Muhterem Ömer Öngüt
-kuddise sırruh- Efendi Hazretleri'nin
Hayat-ı Saadetlerinden İnciler (36)

"Su!"

Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Efendi Hazretlerimiz'in, sevenlerinin de yakînen bildiği gibi hayatında mühim hadiseler, mevzular, olaylar ve harikûlade hâller geçmiş, kimi zaman bu konu açıklanmış kimi zaman gizli kalmış, kimi zaman da yaşandıktan çok sonra anlamı ve manası anlaşılır olmuştur.

Yine bu hâllere bir misâl olması bakımından yaşanılan bir hatırayı ibret kullaklarınıza ve gönüllerinize arz edelim:

Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri 1960'lı yıllar ile 1970'li yıllar içerisinde 11 yıl hiçbir şekilde su içmiyorlar.

Bu hâlleri kendi hâne-i saadetlerinde iken böyle olduğu gibi, gittikleri misafirliklerde ve her yolculukta da geçerli olmaktaydı.

Yazın çok sıcak ve çetin geçtiği anlar, çalışırken su ihtiyacının hissedildiği anlar, oruçlu bulunan bedenin ihtiyaç duyduğu su!

Normal bir insanın bırakın 1 ayı, bir gün bile içmeden dayanamayacağı su ve içilmeyen 11 yıl gibi bir zaman.

Hatta bir seferinde içmek için bardağı kaldırdıklarında; "İçersen sana şurayı vermeyiz!" diyerek mânen ikaz edilirler ve bu hâl 11 yıl sürer.

Bir kardeşimiz hatırasının bir noktasında bu mevzu ile ilgili şöyle anlatmışlardı:

"Havanın çok sıcak olduğu ve Ramazan ayı içerisinde bir günde ziyaretimizi yaptık. Akşam yakındı. Zât-ı âlileri bize iftar sofrası hazırladı.

"Efendim bize su içmek yasak, olur ki sizi de ihmal ederiz, siz dilediğiniz kadar için." buyurdu.

Amma ben çok susadığım halde utandığım için içmemeye çalışıyordum. O anda bana dönerek:

"Efendim siz için suyunuzu! Bizim gibi yapamazsınız, zira biz alışkınız." buyurdular."

Ömrü hep uykusuz ve fakat ibadetle geçmiş olduğundan vücut yorgundu.

Sevenleri etrafında pervane olmak isterken o seneler senesi yalnız yaşadı. Kendi işini kendisi görürdü. Azmi ve dirayeti her şeyin fevkinde idi. Düşünün tam 11 yıl hiç su içmemiş bir vücut. Niçin? Emir olduğu için...

Yıllar sonra bir gün, Zât-ı âlileri İzmir Bornova'da iken;

"Su içmemize müsaade ettiler, lâkin Bursa, Uludağ'daki Çoban Çeşme'nin suyunu işaret ettiler. 'Bu sudan içebilirsin!' dediler." buyurarak "Düzce'ye haber gönderin, köyden gelen olursa iki bidonla, Gölcük'ten gelen olursa bir bidonla gidiversin!" demişlerdir.

Bu haber Düzce'ye ulaşır ulaşmaz, köyde mukîm olan ve köyün ilk ihvanları olan iki Zât-ı muhterem, havanın soğuk ve kış olmasına aldırmadan, ellerine iki bidon alarak hemen Bursa'ya doğru yola çıkarlar.

Bursa'ya akşam üstü gelirler ve gece dağa çıkma imkânı bulamadıkları için o akşam rahmetli Hüseyin Efendi'de misafir kalırlar.

Sabah olunca Hüseyin Efendi'nin arabasıyla Uludağ'a doğru yola koyulurlar. Lâkin hava çetin, kar çok, fırtına var. Araba dağ yolunda daha fazla yukarı çıkamaz ve geri dönerler.

Araba ile çıkılamayınca bu sefer Hüseyin Efendi, gelen zâtları Teferrüç'e götürerek, teleferiğe bindirmek ister. Fakat teleferik de tipi ve fırtına yüzünden rötarlı çalışmaktadır. Bir müddet bekledikten sonra teleferik çalışır ve binerek, yavaş yavaş Uludağ'a doğru çıkmaya başlarlar. Teleferiğin en uzun ve derinlik bakımından en derin noktasına geldiklerinde fırtına kuvvetli bir şekilde teleferiği sallamaktadır. Hamdolsun ki sağ salim bir şekilde teleferik Uludağ'a çıkar ve uzak yoldan gelen bu iki halis niyetli kardeşimizi menzillerine doğru yaklaştırmış olur.

Fakat teleferikten indikten sonra teleferik binasından çıkmak ne mümkün? Tipi o kadar kuvvetli esmektedir ki, açılan kapı tekrar hemen kapanmaktadır. Bu nedenle, fırtınaya karşı arkalarını dönerek kapıdan öyle çıkarlar.

Her taraf bembeyaz ve neredeyse adam boyu kar ile kaplı. Çeşmeye doğru olan yola yöneldiklerinde her adımda bir bacak boyu batmaktadırlar. Fakat o kadar kar içerisinde hikmet-i İlâhi bir yol açılır gibi azim ve gayret ile yürüyerek, Uludağ, Sarıalan'da bulunan Cami'in arka tarafındaki Çoban Çeşme'sine gelirler ve ellerinde getirdikleri bidonları su ile doldururlar.

Su devamlı akan bir su olduğu için donmamıştır. (Şimdi ise; Çoban Çeşmesi yukarıdaki resimde de gördüğünüz gibi son şeklini almıştır.) Bidonlar dolar, yükleri zahiren ağırlaşsa da mânevi bir hâl ile, emr-i şerif'in yerine getirilmesinin bir hoşnutluğu ile yükler hafifler ve tekrar teleferik ile Uludağ'dan aşağı inerler.

Hiç vakit kaybetmeden hemen otobüse binerek, doğru İzmir Bornova'ya Efendi Hazretlerimiz'e giderler ve yanlarında getirdikleri Çoban Çeşme'nin suyunu teslim ederler.

Efendi Hazretleri;

"Allah râzı olsun!" diyerek duâ ederler ve 11 yıl aradan sonra, emr-i İlâhi olarak ilk defa bu sudan içerler.

Suyu alıp getiren ve teslim eden kardeşlerimizin bütün masraflarını karşılarlar ve onlar da gönül huzuru ve mutluluğu içerisinde İzmir'den Düzce'ye doğru yola çıkarak evlerine dönerler.

Sevgi, muhabbet, teslimiyet ve aşk.

Maddiyatın yaptıramayacağı, zahiren çok sıkıntılı ve zor görülen birçok hadisatı, kolay, huzur ve huşu içerisinde geçirilmesini sağlayan sıddîkiyet.

Hiçbir karşılık beklemeden sırf Allah rızâsı için seven, sevilen bir kardeşlik ve neticesi.

Her hâl ve hareket Allah için olduğu müddetçe güzeldir. Hiçbir zorlama olmaksızın, sırf Allah için yapılan bir hizmet.

Şimdi hafızalarda güzel bir yer edinen tatlı bir hatıra.

Seçilen ve övülen gönül Sultan'ına karşı yerine getirilmeye çalışılan evlâtlık vazifesi.

Emir ile işaret edilen yerden, emrin yerine getirilmesine azim ve gayret gösterip, Zât-ı âlileri'ni memnun edebilme lütfuna mazhar olabilme...

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |