Dinleri Süleymancılık

İmanları Para

Has Huyları Gasp

Meslekleri de Dilencilik Olan

SÜLEYMANCILARIN İÇYÜZÜ

 

Süleymancıları Allah-u Teâlâ’nın dinden çıkardığını, İslâm dini ile hiçbir ilgileri olmadığını Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle ispat ediyorum:

Allah-u Teâlâ En’am Sûre-i şerif’inin 159. Âyet-i kerime’sinde onları kulluğuna kabul etmediğini, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e haber veriyor:

“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.”

Yani “Ben onlardan ilgimi kestim, sen de kes!” Bunu kat’i olarak bildiriyor.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de Hadis-i şerif’lerinde:

“Ayrılık yapan bizden değildir.” buyuruyorlar. (Münâvi)

Allah-u Teâlâ kulluğundan, Resulullah Aleyhisselâm da ümmetliğinden çıkarmış oldu.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.

Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.

Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak!

Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.” (Mü’minun: 52-56)

Allah-u Teâlâ’nın çizdiği hudutları çiğneyerek dinden çıkan bu bölücülerin durumlarını şimdi izah ediyoruz:

“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.” (Müminun: 52)

Allah-u Teâlâ burada bir hudut çevirdi.

Âyet-i kerime’sinde buyuruyor:

“Allah’a tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rükû ve secde edenler, iyiliği teşvik edip kötülükten vazgeçirmeye çalışanlar ve Allah’ın sınırlarını koruyanlar. İşte bu müminleri müjdele.” (Tevbe: 112)

Bunlar bu emr-i ilâhiye itaat etmediler ve bu hududu muhafaza etmediler. Yetmişüç fırkadan yetmişikisi huduttan çıktılar. Nasıl çıktılar? “Ben de varım! Ben de varım! Ben de varım!” demekle bu ilâhi huduttan çıkmış oldular.

Her biri birer isim yaptı. Kendi zan kitabına ve kendi dinine göre tâbi oldu. Allah-u Teâlâ’nın emrine uymadığından ve ters düştüğünden dinden çıktılar.

“Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.” (Müminun: 53)

Bu Âyet-i kerime’lere dikkat edin. Bunlar İslâm’dan çıktıktan sonra kendi dinlerine ve kendi kitaplarına göre hüküm veriyorlar. Böylece dinden çıkıyorlar ve bundan pek memnundurlar, aralarında bununla seviniyorlar.

“Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak!” (Müminun: 54)

Allah-u Teâlâ burada bunların sapıklığa düştüklerini açık açık beyan buyururken, siz bunları nasıl olur da İslâm olarak kabul ediyorsunuz?

“Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.” (Müminun: 55-56)

Allah-u Teâlâ’nın haklarında verdiği hüküm bu. Ne onlar bu işin farkında, ne de sizler!..

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Ümmetim benden sonra yetmişüç fırkaya ayrılacak, bir fırka müstesnâ diğerleri hep ateştedir.

– Onlar kimlerdir ya Resulellah?

Benim ve ashabımın yolunda olanlardır.” (Ebû Davud)

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Müminler kardeştirler.” buyuruyor. (Hucurat: 10)

Fakat bunlar bu Âyet-i kerime’ye ters düşmüşlerdir. Hem dinimizi hem de vatanımızı parçalıyorlar.

Âyet-i kerime’de:

“İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşınız, kötülük ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayınız.” buyuruluyor. (Mâide: 2)

Bu Âyet-i kerime’yi suret-i katiyede kabul etmemişlerdir. Kendi arzularına göre bir yol tutmuşlardır. Emr-i ilâhi bu. Onlar ise bu emr-i ilâhî’yi hiç dinlemediler. Dini ve vatanı böylece parçalıyorlar.

Âyet-i kerime’de:

“Dine bağlı kalın ve dinde ayrılığa düşmeyin.” buyuruluyor. (Şûrâ: 13)

Bakınız bu emr-i ilâhî’ye de nasıl ters düşmüşlerdir. Dinden kopmuşlar, kendilerine göre birer din seçmişlerdir. İslâm gibi görünüyorlar, fakat fâsıklığa devam ediyorlar.

İşte Âyet-i kerime’lere dikkat ediniz:

“Hepiniz topluca, sımsıkı Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın.” (Âl-i İmran: 103)

Bu Âyet-i kerime’de böyle emredildiği halde, bu Âyet-i kerime’yi de inkâr ettiler. Böylece ayrıldılar. Bu Âyet-i kerime’ler, bunların hep din-i İslâm’dan ayrıldıklarına delil olan Âyet-i kerime’lerdir.

“Aralarında çıkan gruplar birbirleriyle ayrılığa düştüler. Acıklı bir günün azabı karşısında vay o zulmedenlerin hâline!” (Zuhruf: 65)

Âyet-i kerime’si ile, işte Allah-u Teâlâ bunları nasıl acıklı bir azaba müstehak edeceğini ve acıklı bir azapla karşılaştıracağını açıkça beyan buyuruyor. Fakat bunların ilâhî hüküm karşısında kılları kıpırdamıyor. Çünkü ruhları ölmüş.

“Onlar kendilerine ilim geldikten sonra birbirlerini çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler.

Eğer belirli bir süre için Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında hemen hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu.” (Şûrâ: 14)

“İnsanlar ilk önce bir tek ümmet idiler. Sonradan ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden ezelde bir takdir geçmemiş olsaydı, ihtilafa düştükleri şeyler hakkında hüküm çoktan verilmiş olurdu.” (Yunus: 19)

Bu Âyet-i kerime’lerde de Allah-u Teâlâ onlar hakkında ne kadar gadaba geldiğini, ezelden onlara tanınmış bir sürenin dolmasını murad ettiğinden, hemen helâk etmediğini ve fakat bunları er-geç helâk edeceğini beyan buyuruyor.

Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Allah ve Resulü’ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ile zaafa düşersiniz ve kuvvetiniz elden gider.” buyuruluyor. (Enfâl: 46)

Bunlar hem dinimizi hem vatanımızı parçalıyorlar, dış düşmandan daha büyük tahribatı yaptılar. Din-i mübini bölmekle, vatanımızı parçalamakla da en büyük düşmanlığı yapmış oldular. Bu yüzden dinimizi olduğu gibi vatanımızı dahi büyük tehlikeye düşürüyorlar.

Bölücülerin durumları bu!..

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde:

“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın, onlar için kıyamet günü büyük bir azap vardır.” buyuruyor. (Âl-i İmran: 105)

Bu bir fırkaya emrediyor: “Sakın siz onlar gibi olmayın! Çünkü ben onlar için acıklı bir azap hazırladım.”

Şûrâ Sure-i şerif’inin 15. Âyet-i kerime’sinde ise şöyle buyuruyor:

“İşte bundan ötürü sen onları tevhide, birliğe dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Onların heveslerine uyma.

Ve de ki: Allah’ın indirdiği kitaba inandım. Aranızda adalet yapmakla emrolundum.

Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir.

Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur.

Allah hepimizi bir araya toplar. Dönüş de ancak O’nadır.”

İslâm’mış gibi görünüyorsunuz ve fakat din-i İslâm’a hainlik yapıyorsunuz. Ya bu Allah-u Teâlâ’nın Âyet-i kerime’lerine bir bir cevap vereceksiniz, veya Allah-u Teâlâ’nın hakkınızdaki verdiği hükmü kabul edeceksiniz.

Bunun çıkış yolu: Ya tevbe edip İslâm’ı kabul edeceksiniz, veya küfre rızâ göstereceksiniz ve küfrünüzü ilân edeceksiniz.

•

Hazret-i Allah ve Resulü’nün emirlerini unutan, dinlerini ilân eden, imansız, cep cihadcı imamlara tutunan din kardeşlerime Hazret-i Allah’ın emir ve yasaklarını hatırlatmaya gayret ediyorum.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Ümmetimden yalancılar, deccaller vücuda gelir.” buyuruyorlar. (Münâvi)

Bu iki sınıftan maksat, zahirde insanları irşad ve ıslah etmek sıfatıyla görünüp, hakikatte Hazret-i Allah’ın emirlerine uymaktan alıkoyanlardır.

Bize Hakk’tan bir nur gelmiştir. Bu nur bize kardeşliği, tesanüdü emreder.

Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime’lerinde:

“Mü’minler kardeştirler.” (Hucurat: 10)

“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. Onlar için kıyamet günü büyük bir azap vardır.”(Âl-i İmran: 105)

“Hepiniz topluca sımsıkı Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın.” (Âl-i İmran: 103)

“Allah ve Resulü’ne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ile zaafa düşersiniz ve kuvvetiniz elden gider.” buyuruyor. (Enfâl: 46)

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Allah’ın öyle kulları vardır ki, ne peygamber ne de şehid olmadıkları halde, peygamberler ve şehidler o kimselerin Allah katındaki derecelerinin yüceliğine gıpta edecekler.

Bunlar, aralarında ne akrabalık ne de mal menfaatı olmadığı halde, birbirlerini sırf Allah rızâsı için seven kimselerdir.

Allah’a yemin ederim ki, bunların yüzleri nur saçacak, bütün vücudları da nur içinde olacak. Herkes korktuğu zaman onlar korku yüzü görmeyecek, herkes üzülürken onların gönlüne hüzün girmeyecek.” (Ebu Dâvud: 3527)

İslâm’dan evvel de bu bölücülük, buğz ve kin almış yürümüş idi. Vaktaki İslâm geldi. Aralarındaki bu vahşet kalktı. Emsalsiz bir kardeşlik hâkim oldu. Büyük bir ittifak husule geldi.

Çünkü; devlet ittifaktan doğar, devletsizlik ise nifaktan...

Müslümanların birbirine yaklaşmaları, birleşmeleri, aralarında bir dayanışma husule gelmesi en büyük arzumuzdur.

Âyet-i kerime’de:

“Siz beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız.” buyuruluyor. (Âl-i İmran: 110)

Eğer dikkatle bakarsanız, solcular hakkında hiç bahsetmiyoruz. Neden? Onların cephesi var, söylüyor... “Ben solcuyum!..”

Allah-u Teâlâ insanları üç kısma ayırmıştır. Sağcı, solcu, öncü:

“Siz de (kıyamette) üç sınıf olmuşsunuzdur. Sağcılara gelince, o sağcılar ne (mutlu)durlar. Solculara gelince, o solcular ne (bedbaht)dırlar.

Hayır yarışlarında tâ öne geçip kazananlara gelince, onlar orada öncüdürler.” (Vâkıa: 7-8-9-10)

Aleviler de böyledir. Onlar da Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-i tanımazlar, iman etmezler. “La ilahe İllallah. Aliyyül Veliyullah” derler.

Bunlar iman etmiş değildir. Zîra imanın şartı Kelime-i şehâdet’tir: “La ilahe İllallah. Muhammedürresulullah.” Ve hiçbir iş ve icraatları zaten İslâm’a uymaz.

Bunların cepheleri var. İslâm’a karşı olduklarını açık açık görüyorsunuz.

•

Bunlar ise görünüşte İslâm’ın ön safında gibi görünür. Ve fakat İslâm dinini ve vatanını paramparça ettiklerinden ötürü Allah-u Teâlâ bunları dininden çıkarıp atmıştır. Nasıl ki isyan eden bir evladı babası nüfustan sildiği gibi.

“İlâhi Görüş Birliğine Davet” isimli kitabımızda onbir Âyet-i kerime var. Onlar dinlerini açık ilân etmişlerdir.

Allah-u Teâlâ’nın dinden çıkardığına dair;

Âyet-i kerime’lerinde buyuruyor ki:

“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am: 159)

“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.

Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.

Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak.

Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.” (Mü’minun: 52-56)

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Ayrılık yapan bizden değildir.” buyurmuştur. (Münâvi)

•

Dinlerini ilân ettiklerine dair:

“Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i İmran: 19)

“Hakk’a yönelerek kendini Allah’ın insanlara yaratılıştan verdiği dine ver. Zira Allah’ın yaratışında değişme yoktur. Bu, dimdik ayakta duran bir dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum: 30)

“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, onunki katiyyen kabul edilmeyecek ve o âhirette kaybedenlerden olacaktır.” (Âl-i İmran: 85)

“Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Halbuki kâfirler istemeseler de, Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saf: 8)

Allah-u Teâlâ’nın bu dört Âyet-i kerime’si ile Kelâmullah onlara cevap veriyor.

Bunlar dış düşmandan, solcusundan ve alevisinden niçin daha büyük tehlike arzeder? Dış düşmanın cephesi var. Fakat bunların cephesi yok. Müslüman gibi görünüyorlar. Tahribatları da daha büyük. Ve aslında bütün bölücüleri Allah-u Teâlâ Din-i İslâm’dan çıkarmıştır.

Bunun birkaç nümunesini size şöyle arzedelim:

Körfez savaşında Saddam imamlarına bir iğne aşıladı. Hepsi bir ağızdan Saddamcı oldular. Refah dinini unuttular, Baas dinini tuttular. Halbuki Hüseyin zâlimdi. Müslümana tecâvüz etmişti.

İslâm dini’ne göre müslümanların mazluma yardım etmeleri gerekirken bir ilâhi emri inkâr etti. Zâlime yardım etti ve zâlim oldu.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyuruyor ki:

“Eğer mü’minlerden iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa, hemen aralarını düzelterek barıştırın.

Eğer onlardan biri diğeri üzerine saldırırsa, o zaman o saldıranla Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşınız.

(Sonunda teslim olur, Allah’ın emrine) dönerse, yine adaletle aralarını düzeltin ve hep adaletle iş görün. Şüphesiz ki Allah adalet yapanları sever.” (Hucurat: 9)

Halbuki o zaman vatanımızın durumu çok nazikti. Her an harbe girme ihtimali vardı. Bunlarsa vatanımıza ihanet ettiler, Hüseyin’in tarafını tuttular.

Görülüyor ki hem Dinimize, hem vatanımıza en büyük düşmanlığı yaptılar.

Bunlar hepimizin gözü önünde değil mi?

Daha bunları nasıl oluyor da Müslüman olarak kabul edersiniz?

•

Bir diğeri Allah ve Resulü’ne harb ilân eder. Çünkü fâiz alan Allah ve Resulü’ne harb ilân etmiş olur.

Âyet-i kerime’de buyuruluyor ki:

“Yok eğer fâizi terketmezseniz, bunun Allah’a ve Peygamber’ine açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer fâiz almaktan tevbe ederseniz, ana paranız yine sizindir. Böylece ne kimseye haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.” (Bakara: 279)

Hazret-i Allah ve Resulü’ne alenen harb ilân edenlere nasıl müslüman gözüyle bakabilirsiniz?

Bu Âyet-i kerime’lere siz inanmıyor musunuz?

Bir de Almanlar tarafından satın alınan hain bölücü Cemalettin Kaplan ve oğlu, dinimize ve vatanımıza güya iyiymiş gibi görünerek en büyük darbeyi vurmak ister. Her türlü hile ve entrikalar çevirmeye çalışır.

Almanya kendi televizyonuna çıkarıp, Türk bayrağı ve Türkiye aleyhinde en büyük propagandayı yaptırıyor. Bu suretle küfrünü de ilân etmiş oluyor.

Türk bayrağı hakkında paçavra diyen bir adama, siz müslümandır diye nasıl bakabilirsiniz?

Dikkat ederseniz, işgal altındaki müslümanların tek ümidi Türkiye’dir. En çok buraya gönül bağlarlar. Ümitleri ve gönülleri bu vatandadır. Fakat müslüman gibi görünen kâfirler, gerek dinimize, gerek vatanımıza içten saldırdıkları için, dış düşmandan çok daha tehlikelidirler.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Onlar ahiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir.” buyuruyor. (Bakara: 86)

Hatta bir kardeşimiz dedi ki:

“Bütün bölücüler birleşmiş, Almanya’da kitaplarımızın yayılmamasına çalışıyorlar.”

Fakat Hazret-i Allah nûrunu dilediği şekilde yayıyor.

•

Hacı Süleyman Efendi’nin Silistre’den Türkiye’ye geldiği, dersiam olduğu ve fakat dersiamlık yapmayıp ticaretle meşgul olduğu, Medrese-i ibtidaiyye’de öğretmenlik yaptığı söylenmektedir.

Süleyman Hilmi Tunahan hakkında süleymancıların yayın organı olan Fazilet Neşriyat’ın 1974 yılına ait takviminin 16-17 Eylül tarihli yapraklarında; 1888’de Silistre’de doğduğu, babasının adının Osman olduğu, ilk ve orta tahsili Silistre’de yaptığı, bilâhare İstanbul Fatih Medresesi’ne girdiği, sonra Kadil Kuzat Medresesi’ne girip pekiyi derece ile bitirdiği, Siracüddin Hazretleri tarafından İmam-ı Rabbani’ye teslim edildiği, seyyidler sınıfının son 33. halkasını teşkil ettiği yazılıdır.

Ekrem Güler’in araştırmalarına göre ise, 1918 yılında Matbaa-i Amire’de basılan Dar-ül Hilafet-i Aliye yayınlarından olan İlmiyye Salnamesi’nde Kadil Kuzat Medresesi’ne girenlerin isimleri yazmaktadır. 1856-1916 yılı arası 1000 mezun veren bu medreseden mezun olanların içinde 160 kişinin isminin Süleyman olduğu, hiç birisinin Süleyman Hilmi olmadığı tespit edilmiştir.

Hacı Süleyman Efendi’nin Ehl-i Beyt’ten olmadığına dair imzası mevcuttur. Çünkü Ehl-i Beyt’ten olanlara maaş bağlanırdı.

Medrese-i Eimme ve’l Hutaba (Şimdiki İmam Hatip) açılınca buna karşı çıkmış ve Samsunlu Mustafa Bağışlayıcı Hoca’nın anlattığına göre, Bayındır Hacı Mustafa Efendi, Saffet Efendi, Tayfur Efendi, Ömer Nasuhi Bilmen, Celal Öktem Hocaların olduğu toplantı salonunu, “Bu hizmet benim kurslarımla yürür.” diyerek terketmiştir.

•

Zamanın Reis’ül Meşayıhı olan Muhammed Es’ad Erbilî -kuddise sırruh-dan tekke istemiş, Es’ad Efendi -kuddise sırruh- “Usulümüze aykırıdır” diyerek geri çevirmiştir.

Şeyh Hüsameddin Efendi’nin de tekke vermediği, daha sonra ise, Medine’de mücavir Şeyh Siracüddin Efendi’den icâzet aldığı söyleniyor.

Süleyman Efendi’nin talebelerinden Mustafa Emanet Hoca anlatıyor:

“Yanına gelene intisabı teklif ederdi. ‘Eğer intisab etmezseniz kıpkızıl kâfir gidersiniz.’ derdi.

Zamanın Hereke İmamıyla 1954’lerde ziyaretine gitmiştik. Süleyman Efendi İmam Efendi’ye intisabı teklif etti ve aynı sözü söyledi.

Süleymaniye Camii’nin yanında Taşteknelerde Kuduri ve Mantık okunurdu. Halil Banar’la Hafız Hasan, Süleyman Efendi’ye “Merakıl felah” kitabından bir fıkhî mesele hakkında eski Karagümrük Çarşı Camii İmamı Şevket Efendi ile eski Alay Müftüsü Mehmet Şakir Efendi’ye sual sorduklarını söylediler. Süleyman Efendi de: ‘Siz o abdestsiz ve taharetsiz kimselerden ders almaya mı gidiyorsunuz? Her kim ki bizim dergâhı terkederse yirmi senelik alacağı feyzden mahrum olur.’ dedi. Ben de: ‘Elimde muhtelif ayarda beş çeşit altın var ve bunların hepsine altın diyebilir miyiz?’ dedim ve bana kızdı. Beni dergâhtan kovdu.”

Aynı zat: “Kur’an kursları reklâmdır. Çünkü para kapılarıdır. Kur’an kursları kapansa kaynakları kapanacak.” diyor...

Bu zâtlar böyle söylemiştir.

Fakat onu tanımadığım için, onunla konuşmadığım için, onun hakkında hüsn-ü zanda bulunuyorum. Birşey söylemiyorum. Ve fakat talebelerinin bütün durumları meydanda. Her bir hareketleri ahkâma uymuyor. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde dinlerinin ayrı olduğunu beyan ediyor.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ümmetliğinden çıkardığına, Âyet-i kerime’lere inanıp iman ediyorsanız, bu bölücülerin durumlarını görün.

Halbuki Allah’ın katında din İslâm’dır:

“Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i İmran: 19)

“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, onunki katiyyen kabul edilmeyecek ve o âhirette kaybedenlerden olacaktır.” (Âl-i İmran: 85)

Hacı Süleyman Efendi kendisinden sonra bir vekil bırakmadı. Vekil bırakmadığına göre bu yol burada biter.

Kendisinden sonra bu güruhun nasıl gasp ve dilencilik yapacakları, dinde büyük bir bölücü, vatanda da büyük bir parçalayıcı olacakları bu zâta malûm olsa gerek ki yolu kesti. Eğer vekil bırakmış olsaydı, bunların bütün yaptığı kötü iş ve icraatlardan mesul olurdu, büyük bir vebal altına girerdi.

Ve fakat süleymancılar onu putlaştırdılar. Sevdiklerinden değil, onun ismini âlet ederek kurdukları dini sağlamlaştırmak için putlaştırdılar, imanları da para oldu.

Allah-u Teâlâ onları İslâm dininden çıkardı ve attı. Dinlerinin, kitaplarının, partilerinin ayrı olduğunu ilân etti. Büyük bir gadab-ı İlâhi’ye uğratacağını Kelâm-ı kadim’inde müslümanlara bildirdi.

Müminun sûresi 52-56. Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:

“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.

Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.

Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak!

Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.”

Bu Âyet-i kerime’leri incelediğiniz zaman bunların küfrünü ilân etmiş olduklarını göreceksiniz.

Biz size bunların durumlarını; üç ayrı noktadan küfürde olduklarını, kız dahi alınıp verilmeyeceğini “Hakikat ile Dalâleti Bilmemiz Lâzım” adlı eserimizde çok daha evvel beyan etmiştik. Belki kabul eder ve dönerler diye kendilerine de kitabı vermiştik.

•

Ey halk!

Âyet-i kerime’leri dikkatli bir incele de inanarak sen de kararını ver, görünüşe aldanma, kısır zannına kapılma!

Onlar ki, dinden imandan ayrılıp bir yağlı kemik için cehennemi göze almışlar.

Bütün gayeleri Din-i Mübin’i aslından çıkarıp, süleymancılık dinini İslâm dini diye kabul ettirmeye çalışmaktır.

Bu gibi bölücülerin icraatı, dinimiz ve vatanımız için büyük bir ihanettir ve nankörlüktür. Bunlar dinimizi ve vatanımızı paramparça etmeye çalıştıklarından, dış düşmandan daha da tehlikeli ve zararlıdırlar. Çünkü dış düşmanın cephesi vardır, onlara karşı gerekli tedbirler alınabilir, düşman olduğunu biliyorsun.

Bunların tahribatı ise içten içedir. Bunlar iç düşmandır. İslâmmış gibi göründüklerinden gasp ve soygunculuğu rahat yapıyorlar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde müminlere dost ve düşmanlarını ayırdetmesini muhakkak emrediyor:

“Ey inananlar! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin!” (Nisâ: 144)

Ey Müslüman!

Sana yakışan dinini ve vatanını bu sahtelerden korumaktır. Velev ki can pahasına da olsa!

Onlar nefislerini maddeye, dünyaya sattılar, cehenneme düçar oldular.

•

Ey kardeş! Sen de bu gibi küfrünü ilân edenlerle mücâdele ederek nefsini Allah-u Teâlâ’ya sat ve şu Âyet-i kerime’deki mükâfata nâil ol:

“Şüphesiz ki Allah yolunda savaşıp düşmanları öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını Allah, cennet kendilerinin olma karşılığında satın almıştır.” (Tevbe: 111)

•

Nisâ Sure-i şerif’inin 160. ve 161. Âyet-i kerime’lerini dikkatli bir incele.

Allah-u Teâlâ yahudilerin yaptıklarını bir bir beyan ediyor, akabinde de nasıl bir cezaya müstehak olduklarını haber veriyor:

“Yahudilerin;

Yaptıkları zulümlerinden,

Birçok kimseleri Allah yolundan çevirmelerinden,

Yasak edildiği halde fâizi almalarından,

Ve haksız sebeplerle insanların mallarını yemelerinden ötürü, kendilerine (daha önce) helâl kılınan temiz şeyleri onlara haram kıldık.

İçlerinden küfür üzere kalanlara elem verici bir azap hazırladık.” (Nisâ: 160-161)

Bir Âyet-i kerime’lere bak, bir de süleymancıların icraatlarına bak!

Dinde tefrika çıkarıp, bölücülük yapmakla; İslâm dini’ni bırakıp, kurdukları süleymancılık dinine sapmakla büyük bir zulüm yapmışlardır.

Kendilerine tâbi olanları süleymancı yapmakla, pansiyonlarına aldıkları talebelere süleymancılığı aşılamakla, birçok kimseleri Allah yolundan çevirmektedirler.

İslâm dini’nde fâiz ve fâizciler hakkında açık ve kesin Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’ler olduğu halde fâiz almaktadırlar ve fâizin helâl olduğunu savunmaktadırlar.

Ve dördüncü olarak da, barındırdıkları birkaç talebeyi alet ederek halkı soymakta, haksız yere insanların mallarını ellerinden almaktadırlar.

Âyet-i kerime’lerle bunları kıyasla, kararını ver!

•

Simalarına dikkat ederseniz, suretlerinin altındaki siretlerini görmüş olursunuz. Ne derece sinsi ve hain olduklarını kolayca anlarsınız.

İslâm dini’nden ayrılarak süleymancılık dinini kurdular. İslâm dini’ni tahrif etmeye ve bu sahte dini yerleştirmeye çalıştılar.

Bunlara karşı savaş açtığımız için, bu sahte dini çökertmeye gayret ediyoruz.

İcraatlarına dikkat edin, hiç çalışmadıkları halde nasıl israf içinde yaşıyorlar.

Hangi parti iktidara gelirse ona sırtını dayıyorlar. Yaptıkları gasplardan ötürü, herhangi bir durumda sıkıştıkları zaman, hemen dayılarına müracaat ediyorlar, takibat olduğu yerde kalıyor.

•

Kendilerine göre imam seçtiler. İmamları da onlara imansızlığı seçerek, süleymancılık dinini telkin etti.

Onlar imam değil birer deccaldir.

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Ümmetimden yalancılar, deccaller vücuda gelir.” buyuruyorlar. (Münâvi)

Bu deccaller onlara her türlü çıkara başvurmalarını telkin etti.

Birkaç çocuk âlet ederek, güyâ İslâm dini’ni öğretiyorlarmış gibi göstererek onlara süleymancılık dinini aşılıyorlar. Bu perdenin altında her türlü soygunu ve dilenciliği yapıyorlar. Hem talebelere yardım adı altında, onları âlet ederek zekât, öşür, fitre, kurban derisi... topluyorlar, hem de ayrıca talebelerden para alıyorlar. Halk da hâlâ onları müslüman zannediyor.

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:

“Müslümanların işine harcanmak üzere ayrılan maldan birçok haksız harcamalar yapan kimseler için kıyamet gününde cehennem vardır.” (Buharî. Tecrid-i sarih: 1294)

Diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyururlar:

“Âhir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki, bunlar dinlerini dünyalığa alet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler. Dilleri şekerden bile tatlıdır, amma kalpleri kurt gönlü gibidir.

Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ (bu gibi kimseler için) şöyle buyurur:

‘Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar, yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için, onlara öyle ağır bir musibet vereceğim ki, aralarında bulunan yumuşak başlılar şaşakalacaklardır.’” (Tirmizî)

Buna da âmil olan, İslâm maskesi altında Din-i Mübin’e yaptıkları büyük tahribattır.

•

Yaptıkları gasp ve soygunların cüz’i bir kısmını size arzedelim:

Bornova Kur’an kursu binalarının süleymancılar tarafından gasbedilme hadisesi:

1970’li yıllarda Bornova’lı müslümanlar bir dernek kurarak tam teşekküllü, yatılı bir Kur’an kursu inşa ettiler.

Bilâhare hayırsever bir müslüman Bornova’nın merkezinde iki dönüme yakın arsasını “Kur’an kursu talebelerinin barınması için üstüne bina yapmak” üzere bağışta bulundu. Yine hayırsever vatandaşların yardımıyla bu arsanın üzerine üçer katlı iki büyük bina yapıldı. Talebeler bu binalara yerleştirilerek rahatça öğrenim görmeleri sağlandı.

Diğer taraftan süleymancılar bu binaları ele geçirmek için plânlar yaptılar. Kendilerinden olan kişileri derneğe üye kaydettirdiler. Bir de kendilerinden olan bir öğretmeni de resmi kanaldan Kur’an kursuna tayin ettirmeyi başardılar. Sinsice heyete giriyorlar. Heyette çoğunluğu elde ettiklerinde hemen orasını benimsiyorlar ve rahatça gasbediyorlar.

Bir yıl sonra yapılan dernek seçiminde çoğunluğu sağlayarak derneğin yönetimini ele geçirdiler.

Bu arada kendilerine ait Kur’an kursunu Bornova’ya naklettiler. Bir taraftan da binaların tapularını kendi adamlarının üzerine geçirmek için teşebbüse geçtiler. Tapu dairesinde bazı kişileri elde ederek, sahte belgelerle binaların ve arsanın tapularını resmen kendi adamlarının üzerine geçirdiler, binalara sahip oldular.

Bu oyunlardan haberi olmayan diğer dernek üyeleri ise Kur’an kursunun resmî bir hüviyet kazanması için Bornova Müftülüğü’ne devretmek istediler. Çünkü 1980’den itibaren yatılı Kur’an kurslarının yönetimi ve denetimi müftülüklerce yapılmaya başlanmıştı.

Bu defa, süleymancı olan yeni idareciler binaların kendilerine ait olduğunu, kimsenin buraya karışamaya-cağını ileri sürerek binaları derhal boşaltmalarını müftülüğe bildirdiler. Bunun üzerine müftülük ve diğer dernek üyeleri mahkemeye başvurarak davâ açtılar.

Süleymancılar kendilerini haklı çıkartmak için bazı nüfuzlu kişileri devreye koydular, mahkemede ellerindeki tapuların kendilerine ait olduğunu ispat ederek davayı kazandılar. Mahkeme de binaların onlara ait olduğunu ve tahliyesinin gerektiğini müftülüğe tebliğ etti. Bunu fırsat bilen süleymancılar, yağmurlu ve fırtınalı bir günde binalarda ne kadar resmi Kur’an kursu talebesi varsa eşyaları ile birlikte dışarı attılar. Hatta zâtî eşyalarını ve talebelere ait Kur’an-ı kerim’leri pencerelerden dışarı attıklarına bütün mahalle sakinleri şahittir.

Müftülük derhal polis getirip tahliyeyi durdurmak istediyse de ellerinde mahkeme kararı olduğu için, gelen polisler hiçbir icraat yapamadan geri döndüler.

Bu acıklı manzara karşısında o zamanki Bornova müftüsü ve diğer halk gayr-i ihtiyarî ağladılar. Herkesin tüyleri ürperdi. Atılan eşyaları toplayıp zavallı kurs talebelerini geçici olarak başka bir binanın bodrum katına yerleştirdiler.

Süleymancılar ise gasbettikleri o binaları yurt binası yaptılar. Hâlen o binaları kendi arzuları doğrultusunda pansiyon olarak keyfi kullanıyorlar. Bu ise halkın yaptığı Kur’an kursu idi ve burada kendilerinden olmayanları içeriye sokmuyorlar.

Hatta o binaların ön kısmı mahalleye ait cami idi, mahalle sakinleri orada talebelerle birlikte namaz kılarlardı. Minaresi şimdi bile durmaktadır. O cami olan kısmı bile zaptettiler, kimseyi almıyorlar.

Halkın yaptırdığı binaları -kendilerinin hiçbir katkıları olmadığı halde- gasp suretiyle üzerlerine geçirdiler.

Şu yaptıkları hareketin ahkâm-ı ilâhi’ye uyan hangi tarafı var? Bir tarafta emanete hıyanet var, bir tarafta gasp var. Asıl mühim olan İslâm kültür mevzuatını iptal ettirip, camiyi ve talebeleri boşaltmak, camiye cemaati almamak, camiden talebeleri atmak.

Bunu bir kâfir yapmaz. Fakat bunlar kendi dinleri olan süleymancılığa göre yaptılar.

•

Adapazarı Büyük Söğütlü Kur’an kursunu süleymancılar nasıl ele geçirdiler?

Söğütlü halkından olan ve dernek yönetiminde çalışan üç kişiyi maddi menfaatlarla önce kendilerine meylettirip elde ettiler. Sonra bu kişiler aracılığı ile kendilerinden olan adamları derneğe üye yaptılar. Çoğunluğu sağlayınca da Söğütlü halkından olan üyeleri âidatlarını ödemediler diye üyelikden sildiler.

Daha sonra kongre yaptılar. Köy halkından olup, Kur’an kursu için canla başla çalışan kişileri “Sizin üyeliğiniz silindi” diye kongreye almadılar. Kendi kaydettikleri üyelerle seçim yaparak hem yönetimi hem kursu ele geçirdiler, daha sonra da kurs binasının tapusunu üzerlerine aldılar.

•

Size numune için birkaç yer veriyoruz. Fakat dikkat edin, araştırın. Her memlekette süleymancılık dinini kurdukları yerde bu gasp mevcuttur. Araştırın bulacaksınız.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Şerler ve fesadlar olacak. Kim birlik içinde olan bu ümmetin içinde tefrika çıkarmak isterse, kim olursa olsun kılıçla boynunu uçurun.” (Müslim)

“Ümmetim için saptırıcı imamlardan korkarım.” (Müslim) buyuruyorlar.

•

Almanya’dan bir mektup:

“Biz burada 1977 yılına kadar senelerdir ne cuma namazı kılabiliyorduk, ne de ezan sesi işitebiliyorduk. Çünkü yerimiz yoktu. Nihayet 8-10 arkadaş bir araya gelerek Friedrichshafen ve civarında yaşayan müslümanlar için bir cami açmayı plânladık. Bir tüzük hazırlayarak resmi makamlara başvurduk. İsteğimiz kısa zamanda kabul edildi.

Hemen kiralık bir yer bulduk. Gece gündüz çalışarak camiyi faaliyete geçirdik. Çalışmalarımız hızla ilerliyordu. İki ay gibi kısa bir zamanda altıyüz kadar üyemiz oldu. Civardaki Türkler akın akın camiye gelmeye başladılar. Camimize iki de minibüs aldık. Uzakta bulunan müslüman ailelerinin çocuklarını Kuran-ı kerim öğrenmeleri için toplayıp camiye getiriyorduk. İşçiler arasında hafız olan arkadaşlar cumartesi ve pazar günleri gönüllü olarak çocuk okutuyorlardı. Bu mutluluk, bu birlik ve beraberlik altı ay sürdü. Yapılan bir hata yüzünden cami elimizden çıktı.

Şöyle ki:

Sonradan süleymancı olduğunu öğrendiğimiz kişiler gelerek Köln’de bir İslâm Kültür Merkezi kurulduğunu, camiyi bu merkeze bağlarsak Türkiye’deki Kuran kursları gibi bu merkezin her şeyi idare edeceğini söylediler. Biz de buna inandık, tekrar kendi hazırladığımız tüzüğü merkeze gönderdik. Böylece camimiz bu merkeze bağlanmış oldu.

Yalnız iş bizim bildiğimiz gibi çıkmadı. Köln’den camimize hoca yolladılar. Bizleri ve caminin yapılmasında emeği geçen arkadaşların hepsini yavaş yavaş uzaklaştırdılar, süleymancı adı altında kendi adamlarını yerleştirdiler.

Arkadaşlarımız yapılan faaliyetler hakkında bu hocalara hesap sormaya gittiklerinde “Bize hesap soramazsınız, burası İslâm Kültür Merkezi’dir, burada Kuran okunmaktadır.” diye cevap veriyorlardı. Bir ara caminin kapısına “Üye olmayan camiye giremez” diye yazı yazmışlardı. Cami için aldığımız iki minibüsü de sattılar, kimse hesap soramadı.

Çeşitli zamanlarda vermiş oldukları vaazlarda “Kestiğiniz kurbanların derilerini bize vermezseniz kurbanınız kabul olmaz.” diyorlar. “Süleymancılar yüzde ikiyüz daha iyi müslümandırlar.” diyorlar. “Memlekete yatırım yapıyorsunuz, ellibin mark kredi çekiyorsunuz, bir onbin mark kredi çekip de bize verseniz!” diyorlar. Fâizin haram olmadığını savunup, Müslüman kardeşlerimizi fâize teşvik ediyorlar. Onlara üye olmayan müslümanlardan birisi öldüğü zaman cenazeyi bile hazırlamıyorlar. Para veren kişilere karşı daha hürmetli davranıp etrafında pervaneler gibi dolaşıyorlar.

Nihayet cami elimizden çıkınca ikinci bir cami için teşebbüse geçtik. Çalışmayan büyük bir fabrika vardı. Sahibini bulduk, durumu kendisine arzettik. Kendisi zaten yetmişsekiz yaşında idi. Bütün dinleri incelemiş. İslâm’a da meyilli olduğu için iki milyon mark yapan yeri bize bir milyon marka verdi, ayrıca ikiyüzellibin markını da almadı, câmiye bağışladı.

Yediyüzellibin markın ikiyüzbinini peşin olarak anlaştık, kalanını da ayda yedibin mark olarak takside bağladık. Bu anlaşmadan sonra dörtyüzellibinini peşin vermek istedikse de, anlaşmamız böyledir diye üzerini geri çevirdi.

Daha sonra oraya her türlü müştemilâtı içinde olan çok güzel bir cami yaptık.”

Kardeşler! Bunları İslâm Kültür Merkezi sandılar. Cami, minibüs ellerinden gidince, İslâmî faaliyet durunca, o zaman anlaşıldı ki, meğer burası İslâm değil de isyan, kültür değil de küfür merkezi imiş. İsyan küfür merkezine, İslâm Kültür Merkezi adını koymuşlar. İşte deliller.

Şimdi şu kâfir dediğimiz Alman’ın İslâm’a yaptığı hizmete bakın, bir de İslâm perdesi altında şu süleymancı kıpkızıl küfrünü ilân edenlerin yaptıkları icraatlara, gasp ve soygunlara bakın!

Ey müslüman! Burada da mı uyanmıyorsun?

Alman’ın yaptığı mı İslâm’a uygun, bunların yaptığı mı İslâm’a uygun? Hükmünü siz verin!

İslâm adı altında federasyon kurmuşlar, İslâm’ın ismini âlet ediyorlar, gasp ve soygunlarını bu isim altında yapıyorlar.

Yaptıkları icraatlar kâfirin icraatından da yahudinin icraatından da beter! Almanlar yardım ediyor, süleymancılar gasbediyor.

•

Yaşayanlar anlatıyor:

“Dört yıl kadar dış ülkelerde çalıştım. Kazandığım paraları Türkiye’deki bankalardan birine yatırıyordum. Kesin dönüş yaptıktan sonra, bir gün bankadan mektup geldi. 1985 yılındaki değere göre 850 bin lira fâiz biriktiğini, bu fâizi almamı istiyorlardı. Fâizin dinimizde haram olduğunu bildiğim için, bu paraya el sürmek istemiyordum.

İnşâ edilmekte olan bir camiye vermeyi düşündüm. İnşaatı yürüten mühendis arkadaşa durumu açıp, bu parayı camiye sarfetmesini rica ettim. O da şuurlu bir müslüman olduğu için Allah-u Teâlâ’nın haram kıldığı fâizin O’nun mabedine sarfedilmeyeceğini söyledi.

Bunun üzerine o parayı nereye verebileceğim hususunda istişareler yapmaya başladım.

Durumdan haberdar olan, sonradan süleymancı olduklarını öğrendiğim bazı kişiler beni talebe yurtlarına akşam yemeğine davet ettiler. Yurt binasını gezdirerek çok izzet ikram ettiler.

Daha sonra Allah rızâsı için ve de İslâmiyet’in gelişmesi için talebe yetiştirdiklerini, bunda muvaffak olabilmek için de çok paraya ihtiyaçları olduğunu söyleyerek, bankadaki fâiz parasını kendilerine vermemi rica ettiler. Dinimizde fâizin şiddetle haram olduğunu, bu masum çocukların haramla beslenmemelerinin hayırlı olacağını dilimin döndüğü kadar anlattımsa da; Türkiye’nin dâr-ül harp olduğunu, devletin de fâiz alıp verdiğini, hatta kendi cemaat liderlerinin fâiz’in haram olmadığına dair fetvâ verdiğini söyleyerek 850 bin lirayı aldılar.”

•

Hendek’te süleymancıların lideri olup, daha sonra terfi ile Avrupa’ya giden İbrahim Nalbant’ın icraatlarını “Vesikalarla Süleymancılığın İçyüzü” isimli kitaptan okuyoruz:

• Çamlıca köyünde imamlık yapan Hasan Malatyalı’nın arkasında kılınan dört veya yedi senelik namazın tekrar kılınması için fetva vermiştir. Sebebi Hasan Malatyalı’nın süleymancı olmayışı... Y. Çalıcalı, H. İbrahim hoca, Çamlıca’da İsmail Doğru ve Kâzım Parlak’tan bilgi alınabilir.

•Almanya’dan Sakarya İmam Hatip okuluna gelen işçiler, idareye şöyle demişler: “Müdür Osman Naz ile öğretmen İbrahim Nalbant’ı arıyoruz.” Okul idaresi de, bizde böyle kimse yoktur deyince, işçiler “Nasıl olur? Bizden bu isimle para toplayıp, okula yardım aldılar.” diyerek hayretler içinde dönüp gitmişler. Okul idarecilerinden Yüksel Yılmazer’e sorulabilir.

•Yine aynı şahıs Y. Çalıca köyünde; “Artık bugün kadınların hacca gitmesi doğru değildir. Oraya hacc yapacağınız parayı bizim kursumuza verirseniz daha çok sevap alırsınız.” diye ısrar ediyor ve münakaşaya kalkışıyor. Hacı Rıfat Çetindal, Hacı İzzet Özpilavcı’ya sorulabilir.

•Yukarı Cami İmamı Hasan Malatyalı ile Aşağı Cami İmamı Ali Elmas camide namaz kılarken süleymancıların lambaları söndürdüklerini, ayakkabılarını sakladıklarını, teyplerle tecessüslük yaptıklarını, nifak soktuklarını ifade etmişlerdir.

Biz mevzuyu kısa tuttuk. Siz daha birçok konuyu bu kitapta bulabilirsiniz.

•

Bunlar bizim usulen tesbit ettiklerimiz. Mevzuyu uzatmamak için size bir-iki numune verdik. Herkes kendi memleketinde kendi köyünde araştırma yapsın, bu sahtekârların gasp ve soygunlarını kendi gözü ile her yerde görsün.

Halkın yaptığı Kur’an kursu binalarına “Hocalığını biz fahri olarak yaparız.” diyerek yerleştiler. Daha sonra da binaların tapularını üzerlerine geçirdiler. Senelerdir bu işi yaptılar.

Bunlar değil bir müslümana, kâfire dâhi yakışmaz. Kâfirlerin kendilerine yakıştıramadıklarını, süleymancılık dinine intisab edenler kendilerine yakıştırıyorlar.

Din perdesi altında müslüman kardeşlerimizi soyan bu gasbcılara yardım etmek, dinin yıkılmasına sebep olmak demektir.

Artık bunların kâfirden daha tehlikeli olduklarını görün ve bilin, soyulmayın yolunmayın.

Eğer yardım edeceksen, elini vicdanına koy da, gerçek mânâda lüzumlu olan yeri ara, bul ve yardım et. Bu ağır mesuliyetten kurtul!...

Çünkü bunlar hem size kaz ismini verirler, hem de yolarlar.

•

 


| İçindekiler | Yayınlarımız | Ana Sayfa |