Hakikat Yayıncılık - Muhterem Ömer Öngüt’ün Eserleri | Hakikat Dergisi | Hakikat Medya | Hakikat Kırtasiye
Arama Yap
NE İDİK, NE OLDUK! - Osmanlı İmparatorluğu -1- - Ömer Öngüt
Osmanlı İmparatorluğu -1-
NE İDİK, NE OLDUK!
Dizi Yazı - Ne İdik, Ne Olduk
1 Haziran 2004

 

NE İDİK, NE OLDUK!

OSMANLI İMPARATORLUĞU
(1299-1924)

 

Ondördüncü asrın başında kurulan Osmanlı Devleti, dünya tarihinde eşi ve emsâli görülmemiş bir yapıya sâhipti. Asr-ı saâdet ve Hulefâ-i raşidin devirlerinden sonra hak ve adâlette çok dikkatli, İslâm ve ehl-i sünneti yaşamaya çok riâyetli idi.

Dünya tarih sahnesinde yüzyıllar boyunca hüküm sürüp, müstesnâ yeri olan Osmanlı İmparatorluğu; Avrupa, Asya ve Afrika’da İslâm dininin yayılması için büyük bir aşk ve şevkle mücâdele ve mücâhede etmiş, kuruluşundan yıkılışına kadar İslâmiyet’in bayraktarlığını yapmıştır. Zâten bu İmparatorluğun bu kadar muazzam ve muhteşem oluşu, hizmet ettiği gâyenin ilâhî oluşundan kaynaklanmaktadır. Allah-u Teâlâ, Osmanlılar’dan İslâm’ı âli kılma niyetlerini muhafaza ettikleri sürece maddî ve mânevî desteğini eksik etmemiştir. Başlangıçta bir beylik iken çok kısa zamanda imparatorluğa dönüşen Osmanlılar, gerek zamânının gerekse günümüzün târihçi ve ilim adamlarının dikkat ve hayranlığını celbetmiştir.

Osmanlı Beyliği daha kuruluşundan itibâren adlî, askerî, mâlî; kısaca bir bütün olarak devlet teşkilâtına büyük önem vermiştir. Devlet çarkının muntazam işlemesi Osmanlılar’ın muvaffakiyetinin sebeplerini hazırladı. Fakat bu zâhirî sebepler cihan imparatorluğu olan Osmanlılar’ın muhteşem yükselişinin ana sebebi değildi. Osmanlılar kendilerine rehber olarak yalnız Kur’ân-ı kerim ve Sünnet-i seniyye’yi almışlardı. Kur’an ve Sünnet düsturlarını ve emirlerini yerine getirmeyi toplum ve devlet olarak niyet ve hedef edinen bu âli insanların başarısının gerçek sebebi işte budur.

Bu uğurda yaşadıklarından dolayı onlar için yaşam da, ölüm de birdi. Onlar İslâm’dan uzak ve şerefsizce yaşamaktansa ölümü tercih ediyorlardı. Madde, makam, mevki ve nam uğruna yaşamadıkları, Allah rızâsını amaç edindikleri için, Allah-u Teâlâ’nın desteğini de devamlı beraberlerinde buluyorlardı.

Bunun yanında Osmanlılar, her zaman evliyâullah hazerâtının ve hakiki ilim adamlarının duâ ve himmetlerini almaya özen göstermişlerdir. Şeyh Edebâlî’den başlayan bu silsile Akşemseddin -kuddise sırruh- Hazretleri ile doruğa çıkmış, Aziz Mahmud Hüdâî -kuddise sırruh- Hazretleri, Yahyâ Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri ile devâm etmiştir. Allah-u Teâlâ’nın sevgili veli kulları olan bu zâtlar hürmetine, bir çok belâ Osmanlı İmparatorluğu üzerinden kaldırılmış ve pek çok zafer ihsân edilmiştir. Bunlar Osmanlı Devleti’nin bir nevi mânevî pâdişahlarıdır.

Müesseselerini, cemiyetin çeşitli ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekilde kuran Osmanlılar; ilim, sanat, imâr ve ictimaî yardım faaliyetlerine önem vermişlerdir. Vakıflar, cami, medrese, kütüphâne, han, hamam, kervansaray, çeşme, sebil, köprü, yol, sağlık, şifâhâne, aşhâne yapmışlar; ırk ve din gözetmeksizin her muhtaca yardımda bulunmak suretiyle medeniyetin en üstün seviyesine çıkmışlardır.

Osmanlılar’ın İslâm dininden feyz alıp kemâlleşen şahsi ve devlet ahlâkı fethettikleri yerlerde yaşayan gayr-i müslim halkın şaşkınlık ve hayranlığını celbetmiştir. Kendi dindaşlarının yönetiminde bulamadıkları huzur ve sükûnu Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti altında yakalamışlardır. İslâm’ın bahşettiği adâlet, eşitlik, cesâret, hayırseverlik, merhamet, doğruluk ve dürüstlük prensipleriyle, yüzyıllarca cihâna İslâm nûrunu yaymışlardır.

 

Osman Gazi:

Selçuklu Devleti’nin parçalanmasından sonra millîbirlik yok olmuş, birbirini yemeye çalışmakla meşgul olan kırk beyliğe ayrılmıştı.

Anadolu Selçukluları’nın dağılmasından sonra kurulan Osmanlı Beyliği’nin başında bulunan Ertuğrul Gâzî, Rum şehir ve kasabalarına akınlar edip uç beyliğini büyütmeye çalıştı. Söğüt ve Domaniç’i kendine merkez yapan Ertuğrul Gâzî, Karacahisar’ı Rumlar’dan aldı. 90 yaşlarında vefat ettiğinde yerine oğlu Osman Gâzî geçti.

Osman Gâzî 1281 yılında babası Ertuğrul Gâzî’den 4.800 kilometrekare kadar devraldığı toprak mirasını, 16.000 kilometrekareye çıkartarak 1324 yılında Orhan Gâzî’ye devretti. Kırk üç yıl devleti idare etti.

Zamanın velilerinden Şeyh Edebâlî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin evinde misafir olduğu bir gece gördüğü rüya üzerine, Edebâlî -kuddise sırruh- Hazretleri Osman Gâzî’nin ve Osmanlılar’ın istikbali hakkında mühim tebşiratta bulunmuştu. Gerçekten de rüyada müjdelendiği üzere Allah-u Teâlâ Osmanlılar’a cihanşümul bir devlet bahşetti.

Osman Gâzî zamanın büyük velisi Şeyh Edebâlî -kuddise sırruh- Hazretleri’ni ziyarete gelmiş, o gece kendisine misafir olmuştu.

Şeyh Edebâli -kuddise sırruh- Hazretleri’nde geçirdiği ilk gece odasının duvarında asılı bulunan Kur’an-ı kerim’e hürmet ve edebinden uzanıp yatamamış, sabaha kadar uyuyamamıştı.

Hazret-i Kur’an’a bu kadar gönülden bağlı, gönlü iman dolu bir insan olan Osman Gâzî’nin gördüğü rüya çok mühimdir.

Mânâsı şöyledir:

Osman Gâzî’nin göbeğinden bir su çıkar. Bu su gitgide çoğalarak geçit vermez bir nehir olur. Bu nehrin kenarında bir ulu çınar belirir. Öyle bir çınar ki; dalı budağı her tarafa yayılmış, çınarın tepesi göklere doğru gözün göremeyeceği kadar yükselmiştir. Sonra bu çınarın altındaki gölgelikte her renk ve cinsten insanlar toplanmış, neşe içinde gülüşüp oynaşıyorlar.

Bu arada karşıdan Şeyh Edebâlî -kuddise sırruh- Hazretleri tebessüm ederek yanına gelmektedir. Tam yaklaştığı sırada Şeyh Edebâlî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin göğsünden göz kamaştıran parıl parıl parlayan bir ayın çıkıp kendi göğsüne girdiğini görüyor.

Şeyh Edebâli Hazretleri’ne rüyası arzedildiğinde, mübarek zâtın tabiri çok mühimdir:

“Göbeğinden çıkan su senin soyundur. Yüzyıllarca çoğalarak devam edecek. Ulu çınar ağacı kuracağın kudretli bir devletle tabir olunur. Öyle bir devlet ki, bu devlet cihana hükmedecek, kıyâmet alâmetleri ortaya çıkmadıkça yıkılmayacaktır. Birçok millet o devlette mesut ve bahtiyar olarak huzur ve adalet içinde yaşayacaklar.”

Osman Gâzî son derece dinine bağlı, adaletli, Allah yolunda cihaddan bir an bile geri durmayan bir mücahid idi.

Başta Selçuklular’a bağlı bir uç beyi görevini yapan Osman Gâzî, Bizans ile mücadeleye girerek, İznik ile Bilecik arasındaki Yenişehir kasabasını kurdu. Asıl hedef olarak Bursa’yı almayı amaçlıyordu. Ancak 67 yaşında Söğüt’te vefat etti. Geçici olarak Söğüt’e gömüldü, daha sonra Bursa İslâm topraklarına geçince kabri nakledildi ve türbesi yapıldı. 43 yıl beylik görevi yaptı.

Osman Gâzî oğlu Orhan Gâzî’ye şöyle vasiyette bulunmuştu:

“Allah’ın buyruğundan gayrı iş işlemeyesin. Bilmediğini şeriat ulemâsından sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın. Sana itaat edenleri hoş tutasın. Askerine in’am ve ihsanı eksik etmeyesin ki, ihsanın kulcağızadır. Zâlim olma! Âlemi adaletle şenlendir. Cihadı terk etmeyerek beni şâd et. Ulemâya riâyet eyle ki, şeriat işleri nizam bulsun. Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbal ve hilm göster. Askerine ve malına gurur getirip şeriat ehlinden uzaklaşma!

Bizim maksadımız kuru bir kavga ve cihangirlik davası değildir. Yolumuz Allah yoludur. Maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır.”

Onun zamanında, kuzeyde Sakarya nehrinin ağzına, Karadeniz’in kıyılarına, batıda Marmara Denizi’ne kadar ulaşılmış, İznik alınmış, Bursa abluka ile çevrilmiş idi. Eskişehir ve Bilecik Osmanoğulları’nın toprakları olarak fethedilmişti. Kütahya, İnegöl, Domaniç, Mudanya, Hendek, Akyazı ve Geyve Osmanoğulları’nın kurduğu devletin ilk topraklarını oluşturuyordu.

 

Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin,
Osmanlı Devleti’nin Kuruluşundan Bir Asır Önce Verdiği Büyük Müjde:

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan elli dokuz yıl önce, 1240 mîlâdî yılında Şam’da vefât etmiş olan Şeyhü’l-ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri; kuruluşundan yaklaşık bir asır önce, Osmanlı Devleti hakkında "Şeceretü’n-Nu’mâniyye fî Devleti’l-Osmâniyye" adında muhteşem bir eser te’lif etmiş; devletin kuruluşundan yıkılışına kadar meydana gelecek olan pek çok hâdiseyi, ortaya koyduğu işâretlerle önceden haber vermişti.

Şeyhü’l-ekber -kuddise sırruh- Hazretleri, sahâbeden sonra devletlerin en sâlihi olacağını haber verdiği bu devletin yıkılışı hakkında eserde iki büyük alâmetten sözediyordu ki, bu iki büyük alâmet; Hâtemü’l-evliyâ’nın ve kıyâmet alâmetlerinin zuhûr etmesiydi.

Nitekim Hazret, yazdığı Arapça beyitte bu husûsa işâret ederek;

"Osmanlı devleti, sahâbeden çok uzakta bulunmasına rağmen, devletlerin en sâlihi olacaktır.

Hatm ve kıyâmet alâmetleri zuhûr edinceye kadar (bu) devlet yıkılmayacaktır!.." buyurmuştu.

Pâdişahlığı Osmanlı devleti’nin yıkılış dönemine rastlayan Sultan İkinci Abdülhamîd Hân, Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin bu beyitini çok beğenmiş; güzel bir hatla istif ettirmiş ve Yıldız Sarayı'nın duvarına asılmasını emretmiştir.

 

Şeyh Edebâlî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin
Osman Gâzî’ye Vasiyeti:

1206-1326 yılları arasında yaşayan ve Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda mühim bir rol oynayan Şeyh Edebâlî -kuddise sırruh- Hazretleri, bey olduğu gün Osman Gâzî’ye şöyle bir vasiyette bulunmuştu:

"Ey Oğul!.. Bey’sin.. Bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana… Güceniklik bize, gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana… Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar bizde, adâlet sende… Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlamak sana… Ey oğul! Bundan sonra üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana…

Ey oğul!... Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı… Allah Teâlâ yardımcın olsun, beyliğin mübârek kılsın; Hakk yoluna yararlı etsin! Işığını parıldatsın, uzaklara iletsin! Yükünü taşıyabilecek güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve gönül versin…

Oğul!... Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelâmlısın… Amma bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen, sabah rüzgârında savrulur gidersin… Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlûb eder. Bunun için dâimâ sabırlı, sebâtkâr ve irâdene sâhib olasın! Zîrâ sabır çok mühimdir; bey olan sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz; ham armut yenmez, yense bile bağırda kalır. Bilgisiz kılıç da ham armut gibidir.

Oğul!.. İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya senin gözlerinin gördüğü kadar büyük değildir. Bütün fethedilmemiş güzellikler, bilinmeyen şeyler; ancak senin fazîlet ve adâletinle günyüzüne çıkacaktır!

Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle berâberdir. Her dâim açık sözlü ol; her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin, deme! Sevildiğin yere sık sık gidip gelme ki, muhabbet ve îtibârın zedelenmesin…

Şu üç kişiye; yâni câhiller arasında âlime, zenginken fakir düşene ve hatırlı iken itibârını yitirene acı… Unutma ki yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir. Haklı olduğun mücâdeleden sakın korkma! Bilmiş ol ki; atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler!"

Şeyh Edebâlî Kabr-i Şerifi


  Önceki Sonraki