Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (120)

 

Müeyyedüddîn Mahmûd el-Cendî -kuddise sırruh- (13)

 

Şubat 2016
Hakikat Aylık İslâm Dergisi
s. 36-37

 

İhâtâ Eden Ruh:

 

Âlemleri çepeçevre kuşatan, aynı zamanda "Feyyâz-ı Mutlak" olan Allah-u Teâlâ onda tecelli ettiği için, yerin zemininden arşa kadar hidâyet, iman ve velâyetten nasibi olan herkes alacağını ancak ondan alır; fakat ondan değil, aslında onun içindekinden alır. O bir maskeden, bir perdeden ibarettir; perdenin arkasında O var!..

Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri:

"Dünya, önünde yüzük kaşı kadar küçülür." buyuruyorlar. (Fethü'r-Rabbânî, 5. Meclis)

Bunun iki mânâsı vardır:

Birincisi; dünyaya hiç değer vermez.

İkincisi; onu manen o kadar büyütmüştür ki dünya onun yanında küçücük kalır.

Nitekim Müeyyedüddîn el-Cendî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fusûs Şerhi"nde bu noktaya parmak basmışlar; Allah'tan vâredildiği için onun bütün ruhları ve velâyet makamlarını kuşattığını beyan buyurmuşlardır:

"Hatm rûhu, takdim ettiğimiz gibi; en kâmil vâris'i ihâtâ ettiği gibi, velâyetlerin de hepsini ihâtâ eden ruhtur. Nübüvvetlerin hepsiyle ilgili olarak da o, Hatmü'r-rusül -sallallahu aleyhi ve sellem-dir. Çünkü o, Hatmiyyet'le toplanıp biraraya gelen Muhammedî velâyetlere, keşiflere, tecellîlere, ilimlere, sırlara, hâllere ve makamlara dâir, velâyetlere verilenlerin tümünü toplayıp birleştirerek, onu kuşatıp birarada tutan kimse olmuştur. Bu da onun hakîkatinin, her açığa çıkan şeyin ilki olan 'Hakîkatü'l-hakâyık', yâni 'Hakîkatlerin hakîkati'; aynı zamanda onun gaybî fetihlerin anahtarı ve ruhların kendisiyle kâim oldukları ve diğer rûhî mertebelerin içine gönderme ve sirâyette bulunan hakîkatinden hayat buldukları bir Nûr maddesi olmasından ileri gelir. O hiçbir kimseden istimdâd etmez; ilâhî vergiler husûsunda herkes onun kandilinden istimdâd eder. Zîrâ o, Allah'tan vâredildiği için, ilâhî isimlerin hazîrelerinden biri olmuştur." (Kitâbu Şerhü'l-Fusûs li'ş-Şeyh Müeyyedüddîn el-Cendî; Şehid Ali Paşa, no.: 1240, vr. 146a-146b)

Bir Hâtemün-nebi'de, bir de Hâtemül-veli'de tecelli etmiş, alanlar bu iki yerden almışlardır.

Bütün ilimlerin özü ve sırrı budur. Cenâb-ı Hakk bu bilgiyi öğretmese, bana bildirmese, ben nereden bileceğim? Hiçbir kitapta yok ki okuyayım.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Allah hikmeti kime dilerse ona verir. Kime de hikmet verilirse, ona muhakkak ki çok hayır verilmiştir. Bunu ancak akl-ı selim sahipleri düşünüp anlar." (Bakara: 269)

Allah-u Teâlâ bu esrâr-ı İlâhi'yi ancak "Ulül-elbâb"a varan akl-ı selim sahiplerinin idrak edebileceğini beyan buyuruyor. "Ülül-elbâb"ın Hâtemü'l-evliyâ'ya verildiği Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Kitâbu'r-Riyâze"deki ifşaatından anlaşılmaktadır. Ona verilen akıl, "Ulül-elbâb"; hikmet ise "Hikmetü'l-Ulyâ"dır!..

 

 

Yakınlık Derecelerinin Nihayeti:

 

Hiçbir şey yok, yalnız O var. Fâni olmuş, erimiş, bitmiş, yok olmuş yalnız Hazret-i Allah var. İşte burası Hazret-i Allah ile nefes alınan yerdir. İşte burası Hazret-i Allah ile mülâkat yapanların yeridir.

Kendisi yok, O var. Onun için diyoruz ki;

"Nefeslerin en hayırlısı, Hazret-i Allah ile alınandır. Mülâkatların en hayırlısı, Hazret-i Allah ile yapılandır."

Orada nefesten başka bir şey kalmıyor. Nefesi O'ndan alıyor, O'nunla alıyor, O'nunla konuşuyor, O'nunla mülâkat yapıyor.

Şeyh Müeyyedüddîn el-Cendî -kuddise sırruh- Hazretleri bu Hadis-i şerif'in tefsirinde şöyle buyuruyorlar:

"Aradan vâsıtanın kaldırıldığı, yakınlık derecelerinin nihayetidir." ("Kitâbu Şerhü'l-Fusûs li'ş-Şeyh Müeyyedüddîn el-Cendî;" Şehid Ali Paşa, no.: 1240, 134b-135a yaprağı.)

Yok olunca O oluyor. O olunca her şey oluyor. O'ndan başka bir var yok. Hiç olunca O var, O'nda her şey var.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmaktadırlar:

"Mümin-i kâmil olanlar Allah katında bazı meleklerden de efdaldir." (İbn-i Mâce)

Allah-u Teâlâ lütfuyla desteklemiş, kendi varlığını sıyırmış, varlıklara ait olan hassasını da kaldırmış. O'nunla olmuş. Beşer olduğu halde O'nunla olmuş ve melekleri orada geçmiştir. O da fenâfillah'a ermiş mümini kâmildir. Çünkü fenâ olmadıkça bekâ olmaz.

İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Mektûbât" adlı eserinin "491. Mektûb"unda "Onun fenâsı karşılığında, bekasını ikram etmiştir." buyuruyor.

Aynülkudat Hemedânî -kuddise sırruh- Hazretleri, "Kitâbu't-Temhîdât" isimli eserinde;

"Gözü Cemâl'e ilişince de, artık kendisi diye bir şey kalmaz. Fâni olan (bu) kul, o an Hakk ile bâkî olur." buyuruyorlar. (Aynülkudat Hemedânî, "Kitâbu't-Temhîdât"; Mektebü'l-Hindî, no: 445, 68. yaprak'tan naklen)

Ne varlığı, ne kendisi, ne ismi, ne cismi, ne elbisesi, ne ilmi, hiçbir şeyi yok, O var. Zaten O'ndan başka hiçbir şey yoktur.

Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- Hazretleri, Kâf harfinin sırrına mazhar olanların yalnız Hatem-i Nebi ve Hatem-i Veli olduğunu haber veriyorlar.

Hazret "Kâf" harfinin izahını şöyle açıklıyor:

"Kelimelerin en şereflisi olan 'Kelimetullâh'la, yâni 'Allah'ın sözü'yle meydana gelmiş bir karışımdır..."

"Kendi varlığını ortadan kaldırmanın şartlarını görebilen kimselerin idrâk ve anlayışına gizli kalmayan harflerden üçüdür..."

"Kâf harfine gelince; o varlık kapılarının anahtarı ve karışık gösteren aynanın cilâsıdır ki, gizli olan fâili, fiili ve mef'ûlü ortaya çıkarır. O varlık kilidinin anahtarı olunca, ondan O'nun hazînesinden zuhûr eden şey iktibas olunur. Bu 'iktibas' ise hem peygamber, hem de velî için olur..." (El-Husûs bi-Edâti'n-Nusûs fî Şerhi'l-Fusûs)

Bu mevzular çok derin, çok ince. Öteden beri hep şöyle deriz:

"Var ile övünüyorum, varlığımdan utanıyorum." Çünkü hep O.

Âyet-i kerime'nin devamında şöyle buyuruluyor:

"Ancak azamet ve ikram sahibi olan Rabb'inin veçhi (zâtı) bâki kalacaktır." (Rahman: 27)

Tevhidin nihayeti O'dur. O'nu bulduktan sonra dünyayı tekmeliyor. Vurabilirsen buldun O'nu.

Her şey fâni olmuş, Zülcelâl vel-kemâl Hazretleri'nin veçhi bâki kalmıştır. Hüküm O'nundur, O'ndan başka bir şey yok, başka bir şeyin hükmü de yok.

Binaenaleyh; artık orada, Cenâb-ı Hakk öyle murad ettiği için, Hazret-i Allah ile hallenmiş olur. Yani Hazret-i Allah ile halleniyor ama kendi halinde değil. O'ndan başka hiçbir şey kalmadı. Burası ilmin sonudur, bunun üzerinde ilim yok.

Siz beni görüyorsunuz amma O'nunla karşılaştığınızı bilmiyorsunuz.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde:

"Mümin müminin aynasıdır." buyuruyorlar. (Ebu Dâvud)

Birinci müminden murad mümin-i kâmilin kalbi olup, ikinci müminden ise bizzat Allah-u Teâlâ murad edilmektedir. "Mümin" Allah-u Teâlâ'nın ism-i şerif'lerinden birisidir.

Kendisi nazar ettikten sonra kendisini görecek. Zaten O'ndan başka bir şey yok. Hep oradan geliyor. Nasipdar olan için perde kalmamıştır. Varlık olanda bu ayna tecelli etmez, yok olanda tecelli eder. Bu aynanın esrarı yok olanda mevcuttur. Kendi varlığı olan aynalık vazifesi yapamaz.

Bu hususu, Cüneyd-i Bağdâdî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle ifşa ediyorlar:

"İşte bu, Vahid'i tevhid eden muvahhidin tevhidinin son mertebesidir. Onun kendi ferdiyyeti gider." (Resâilü'l-Cüneyd)

Bu mevzu hass'ül has'ın mevzusudur.

Bu hususta Zeyneddîn el-Hâfî -kuddise sırruh- Hazretleri de şöyle buyuruyorlar:

"Kemâlin gayesine ulaşıp O'nu Tevhîd eden, kâinât mertebesinde O'nun vahdâniyyet'ini müşâhade eden; isimlerin ve sıfatların bilinmesiyle ilgili ilimlere sâhip olup Tevhîd'in nihayetine eren kimse düşünceye sığmaz!" ("Risâletü'l-Kudsiyye", vr. 78b)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |