“Size açık olarak söyleyelim: Allah-u Teâlâ bana Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ini nur olarak gösteriyor, ben onu nur olarak görüyorum. Benim yazacağım yazı nurdan bahsetmeli.
Allah-u Teâlâ onun hakkında Âyet-i kerime’sinde ‘Aziz’ buyuruyor. O Aziz’e benim kafam, aklım, dilim yetmiyor. Aziz kelimesini ben hayatımda çözemedim, çözmeme de imkân yok. Ben ondan asıl bahsedecek de değilim. Ben ondan bahsederken ona karşı âcizliğimi izhar etmekle zannımı, bildiğimi meydana dökeceğim. Yoksa onu anlamam ve anlatmam katiyyen imkânsız. Aklımın ve ilmimin tamamen dışındadır. Çünkü onu yaratan onu nurundan yarattı, nur buyurdu. Ben ondan bahsedecek değilim. Âciz aklımın erdiği gözümün gördüğü kadarından bahsedeceğim amma, yalnız nurdan bahsedeceğim. Onun bir nur olduğunu anlamak ve anlatmak istiyorum. Allah-u Teâlâ’nın bana gösterdiği kadar ben onu nur olarak görüyorum. O bir beşer olarak görünür, fakat özü nur olarak görünür. Onun için vallahi onu kaleme almaya muktedir değilim, âcizliğimi peşin olarak itiraf ediyorum. Aziz’i bir defacık çözemedim, çözmeye çalışmadım. Ne aklım yeter ne ilmim yeter.
Allah-u Teâlâ ile onun arasındaki gizli bir iştir. Allah-u Teâlâ bu işin o kadar derinine vardırmıştır ki, Zât-ı akdes’i ile onun arasında zerre kadar hiçbir şey olmadığını görecek kadar vukufiyetim var. Fakat onun hakkında bilgim yok. Hiçbir bilgim ona erişemez.”
(4 Nisan 1987)