Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (122)

 

DÂVUD BİN MAHMUD EL-KAYSERÎ -Kuddise Sırruh- (2)

 

Nisan 2016
Hakikat Aylık İslâm Dergisi
s. 38-39

 

Hâtemü'l-Evliyâ, Hakikatte
Hâtemü'l-Enbiyâ'dan Başka Bir Şey Değildir:

 

Dâvud el-Kayserî -kuddise sırruh- Hazretleri "el-Matlâu alâ Husûsu'l-Kelim" adlı eserinin mukaddimesinde nübüvvet ve velâyet mevzularını ele alırken, Hâtemü'l-evliyâ'nın Hâtemü'l-enbiyâ Aleyhisselâm'la bitiştiği ve onun velâyetiyle tahakkuk ettiği noktaya işaret ederek şöyle buyurmuştur:

"Hâtemü'l-evliyâ, hakikatte Hâtemü'l-enbiyâ'dan başka bir şey değildir." ("el-Matlâu Husûsu'l-Kilem")

Niçin? Ondan ona intikâl ettiği için. Daha önce o idi, ona intikal edince o oldu. O vazifesini hakkıyla yaptığı gibi, hakkıyla vazife yapmak şimdi ona düştü, o vazifeyi yapması gerekiyor.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin:

"O öyle bir kimsedir ki, ona yeryüzünde: 'Ey Vâhidî!' diye nidâ eden doğru söylemiştir." buyurması bu hakikati ortaya koymaktadır.

Allah-u Teâlâ onun velâyetini öyle yaratmıştır ki, bütün velilere verdiği hâli, ahvâli, tecelliyâtı... hepsini onda cem etmiştir. Çünkü gerçekten velâyet-i Muhammediye olduğu için.

Sizin çok rahat anlayabileceğiniz bir temsil arzedeceğiz:

Farz-ı muhal ki Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in evi daha önce Mekke-i mükerreme'de idi, sonra Medine-i münevvere'ye geldi. O evden kalkmış o eve gelmiş. Orayı daha önce mekân tutmuştu, oradan çıktı, burayı mekân tuttu. Artık o oralı, o ev sayılmaz, bu ev sayılır. Niçin? Bu evde olduğu için. Oradan kalktı bu eve geldi. Şimdi bu evde aranıyor. O nerede ise o da orada. Üstelik diğer Hâtem de orada. Orada yalnızdı, oradan kalktı buraya geldi, iki oldu. Bir evde iki hâtem birleşti. Beden iki amma ruh bir. Çünkü oradan oraya gidiyor, orada bulunuyor. Zaten orası da bir nur.

Daha önce o kandilde idi, sonra bu kandile geçti. O da kandil, bu da kandil, onu da ezelden kandil yaratmış, onu da ezelden kandil yaratmış. O da bir nur, bu da bir nur. O da vazife, bu da vazife. O evden bu eve geçmiş, o olmuş. Vazife buraya intikal etmiş. Buradan tasarruf ediyor, çünkü hep O'nun. İki Hâtem'de birleşince iki binada bir ruh.

O ruhları bir yarattı, Âdem Aleyhisselâm'dan evvel yarattı. Onunkisi küllî, berikisi cüz'î idi. Fakat küllî cüz'iye intikal ettiği zaman o da küllî oldu. Küllî nerede bulunursa külliyat oradadır.

Muhyiddin-i İbnü'l-Arabî -kuddise sıruh- Hazretleri'nin söylediği söz küllîye dayanır.

Müeyyedüddîn el-Cendî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin her iki Hâtem'i bir ruh iki beden olarak ifade etmesiyle, bu üç velinin sözlerindeki mânâ da birleşmiş oluyor.

Bir zât-ı muhterem de:

"O Resulullah Aleyhisselâm'ın gölgesidir." buyurmuş.

Gölgesi demek o demektir, onun intikali demektir! Onun ikinci bir gölgesi yok, bir tek gölgesi var! Zira ondan başka da Hâtem yok.

Şimdiye kadar gelip geçen veliler hep emanet üzerinde durmuşlar, fakat Hâtem-i veli hakkında ifşaatta bulunan Zevât-ı kiram Hazerâtı emanet üzerinde durmamışlar, intikal üzerinde durmuşlardır. İntikal ayrı şeydir. İntikal Hâtem-i veli'ye âittir. Çünkü şimdiye kadar Hâtem gelmedi; intikal yoktu, emanet vardı.

 

•

 

"Hatemün-nübüvve"nin sırrı bu oluyor, "İki bedende bir ruh" bu oluyor. Tıpkı ona benzeyişi bu oluyor. Ahlâkının olsun, gidişatının, icraatının olsun hep ona benzeyişinin sebebi ve sırrı işte budur.

Bu zât-ı muhterem çok mühim bir noktaya parmak basmış. Halkın bunu bilemeyeceğini söylüyor. Burası çok sırlı. Resulullah Aleyhisselâm Hâtem-i enbiyâ'dır, Allah-u Teâlâ'nın nuru âlemlerin gurur ve sürurudur. Lâkin Hâtemü'n-nübüvve'nin emaneti ona intikal ettiği için, Hâtemü'n-nübüvve'nin emanetini üzerinde taşıdığı için, Hâtem-i veli'nin nuru ayrı yaratıldığı için bir nevi Hâtemü'n-nübüvve olmuş oluyor.

Bu ise Resulullah aleyhisselâm'ın bütün emaneti o kandile olduğu gibi aktığı zaman olur. Resulullah Aleyhisselâm vazifede iken orada hiçbir şey yoktu. Resulullah Aleyhisselâm'dan sonra o vazife o kandile aktığı zaman, o kandil de her şey olmuş oluyor.

Hâtem'in asıl mânâsı budur. Çünkü doğrudan doğruya o Hâtem'den bu hâtem'e intikal etmiştir. O da hâtem idi, bu da hâtem. O onun vekilidir, kaynak birdir. O zât-ı muhteremin "İki bedende bir ruh" dediği nokta işte budur. Hiçbir şekilde şahsa âit bir iş olmayıp, Allah-u Teâlâ'ya âit olan bir iştir.

Bidayet ve nihayet. O zaman o lâzımdı, şimdi ise bu lâzım.

O zaman İslâm garipti, şimdi de garip duruma düştü. O zaman ikinci bir kandile ihtiyaç yoktu. İsmi vardı, kendisi yoktu. Şimdi o birinci kandilin vazifesi bitti, o nur bu kandile geçti, artık bu kandil iş görüyor.

Yani Allah-u Teâlâ nuru yaymak için birinci kandili çalıştırdı. Bu zamanda garip düşen İslâm'ı gariplikten kurtarmak için de o nurdan sonra ikinci kandili çalıştırdı.

Bu kandil; Resulullah Aleyhisselâm'ın halk tarafından bozulmuş olan sünnetini ıslah etmek, öldürülmüş olan sünnetini ihyâ etmek, bidatları kaldırmak ve nuru yaymak ve zulmânâtı kaldırmak için iş görüyor. Nitekim Cenâb-ı Hakk kaldırmadı mı? Ne idi ne oldu? Hani o fesatçılar ifsatçılar, hani o din kurucular? Hepsi de yok oldular!

Allah-u Teâlâ Hâtem-i enbiyâ'ya ne ki lütfetmişse velâyetinde lütfetmiş. Velâyet bâtındır. Verilen ona veriliyor. Ona verilen aynı şekilde ona intikal edince, zaten onundu, oraya intikal ediyor.

Oraya intikal edince o demektir. Bunlar çok gizli işlerdir. Fakat bunlar mahlûka âit değildir, hep murâd-ı ilâhîdir, öyle dilemiş, öyle olmuş.

Velâyetin hakikisi bu zamanda tezahür etti. Şimdi artık o irşadın yayılma zamanı gelmiş.

Böyle bir karanlık devir içinde Allah-u Teâlâ böyle bir nuru indirdi. Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri, Allah-u Teâlâ'nın onun irşadını yayacağını beyan buyuruyor ve yaydı.

Nitekim İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri "260. Mektub"unda:

"Kararmış olan âlem onun zuhur nuruyla aydınlanır. Onun hidayet ve irşad nurları bütün âleme yayılır." buyurmuşlardır.

Diğer bir beyanları işe şöyledir:

"Onun hidayetinin nurları bahr-ı muhid gibi bütün âlemi sarmıştır." (260. Mektub)

Görüyorsunuz ki bu irşad dünyaya yayılıyor. Allah-u Teâlâ'nın murad ettiği yere kadar gidiyor. Öyle ki Amerika'ya, İngiltere'ye, hatta Avusturalya'ya kadar gidiyor. Almanya'daki kardeşler on devlete girip çıkıyor.

Bu ilim, bu mânevî yol, dünyaya hiçbir zaman bu kadar yayılıp ilerlemedi. Hâtem olma hasebiyle, gizli kalan ilmin izhariyle bu ilim açılmak ve yayılmak durumunda kaldı. Artık vakit saat gelmiş, Allah-u Teâlâ murat ettiği ana kadar bu nur yayılacak. Gizli kalan ilim budur işte.

Bugün zuhur eden bu gibi hâdisat da bu gizli ilimden doğuyor. Çünkü Allah-u Teâlâ Resulullah Aleyhisselâm'ı kandil olarak yaratmış, onu da kandil olarak yaratmış. O küllî, bu cüz'î.

Küllî cüz'îye geçince o da küllî oluyor. Velâyetiyle, nübüvvetiyle, risaletiyle hepsiyle küllî oluyor. Bugün hepsi var. Velâyet de var, nübüvvet de var, risâlet de var. Niçin? O mevcut olduğu için var. Fakat insanlar bunu bilmez, aklı da almaz.

Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri buyurur ki:

"O resul ve nebilerin vekilidir, işte peygamberler bunu vekil etmişlerdir." (Fütûhü'l-Gayb)

Bu nasıl bellli olur? Hiçbir gün tahsilim olmadığı halde, hiçbir şey bilmediğim halde, hiçbir şey de olmadığım halde, bu icraatların meydana gelişinden anlaşılıyor ki; bu doğrudan doğruya ilâhî bir destektir, ilâhî bir lütuftur, ilâhî bir vergidir. Burada artık mahlûkun yeri yok, bunun bir mahlûkla hiçbir ilgisi yok. Bu ilâhî lütfun onda tecellî etmesi murad edilmiş. Ne zamana kadar? Murad ettiği zamana kadar.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |