TARİHTEN SAYFALAR

 

Orhan Gâzî'nin Oğulları
ve
749/1348 Târihli Beratı Üzerine
Yeni Tespitler (4)

 

Hakan Yılmaz - Şubat 2016
Tarihten Sayfalar - Hakikat Aylık İslâm Dergisi
s.44-45

 

"Ferzend"in Orhan Gâzî'nin oğullarından en büyüğünü nitelendirdiği meselesini çözümlemek için ise, öncelikle belgede isimleri zikredilen diğer devlet erkânı ve şehzâdelerin hangi hiyerarşik çerçeveye oturtulduğunu tespit etmemiz lâzım gelmektedir. Bağışlanan bölgenin sınırları çizildikten sonra kâtip, herhangi bir şahıs belirtmeksizin -ki onun bunu, mülkü bağışlayanın kim olduğu belli olduğu için yaptığı açıktır-; ilki hâriç adları açıkça zikredilen oğullarına yaptığı bağışları sırayla açıklamaktadır. Buna göre belgede Sultân'ın "Ferzend"e yaptığı bağışı müteâkip, kâtibin Orhan Gâzî gibi kim olduğunu açıklamaya artık gerek duymadığı "Hondkâr"a on sekiz, "Süleymân Paşa" ile "Murâd Beg"e ikişer ve "Halîl Beg"le "İbrâhîm Beg"e birer at, vezîr "Hâcı Paşa"ya ise bir kırmızı kemha ve bir hâssü'l-hâs hil'at verdiği kayıt altına alınmıştır30. Yukarıdaki tespitlerimize dayanarak, burada "Hondkâr" vasfıyla zikredilenin de belgenin verildiği Ferzend'den başkası olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Nitekim belgede ikinci kişi olarak Süleyman'ın, ondan sonra bir küçüğü olan Murad'ın, daha sonra ise yaşça birbirini tâkip eden Halil ve İbrâhîm'in hiyerarşik bir sıralamaya tâbî tutulması ve şehzâdelerden sonra vezîrin en son sıraya atılmış olması kayda değerdir. Bu durumda Türkçe "Oğul" anlamına gelen Ferzend, şâyet Orhan Gâzî'nin oğlu değil de sıradan bir komutanını nitelemiş olsaydı, bu siyasî hiyerarşiye nazaran adının şehzâdelerden daha önce anılması imkânsız olurdu.

Oğuz/Moğol hanlık protokolünün cârî olduğu, tıpkı İlhanlılar'daki gibi büyük şehzâdenin babası hayatta iken "Sultân" unvânını ve benzeri diğer yüksek vasıfları kullanabildiği, sonraki asırların saltanat/verâset dâvâlarından henüz en küçük bir ize rastlanmayan bu devirde, büyük şehzâdenin "Hondkâr" olarak vasfedilmesinin aslında şaşılacak hiçbir tarafı yoktur. Orhan Gâzî'nin de babası Osman Gâzî hayatta iken, 1320'den tâ ki onun ölümüne dek müstakil bir Sultan konumunda, Bursa sarayında tek başına oturduğu31; aynı şekilde 1350'den önce Dâvûd Kayserî'nin Süleyman Paşa'ya sunduğu el-İthâfu's-Süleymânî adlı eserde de, şehzâdenin daha babasının sağlığında iken "es-Sultânü'l-mua'zzam ve'ş-Şehinşâhü'l-mufahham… Şücâ'ü'd-devleti ve'd-dünyâ ve'd-dîn" gibi yüksek hükümdarlık vasıflarıyla anıldığı unutulmamalıdır32. Nitekim Orhan Gâzî'nin yukarıda işâret ettiğimiz 1324 tarihli Mekece vakfiyesinde de, derkenara yazılan şâhidler arasında Süleyman'dan önce "Sultân" unvanlı bir oğlu yer almakta ve ondan sonra yaşlarına göre Süleyman ve daha sonra İbrâhîm'in isimleri sıralanmaktadır. İsim değil, bir vasıf olduğu aşikâr olan "Sultân" unvânını taşıyan bu büyük şehzâdenin Süleyman'dan önce zikredilmesi de, onun 24 yıl sonra adına berat düzenlenen Ferzend'den başkası olmadığını kanıtlamaktadır.

Peki Orhan Gâzî'nin bu iki belgede "Sultân" ve "Ferzend" unvanlarıyla anılan, buna rağmen varlığı şimdiye dek gölgede kalan bu büyük şehzâdesi kimdir?

Bu soruya ışık tutabilecek yegâne kayıt, Orhan Gâzî'nin ikinci eşi Asparuça Hâtun'un33 Gemlik yakınlarındaki vakıfları adına düzenlenen Eylül 1323 tarihli Arapça vakfiyesinde yer alır. Osman Gâzî'nin gelini Asparuça Hâtûn'a bağışladığı yedi köy ve bir mezraanın, daha sonra oğullarına devri nedeniyle çıkan bir dâvâ üzerine Kite Mahkemesi kadısı Mûsâ bin İbrâhîm tarafından düzenlenen bu vakfiyede, Orhân Beg'in "harem-i muhteremeleri Asparuça Hâtûn"dan doğma iki oğlunun adı geçmektedir ki, bunlar: "Ertuğrul oğlu es-Sultân 'Osmân Hân Gâzî oğlu Orhân Beg oğlu Şerefu'llâh ve onun küçüğü İbrâhîm Beg"dir34. Dolayısıyla bu vakfiyeye dayanarak, az önce zikrettiğimiz iki belgede Şehzâde Süleyman, Murâd ve Halîl'le birlikte adı geçen İbrâhîm Beg'in dışında, her ikisinde de adı hiç geçmeyip sadece "Sultân" ve "Ferzend" şeklinde anılan bu ismi meçhul şehzâdenin "Şerefu'llâh bin Orhân Beg" olduğu ve onun, Orhan Gâzî'nin Asparuça Hâtûn'dan doğma ikinci oğlu olduğu söylenilebilir.

Belgede Orhan Gâzî'nin protokol gereği Süleyman Paşa'dan öne aldığı, 1348'den daha önceki bir zaman aralığında babasının seferlerine katıldığı aşikâr olan bu büyük şehzâdenin, hastalık ya da mutâd başka sebeplerle daha sonra geri plânda kalmış, ancak Sultan Orhan'ın kadîm devlet geleneğine riâyet maksadıyla burada yine de onu ilk sırada anmış olması kuvvetle muhtemeldir.

Orhan Gâzî'nin eşi Theodora'nın babası Kantakuzenos, kroniğinde dâmâdı Orhan'ın 1347 İlkbaharında imparator oluşunu tebrik için ailesi ve mâiyyetiyle birlikte Üsküdar'a geçişini anlatırken: "Güzel ziyâfetler verildi. İmparator ve Orhan bir sofrada ve Orhan'ın başka kadından doğma dört oğlu diğer bir sofrada bulunuyorlardı." der35. Kantakuzenos'un bu izlenimi, tıpkı üzerinde durduğumuz berattaki gibi, 1 yıl önce Orhan Gâzî'nin Şehzâde Halîl dışında başka kadınlardan (Nilüfer ve Asporça Hâtûn'lardan) doğma dört oğlunun daha olduğunu, Şehzâde Halîl'in ise bunların dışında Theodora'dan doğma beşinci oğul olduğunu bize bildirmekte; böylece belgede zikredilen Ferzend'in, Süleyman Paşa, Murad Beg ve İbrâhîm Beg dışında zikredilen bu dört oğuldan biri olduğunu kesinleştirmektedir.

Mülk-nâme üzerinde fikir yürütenlerden bazıları, Orhan'ın oğullarından Sultân'ın ve Kâsım'ın isimlerinin zikredilmemesini bir çelişki olarak nitelendirirken, atıf yaptıkları bu belgede Süleyman'dan önce başka bir oğul bulunduğunu göz önünde bulundurmak sûretiyle de olsa belgedeki "Ferzend"in kim olduğunu sorgulama yoluna gitmemişlerdir. Bir göz tanığı olan Kantakuzenos'un yukarıdaki kaydı, 1347 yılı İlkbaharında Süleyman Paşa'dan yaşça daha büyük olan Şerefullâh'ın da bu ziyâfete hazır bulunduğuna, Şehzâde Kâsım'ın ise bu târihte hayatta olmadığına açık bir delil teşkil etmekte ve bu yönde izhâr edilen şüpheleri tamâmen izâle etmektedir.

Belgede Şehzâde Kâsım'ın adının geçmemesi, iddiâ edildiği gibi hiçbir şekilde mülk-nâmenin sıhhatine gölge düşürecek bir durum teşkil etmez. Orhan Gâzî'nin sâdece Süleyman ve Murâd adlı iki oğlundan söz eden umum Osmanlı kronikleri dışında, nâdiren "Kâsım" adında üçüncü bir oğlunun daha bulunduğundan söz eden kimi istisnâî kaynaklarda, örneğin Tevkı'î Mehmed Paşa Târîh'inde: "Sultân Kâsım küçük iken vefât itdi. Burûsa'da vefât itdi, anda medfûndur." denilerek36, bu varlığı meçhûl şehzâdenin küçük yaşta öldüğü açıkça belirtilir. Dolayısıyla Orhan Gâzî'nin hangi eşinden, hangi tarihte doğduğu ve ne zaman öldüğü konusunda hiçbir bilgiye sâhip olmadığımız küçük oğlu Kâsım'ın, bu tarihî verilere göre adının belgeye yansıması zaten beklenemezdi.

Karesi Beyliği'nin 1348 yılında Osmanlılar'a ilhâkının tamamlandığı ve Süleyman Paşa'nın buraya gönderilerek aynı yıl içinde Rumeli akınlarını başlattığı dikkate alınırsa, Orhan Gâzî'nin Asparuça Hâtûn'dan doğma büyük oğlu Şerefullâh Beg'in, beratın verilişinden birkaç ay sonra vefât ettiği ve büyük şehzâdelik ve ordu komutanlığı görevinin bir sonraki oğul olan Gâzî Süleyman Paşa'ya intikâl ettiği düşünülebilir.

Tüm bunlara ilâveten; Uzunçarşılı'nın, belgede Orhan Gâzî'nin Hacı Paşa'ya kırmızı kemha kaftan ile birlikte "Hâssü'l-hâs" da giydirmesinden hareketle, Osmanlılar'da bu tarihlerden beri bu geleneğin mevcut olduğuna dâir ortaya koyduğu tespitini doğrulayacak ve bu geleneğin çok daha eski asırlardan beri Türkler arasında yaygın olduğunu kanıtlayacak şekilde, Selçuklular zamânında yazılmış kimi eserlerde de "Hâssü'l-hâss"a ilişkin açık atıflar bulunduğunu belirtmemiz gerekir37.

Belgenin orijinal mi, yoksa sonradan çıkarılmış bir sûret mi olduğu tartışmasına gelince; üzerinde basit ve eğreti bir tuğra bulunması, daha önce düzenlenmiş iki önemli belge olan 700/1301 tarihli Çalıca ve 724/1324 tarihli Mekece vakfiyelerindeki gibi bu tuğranın zülfelerinin uçlarının da, yalnız Orhan Gâzî devrine mahsus bir yöntemle sağa dönük olarak çizilmiş olması; kelimelerin büyük çoğunluğunun ve özellikle bâzı eklerin yazılışının XIV. yüzyılın tipik imlâ özelliklerini yansıtması ve sonraki asırlarda metne müdâhale edildiğine ilişkin üzerinde hiçbir iz ve işâretin mevcut olmaması, bize göre bu ihtimâli peşinen ortadan kaldırmaktadır.


Küçük Nişâncı Mehmed Paşa Târîh'inde Orhan Gâzî'nin oğullarından Şehzâde Kâsım'ın küçük yaşta Bursa'da öldüğünü gösteren satırlar
ve hemen altında Süleyman'la Murad'ın adlarının zikredildiği derkenar kayıtları.
Târîh-i Müntehab-ı Âl-i 'Osmân, Harvard Unv. Library, MS Turk, nr.: 8, vr. 38a.


Ramazân 723 / Eylül 1323 tarihli Asparuça Hâtûn vakfiyesinde,
Orhan Gâzî'nin Asparuça'dan doğma oğulları Şerefu'llâh ve İbrâhîm Beg'in adlarının zikredildiği satırlar.
VGMA, D. 590/181, 208, st. 17.

 

30. Krş. a.g.b., st. 13-19.

31. İbn Kemâl, Târîh-i İbn Kemâl, Millet Ktp. Ali Emîrî, Tarih, nr.: 30, vr. 33a, 34a.

32. Krş. Dâvûd el-Kayserî, el-İthâfu's-Süleymânî fî'l-'Ahdi'l-Orhânî, Millet Ktp., Arabî, nr.: 2173, vr. 2a-2b. Bu eserin mukaddimesinde zikredilen vasıfların tarihî açıdan önemine ilk kez 5 yıl önce yayınlanan şu makâlemizde değinmiştik: Hakan Yılmaz, "Dâvûd-ı Kayserî'nin, Orhan Gâzî'nin Oğlu Süleymân Paşa'ya İthâf Ettiği Eseri: 'el-İthâfu's-Süleymânî fî'l-'Ahdi'l-Orhânî'", HAİD, XIX/200 (Mayıs 2010), s. 42-45.

33. Orhan Gâzî'nin Nilüfer Hâtûn'dan sonraki ikinci eşi olan Asparuça Hâtûn'un adı, şimdiye kadar yapılan birkaç çalışmada "Asporça" ve "İsporça" gibi iki farklı şekilde okunmuşsa da, Grekçe hiçbir anlam ifâde etmeyen her iki okunuşun da vakfiyede yazılan adın aslını temsil etmediği açıktır. Kimi seslerin bâzen harfler yerine harekelere odaklandırıldığı XIV. yüzyılın basit yazım tarzına bakılırsa, bu ismin doğru olan şekli Y. İskender Hoçi'nin işâret ettiği gibi, Grek avam dilinde "Beyaz" anlamına gelen "Asparuça" olmalıdır. Krş. Yanko İskender Hoçi, Şehzâde Halîl'in Sergüzeşti, TOEM, V (Nisan 1327), s. 444. Bu ismin ona, imparator babası tarafından beyaz tenli olduğu için verilmiş olması kuvvetle muhtemeldir.

34. VGMA, D. 590/181, 208, st. 17.

35. Kantakouzenos, Historiae (I-III), L. Schopen, CSHB, Bonn 1828-1832, I, 107-110.

36. Küçük Nişâncı Mehmed Paşa, Târîh-i Müntehab-ı Âl-i 'Osmân, Harvard Unv. Library, MS Turk, nr.: 8, vr. 38a. Bursa'da ölmüş olan Şehzâde Kâsım'ın sandukası, babası Orhan Gâzî'nin türbesinin içinde, Asparuça Hâtûn ve oğlu İbrâhîm Beg'in sandukalarının yanında yer alır ki, bu da akla küçük Kâsım'ın Asparuça'dan doğma olabileceği ihtimâlini akla getirir.

37. Meselâ, krş. Ahmed Fakih, Kitâbu Evsâf-ı Mesâcidi'ş-Şerîfe, haz.: Hasibe Mazıoğu, TDK, Ankara 1974, s. 37-38, 94-95.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |