FETHULLAH GÜLEN

“NURCULUK” DİNİNİ İLÂN ETTİ

(Bu mevzu Mart-1995 tarihli Hakikat Aylık İslâm Dergisi'nin 18. Sayısında yayınlanmıştır.)

 

Fethullah Gülen, basın yayın organlarıyla yaptığı röportajlar ve verdiği beyanlarla (Fetullah Gülen İslâm dini'ne aykırı bu beyanatları 23-28 Ocak 1995 tarihleri arasında Hürriyet Gazetesi'nde ve 23-30 Ocak 1995 tarihleri arasında Sabah Gazetesi'nde yayınlanan röportajlarında vermiştir.), kendi dinini ilân etmiş, İslâm dininin hükümlerine karşı gelmiştir.

Şöyle ki;

 

Tesettür:

“Kadınların başlarını örtmesi iman meselesi ölçüsünde önem arzetmez. Allah’a karşı kulluk, umumi manada kulluk ölçüsünde önem arzetmez bunlar. Teferruata ait meseledir. Nitekim, Allah’a iman meselesi Mekke’de Efendimize tebliğ edilmiş, namaz meselesi orada bize farz kılınmış, daha sonra da zekât bize farz kılınmış. Ama tesettür meselesine gelince biraz farklı. Zannediyorum Peygamberliğin 16. ve 17. senesinde müslüman kadınların başları açıktır. Temel meseleler varken, teferruatla uğraşılmamalı.”

Bu sözleri ve beyanları nurculuk dinine göredir.

İslâm dininde tesettür kesinlikle farzdır.

Allah-u Teâlâ Nûr sûresi 31. ve Ahzâb sûresi 59. Âyet-i kerime’lerinde tesettürün farz olduğunu beyan buyuruyor.

“Resulüm! Mümin kadınlara da söyle. Gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar, ırzlarını namuslarını korusunlar. Ziynet yerlerini açıp göstermesinler. Ancak bunlardan görünmesi zaruri olan (yüz ve eller) müstesnâdır. Başörtülerini (göğüs ve boyunları görünmeyecek şekilde) yakalarının üstüne koyup örtsünler.” (Nûr: 31)

“Resulüm! Zevcelerine, kızlarına ve müminlerin hanımlarına söyle. Zaruri bir ihtiyaçları olup dışarı çıkmak istedikleri zaman, dış elbiselerini üzerlerine giysinler. Bu onların ahlâksız kadınlardan olmadıklarının bilinmesi ve incitilmemesi için daha elverişlidir.” (Ahzâb: 59)

Bu, İslâm dinine göredir. Nurculuk dinine göre değil! Tesettür kesin olarak uyulması gereken bir emirdir ve iman meselesidir.

Allah-u Teâlâ emir ve hükümlerini koymuş onu yasaklarıyla sınırlamıştır.

“Bu hükümler Allah’ın hudutlarıdır. Kim Allah’ın hudutlarını aşarsa kendisine yazık etmiş olur.” (Talâk: 1)

Allah-u Teâlâ, “Kim bu hudutları aşarsa kendisine yazık etmiş olur.” buyuruyorken, “Tesettür teferruattır!” ya da “İman meselesi değildir.” demek açıkca bu hudutları aşmak demektir. Bu Âyet-i kerime’leri inkâr etmek demektir.

O, kendi kurduğu dinine kendi zan kitabına göre böyle söylüyor.

“Doğrusu bir çokları bilmeden heva ve heveslerine uyarak halkı şaşırtıyorlar.” (En’am: 119)

Âyet-i kerime’lere ve Allah-u Teâlâ’nın hükümlerine ters konuştuğu için nefis arzusunu ilâh edinmiş şirke düşmüştür.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Resulüm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? Onu şirkten sen mi koruyacaksın.” buyuruyor. (Furkan: 43)

“Tesettür meselesine gelince biraz farklı. Zannediyorum peygamberliğin 16 ve 17. senesinde müslüman kadınların başları açıktır. Temel meseleler varken teferruatla uğraşılmamalı.” diyor.

Yani Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e tesettür Âyetleri ilk yıllarda gelmediğini bunun için önem arzetmediğini; teferruat olduğunu söylemek istiyor.

Bütün insanlar ve cinler Hazret-i Kur’an’ın bir hükmünü, bir harfini dahi inkâr etseler, hafife alsalar, hepsi kâfir olur. İsterse emir ya da hüküm Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in son nefesinde inmiş olsun. Artık o kesin hükümdür, emirdir. Biz iman ederiz. İslâm dininin hükümleri zamanla ilgili değildir. Hüküm geldikten sonra ona imandan başkası düşünülemez. “16. senede gelmiş, 17. senede gelmiş, 18. senede gelmiş” diye hüküm basite alınamaz, bu açık bir küfürdür.

Âyet-i kerime’de:

“İşte böyle, çünkü onlar Allah’ın indirdiğinden tiksinip hoşlanmamışlardır.” buyuruluyor. (Muhammed: 9)

Oysa inananlar için tesettür kesinlikle uyulması gerekli bir farzdır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz zamanında savaş sebebi dahi sayılmıştır.

Asr-ı saâdet yıllarında Beni Kaynuka yahudilerinden bir kuyumcunun mümin bir kadının tesettürüne, başörtüsüne el uzatması savaş sebebi sayılmış ve savaşılarak yahudi erkekleri öldürülmüştür. (Hişam: c. 3, sh: 66)

Allah’ın hükmü bu kadar önemli bir meseledir.

 

Kadın İdareci:

Başka bir beyanında ise:

“Kadınlardan idareci olmasının hiçbir sakıncası yoktur.” demiş.

Bu beyanları ile Allah ve Resulü’nün hükümlerine karşı gelmiştir.

Zira Âyet-i kerime’de:

“Peygamber size neyi verdiyse onu alın, neden nehyettiyse ondan sakının.” buyuruluyor. (Haşr: 7)

“Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” buyuruluyor. (Âl-i imran: 31)

Hadis-i şerif’te:

“Sizden hiç birinizin arzuları benim tebliğ ettiğim esasa uymadıkça gerçek mânâda iman etmiş olmaz.” (En-nevevi, Erbâin: 41) buyuruluyorken ve kadın idareci hakkında,

“Mukadderatını bir kadının eline veren millet felah bulmaz.” buyuruluyor. (Buhari 1660, Megazi 82, Fiten 18, Tirmizi fiten 75, Nesai Kada: 8, Ahmed bin Hanbel 5743, 51, 38, 47)

Bu İslâm dinine göre böyledir. Eğer Allah’a iman ediyorsak, Resul’üne tâbi isek, onların beyanı Âyet-i kerimeler ve Hadis-i şerif’lerde böyle buyurulmaktadır. Bunun tersini söylemek ve savunmak Allah ve Resul’üne karşı gelmek demektir. Bu da açık bir küfürdür. O kendi kurduğu nurculuk dinine göre kendi nefis putuna dayanarak zanla konuşuyor, Allah ve Resul’ünün hükümlerine karşı geliyor.

“Kadınlardan idareci olur.” demek, bunca Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’i inkâr etmektir. O yalnız zannını konuşturuyor heva ve hevesine uyuyor. Eğer doğru sözlü ise bir Âyet-i kerime ya da Hadis-i şerif getirebilir mi?

Âlimim diye geçinen müfsidler, halkı ifsad ediyor.

Âyet-i kerime’de:

“Doğrusu bir çokları bilmeden heva ve heveslerine uyarak halkı şaşırtıyor.” buyuruluyor. (En’am: 119)

Allah-u Teâlâ ve Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- onları bize şöyle bildiriyor ve tanıtıyor;

“Onları ateşe çağıran imamlar kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.” (Kasas: 41)

İşte bunlar halkı yanlış bilgilendirerek saptıran imamlardır. Bunlar insanları cehenneme çağırıyorlar.

Âyet-i kerime’de:

“Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri dini kaide kılan ortakları mı vardır.” buyuruluyor. (Şûrâ: 21)

İslâm’da olmayan mesnetsiz ve asılsız yalanlarını İslâm dininin kaidesi gibi gösteriyorlar. Bu ise İslâm’ın hükümlerine karşı gelmektir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Onların çoğu Allah’a iman etmişlerdir, fakat müşrik olarak yaşarlar” (Yusuf: 106)

Allah-u Teâlâ’nın kesin olarak buyurduğu, emir ve nehyettiği şeyleri hükümsüz bırakmak için, kendi arzularına göre söz söylüyorlar.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise onlar hakkında,

“Şüphesiz ki benden sonra ümmetimden bir zümre gelecektir. Onlar Kur’an okuyacaklar, fakat Kur’an’ın (feyzi) onların boğazlarından öteye geçmeyecektir. (Yalnız dilde kalacaktır.) Nitekim onlar okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar, bir daha da dönmeyeceklerdir. İşte bütün insanların ve hayvanların en kötüsü bunlardır.” buyuruluyor. (Müslim: 1067)

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz onları “Bütün insanların ve hayvanların en kötüsü” olarak ifade ediyor. Okun avı delip geçtiği gibi dinden hemen çıkıyorlar.

Diğer bir Hadis-i şerif’lerinde:

“Allah-u Teâlâ ilmi size ihsan buyurduktan sonra (hafızanızdan) zorla çekip almaz. Lâkin âlimleri ilimleri ile beraber cemiyetin içinden alır, ruhlarını kabzeder, artık kara cahil bir zümre kalır. Halk bunlardan dini ihtiyaçlarını sorarlar. Onlar da (âyet, hadis) gözetmeden kendi düşünce ve arzularına göre fetvâ verip hem kendileri saparlar, hem de başkalarını saptırırlar.” buyuruluyor. (Buhari. Tecrid-i Sârih: 2174)

Ümmet-i Muhammedi ifsad ediyorlar, mesnetsiz asılsız fetvâlarla Din-i mübine zarar veriyorlar.

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, İslâm’ın yalnız ismi, Kur’an’ın ise resmi kalacak. Mescidler dış görünüşü ile mamur, fakat içleri hidayetten mahrum olacak. Onların âlimleri gökkubbe altındakilerin en şerlileridir. Fitne onlardan çıktı, yine onlara dönecektir.” buyuruluyor. (Beyhaki)

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Sizin için deccalden daha çok deccal olmayanlardan korkarım.

-Onlar kimlerdir?

Saptırıcı imamlardır.” buyurdular. (Ahmed bin Hanbel)

Kendilerine tâbi olanları yoldan çıkartıp saptırırlar.

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Ahir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki, bunlar dinlerini dünyalığa alet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler. Dilleri şekerden daha tatlıdır; amma kalpleri kurt gönlü gibidir. Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ bu gibi kimseler için şöyle buyuruyor:

Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar, yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için onlara öyle bir ağır musibet vereceğim ki, aralarında bulunan yumuşak başlılar da şaşakalacaklardır.” buyuruluyor. (Tirmizî)

 

Tarikatlar:

Başka bir beyanında ise “Tarikatlar bir dönemdeki misyonunu eda etmişlerdir, zaman böyle fert zamanı değil, cemaat zamanıdır.” diyerek necip tarikatlara karşı geliyor.

Bu konuda, İman abidesi, büyük mücahid, hakikat güneşi, Bediüzzaman Hazretleri’nin 29. mektubu mevcuttur. Şöyle der:

“Tarikatın dini ve uhrevî ve ruhânî çok mühim ve ulvî neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız Âlem-i İslâm içindeki kudsî bir râbıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci, te’sirli ve hararetli vasıta tarikatlar olduğu gibi; âlem-i küfrün ve siyaset-i hıristiyaniyyenin, Nûr-u İslâmiyeti söndürmek için müdhiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kal’a-i İslâmiyyeden bir kal’asıdır.

Merkez-i Hilafet olan İstanbul’u, beşyüz elli sene bütün âlem-i hıristiyaniyyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul’da beşyüz yerde fışkıran envâr-ı Tevhid; ve o Merkez-i İslâmiyedeki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekkelerde ‘ALLAH, ALLAH!’ diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve Mârifet-i İlâhiyyeden gelen bir muhabbet-i ruhanî ile cuş-u huruşlarıdır.

İşte ey akılsız hakimiyet-füruşlar ve sahtekâr milliyet-perverler! Tarikatın hayat-ı içtimaiyenizde bu hanesini çürütecek hangi seyyiatlardır, söyleyiniz?.”

İşte o zât tarikatı böyle ifade ediyor. İman abidesi, büyük mücahid, Bediüzzaman Hazretlerinin izini takip edenler İslâm’da hizmet edenlerdir. Bunlar ise nurculuk dinini kuranlardır.

Tarikata takındığı tavır ve sözleriyle Evliyaullah hazeratına da karşı gelmiş ve her zaman mevcut bulunan bu topluluğu yok saymıştır.

Âyet-i kerime’de:

“İyi bilin ki Allah’ın veli kulları için hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.” buyuruluyor. (Yunus: 62)

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Her kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben ona harp açarım.” buyuruyorlar. (Buhari)

Bir Hadis-i kudsi’de ise:

“Kubbelerimin altındaki velilerimi benden mâdâ kimse bilemez.” buyuruluyor.

Âyet-i kerime’de:

“Yarattıklarımdan öyle bir topluluk da vardır ki onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.” buyuruluyor. (A’raf: 181)

Hadis-i şerif’te:

“Her asırda benim ümmetimden sabikun önde gelenler vardır ki bunlara budela ve sıddıkun itlak olunur. Hakkında inayet ve merhameti o kadar boldur ki, sizler o sayede yer içersiniz. Yeryüzünün halkı için vukuu tasavvur olunan belâ ve musibetler onlarla kaldırılır.” (Nevadirül Usul, Tirmizî)

Hadis-i şerif’te:

“Bâtın ilmi Allah-u Teâlâ’nın sırlarından bir sır hikmetlerinden bir hikmettir. Onu ancak dilediği kulun kalbine atar.” buyuruluyor. (Buhari)

Bu Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’ler velilere ve mârifetullah ehline aittir. Zâhiri âlimler bu ilimden mahrumdur.

İmâm-ı Gazali Hazretleri İhya-u Ulumid’din adlı eserinde ise o topluluğu şöyle ifade ediyor:

“Sakın anlamıyorum diye bu ilmi inkâra kalkışma, aklî ilimleri kavradığını zannederek çizmeden yukarı çıkan âlimlerin helâk noktası burasıdır. Allah dostlarının bu hallerini inkâr eden bir ilimden cehalet çok daha iyidir. Kaynak bir olduğu için velileri ve kerametlerini inkâr ise tamamen dinden çıkmaktır.”

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:

“İlim ikidir birisi dilde olup (ki bu zahirî ilimdir.) Allah-u Teâlâ’nın kulları üzerine hüccetidir. Bir de kalpte olan mârifet ilmi vardır. Asıl gayeye ulaşmak için faydalı olan da budur.” (Tirmizî)

İşte bu gayeye ulaşanlar bunlardır. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Allah kime dilerse ona kat kat verir.” buyuruyor. (Bakara: 261)

İşte ihsanı ve ikramı bol olan Allah-u Teâlâ tasavvura sığmayan ihsanlarını kat kat lûtfetmiştir. Yalnız, mârifetullah ehli olan veli kullarına bahşetmiştir. Başkasına şâmil değildir.

İmâm-ı Âzam -rahmetullahi aleyh- Efendimiz o kadar büyük bir âlimdir ki, İbrahim Ethem -kuddise sırruh- Hazretleri’nin Hakk ile olduğunu gördü, bildi ve söyledi.

Bunu biraz açalım, ağzı mühürlü iki teneke var, birisinin içi mücevher dolu, diğerinin ise taş.

Bunu dışarıdan görebilmek için kalp gözünün açık olması lâzım. O ise gördü ve seçti, tazim etti.

İbrahim Ethem -kuddise sırruh- Hazretleri için “Seyyidün┠yani “Efendimiz” buyurdu. Talebesi ona niçin böyle dediğini sorunca “Biz ilmimizle nefsimizi düşünürüz, onlar ise kendilerini unutup hikmetle yalnız Allah’ı düşünürler.” cevabını verdi.

Bilen ve görebilen için zahirî ilimle, bâtınî ilimler arasında bu kadar açık farklar vardır. Onların içinde Hakk var. O ise bir maskeden ibaret, vücudu ise elbiseden ibaret. İmâm-ı Âzam Hazretleri ona bunun için tazim etti. Niçin tazim etti? Hakk’a vasıl olduğu için, Hakk ile olduğu için tazim etti. Vaktaki bu tecelliyata mazhar oldu:

“Eğer şu iki senem olmasaydı, Numan helâk olurdu.” buyurdu ve anlayanlara duyurdu. Bu da bir sırdı, bunu da açmış oluyoruz.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Sizin her birinize bir şeriat ve bir yol tayin ettik.” buyuruyor. (Mâide: 48)

Fahreddin Razi ve diğer bazı müfessirler bu Âyet-i kerime’ye “Ey kullarım! Sizin her birinize iki şeyi vacip ettim. Evvela şeriat sonra tarikat.” mânâsını vermişlerdir. Çünkü “Minhac” lügat mânâsı itibarıyla “Münevver bir yol” demektir. Diğer bir Âyet-i kerime’sinde:

“Ey iman edenler! Allah’ı çok çok zikredin.” buyuruyor. (Ahzâb: 41)

Ashab-ı Kiram’dan Şeddat bin Evs -radiyallahu anh- ile Ubâde bin Sâmit -radiyallahu anh- buyururlar ki;

“Resulullah -sallallahu aleyhi ve selem- Efendimiz ile beraber bulunuyorduk. “Aranızda garip yani ehl-i kitap var mı?” diye sordu. “Hayır.” dedik. Bunun üzerine kapıların kapatılmasını emretti ve “Lâ ilâhe illâllah deyiniz.” buyurdu. Bir saat kadar birlikte “Lâ ilâhe illâllah” dedik. Resulullah Aleyhisselâm sonra da:

“Allah’a hamdolsun. Sen beni Kelime-i Tevhid’le gönderdin ve beni bununla memur kıldın. Cenneti de bana bunun üzerine vaad ettin, şüphesiz ki sen vâdinden dönmezsin.” diyerek duâ etti ve buyurdu ki:

“Müjdeler olsun! Allah Azze ve Celle sizi mağfiret etti.” (Ahmed bin Hanbel)

Hadis-i şerif’te:

“Allah-u Teâlâ’yı çok zikretmekle o derece mest olunuz ki, münâfıklar sizi mecnun zannetsinler.” buyuruluyor. (C. Sağir)

Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- böyle buyuruyor.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri ise bir Âyet-i kerime’sinde:

“Size peygamber neyi verdiyse onu alınız, neden nehyetti ise ondan kaçınınız.” buyurmuştur. (Haşr: 7)

Hazret-i Allah’ın bir kulunu sevmesi, muhakkak ki o kulun zikrullahı sevmesi ve iştigâl etmesi ile kaimdir. Etmeyenlerin ise cezalandırılacakları vaad ve vaîdinin bir neticesidir.

“Allah-u Teâlâ’ya muhabbetin alâmeti zikrullahı sevmek, buğzunun alâmeti zikrullahı sevmemektir.” (C. Sağir)

Hadis-i şerif’i ile Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz zikrullahı sevmeyenleri Allah-u Teâlâ’nın sevmediğini ve buğzettiğini beyan buyuruyor.

Cenâb-ı Hakk Hazretleri ise Kur’an-ı kerim’inde:

“Allah’ı unuttuklarından dolayı Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın, onlar fâsıkların tâ kendileridir.” (Haşr: 19)

Âyet-i kerime’si mucibince, zikir ve fikirden gafil olan müminleri “Fâsık” kelimesi ile tabir buyuruyor.

Bunca açık Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif var iken, bir lâf ile gerçeği ortadan kaldırmak istiyorlar. Hiç şüphesiz ki bu da cehaletlerinin bir semeresidir.

Bunlara deriz ki; eğer doğru sözlü iseniz siz de bir Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif getiriniz.

Biz bunları adil şahitlerle beyan ederken, Allah-u Teâlâ’nın buğzettiği kimselerin lâfı nazar-ı itibara alınmaz. Çünkü esas olan Hazret-i Allah ve Resul’ünün hükmüdür. Mahlukun hükmü yoktur.

•

Devletin başındakilere her zaman saygı duyulması gerektiğini, kendisinin son derece saygı duyduğunu söyleyen Fethullah Gülen, Kenan Evren için “Biri Evren’in aleyhinde konuşsa ağzını kırarım.” diyor. “Demokrasiden geriye dönüş mümkün olmayacaktır.” Devletin başındakilerin, devlet anlayışından dolayı kutsal olduğunu benimsiyor.

Bu beyanları İslâm’a ters düşen sözlerdir.

Zira Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de, eğer herhangi bir şey hakkında çekişirseniz onu Allah’a ve Resulü’ne döndürün. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız o daha hayırlı hem de sonuç itibariyle daha güzeldir.” buyuruyor. (Nisa: 59)

Bu Âyet-i kerime’de itaat edin emri verilirken, Allah ve Resulü hakkında “İtaat edin” anlamına gelen “Atîu” emri tekrarlanmıştır. ‘Emir Sahipleri’ hakkında ise bu kelime tekrarlanmamıştır. Bunun sebebi şudur; Allah’a ve Resulü’ne itaat kayıtsız şartsızdır, bu bakımdan onlar hakkında bu emir yani “İtaat edin” emri tekrarlanırken emir sahipleri bahsinde tekrarlanmamıştır. Çünkü ulül-emr’e itaat şeriatın çerçevesinde Allah’ın hudutları içindedir. Zira anlaşmazlık konusu Allah ve Resulüne arzedilecektir. Münkerde itaat yoktur.

Emir sahiplerinde geçen ikinci hüküm ise “Minkum” sizden kaydının olmasıdır. Çünkü Âyet-i kerime’nin devamında “...eğer herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşülürse, onu Allah’a ve Resulü’ne döndürün.” ifadesi vardır. Bunu sağlayacak olan da Allah’ın kitabı ve Resulü’nün sünnetidir, onu bilendir ve uygulayandır.

“Sizden olan ulü-l emre itaat edin.” buyuruluyor. Bu İslâm dinine göredir. Onun beyanları kendi kurdukları dine göredir. Bu sözleri ile bu Âyet-i kerime’lere karşı gelmiştir.

Asıl hürriyet İslâm’da dır. İslâmı yaşadıkça onun fevkinde hürriyet olamaz. Kadına da hürriyeti İslâm vermiştir. İslâm ahkamı insanları ve cemiyeti korumak için herşeyi ölçüyle belirlemiştir. Belirli sınırlar ve ölçüler koymuştur.

Âyet-i kerime’lerde:

“Şüphesiz Resullerimizi apaçık delillerle gönderdik ve onlarla birlikte KİTAP ve MİZAN indirdik, insanlar dosdoğru davransınlar diye.” (Hadid: 25)

“Allah HERŞEY için bir ölçü tayin etmiştir.” buyuruluyor. (Tâlâk: 3)

Bu İslâm dinine göredir. O ise kendi dinine göre bunları söylüyor. Bu beyanları İslâm dinine ters düşmektedir.

•

Bir futbol takımının başarısı için “Gözlerim dolar.” diyor ve futbol takımlarına şöyle sesleniyor “İnsan ne yaparsa yapsın Kur’an’dan aldığı disipline göre, yapacağı her şeyi Allah’ın teftişine sunuyor gibi mükemmel yapmalı.”

Bu sözleri kendi kurduğu dinine göredir. Zira futbol haramdır. Çünkü erkeğin tesettür mahali diz kapağından aşağıdır. Futbol da ise diz kapağından yukarıdadır. Futbolun neresi Allah-u Teâlâ’nın teftişine sunulacak. Futbol İslâm’ın neresine uygun? Bu kadar pislik, bu kadar kumar, bu kadar küfür, bu kadar gayr-i İslâmiliğe rağmen Allah’ın teftişine sunmak ne demek?

•

Bu Âyet-i kerime’ler benim değil. Hazret-i Allah’ın kelâmıdır, Resulullah Aleyhisselâm’ın beyanıdır. Benim bu beyanlar karşısında bir sözüm yok. Ben size Allah-u Teâlâ’nın kelâmı ile Resulullah Aleyhisselâm’ın Hadis-i şerif’ini okuyorum.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ahir zamanda dinlerini dünyalığa alet eden türemelerden haber veriyor. Bakınız ne kadar güzel açıklıyor.

“Ahir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki, bunlar dinlerini dünyalığa alet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler. Dilleri şekerden bile tatlıdır, amma kalpleri kurt gönlü gibidir.

Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ (bu gibi kimseler için) şöyle buyuruyor:

Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar, yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için, onlara öyle ağır bir musibet vereceğim ki aralarında bulunan yumuşak başlılar şaşakalacaklardır.” (Tirmizî)

Görülüyor ki Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bunların bütün iç yüzlerini biliyor ve iman edenlere bildiriyor.

Elli sene evvel bunlar yoktu. Ağzındaki lokmayı, altındaki bir tek arabayı, çoluk-çocuğunun oturacağı bir tek evi dahi olsa alabileceklerini üç temsil vererek arz edeceğiz.

•

Bu temsilleri arzederken sakın Bediüzzaman Hazretleri sanmayın.

Ben size önce onu anlatayım. O öyle bir zât-ı âlidir ki, Hazret-i Allah zahiri ilimle, tarikat ilmiyle, mârifetullah ilmiyle mücehhez kılmıştı. Allah-u Teâlâ’nın veli kuludur, bir iman abidesidir. Ona tâbi olanlar, onun ahlâkını alanlar da yine aynı öyledir. Onlar hapishaneden hapishaneye giderdi, fakat her çıkan iman ile gürlerdi. Onları hiçbir şey yıldırmadı. Canını verdi, fakat imanını vermedi.

Ve fakat ondan sonra gelenler için üç örnek vereceğim.

Bu yaz Manisa dağı’nda bulunuyordum. Ertan Bey kardeşimiz anlattı.

Birgün tanıdığım iki kişi geldi ve dediler ki: “Ertan bey! Bu arabayı al, kaça alırsan al.” Sebebini sordum, niçin satıyorsunuz?

Beni bir yemeğe dâvet ettiler. Simsarlar “Benden şu kadar... Benden şu kadar!” derken, benim yanıma geldiler. “Sen ne kadar vereceksin?” dediler. Ben de utandım. “Benden de şu kadar” dedim. Hemen tahsildarlar geldi. “İmzala!” dediler, benden senet aldılar. Gün geldi, fakat param yok. “Neyin var?” diye sordular. “Arabam var.” dedim. “Sat arabayı ver parayı!” dediler.

Ben de dedim ki “Kardeşim! Niçin satıyorsun? Yok, veremem de geç.” yanındaki hemen dedi ki “Hayır! İmza etti verecek.”

Artık postu attı dişlerini gösterdi. Az evvel koyun postunda idi.

Adam ar etti, kaça sattıysa sattı, parayı verdi.

Kadir efendi dedi ki, ben daha acısını söyleyeceğim.

Bir adamı kurtlar yine bu şekilde yemeğe dâvet ediyorlar. Oltayı takıyorlar ve simsarlar başlıyor, “Benden şu kadar... Benden şu kadar..” Sonra ona geliyorlar, gaye onu tuzağa düşürmek. “Senden ne kadar?” Adam utanıyor, çünkü “Benden bir milyar... benden beşyüz milyon...” Utanıyor, az birşey de vâdedemiyor, sözde kalacağını zannediyor. “Benden de şu kadar” diyor, hemen makbuzlar geliyor, imzayı atıyor. Gün geliyor, parayı istiyorlar, para yok diyor. Neyin var. Bir tek evim var, çoluk çocuğum oturuyor. “Sat evi, ver” diyorlar.

Bu yakışır mı İslâm’a kardeşim? Bu imana yakışır mı kardeşim? Ben bunların küfre kaydığını söylüyorum da inanmıyorsunuz!

Üçüncü temsil: Yolda gidiyoruz. Şu Ömer ağa var ya dedi. Akşam onu nurcular dâvet etmişler. Amma o soyulacak takımından değil. “Ben giderim amma abuk-sabuk konuşmazsanız!” Konuşmayız diyorlar. Gidiyor. Orada birisi çıkıyor. “Bir nurcu on müslümandan efdaldir.” deyince “Tamam, tamam...” diyor, hemen çıkıp gidiyor. Kardeşim bu ne haldir? Bu İslâm dinine yakışır mı? Oysa: “Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran: 19)

Müslümanmış gibi görünerek, bunları İslâm dini adına yapıyorlar. Hazret-i Allah ile alay eden bu din kurucularını Hazret-i Allah size tarif ettiği halde hâlâ duymuyorsunuz, inanmıyorsunuz ve onlara tâbi oluyorsunuz.

Ne buyurmuştu Cenâb-ı Hakk:

“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)

O böyle emrettiği halde, sen oraya sürüklendin ve bu hale düştün.

Allah-u Teâlâ bir taraftan “Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun” diye emrediyor. Yalnız onların doğru yolda olduğunu, diğerlerinin yoldan sapmış olduğunu bildirdiği halde, siz ise bu ilâhi hükmü hükümsüz bırakıp onların peşine gittiğiniz zaman, artık sizin Hazret-i Allah ile hiçbir ilginiz kalmaz.

•

“Medine-i Münevvere’ye gittiğini ve orada ümmetinin imamlığına tayin edildiğini” ifade ediyor.

Cemalettin Kaplan, Erbakan ilân ettiği gibi bu da kendi dininin halifeliğini ilân ediyor. Bu kendi dininin, nurculuk dininin görevidir, kendi dinine göredir. Fakat İslâmla hiç bir ilgisi yoktur.

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz İslâm dininin Peygamberidir. Nurculuk dinin peygamberi değildir. O Allah tarafından gönderilmiş, İslâm dininin peygamberidir.

•

“Kimse kimseye inancından dolayı ithamda bulunmayacak. Kimse kimseye dininden ya da dinsizliğinden dolayı taanda bulunmayacak.” diyor.

Bu sözleri de kendi dinine göredir. İslâm dini ile ilgisi yoktur. İslâm’da ise şöyledir;

Âyet-i kerime’de:

“Ey Peygamber kâfirlerle ve münafıklarla savaş, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne kötüdür.” buyuruluyor. (Tahrim: 9)

“Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler. Onların tarafında bir şeref ve kudret mi arıyorlar? Bilsinler ki, şeref ve kudret tamamen Allah’a aittir.” (Nisa: 139)

“Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Allah’ın aleyhinize apaçık bir ferman vermesini mi istersiniz?” buyuruluyor. (Nisa: 144)

“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Oysa onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan dolayı Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer sizler benim yolumda savaşmak ve hoşnudluğumu kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. İçinizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur.” buyurulmaktadır. (Mümtehine: 1)

“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir milletin; babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa, Allah’a ve Peygamberine muhalefet eden kimselere sevgi beslediklerini göremezsin.” (Mücâdele: 22)

Gerçek iman budur. Bu İslâm dinine göredir.

“Ey iman edenler! Küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin.

Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerdir.” (Tevbe: 23)

İslâm bu imanı gerektirir. Bu Âyet-i kerime’ler kimlerin dost ve kardeş olacağını anlatıyor. O ise kendi dinine göre konuşuyor. Kendi zan hükümlerini ortaya koyuyor.

Söylediği sözler ve verdiği beyanatlar hep İslâm’a terstir. Âyet-i kerime’lere ve Hadis-i şerif’lere tezattır. Artık sözleriyle kendi dinini açıklamış ve maskesi düşmüştür. Suret-i asliyesi meydana çıkmıştır.

Allah-u Teâlâ’nın kelâmını size açıklıyorum. Mesul olmamam için siz de hükm-ü ilâhiyi duymadık dememeniz için.

Allah-u Teâlâ’nın beyanını bana isnat etmeyin.

Ben hükümsüz ve değersiz bir mahlukum; hüküm ve değer Allah-u Teâlâ’ya mahsustur.

•


| İçindekiler | Yayınlarımız | Ana Sayfa |