GÖNÜL DENİZİNDEKİ SEFER

 

Bir gül gibi tomurcuk verir, açar ve solarız biz insanlar...

Kimi insanlar hayatı günlük oyalanmalarla tüketirler. Dünyevi cazibenin girdabı içerisinde döner dururlar. Gafilce nefisleri azdırıp, ruhları boğarak bir ömrü geride bırakırlar.

Kimi insanlar ise gönül denizine yelken açarlar ve şu sese kulak verirler:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabbin nihayetsiz kerem sahibidir. O ki, kalemle (yazı yazmayı) öğretti. İnsana bilmediğini O öğretti.” (Alâk: 1-5)

Yine bir ses çınlar ki iliklerimize kadar işler:

“O hanginizin daha güzel amel işleyeceginizi imtihan etmek için ölümü ve hayati yaratandir. O Aziz’dir, çok bağışlayıcıdır.” (Mülk: 2)

Fıtrat-ı selimeye döndükçe hece hece âyetler okunur gönüllerde. Artık hayatlar anlam kazanmıştır. Rotasızca sağa-sola yalpalanan yelkenler bir kılavuza-bu âyetlerin ilk muhatabı Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’e- kavuşmuştur. Peygamberimizin (s.a.v.) en güzel desenlerle işlenmiş olan hayatına bakıldığında her motif “İŞTE İNSANLIK BU” diye haykırtan bir nakıştır yüreklerde...

Bir mevsim geldi ki, bende de sefer hazırlıkları başladı. Farkında olmadan yaşam dairemin kenarında bıraktığım uhrevî maksatlar gönül denizine açtığım yelkenle merkeze oturdu. Ufkumun aydınlanması şöyle bir süreç içerisinde gerçekleşti;

18-19 yaşlarındaydım. Üniversiteyi kazanmıştım. Babam yolculuğa çıkarken elime bir kitap tutuşturdu. Derslerimin yoğunluğu arasında bu İslâm İlmihali’ni ne zaman okuyacaktım? Fakat düşündüğüm gibi olmadı. Bir gece elim bu kitaba gidiverdi.

Gurbet gecelerimde bu kitapla ben dost oluverdik. Özellikle kıyamet alâmetleri kısmında düğümlenip kalmıştım. O âna kadar çevremi hiç âyet ve hadisler nazarıyla gözlemlememiştim. Tasvirler ne kadar da çok yaşadığımız hayatla bağdaşıyordu.

Gecenin derin sessizliği, okuduğum satırların tesiriyle benim içli gözyaşlarıma şahit oluyordu. Yıllarca biriktirdiğim yalan duyguların hararetindendi bu sıcak yaşlar. Adeta içimi yakıyor, yıkıyor ve tarifsiz bir huzur kaplıyordu bütün bedenimi. Bir ürpertiyle Allah’ın varlığına ve birliğine şehadet ediyordu, her zerrem. Bu lütuf geceleri birbirini kovaladı. Gündüzleri sıradan, eskisi gibi fakat geceleri adeta bir başkası oluyor, başımı örtüyor, namaz kılıyordum. Gün geldi okuduğum ilmihalin yazarıyla tanıştım. Etrafımda daha önceden de dindar insanlar görmüştüm. Ama bu şahıs bambaşkaydı. Hâli, sözleri içime sükûnet vermişti. “Dünya yanıyor, bugün ayaktasın, yarın topraktasın, kendini kurtarmaya bak.” sözleri kalbimde mimlenmişti. Başıboş yaşamak istemiyordum.

Gençliğimin dalgalanan hisleri insanlığa gönderilmiş olan en son dinle yatışmaya başlamıştı. Bir seneye yakın bir süre içinde olgunlaşacak olan yeni yaşantımın temelleri atıldı. İlâhî bir lütuf sayesinde bazı şeyler teenniyle fakat oturarak vuku buluyordu hayatımda. İlk zamanlarda beş vakit kılamadığım namazların artık beş vaktini de kılar olmuştum.

Artık setir sahibi insanlara gıptayla bakıyordum. Ve Rabbime sonsuz şükürler olsun ki bir sonbahar günü örtündüm. O gün sokağa çıktığımda yürümeye yeni başlayan bir çocuğun sevinci gibi şendim. Ayaklarım yere basmıyordu. İstiyordum ki dolaştığım her yerdeki insanlar beni görsün. Hazret-i Allah’ın Nur sûre-i şerif’inde buyurduğu setir emrini yerine getirmenin verdiği güvenle dolaşacaktım artık yeryüzünde.

İtibarımı taçlandıran asil bir çerçeveydi bu. Bendeki bu hayırlı değişmeler anne ve babamı sevince boğuyordu. Başta rahmetli anneannem olmak üzere sevinç gözyaşlarıyla beni şefkat çemberine almışlardı.

Seher vakitlerine meftun olmuştum. Aydınlığa kavuşma noktasına gelmiş olan âlemden tezahür eden herşey hakikatı fısıldıyordu yüreğime. Birbirine karışan “Allahuekber” seslerine secdelerle cevap veriyor ve bu ruhla yeni bir güne başlıyordum.

“Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz, ona insanlar arasında bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkmayan kimse gibi olur mu hiç?” (En’am: 122)

Âyet-i kerime’de buyurulduğu üzere Cenâb-ı Hakk’ın ihsanı neticesinde insan bambaşka bir hâle bürünüyordu.

Şu Hadis-i kudsî’den çok etkilenmiştim:

“Velilerimden birisine düşmanlık eden kimseye ben harp ilân ederim. Kulumu bana en çok yaklaştıran şey, farz kıldığım ibadetleri yapmasıdır. Nâfile ibadetlerle de bana o kadar yaklaşır ki, nihayet ben o kulumu severim. Sevince de artık onun duyan kulağı olurum, o benimle işitir. Gören gözü olurum, o benimle görür. Eli olurum, o benimle dokunur. Ayağı olurum, o benimle yürür, (Kalbi olurum, o benimle anlar. Söyleyen dili olurum, o benimle konuşur.) Ne dilerse onu yerine getiririm. Herhangi bir şeyden bana sığınırsa ben onu muhafaza ederim.” (Buharî. Tecrid-i sarih: 2042)

Gerçekten de bu Hadis-i kudsî hayatımda tecelli ediyordu. Benim örtünmemden 3-4 ay gibi bir zaman sonra ailemiz yeni bir müjdeyle şenlendi. Ablam da örtünmüş, beş vakit namazını kılmaya başlamıştı. Bunun akabinde babam bizleri bir hediye olarak Ramazan umresine götürmeye karar vermişti. Cenâb-ı Hakk ikramların en güzeliyle bizi ikramlandırmıştı.

Ey güzel Allah’ım, bizler ne idik ve ne olmuştuk. Allah dostunun dualarıyla umre ziyaretine uğurlandık. Cidde’ye indiğimizde yüzümüze ufunetli bir hava çarpıyordu. Mekke’ye gitmek üzere bir taksiye bindik. Babam ihramlı bir şekilde önde, annem, ablam ve ben arkada “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk...” virdini bütün gönlümüzle söyleyerek Mekke’ye doğru ilerliyorduk. Her karışı öpülesi topraklarda, Mekke’deydik.

Mânâ âleminin doruğu olan Kâbe’de bir pervane gibi döndüm, döndüm...

“Müminler kardeştir.” (Hucurat: 10) Âyet-i kerime’sinin ifadesini en çok oralarda hissettim. Omuz omuza namaz kıldık, titreyen kalplerimizle ellerimizi birlikte semaya kaldırdık. Dua için kıpırdayan dudaklarımızla muhabbet seyri içinde birlikte tavaf ettik. Sıcacık gülümsemeleriyle kollarımdan tutup sofralarına davet eden kardeşlerimle birlikte oruç açtım. Yaşlısı, genci, zengini, fakiri, Arab’ı, Malezya’lısı, Türk’ü aynı şey için atan yüreklerimizle birbirimize kenetlendik.

“Andolsun içinizden size öyle aziz bir peygamber gelmiştir ki sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. Üstünüze çok düşkündür. Müminlere çok şefkatli çok merhametlidir.” (Tevbe: 128)

İşte, bizleri böylesi merhametle kucaklayan Hatem-ül Enbiya’nın makamını ziyaret etme şerefi bahşedilmişti. Medine’nin her köşesine Resulullah Efendimiz’in (s.a.v.) edebi, hâyâsı, merhameti sinmişti. Habibullah’ın (s.a.v.) kokusunu duyuyordum Mescid-i Nebevî’de, Medine sokaklarında. Ki bu sokaklara ayak basan o değil miydi?

Nur beldelerinden ayrılırken derin bir sızı duydum içimde. Anlatmakla kelimelerin âciz kaldığı güzellikte bir Ramazan umresiydi.

O günden bugüne altı yıldır gönül denizinde seferdeyim. Yürüten O, tutan O... Hayatın neşesini İslâm’ı yaşamakta buldum. İnşallah Resulullah Efendimiz’in şu duası bize tayin edilen ömür içerisinde yoldaşımız olur.

“Ey Allah’ım! Gözümü açıp kapatıncaya kadar beni nefsime bırakma ve bana verdiğin iyi şeyleri geri alma.” (Bezzar)

“Selâm olsun hidayete tâbi olanlara.”(Tâhâ: 47)

“Selâm olsun O’nun beğenip seçtiği kullarına.” (Neml: 59)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |