Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri "Hatmü'l-Evliyâ" kitabında; velilerin Efendisi olan Hâtemü'l-evliyâ'nın, fiillerinde O'nunla tasarruf eden, "İnfirâd billâh" mertebesinde O'nunla ferdleşmiş bir kimse olduğunu beyan ederek şöyle buyurmuşlardır:
"Sonra da o daha başka bir mertebeye yükselir. Bu, en büyük yakınlık mertebesi olan 'İnfirâd billâh Teâlâ'; yani 'Allah-u Teâlâ ile teklik' mertebesidir... O Rabb'inin huzurunu kendisine mekân edinir; O'nun nûru ile güzelleşir, O'nun Vahdâniyyet'ine ulaşan yol kendisine açılır ve O'nun:
"O Zâhir'dir, Bâtın'dır." (Hadîd: 3)
Buyruğundan, işin başlangıcına muttali olur. Onu kendisiyle diriltir ve kendi adına kullanır. İşte bu kul O'nunla konuşur, O'nunla düşünür, O'nunla bilir, O'nunla hareket eder.
O Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in Rabb'inden naklettiği bir Hadis-i kudsî'de şöyle beyan buyurulmuştur:
"Kulumu sevince onun kalbi olurum, o benimle anlar. Kulağı ve gözü olurum, benimle işitir ve görür. Eli olurum, o benimle dokunur." (Buhârî, Rikak, 38; Tecrîd-i sarîh: 2042; İbn-i Mâce: Fiten, 16)
İşte o velîlerin efendisi, arz ehlinin emniyeti, gök ehlinin nazar yeri, Allah'ın hâlis kulu ve O'nun nazargâhıdır." ("Hatmü'l-Evliyâ", 11. Bölüm)
Bu zât-ı muhterem ne kadar ince noktaları işâret buyurmuşlar. O zâtı târif edebilmek için çok gizli sırları açmışlar ve tâ o zamandan haber vermişler, rütbe ve mertebesinden sitâyişle bahsetmişlerdir.
Azîz en-Nesefî -kuddise sırruh- Hazretleri "Kitâbu'd-Derecât" adlı eserinde Hâtemü'l-enbiyâ ve Hâtemü'l-evliyâ'nın büyük arşa yükselip, bu sâyede bütün mertebelerden yukarıya çıktıklarına işâret etmiş; velâyeti bir bedene benzeterek, onun birbirinden ayrı olan bütün âzâlarının kıyâmete yakın bir devirde birleşip vücûdun tamamını meydana getireceğini haber vermiştir:
"Tâife-i Ehl-i Tasavvuf derler ki;
'Hâtem-i enbiyâ ve Hâtem-i evliyâ arşa yükselirler. O nedenledir ki, bütün mertebelerden yükseği tutarlar." ("Kitâbu'd-Derecât", Süleymâniye Ktp. Yazma Bağışlar, nr.: 3042, vr. 44b)
Gerçekten de Hazret, "Keşfü'l-Hakâyık" adlı eserinde Hâtemü'l-enbiyâ Aleyhisselâm'a tahsis edilen "Hâtemü'n-nübüvve" mertebesinden söz ederken, bu makamın bâtınını temsil eden "Velâyet" yönüne de teferruatlı olarak temas etmiş; Resulullah Aleyhisselâm'ın bu kemâlât sâyesinde "Nübüvvet" bakımından erişilebilecek en ileri noktaya eriştiği gibi, "Velâyet" yönünden de ulaşılabilecek en son noktaya yükseldiğini beyan etmiştir.
Görülüyor ki başka hiç kimseye vermemiş. Allah-u Teâlâ'nın iki kandili ezelden halketmesinin sebebi ve sırrı da işte bu husustur.
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri "Cevâbu Kitâbu mine'r-Re'y" isimli eserinde şöyle buyurmaktadır:
"İşte onun rütbesi delil, menzili âşikâr, eşkâli de Seyyid'liktir; Mevlâ'sı ile keremlileşmiştir. O, öne alması ve geride bırakması sâyesinde, onu arzu ettiğinden daha da yücelere ulaştırır." ("Cevâbu Kitâbu mine'r-Re'y", s. 191, bas.: Beyrut, 1992)
Bu İlâhî bir lütuftur, O'nun ihsan ve ikrâmından başka bir şey değildir. Mahlûkun ne aklı ne de ilmi yetmez, Hâlik-ı Azîmüşşân'a âit bir husustur.
Seyyid Abdülkadir-i Geylanî -kuddise sırruh- Hazretleri de "Fethu'r-Rabbânî" adlı eserinin 33. Mektub'unda "Azîm" diye bahsettigi Hâtemü'l-velî'nin vasıflarını 60. Meclis'te şöyle haber veriyorlar:
"Bu zâta melekût âleminde 'Azîm'; yâni 'Büyük kişi' ismi verilir. Bütün halk onun kalbinin ayakları altında durur ve onun gölgesinde gölgelenir. Bu hâlleri işitip heyecâna kapılma!.." ("Fethu'r-Rabbânî", 60. Meclis)
Bütün bunlar Allah-u Teâlâ'nın irâdesiyle olmaktadır. Mahlûkun hiçbir hükmü yok, O öyle tecellî ediyor.
Nitekim Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz âhir zamanda İlâhî hücceti ayakta tutmak, Allah-u Teâlâ'nın Âyet'lerini tahriften korumak için gönderilecek olan kimsenin bu zât olduğunu belirterek:
"İşte bu, semâvât mülkünde 'Azîm' diye adlandırılan âlimdir." buyurmuştur. (Ebû Tâlib el-Mekkî, "Kûtu'l-Kulûb", c. 2, s. 48)
Bu böyledir. Allah-u Teâlâ böyle murâd etmiş, böyle olmuş; sen burada tereddüt geçirme!
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri buyuruyor ki:
"Nasıl ki Muhammed Aleyhisselâm her yerde peygamberlerin evveli ise, bu da velîlerin evvelidir."
Hazret bir diğer ifşaatında da: "Hâtemü'l-Evliyâ kimdir?" sorusuna cevap olarak şöyle buyuruyor:
"O onların efendisidir. Nasıl ki Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- peygamberlerin efendisi ise, o da evliyânın efendisidir. Ona şefaat makâmı tâyin edilir ve o Allah-u Teâlâ'yı senâsıyla anıp, hamdiyle metheder; diğer velîler de onun 'İlm-i billâh', yani Allah-u Teâlâ'yı bilme hususunda kendilerinden daha üstün olduğunu kabul ve tasdîk ederler." ("Hatmü'l-Evliyâ", 5. Bölüm)
"Bu Allah'ın fazl-u ikrâmıdır, kime dilerse ona verir." (Cum'â: 4)