Hazret-i Allah kendi nurundan onu yarattığını ve o nur ile âlemleri donattığını, bir insanın iyi bilmesi lâzım.

Onun için bütün yaratılmışların, yer olsun, gök olsun, arş olsun her şeyin o nurdan yaratıldığını insanın bilmesi lâzım. Şimdi Sebeb-i Mevcûdât deniliyor. Bunu kimse bilmiyor. Sebeb-i Mevcûdât'ın sırrı budur. Nurundan nurunu yarattı, o nurdan mevcudatı donattığı için Sebeb-i Mevcûdât oluyor.

Onu yaratan ona "Aziz" buyurduğu gibi yine kendisine mahsus olan "Rauf" ve "Rahim" ism-i şerif'lerini de ona atfetti. Onun yüce ve âli olduğunu belirtmek için kendi isminden pay ayırdı. Bu ism-i şerif'leri ona vermek demek, Allah-u Teâlâ'nın varlığı onda tecelli etti demektir.

Meselâ bir insan yakasına bir rozet takar. Bunun manası "Ben buraya âitim!" demektir. Allah-u Teâlâ ona rozeti takmış, kendi ism-i şerif'lerini lâyık görmüş, "Bu benim nurumdur!" demiştir. Bu ise kuvve-i beşerin takati haricinde bir lütuftur. Mahlûk olan insanın aklı ve ilmi buraya girmez.

"Lâ ilâhe illallah" derken, "Lâ" deyince bütün mevcûdâtın ölü olduğunu, kendisinin de ölü olduğunu, "İllallah" deyince mevcûdât da ölü ben de ölüyüm, Allah varlığı ile diriyim. Şu halde Allah'tan başka mevcut yok. Allah'tan başka kalpte muhabbet olmayacak, ölü olduğumuzu bileceğiz. Allah-u Teâlâ'nın varlığı ile yaşadığımızı bileceğiz.

Kelime-i tevhid'de "Lâ" dediğimiz zaman kâinatı bir bez gibi, bir paçavra gibi atıyoruz. Çünkü O'ndan başka hiçbir şey yok.

Ne sen varsın, ne yaratılanlar var. O'ndan başka hepsi "Lâ"dan ibaret.

Yaratılan hiçbir şey Allah değildir. Fakat sen Yaratan'ı görmeyip de yaratılanlarda kalırsan "Lâ" da kaldın, "İllallah"a inemedin demektir. Bu o kadar esrarlı bir kelimedir ki...

Ağızdan söylemek kolaymış ama kalpten söylemek zormuş, aynı zamanda talimi de lâzımmış. Çünkü evvelâ biz kendimizin ölü olduğunu görmüyoruz ki söyleyelim, bilmiyoruz ki söyleyelim. Fakat bunu gören insan, göre göre bilir.

Ruh alındı hani sen vardın? Çöp haline döndün, çöp bile değil. Şu halde senin varlığın Allah-u Teâlâ'nın varlığı ile kâim. Bunu bilmemiz lâzım.

O öyle bir Allah ki, Allah'tan başka ne bir Allah vardır, ne de bir mevcut vardır. Her şeye hayat veren O'dur, her şey O'nunla kâimdir.

Şimdi siz bunu okurken anlarsınız. "O'ndan başka ilâh yoktur." deyince, sanki O'ndan başka bir Allah varmış sanırsınız. "Allah yok" deyince O'ndan başka bir mevcud yok diye anlayacaksınız. "Lâ"lar perdedir, O'nu örten bir perde. Bütün kâinat da böyledir, kendisini örten perde.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:

"Allah o Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur." (Bakara: 255 - Âl-i imrân: 2)

Allah-u Teâlâ "Hu"yu yarattı, bütün yarattığı mevcûdât "Hu" esma-i şerif'inden ibarettir. "Hu" İsm-i azam'dır aynı zamanda.

"O Hayy ve Kayyûm'dur. (Ezelî ve ebedî hayat ile bâkidir. Zât ve kemâl sıfatları ile her şeye hâkim olup, bütün varlıklar O'nunla kâimdir)." (Bakara: 255 - Âl-i imrân: 2)

Ben yaratıyorum, yaratılmışlar benimle kâim diyor. Bunu kavrarsanız ilmin özünü kavramış olursunuz. Bu anahtarla her kapıyı açarsınız.

Kâinat O'nunla kaim, sen de O'nunla kâimsin. Âlemleri O'nun nurundan yarattığı için sen aynı zamanda Muhammed Aleyhisselâm ile kâimsin. Hatem-i veli'de de tecelli ettiği için âlem onunla kâim. O var, yarattığı şeyler O'nunla kâimdir. O'nunla kâim olan zerreyi de attığın zaman O var.

 

Kâinat "Hu" İsm-i Şerif'inin Tecelliyatıdır:

"Hu" dediğimiz bütün kâinat "Hu" ism-i şerif'inin tecelliyatıdır, mazharıdır, maskesidir. Kâinat maskedir.

Bunun için demişizdir ki; "Büyük arş, büyük Allah'ın maskesidir."

Allah-u Teâlâ kudret ve azametinin bir delili olarak, hiçbir yaratılmışın Yaratıcı'sını tanımasının mümkün olmaması sebebiyle; hiçbir gözün Zât-ı kibriyâ'sını ihata ve idrak edemeyeceğini, O'nun ise bütün gözleri ihata ve idrâk ettiğini beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:

"Hiçbir göz O'na erişemez, ihata ve idrak edemez. Fakat O bütün gözleri ihata eder." (En'âm: 103)

Allah-u Teâlâ'nın hakikati bir hudud dahilinde olmadığı için, O'nun sınırlı olan gözlerle idrâk edilmesi, gerçek varlığının ve mahiyetinin bütünüyle bilinip kavranması tam mânâsıyla mümkün değildir. Yaratılmış olan fâni bir insanın gücünün, ezelî ve ebedî olan varlığı görecek bir kuvvete sahip olması düşünülemez. Bu idrak, insanların takâti ve istidâdı haricindedir. O ise kullarının gözlerini tamamıyla ihata eder. Çünkü O'na âit sıfatlarda bir sınır tasavvur edilemez. Her zerrede ulûhiyet sırları mevcuttur. O her şeyi çepeçevre kuşatmıştır. Her şey her şeyi kuşatmıştır. O ise her şeyi kuşatmıştır.

"O Lâtif'tir, her şeyden haberdardır." (En'âm: 103)

O en ince işleri yapan, bütün işlerin inceliklerini bilen, sonsuz lütufkâr olduğu gibi; her şeyin içyüzünü bilen, gizli taraflarından haberi olan da yine O'dur.

Hiçbir gözün O'na erişemeyeceğine, ihata ve idrak edemeyeceğine, fakat O'nun bütün gözleri ihata ettiğine dâir olan bu Âyet-i kerime'de çok ince bâtınî mânâlar vardır.

Şöyle ki;

Bu ilâhî beyandan anlaşıldığına göre, insanın bütün varlığı bir maskeden ibarettir. O'nu görecek, O'nu ihâta edecek ne bir göz ne de böyle bir kimse vardır. Varlıkta O'ndan gayrısı yok ki ayrı görebilsin.

Zaten aslında O var, O'ndan başka mevcut yok. Diyeceksiniz ki, bu dış âlemde gördüğümüz şeyler nedir?

Bu sözlerimiz Cenâb-ı Hakk'ın gayrını görmeyenler içindir. Sözümüz ancak onlaradır. Yoksa yaratılmışları Allah'tan gayrı görenler için söylenen sözler değildir. Başkası sadece işitir, duyar, kabul eder veya etmez. Yani umuma şâmil bir söz değildir. Kalbi nurlanmayan, sırrı da esrar hazinesi olmayan kimseler bunları bilemez ve anlayamaz. Nefsini bilmeyen O'nu nasıl anlar ve nasıl görebilir?

Görünen bütün her şey O, her şey de O... Aslında bütün mükevvenât O... Ama hepsi resimden ibaret.

İnsan baş gözü Allah-u Teâlâ'yı göremez. Fakat O, kalp gözünü açtığı zaman, kişi O'nu da görür, O'nun gösterdiklerini de görür.

Bu Âyet-i kerime kâinatın bir maske olduğunu alenen izah ve ispat etmektedir. Bilen ve anlayan için bu ilâhî beyan kâfidir.

O'ndan başka birşey yok zaten, ötesi hep maske. İnsan bir maske olduğu için, bir elbise olduğu için O'nu idrak edemez. Yüz tane, bin tane elbisen olsa seni bilebilir mi? Bilemez, çünkü elbisedir. İnsan da böyledir, kâinat da böyledir. Bu maske bütün mevcûdâtı içine alıyor. Var olan O'dur. Herkes maskeyi görüyor, O'nu görmüyor. Allah-u Teâlâ kendi zâtı ile hayattadır, yarattıkları ise O'nun hayat vermesi ile yaşamaktadırlar.

Şimdi "Hû"nun maske olduğunu kavrayabildiniz mi? Şu kadar var ki maske olduğunu yüz defa da kavrasanız sözle kavrarsınız, Allah-u Teâlâ göstermedikçe hakikatini bilemezsiniz.

Maske Allah-u Teâlâ'yı bilemez, fakat Allah-u Teâlâ'yı maskeden daha yakın olduğunu görür.

Bir temsil verelim: Bir insanla giydiği elbisenin arası ne ise, Allah-u Teâlâ ile vücud elbisesinin arası öyledir.

Bir elbisenin giyindiği kişiyi tanıyamadığı gibi, bir bedenin de Yaratan'ını tanıması mümkün değildir. Çünkü elbisedir. Kişinin düşüncesini elbise ne bilir? Allah-u Teâlâ'nın o kişi hakkındaki hükmünü de maske hiç bilmez! Çünkü maskedir. Fakat insanoğlu vücudunu bir şey zannediyor, Hakk'ı bilmediği için kendisini görüyor.

Bu hakikatler kemiğin iliği mesabesindedir. Hakikatin özüdür, sözü değildir. Kemiğe kadar herkes iner, iliğe inemez. Kemik ayrı şeydir, ilik ayrı şeydir. Bu ledünî bir durumdur.

İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Mektubat" adlı eserinde buyurur ki:

"Bu mârifet ve ilimler, ulemânın ilimleri, evliyânın da mârifeti ötesindedir. Hatta onların ilimleri, bu ilimlere nispetle kabuk kalır. Bu mârifet dahi o kabuğun özüdür." (317. Mektup)

İşte Cenâb-ı Hakk fakire bunu böyle seyrettiriyor ve "Lâ ilâhe illallah" deyince "Lâ"dan ibaret olan şeyi "Lâ" olarak kabul ederim. İlâh olarak da O'nu kabul ederim. Başka bir ilâh koymuyorum oraya. Ne nefsim ne de yarattığı hiçbir şey ilâh olarak oraya girmiyor.

Bir balonu ne kadar şişirirsen o kadar büyük olur. Halbuki onu büyük yapan içindeki havadır, havayı çıkardın mı küçücük kalır. O yaratıyor, her şey O'nunla kâim, ötekiler "Lâ"dan ibaret.

"Lâ"nın neresine tutunacaksın. "Ol!" diyor oluyor, "Öl!" diyor ölüyor.

Sen zannediyorsun ki sen sensin, her şeyin mükemmel. Ruhunu çekti, bir çöp kadar değerin kalıyor mu? Demek ki O, insan zannediyor ki hep başkası. Onun için her şey O'nunla kâim. "Her şey O değil, hiçbir şey O'nsuz değil." "Perdeyi geçir sen varsın, perdeyi kaldır O var."

Asliyetinin bir damla pislik olduğunu insan kendisi bilemez. Onu görmek için başka bir göz lâzım. O göz de Hazret-i Allah'ın lütuf nurudur. O nur ışığı ile ona kendi asliyetini gösterir. O zaman o göz onun değildir. Fakat buna gözü ile vakıf olabilecek kimseler dünyada nadir kimselerdir. Çözülemeyen ve görülemeyen Vahdet-i vücud'un sırrı budur. Bilinmeden münakaşa edilmiştir. Yapan O'dur, perde de başkası görünür.

Bir adam duruyor fakat üzerine bir örtü örtülmüş, şimdi perdenin altında adam olduğunu bilen perdeye değer verir mi? Fakat içeride adam olmadığını zanneden herkes perdeye değer verir.

Perdenin altında adam olduğunu bilen ve perdeyi kaldırmaya gücü yeten kimse kaldıramaz mı? Kaldırır niçin? Mevcûdâtı değil de perdeyi kaldırıyor. Perde nedir? Yarattığı her mevcudat O'na perdedir. Zerre de böyle, kürre de böyle. Daha doğrusu perdeyi de O koyuyor, perde ile O örtüyor da herkes perde de kalıyor O'nu gören olmuyor.

Bu bir örtü, görüyorsun bu bir örtü ama yürüyor. Şimdi örtü mü yürüyor. Hayır. Fakat herkes örtünün yürüdüğünü görüyor da yürüteni görmüyor.

Bütün kâinat, bir perde üzerine nakkaşın işlediği nakış gibidir. Perdeyi sıyırdın mı O var. Ama sen de perdesin O'na. Şu halde hep O. Perdeyi kaldır O'nu gör, O'nunla konuş. Perde ile ne işin var senin?

– Sen Hazret-i Allah ile gördüğünü biliyor musun?

– Bilmiyorum.

– Hazret-i Allah ile işittiğini biliyor musun?

– Bilmiyorum.

– Yürüdüğünü biliyor musun?

– Bilmiyorum.

Şimdi bu örtü yürüyor, Allah-u Teâlâ ruhunu çekti, yürü bakalım. Meğer O imiş. O zaman mı öğreneceğiz.

Senin vücud dediğin örtüdür, perdedir. Yürüyor. Ne yürüyor? Çek bakalım ruhu yürüyor mu? Hemen çukura atıyorlar.

İnsan Hazret-i Allah'ın bir örtüsüdür, kendi varlığını o perde örtmüştür. İnsan yürüyor ama o O'nunla yürüyor, O'nunla kâim.

Hazret-i Allah nerede tecelli ederse hepsi oradadır. Bu çok gizli. Bunu biraz açalım.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"Mümin kulun kalbi, Rahman olan Allah'ın arşıdır." (K. Hafâ)

Allah-u Teâlâ, bütün emanet-i ilâhiyi zahiri arşa tevdi ettirdiği gibi mânevi arşa da bütün nasipleri tevdi eder.

Ne arş var ne de mahlûk var, O'ndan başkası yok. Onlar nedir? Perde.

Allah-u Teâlâ nerede, nasıl tecelli ederse. O kulun âlem-i ekber oluşu da o sır değil midir? Sırf Allah-u Teâlâ'nın oluşu, oradan gelir. O zerrenin yok oluşu sırf Allah-u Teâlâ'nın mevcudiyeti âlem-i ekber oluyor. Artık işi gören Hazret-i Allah fakat Allah kendisini göstermemek için maskeyi sürmüş. Gören görebiliyor. Amma çok az kişi. Yani merkez-i ilâhi oluyor.

Vücud O, mevcud O doğrusu bu, yalnız bu doğruyu tam açmama imkân yok. Fakat zerre miktarı da olsa açacağım.

Şimdi bu vücudu düşünün. Bu el ama vücud değil. Bu el vücud değil ama vücuda ait. Şimdi kâinat Hazret-i Allah, ama kâinat Hazret-i Allah değil, Allah'tan. Gizlisini anlatamıyorum ki, niçin anlatamıyorum? Bunu Hazret-i Allah anlatacak ki siz anlayacaksınız. Yalnız her şey O değil, hiçbir şey O'nsuz değil. Yani bu el, ayak, kol vücud değil ama vücudunuz... Bütün kâinatı bununla ölçebilirsiniz. Bu iki nokta gizlinin gizlisi bir nokta, zaman geçecek Allah-u Teâlâ arşı rahmanın ayaklarını açacak, nasipdar olanlar secde edecek, nasipdar olmayanların vücudları dimdik kalacak. Şimdi öyle bir tarif kullandı ki Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, arşı rahmanın ayaklarını açacak. Şimdi biz bunu görüyoruz, siz bunu görüyorsunuz. Biz bunu şimdiden görüyoruz. Bunlar mânevi sırlardır.

Yunus Emre -kuddise sırruh- Hazretleri diyor ki:

"Ete kemiğe büründüm,

Yunus diye göründüm!"

Bunu size şöyle tarif edelim:

Bir adam çarşafa bürünse, o adam çarşafı tutmaz ise çarşaf adamın üzerinde durur mu? Durmaz. Yani eli ile tutması lâzım, yoksa çarşaf durmaz. Peki sen neyi gördün? Çarşafı görüyorsun, içindeki adamı görmüyorsun. İşte Allah-u Teâlâ etle, kemikle bürünmüştür, sen içindekini görmüyorsun. Var olan yalnız O'dur. İşte O'nun varlığı içinde olduğu belli amma sen çarşafı görüyorsun. Yani sen sıfatı görüyorsun, içindekini görmene imkân yok.

 

Lüb Nedir?

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk'a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler." (A'râf: 181)

Bu Âyet-i kerime Hakk ile olanlara mahsustur, halk ile olanlara mahsus değildir. Zaten onlar Hakk ile beraberdirler.

Bir elçi gönderdi kendisi ile kendisine mevzuatı buraya girer. O, O'nu biliyor; içinde Allah gidiyor, dışında Allah gidiyor. Bunlar çok ince sırlar, yolun "Lüb" sırları. Tasavvuf'un lübüdür bu mevzular bundan ötesi yok. "Lüb" nedir? Allah... Ötekisi kabuktur. Kabuğu deldiğin zaman içinden Allah çıkıyor. Sen de bir kabuk, kâinat da bir kabuk, hepsi bir kabuk.

Onlar Hakk ile oldukları için Hakk'a iletiyorlar. Halk ile değil de Hakk ile hüküm verirler. Onların bütün sözü âyettir, başka söz kullanmazlar.

Her şey var O yok, O'nu gördüğün zaman hep O, yalnız O var, başka bir şey yok. Bu iki kelime kitap yazar.

"Lüb" nedir? O... Bunu da en güzel şu Âyet-i kerime ortaya koyar:

"Allah o Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. O Hayy ve Kayyum'dur." (Bakara: 255 - Âl-i imran: 2)

Allah öyle bir Allah'tır amma kendisini perdelemiş, maskelemiş. "Lâ ilâhe" maske aslında "Yok!" diyor.

"Hüvel Hayy'ül Kayyum" "Ben yarattım, her şey benimle kâim" diyor.

Maske yok, ben yarattım her şey benimle kâim diyor. Amma evvelâ maskeyi gösteriyor. "Allahu" deyince Allah var amma kendini maskelemiş, "Hayy'ül Kayyum" hayır maske yok "Ben varım" diyor.

Her zerreyi O yaratıyor, her zerre de O tasarruf ediyor. Ay, güneş bunlar birer alettir, birer yaratıktır. İnsan bunlarda kalıyor da Hazret-i Allah'ı bilmiyor.

"O Hayy ve Kayyûm'dur." (Bakara: 255)

Her şey O'nunla ayakta. Yeri de O tutuyor, göğü de O tutuyor.

"Acı ve tatlı sulu iki denizi salıverdi, birbirine kavuşuyorlar. Fakat aralarında bir berzah (perde) vardır, birbirine geçip karışmazlar." (Rahman: 19-20)

O berzah O'nun emridir, hükümdar, mânevi bir perdedir, birbirine hiç karışmıyor. Ama ortada görünen hiçbir şey yok. Onun için yeri de O tutuyor, göğü de O tutuyor. Nasıl tutuyor? Emriyle. "Dur!" diyor duruyor, o kadar. Hep O'nun hükmü altında.

Bir temsil daha getirelim:

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Göğün boşluğunda O'nun emrine boyun eğdirilmiş olan kuşları görmüyorlar mı?

Onları havada tutan Allah'tan başkası değildir." (Nahl: 79)

Peki seni kim tutuyor? İnsan zannediyor ki kendisi ayakta. Ne kadar büyük cehalet! Çekti ruhunu, kim tutuyor bakayım? Demek ki kuşu da tutan O, insanı da tutan O, yeri de tutan O. Her şey O'nun emrinde "Ol!" diyor oluyor, her birine ayrı bir vazife vermiş ama her şey O'nun tahtı tasarrufunda, O'nun hükmünde. Çünkü O yaratıyor, O'nunla kâim.

"Göklerde ve yerde olanlar hep O'nundur. Hepsi O'na boyun eğer." (Rûm: 26)

Göklerde ve yerde bulunan melekler, insanlar, cinler, ne varsa hepsi O'nun mülküdür, yarattığı ve yönettiği varlıklardır.

Hep O'nun, yerdeki de O'nun gökteki de O'nun, her şey O'nun. İnsan bunu bir türlü kavrayamıyor.

"Önce yaratan, ölümünden sonra tekrar dirilten O'dur." (Rûm: 27)

Evvelden yoktan var etti; biraz sonra yok edecek. Yine var edecek. Yani biz kudret sahibiyiz, dilediğimizi var ederiz dilediğimizi yok ederiz. İşte biz böyle bir azâmet sahibiyiz.

"Bu O'nun için pek kolaydır." (Rûm: 27)

Neden çok kolay?

"Ol!" demelerinden ibaret. Zorluğu yok ki, yapmıyor. İşçi değil emir verici "Kün fe yekün" "Ol!" dediği oluverir. Onun için kolaylık oradan geliyor, emre bağlı. Her şey O'nun emrine bağlı. O yapmıyor. Sanatkâr bir işi yapıyor, O ise yapmıyor. Tasarladığı "Ol!" demekle oluveriyor.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde Zât-ı akdes'ini bırakıp yarattıklarından birilerini O'na ortak koşanların durumunu bir misal vererek beşeriyete duyurmaktadır:

"Allah size kendinizden bir temsil getirdi. Size rızık olarak verdiğimiz şeylerde, ellerinizin altındaki köleleriniz içinden ortaklarınız bulunmasını; ortaklık hususunda birbirinizden korkup endişelendiğiniz gibi onlardan korkarak sizinle onların eşit olmasını ve kendinizi saydığınız gibi onları saymanızı ister misiniz?" (Rûm: 28)

Yani bunu kendinizden bir pay biçerek açık olarak anlayabilirsiniz.

Şöyle ki;

Sizin hizmetinizde çalışan bir hizmetçiniz, Allah-u Teâlâ'nın size bahşettiği mülkünüzde sizin ortağınız olur mu? Olamaz değil mi? Halbuki sizin kendiniz de mülkünüz de O'nundur, sahip olduğunuz mülk de gelip geçicidir. Sizin mülkünüzden birisi size ortak olmazken, Allah-u Teâlâ'nın mülkünden birisi O'na nasıl ortak olabilir?

"İşte biz aklını kullanacak bir topluluk için âyetleri böyle açıklarız." (Rûm: 28)

Akıllı olanlar, ahiretini düşünenler bu temsillerden ibret alırlar ve yol bulurlar.

Sen bir köleni kendine eşit yapmıyorsun da, bir putu Allah-u Teâlâ'ya nasıl eşit yapıyorsun?

"Mümin müminin aynasıdır." (Ebu Dâvud)

Birinci müminden murad insan-ı kâmildir. İkincisinden murad bizzat kendisidir. Kendisi nazar ettikten sonra baktıktan sonra kendisini görecek. Zaten O'ndan başka bir şey yok. Hep oradan geliyor. Perde kalmamış, nasipdar olan için perde kalmamış. Varlığı olanda ayna olmaz, yok olanda ayna olur. Var olanda bu ayna tecelli etmez, yok olanda tecelli eder. Bu aynanın esası yok olanda mevcuttur, varlık olan da kendi varlığı olan da aynalık vazifesi yapamaz...

Hazret-i Allah mümin aynasına baktığı zaman kendisini görür. Çünkü; mühim olan Hazret-i Allah'ın içte olduğunu bilmek. Hazret-i Allah baktığı zaman kendisini görür; kendisinden başka bir şey yok zaten.

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:

"Mümin-i kâmil olanlar Allah katında bazı meleklerden de efdaldir." buyurmuşlardır. (İbn-i Mâce)

Bazı meleklerden de efdaldir. Çünkü o artık Allah-u Teâlâ'nın tecelliyatı oluyor. Görünüşte kişi, tecelliyât Allah-u Teâlâ'nındır.

Bir Hadis-i şerif'te de şöyle buyurulmaktadır:

"Her asırda benim ümmetimden sabikûn (önde gelenler) vardır ki bunlara büdelâ ve sıddikûn ıtlak olunur (söylenir). Haklarındaki inayet ve merhamet-i ilâhiye o kadar boldur ki sizler de o sayede yer ve içersiniz. Yeryüzü halkı için vukuu tasavvur olunan belâ ve musibetler onlarla kaldırılır." (Nevâdir-ül Usül)

Onların yüzüsuyu hürmetine yer, içersiniz de bilmezsiniz, onların yüzüsuyu hürmetine belâyı kaldırırım da görmezsiniz.

Onlar Allah-u Teâlâ'nın nazargâh-ı ilâhiye'si, tecelliyât-ı ilâhiye'si oluyor. Onun için onu sevdiğinden rahmetini indiriyor, onu sevdiğinden belâyı kaldırıyor. Hep o sevgiden ötürü. Halbuki onu yaratan O, o hale koyan O, oturtturan yine O, onu muhafaza eden yine O. Yani Mürşid-i hakiki gerçekten Hazret-i Allah'tır. Hüküm O'nun, kuvvet O'nun, kudret O'nun. İnsan bir saman çöpü bile değil. Saman çöpü kokmuyor, çürümüyor. Ama sen kokuyorsun, çürüyorsun. Şu halde hep O! O de ve geç. Ama denmiyor.

Aslında her şey O'nun lütfu, O'nun ihsanı, O'nun ikramı, O'nun tecelliyâtı, O'nun koyması ile...

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri bir Hadis-i kudsî'de şöyle buyurmaktadır:

"Sonra ben yüzümle onlara yönelirim. Yüzümle yöneldiğim bir kimseye neyi vermek istediğimi, herhangi bir kimsenin bileceğini mi sanırsınız?" (Hâkim)

Yani ne vereceğini kimse bilmez. "Neyi vermek istediğimi!" demek, ne lütfedeceğini, ne ikram edeceğini, ne ihsan edeceğini, ne tecelli edeceğini Allah-u Teâlâ bilir. Kişi de bilmez. Artık O'nun tecelliyatı oluyor, O'nun nur merkezi oluyor. Allah-u Teâlâ oradan dilediği şekilde tecelli ediyor.

Mürşid-i kâmil bir resimden ibaret. Zaten Fenâfillah'a çıkmayan bir kimse irşad memuru olamaz, tasarruf sahibi zaten olamaz. Çünkü iki nokta orası. Allah-u Teâlâ ona tasarruf vermişse O'nun izni ile tasarruf eder. Tasarruf izni vermemişse Hazret-i Allah onda tasarruf eder. Hazret-i Allah orada tasarruf ettiği gibi, lâtifeleri de Hazret-i Allah yürütür.

Bütün insanlar Hazret-i Allah'ın ismini zikreder, o cismini zikreder. Zaten Hazret-i Allah'ın Zât'ını zikreden aslında zerre olduğunu çok iyi biliyor, hiç olduğunu biliyor, yok olduğunu biliyor, Var olanı görüyor, o Var'ı zikrediyor.

Aslında hep O, perdede başkası görünüyor. Karagöz oyunu gibidir, kâinatın idare şekli. İp, kâinat O'nun, fakat insan perdeyi, perdenin üstündekileri görüyor. Perdeyi halkedenle, perdeyi tutanı kimse görmez.

İnsanoğlu Hacivat ile Karagöz'e benzer. Karagöz oynatılırken iki mukavva vardır. Onların ipiyle başkası idare eder. Halbuki herkes zanneder ki Karagöz ile Hacivat oynuyor. O ikisi mukavvadan ibaret. İnsanoğlunun bundan farkı olmadığını ehli hakikat gözü ile görür. Bu insanın bütün hareketi, tıpkı bir mukavvaya benzer. Onu faili mutlak olan Mevlâ dilediği şekilde hareket ettirir. Fakat hiç kimse O'nu görmez de, mukavvayı görür, "Mukavva oynadı!" der. Halbuki onu oynatan iplerin kimin elinde olduğunu hiç kimse bilmiyor, görmüyor.

Vücud O, mevcud O.

Sana bahşettiği vücutla sen kendini başlı başına sanıyorsun. Halbuki herkese bir vücud bahşettiği gibi sana da bahşetti ki imtihana çekmek için.

Rabb'im böyle perdelemiş. En çok sevdirdiği şey hükümsüz ve değersiz olduğumuzu bildirmesidir. Hüküm O'nun olduğuna göre ismimin, cismimin ne lüzumu var? Cismim bir resimden ibaret kalıyor. Resminde hükmü olmadığına göre, halkın karşısına O çıkıyor. Aslında tecelliyâttır, görünüşte kişidir. Biz burada aldanıyoruz.

"Şüphesiz ki ben sizinle beraberim." (Mâide: 12)

Nerede olursanız olun sizinle beraberim, buyuruyor.

Aslında sen bir maskeden ibaretsin, vücud O, mevcud O, hepsi O; fakir "Elhamdülillâh" bunları göre göre söylüyorum.

Ey insan! Sen O'nun maskesisin, her zaman O'na muhtaçsın, her zaman O'na dönsene!

Bu yolda en derin öğretim Allah'tır, bu yol Allah-u Teâlâ'yı öğretir. Her yol bir şey öğretir, bu yol Hazret-i Allah'ı öğretir.

O'nunla kâim olduğun için O'nunlasın.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde insanların yalnızca kendi dinine yönelmelerini emir buyurmaktadır:

"Hakk'a yönelerek kendini Allah'ın insanlara yaratılıştan verdiği dine ver." (Rûm: 30)

Allah-u Teâlâ kullarını İslâm'ı kabul edecek ve onu inkâr etmeyecekleri bir kabiliyete sahip olarak yaratmıştır. Her insan İslâm fıtratı üzere dünyaya gönderilmektedir. İnsanlar bu fıtratta sebat etmelidirler. Allah'ın dininden uzaklaşıp başka yollara yönelirlerse, fıtratlarına aykırı hareket etmiş olurlar.

Mühim nokta bu. Bu din iç âlemine yöneldiğin zaman, içte O'nu bulduğun zaman, O'nunla olduğun zaman orada kal. Dışarıda bir şey yok. Dışarıda hiçbir şey yok, yönel ama neye yönel? İç âlemine yönel. Herkes dışarıya yöneliyor. Yönel deyince insan dışarıyı anlıyor. Hayır, iç âlemine yönel. Namazını kıl, Hacc'a git, sakal bırak bu dış, anlattığımız iç.

Kur'an-ı kerim her asra hitap ettiğine göre:

"Biliniz ki Resulullah aranızdadır." (Hucurât: 7)

Âyet-i kerime'sinden, o nurun kıyamete kadar bâki kalacağı anlaşılmış oluyor.

Farz-ı muhal bir vasıta var ama o vasıtayı kullanacak bir şoföre ihtiyaç vardır. Hatem-i veli vasıtadır, kullanan ise Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'dir. O orada tasarruf ediyor, onun iradesi onun elinde değil. O değil ama o. Bir gün tahsilim olmadığı halde bu kadar izahlar oluyor, bu olacak şey mi? Demek ki onu vasıta olarak kullanıyorlar aslında, tasarruf onların elinde.

Dâvud el-Kayserî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin:

"Hâtemü'l-evliyâ, hakikatte Hâtemü'l-enbiyâ'dan başka bir şey değildir." dedikleri sır işte burasıdır. (el-Matlâu Husûsu'l-Kilem)

O onun kademidir, aynı zamanda onun musluğudur. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz gitti ama musluğu duruyor.

Nitekim Mevlânâ -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyurmuştur:

Mustafa geldi yine cümleniz iman ediniz." (Fusûsu'l-Hikem Şerhi, c. 1, s. 215)

Bu şu demek yine geldi, yani musluk açıldı.

İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Mektûbat" adlı eserinin "260. Mektub"unda şöyle buyurmaktadır:

"O deryâ donup kalmış buz denizi gibidir, hiç dalgalanmaz."

Hükümsüz ve değersizim, artık kıpırdar mı o derya?

Çünkü hükümsüz, değersiz. Çöp kadar değeri olmayan deryada O tecelli etmiş. Kıpırdamaz. Niçin? Hazret-i Allah'a ve Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e âittir. Hep O, hep O, hep O. Derya kıpırdamıyor, en küçük sallantısı yok. O öyle tecelli etmiş, o hakikati bildirmiş. Onun için dikkat ederseniz mürşid-i kâmil bir resimdir diyoruz, mürşid-i kâmil bir maskedir diyoruz. Görüyorum diyorum...

Artık görüyorum deyince... Sen resimden ibaret olduğunu öldükten sonra ecdadın görecek. Hayatta iken göremiyorsun. Çünkü "Benim!" diyorsun. Ecdadın görecek ama resimden ibaret olduğunu, maskeden ibaret olduğunu, paçavradan ibaret olduğunu görüyorum diyorum. Demek ki O'ndan başka bir şey yok. Bu konuşuyorum başka, görüyorum başka. İnsan konuşur, zanla konuşur. Görüyorum diyorum.

Bir insan bir çuvalın içine girse, çuvalın ağzı bağlansa ve hareket etmeye başlasa, karşıdan baktığın zaman çuval yürüyor ama içindekini görmüyorsun. Herkes diyor ki filân kişi yürüyor. Fakat içindeki varlığını çektiği zaman çuval ne olur? Kişi de böyledir, zerre de böyledir, kâinat da böyledir. Onun için yaratan O, tutan O. Varlığını çektiği zaman hiçbir şey yok. Nefsin de "Lâ", kendin de "Lâ" kâinat da "Lâ", yaratıcı Hazret-i Allah. Bunu anladıysanız her şey kolay. Bu işin özü. Burada Allah'tan başka bir şey yok. Yaratan da O, tutan da O. Yaratılanlar, tutulanlar Allah olur mu? "Hayyül Kayyûm" "O yaratıyor, O'nunla kâim" Biz Vahdet-i vücud'a, Kelime-i tevhit'ten başlayacağız. "Lâ" O'ndan başka bir şey yok.

Her zaman dediğimiz gibi her zaman O. Ama hep O kelimesi hiç anlaşılmıyor. İnsan ancak zannı kadar O diyor, o kadar. Ne zaman anlaşılır? Kendisinin bir kabuk olduğunu, bir maske olduğunu gözü ile görürse, O'nu da görürse O'ndan olduğunu o zaman görür. Başka türlü hep hikâye olarak kalır. İnsan O'nu görecek, kendisinin bir kabuktan bir maskeden ibaret olduğunu anlayacak ve O imiş diyecek. Ama geçti artık, öldükten sonra mı anlayacaksın? Geçti artık. Öldükten sonra herkes anlayacak, ama iş işten geçecek. Çünkü perde açılıyor.

Âyet-i kerime'de:

"Andolsun ki sen bundan gafildin. İşte şimdi senden gaflet perdesini kaldırdık. Artık gözün keskindir." buyuruluyor. (Kâff: 22) (Rütbe-i Bâlâ sh: 465-486)


  Önceki Sonraki  

Diğer Yazıları
TÜM YAZILAR