Hakikat Yayıncılık - Muhterem Ömer Öngüt’ün Eserleri | Hakikat Dergisi | Hakikat Medya | Hakikat Kırtasiye
Arama Yap
GÜNDEM - Güvenli Bilgi, Berrak Ve Doğru Fikir - Ömer Öngüt
Güvenli Bilgi, Berrak Ve Doğru Fikir
GÜNDEM
Uğur Kara
1 Mayıs 2005

 

Güvenli Bilgi,
Berrak ve Doğru Fikir

 

Gerek dünya üzerinde gerekse tek tek ülkeler üzerinde hakimiyet kurmak isteyen bir avuç azınlık bu amacında kısmen de olsa muvaffak olmuştur. Bu muvaffakiyeti iki temel unsura dayandırmışlardır: Paraya ve bilgilendirme mekanizmalarına hakimiyet.

Paraya hakimiyetin unsurlarını çoğumuz biliyoruz. Finans ve ticaret (petrol, ilaç, tarım vb) tekellerini, bu tekellerin ülkeler üstü mahiyetlerini, büyüklüklerini ve güçlerini, küçük ülkelerle kedinin fare ile oynar gibi oynadıklarını az çok biliyoruz.

Bu hakimiyetin olmazsa olmaz bir unsuru olarak bilgilendirme mekanizmaları üzerinde kurulan hakimiyeti de az çok biliyoruz. Bilgilendirme mekanizması dediğimiz zaman ilk akla gelen basın sektörüdür. ABD ve Batı Avrupa başta olmak üzere bu sektör üzerinde nasıl büyük bir gayretle hakimiyet kurdukları, açık-gizli pek çok basın-yayın kuruluşunun finansörünün ve sahibinin bu bir avuç azınlık olduğunu çoğumuz biliyoruz. Bilgilendirme mekanizmaları derken, yazılı ve görsel basınla beraber; edebiyat, müzik ve film sektörünü bir arada düşünmek lazımdır. Bu sektörler vasıtası ile sadece bilgi ve yorumlar üzerinde tekel oluşturmakla yetinilmez; aynı zamanda kitlelerin kültür, inanç ve bilinçleri üzerinde de hakimiyet kurulmaya çalışılır. Bu hakimiyet çoğu zaman pervasız bir dejenerasyon eşliğinde yürütülür.

Bu iki unsura bir üçüncüsünü de eklemek icap ediyor: "Örgütlü hareket". Zira siz de takdir edersiniz ki bir avuç azınlığın bütün dünya üzerinde belirli istikametler doğrultusunda netice alabilmesi için "Örgütlü hareket" olmazsa olmaz bir zorunluluktur. Bu örgütlenme bir pramit gibi düşünülebilir. Pramitin en altında mason locaları, zengin kulüpleri vardır. Bu kulüp üyelerinin bilgisiz ve bilinçsiz büyük bir çoğunluğu kime ve neye, nasıl hizmet ettiğini bile bilmezler.

Bilgilendirme mekanizmaları üzerinde kurulan hakimiyet son yıllarda kırılmaya başlamıştır. Bunda en büyük etken bilgi teknolojilerinde hızlı ve muazzam gelişmeyle beraber, bilgisayar kullanmayı bilen her bireyin fikirlerini aktarma ve yayma imkanına kavuşması olmuştur. Bu sebeple insanlarda yeniden bir bilinçlenme ve bu küresel komploya karşı bir reaksiyon başlamıştır. Ancak özellikle ülkemiz genelinde düşünürsek yıllar yılı halkın beynine, gönlüne empoze edilen harici fikir ve cereyanlar, fitne ve fücurlar millet üzerinde büyük izler meydana getirmiştir.

Birçok kavramın içi boşaltılmış, birçok kavram ise asli anlamına taban tabana zıt sembollerle kuşatılmıştır. Basın günlerce hıristiyan tarikatlar hakkında, uzakdoğu felsefeleri hakkında reklam boyutuna varan yazılar ve dizilerle karşımıza çıkarken, binlerce yıllık Türk tarihinin İslam öncesi ve sonrası en büyük dayanaklarından birisi olan tasavvuf geleneği sahtekâr ve sapkın şahıslarla özdeşleştirilir hale getirilmiştir. Özellikle İslam dini mütemadiyen sinsi bir saldırı altında kalmıştır. Bu saldırılardan milli değerlerimiz de büyük oranda nasibini almıştır. Kime sorsanız devletin temelinde milli değerlerimiz vardır. Ancak Türkiye’de milli menfaatlerden bahsetmek cesaret isteyen bir iş haline getirilmiştir. Mesela; bir Ermenistan, bir Yunanistan bütün milli değerlerini Türk düşmanlığı üzerine inşa etmiştir. Türkiye’ye bir el uzatıyorlarsa bunun tek bir sebebi vardır: Bir şeyler almak. Ancak bu basit gerçek bile halktan gizlenir, "Niye Ermenistan’la, Yunanistan’la dost olmuyoruz?" diye kendi kendini kınaması beklenir. Bu iki millet güçleri yetmiş olsaydı büyük bir Türk soykırımı yaparak Anadolu’ya kurulacaktı. Buna rağmen Yunan bile utanmadan "Yunan soykırımı" günü kutlamaktadır. Oysa bugünkü bu durumun kaynağını teşkil eden kilise ve başındaki papaz bile uzun uzun medyada –yine reklamvari bir yöntemle- kendisine yer bulabilir. Aynı şekilde Türk sınırlarını tanımamakta ısrar eden Ermenistan, pervasızca Türkiye aleyhinde icraatına devam ederken medya bu tür haberleri mümkün olduğunca hasır altı eder. Hatta bir iki kendini bilmez prof. lakaplı cahil uzun uzun gazete sayfalarında arzı endam edebilir, "Soykırım vardır" diye beyanat verebilir.

Basın irtica, tarikat gibi kelimeleri yıllar yılı görsel semboller desteğinde hakaretle eş anlamlı hale getirmiştir. Bunu yaparken doğru-yanlış, gerçek-sahte ayrımı yapmamıştır. Çünkü öyle bir derdi yoktur. Gerçek niyeti İslamı ve dindar insanları mahkum etmektir. Bu sebeple her şeye rağmen dini değerlerinden kopmamış olan Türk milleti bu tür saldırılar karşısında çok zaman rasyonel olmayan tepkiler geliştirmiştir. Devleti temsil makamındaki insanlarımızın basının kullandığı kavramlarla halkın karşısına çıkması "Din düşmanı değiliz" gerçeğini ve beyanlarını yok etmektedir. Millet adeta kendisini devletten ayrı bir varlık gibi hissetmeye başlamıştır. Dinde ve vatanda bölücülük yapan sahtekarların yangının üzerine körükle gitmesi bu vehameti derinleştirmiştir. Nihayetinde gerek halk nezdinde gerekse dışarıda Türkiye şöyle bir imaj edinmiştir:

"Avrupa oryantalizminde bir süreden bu yana Alman oryantalizmin kaynaklanan bir yaklaşım hakimdir. Bu yaklaşım Türkiye'nin 'Yugoslavya gibi suni bir ülke olduğu', 'Türk milleti diye bir milletin olmadığı' tezine dayanmaktadır. Orient Enstitüsü Müdürü Prof.Dr. Udo Steinbach ... ‘Sorun, uyduruk, zorlama ve yapay Türk milletidir. Böyle bir millet yoktur. Olmadığını Türkiye'de yaşanan Türk-Kürt, Müslüman-Laik, Alevi-Devlet çatışmalarında görmekteyiz. Bu uyduruk milleti Atatürk nasıl kurdu? Önce Ermenileri yok ettiler, sonra da Rumları' demektedir." (Ümit Özdağ, Akşam, 14 Şubat 2005)

Görüldüğü gibi Türkiye’de millet ile devlet, devlet ile din kavgalı hale getirilmek için her türlü yöntem denenmiş, daha sonra bu imaj düşmanlarımız tarafından hem halkımıza hem de dünyaya pazarlanmıştır.

Bu veriler göstermektedir ki Türkiye’nin bilgiye ulaşma ve bilgi güvenliğinden öte daha derin problemleri vardır. Her şeyden önce Batı kaynaklı değer ve yargılarla kendimizi tanımlamaktan sıyrılmamız lazımdır. Zira Batı’nın tarihi deneyimleri ve temelleri ile bizim tarihi deneyim ve temellerimiz çok farklıdır. Batı Medeniyeti denilen şey büyük bir kavga ve tepinmenin neticesinde ortaya çıkan manevî içerikten yoksun dünyevî bir uzlaşı medeniyetidir. Dolayısı ile bugünkü Batılı kavramların hemen hiçbirinin manevî bir temeli yoktur. En basitinden herkesin bildiği “terör” kelimesini ele alalım. Bir de bunun karşısına kendi kültürümüzden “fitne” kelimesini koyalım. Biz “fitne” kelimesi ile düşünüp karar verirken Batı’dan ithal “terör” kelimesine göre hüküm bina etmeye çalışırız. Dolayısı ile hukuk ile uygulama arasında çok büyük aksaklıklar meydana gelir.

Bunun gibi bazı Batı değerleri bize tartışmasız gerçekler gibi yutturulur. Kadın konusu bunların en önemlisidir. Hatta İslâm dinine saldırmak için sadece bu konu kullanılmaya çalışılır. Halbuki İslâm kadına “Anne” olarak en mutena yerini verirken, toplumun sağlıklı işleyişi için yaratılıştan gelen “Erkeğin hakimiyetini” şart koşmuştur. Batı’nın Erkek hakimiyetini yıkarak bugüne geldiği tamamen safsatadır. Batının gerçek inkişaf tarihi 20. yy. başlarına kadarki süredir. Bu süre içerisinde kadın Batı’da “Anne”dir. Birçok çocuğa bakmak ve büyütmek gibi büyük bir görev üstlenmiştir. Bir yüzyıl öncesini anlatan filim ve kitaplarda bu hakikat ayan beyan ortadadır. Batı’nın kadını özgürleştirmesi(!) 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki günlerde duyulan işgücü ihtiyacı ile birlikte başlar. Batı’nın yıkılmasının başlangıcı da budur. Bugün aile kurumunu yıkmış olan Batı kaçınılmaz bir sona -yıkılışa- doğru hızla yol almaktadır. Bu analizimize çarpıcı bir örnek de Japonya’dır. Japonya’nın muazzam gelişme yaşadığı yıllarda kadının durumu çok daha geridir. Bugün bile yaşlı Japon kadını evine file götürürken yanındaki erkek torunu o fileyi taşımak için yardım etmez. Çünkü bu onların kültürüne göre ayıptır. Burada esas problem eğitimdir. İslam kadının eğitimine önem verdiği için inkişaf etmiştir.

Yıllar yılı basın gerçek bir tartışma ve doğruyu bulma ameliyesini yerine getirmek yerine dini ve milli değerlerimizi mahkum etmek zihniyeti ile hareket etmiş, Batı’nın bütün hastalıklarını milletimize taşımıştır. Gerçek münevverler çeşitli yafta ve damgalarla sindirilirken, eli kalem tutan bütün gayr-i milli şahıslar “Aydın”, “Bilim adamı” gibi sıfatlarla önümüze sürülmüştür. Bu millete yön vermesi beklenen münevver adayları ise Türkçe düşünüp İngilizce konuşmaya çalışan mankurtlar gibi “Türk kültür ve harsı” ile düşünüp Batı değerleri ile kendini ifade etmeye çalışan mankurtlara dönüşmüştür. (Batı kaynaklı bu tür tuzaklara düşenler her kesimde mevcuttur. Mesela vatan ve milleti düşünüyorum diyen ve gerçekten de böyle düşündüğünü sanan bir idareci eğer batı kaynaklı “Hoşgörü” fitnesinin zehirini almışsa, bilerek bilmeyerek ihanet boyutuna varan imzalar atar da ruhu bile duymaz.)

Emperyal niyeti olan Batı ülkeleri söylemlerinde evrensel değerler ile ortaya çıkıp “demokrasi” gibi kavramlarla garip milletleri avlamaya çalışırken, ülke yönetiminde bir o kadar da milliyetçidirler. Söylemde evrensel icraatta milliyetçi hareket ederler. Biz ise tam tersi hareket ediyoruz. Hatta söylemlerimiz kendi iç bütünlüğümüzün çimentosunu yok sayma noktasına varıyor.

Bu halimizle değil küresel, bölgesel bir güç olmamız bile çok zordur.


  Önceki Sonraki