TARİHTEN SAYFALAR

 

Kuruluş Devri Osmanlı Târih Yazıcılığında "Oğûz-nâme"lerin Etkisi ve
Bilinen En Eski Osmanlı Kroniği (1)

Akademik târihçiliğin gelişmeye başladığı XIX. yüzyıldan günümüze dek yazılan kaynaklara ve yapılan araştırmalara göz atıldığında, belki "Kuruluş devri Osmanlı târih yazıcılığı" diye bir oluşumun varlığından bile söz etmek büsbütün imkânsız gibi gözükür. Bunun yegâne sebebi; kuruluş devrinde yazılmış hiçbir müstakil târih kaynağının günümüze ulaşamamış olması ve buna bağlı olarak da kimilerine göre bu dönemin bir "kara delik"ten (black hole) ibâret kalmasıdır. Bu zihniyet sâhiplerine göre; XV. yüzyıl sonlarında bu "kara deliği" doldurmaya çalışan "ilk" Osmanlı müverrihleri, sırf Osmanlılar'a efsânevî birer "târih" ve "ata" kurgulamak için, birbiriyle uyuşmayan sahte ve uydurma (apocryphe) metinler kaleme almışlar ve bunları birer "târih metni" diye okuyucunun önüne koymuşlardır.

İlk bakışta çok câzip gibi gözüken ve inceliği yakalar bir edâ ile beyinlere işlenen bu tez; aslında tamâmen ideolojik ve siyâsî bir yaklaşımın, düz bir mantığın ve bilinçli bir çarpıtmanın ifâdesinden başka bir şey değildir.

Kuruluş dönemi Osmanlı târih yazıcılığı hakkındaki hâkim anlayış bu olunca, onun "Oğûz-nâme"lerle ilgisinin bugüne kadar hiç farkedilememiş ve gündeme bile getirilmemiş olması herhâlde çok da şaşırtıcı olmasa gerektir. İşte bu araştırmamızda ilk kez, kuruluş devri târîh yazıcılığında "Oğûz-nâme"lerin ne kadar etkili olduğunu göstermeye çalışacak, Osmanlı Devleti'nin kuruluş devri ile ilgili bilgilerin bu kaynaklardan alındığını ortaya koyacak ve yine bu çerçevede, bu devre ait bilinmeyen çok eski bir kroniğin varlığını ortaya çıkaracağız.

 

"Oğûz-nâme"lerin Yazılış Târihi ve Mâhiyeti:

Oğuz Hân ve altı oğlunun efsânevî yaşam öyküsünden başlayıp, Oğuzlar'ın farklı boylara ayrılmaları, kendilerine mahsus damgaları, zamanla çeşitli devletler kurup değişik iklimlere yayılmaları konusunu işleyen "Oğûz-nâme"lerin bugüne kadar ilk olarak ne zaman ve nerede yazıldığı tespit edilememiş; yalnız büyük "Oğûz-nâme"nin bir parçası olan "Dede Korkut Oğûz-nâmeleri"nin Dresden ve Vatikan nüshalarının istinsah târihlerinden hareketle, Türkler'in en eski kaynağı konumundaki bu eserin XV. yüzyıla kadar şifâhî (sözlü) hikâyeler şeklinde devâm ettiği ve ilk kez bu yüzyılda, Anadolu coğrafyasında yazıya geçirildiği tezi işlenmiştir.

Ancak XIII.-XIV. yüzyıl Memlûklu müverrihlerinden Ebûbekir ed-Devâdârî'nin (ö. 1335) "Kitâbu Dürerü't-Tîcân" adlı eserinde rastladığımız bir kayıt, şimdiye dek kalıplaşmış bir ezber şeklinde tekrâr edilen, hadd-i zâtında kısır bir tahminden öteye geçmeyen bu iddiâyı kökünden çürütecek niteliktedir. Sözkonusu eserinde müellif, mîlâdî VI. asırda Sâsânî hükümdârı Nûşirevân'ın vezîri Büzürgmihr'in kütüphânesinde yer alan "Ulu Hân Ata Bitikci" adlı kitabın Ebû Müslim'e ulaşan bir nüshasının Farsça tercümesini Arapça'ya aktarmadan önce, "Oğuz-nâme"nin yazılış târihine ve mâhiyetine ışık tutacak, günümüzdeki yaygın tezi tamâmen ortadan kaldıracak çok önemli bilgiler vermiş ve onun adı geçen eserle birlikte Türkler'in asırlardır ellerinde dolaştırdıkları en eski iki yazılı kaynaktan biri olduğunu bize bildirmiştir. O, "Oğûz-nâme"lerin yazılış târihine ve mâhiyetine ışık tutan bu mühim kaydında şöyle demektedir: "Türk'ün en ilklerini anlatan bu kitâb Moğol ve Kıfcâk diline yakın olup, onların katında büyük bir hürmet ve değeri vardır. Nasıl ki Türk'ün katında, kendi işlerinin başlangıcı ve gözle görülür ilk hükümdarları hakkında 'Oğuz-nümâ' adını verdikleri bir başka kitap daha vardır ve onların ellerinde dolaşıp durmaktadır. Onların en büyüklerine 'Oğuz' denir ve kendi aralarında 'Depê-göz' adıyla andıkları bir şahsın ahvâlini de anlatan bu kitâb 'Oğuz-nümâ' adını taşır. Bu 'Depê-göz' onların beldelerini harap eder ve eski Türk büyüklerini katleder. Onlar onun, başının tepesinde tek bir gözle, bambaşka bir yaratılışla yaratılmış olduğu gibi; kendisine seyf-ü sinân (kılıç ve mızrak) da işlemediğini iddiâ ederler. Annesi büyük deniz perilerindendir ve babası on koyun derisinden yapılmış, başının tamâmını kaplayan bir başlık giymektedir. Onların onun hakkındaki söz ve hikâyeleri meşhur olup, içinde bulunduğumuz şu güne kadar aralarında dolaşıp durmuştur. İçlerindeki zekâ ve 'ilim sâhibi kimseler bunu ezberler ve kopuzlarıyla çalarlar."(1)

Bir görgü şâhidi olan Devâdârî'nin XIII.-XIV. yüzyıldaki gözlemlerini yansıtan bu satırlar; "Oğûz-nâme"lerin "Ulu Han Ata Bitikci Kitabı" ile birlikte, zannedildiği gibi XV. asra kadar sözlü rivâyetler şeklinde gelip sonradan yazıya geçirilmediğini, aksine çok daha önceki asırlardan beri yazılı kaynaklar hâlinde Türkler'in elinde dolaştığını belgelemekte; içindeki Tepegöz hikâyesinin ayniyeti de eserin içeriğinin iddiâ edildiği gibi sonradan değiştirilmediğine kesin bir kanıt teşkil etmektedir. Dolayısıyla Lise ders kitaplarında, hattâ üniversite kaynaklarında hâlâ tekrarlanan bu yanlış bilgilerin bu kayıtlar ışığında artık değiştirilmesi gerekir.

Devâdârî'nin XIII. yüzyıl sonlarına ait bu izlenimleri, bugün ancak "Dede Korkut Oğûz-nâme"lerinde, Reşîdü'd-dîn el-Hemedânî'nin "Câmi'u't-Tevârîh"inde, Kâşgârlı Mahmûd'un "Dîvânü Lugâti't-Türk"ünde, Hasan el-Bayâtî'nin "Câm-ı Cem-Âyîn"inde ve farklı kütüphâne ve kaynaklarda parçalar hâlinde karşımıza çıkan "Oğûz-nâme" metinlerinin, bin yılı aşkın bir süredir yazılı bir kaynak şeklinde muhâfaza edilen büyük "Oğûz-nâme"nin kalıntıları olup, târihî bir miras olarak günümüze intikâl ettiğinin çok açık bir delilidir.

 

Selçuklular ve Beylikler Döneminde
"Oğuz-nâme"lere Yazılan Zeyller:

Yazıcı-zâde 'Alî, İbn-i Bîbî'nin "el-Evâmirü'l-'Alâ'iyye"sinin Türkçe tercümesi üzerine inşâ ettiği "Oğûz-nâme"sinin Sultân 'Alâe'eddîn'in kişisel özelliklerine ayırdığı kısmında, XIV. yüzyılda kaleme alınmış erken dönem bir "Oğuz-nâme" nüshasından; Sultân'ın, Gazâlî'nin "Kimyâ-yı Sa'âdet"ini, Nizâmülmülk'ün "Siyâset-nâme"sini ve "Oğûz-nâme"yi elinden hiç düşürmediğine ilişkin şu ilginç satırları bize aktarır: "Dâyim 'Kimyâ-yı Sa'âdet' kitâbın ve Nizâmü'l-mülk'üñ kitâbı ki, 'Siyer-i Mülûk' adlu kitâbdur, mütâla'a iderdi; Oğûz töresin ve 'Oğûz-nâme' ve sâyir tevârîhi eyü bilürdi, çerî ve yasâk bâbında dîvân-ı ahkâmı Oğûz töresince veyâ Oğûz töresine kıyâs idüp hükm iderdi."(2)

Sultân 'Alâ'ü'd-dîn'in okuduğu bu "Oğûz-nâme"nin, kendi zamânına kadarki Selçuklu sultanlarının kısa târihlerini de içerdiği, sonraki devirlerde "Oğûz-nâme"lerden bize ulaşan bâzı muhtasar târih metinlerinden anlaşılmaktadır. Nitekim kendisi hakkında aktardığımız bu bilgiler de, Sultân'ın ölümünden sonra Yazıcı-zâde'nin kaynağı olan "Oğuz-nâme"de yer almış ve görüldüğü gibi onun tarafından kullanılmıştır.

Yazıcı-zâde 'Alî'nin "Oğûz-nâme"sinin Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphânesi'nde kayıtlı bir nüshasının(3) baş tarafında, Yıldırım Bâyezîd'in büyük oğlu Emîr Süleymân adına yazılmış kısa bir "Oğûz-nâme" metninin yer alışı, kuruluş devri Osmanlı hânedan üyelerinin "Oğûz-nâme"lere verdiği önem ve değeri göstermesi bakımından kayda değerdir. Mevcut "Oğûz-nâme" metinlerinde adı geçmeyen farklı Oğuz kahramanlarının isimlerinin de yer aldığı bu metnin yazarının, içine kaydedildiği "Oğûz-nâme"nin sâhibi Yazıcı-zâde 'Alî olması çok büyük bir ihtimâldir. Bu "Oğûz-nâme"nin başında müellif, Emîr Süleymân'ı: "Toğalıdan devletlü, olaludan sa'âdetlü, Ulu Sultân budağı, Gâzî Hân'uñ torunı, Kara-tağ'uñ kaplanı… Dede Korkut biliglü, Salur Kazan sa'âdetlü, Emîr Süleymân uğurlu… Oğlancukların ağlatmayan, tavukların bañlatmayan, nâkûsların çaldurmayan Otmân-oğlı!" diyerek "Oğûz-nâme" kahramanlarına yaraşır bir üslûpla övmektedir.(4) Bu "Oğûz-nâme"nin varlığı, Osmanlılar'ın kuruluş yıllarından XV. yüzyılın başlarına kadar "Oğûz-nâme"lere ve Oğuz geleneklerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarının açık bir göstergesidir.

Yine bu asırda, 1402-1411 arası dönemde yazılıp Emîr Süleymân'a sunulduğu anlaşılan "Risâle min Kelimât-ı Oğûz-nâme el-Meşhûr bi-Atalar Sözi" adlı eserin başında yer alan: "Ka'an olan Emîr Süleymân Sultân salımınla sağdıdın virsün!" cümlesi;(5) kuruluştan beri süregelen kadîm "Oğûz-nâme" geleneğinin Fetret devrinde de, şehzâdeler arasındaki mücâdelelerde taraf olunan şehzâdeleri methedici ve yüceltici destânî birer malzeme olarak kullanılmaya devâm ettiğini belgelemektedir.

Bu geleneğin şimdiye kadar "en eski Osmanlı târihi" olarak bilinen Ahmedî'nin "Dâsitân"ında da etkili olduğunu;

"Dahı Gök Alp-u Oğûz'dan çoh kişi

Olmışdı ol yolda anuñ yoldaşı" beytinden anlamak mümkündür.(6) Buna göre, kuruluş devrinde yazılmış olan tüm kroniklerin ana kaynağının, erken dönem "Oğûz-nâme" zeyilleri olduğunu ve devrin tarihçilik anlayışının "Oğûz-nâme"lere yazılan bu eklenti-metinlerle sınırlı bulunduğunu peşînen söyleyebiliriz.

Şimdi kuruluş devrinin bugüne dek bilinmeyen, ya da üzerinde herhangi bir tetkike girişilmeyen "Oğûz-nâme" menşe'li ilk kronikleri üzerinde durarak; hem kuruluş döneminde yazılmış bu kaynakları burada ilk kez tanıtmaya, hem de içeriğindeki Oğûz vurgusunu ve "Oğûz-nâme" geleneğinin kalıntılarını göstermeye çalışalım.

 

Kuruluş Devrinde
"Oğûz-nâme"lere Dayanılarak Yazılan İlk Kronikler:

1. "Otmân ('Osmân) Târîhi" ("Târîh-i 'Osmân"):

XIV. yüzyılın ilk çeyreğinde yazıldığını tespit ettiğimiz, kuruluş devrinden kalma bilinen en eski Osmanlı yazılı târih metnini temsil eden bu kroniğin, önce XV. asrın ilk yarısında sûfî müellif Mûsâ bin 'Alî tarafından Hacı Bektâş-ı Velî "Velâyet-nâme"sinin mensur metninin bâblarından birine özeti aktarılmış, daha sonra aynı asrın sonlarında eseri nazma çeken Firdevsî tarafından, muhtemelen Mü'eyyed-zâde 'Abdurrahmân Efendi'nin kütüphânesinde mevcut olan nüshasından(7) manzum olarak kısaltılıp yeniden alıntılanmıştır. Mensur metinde bu kısımdaki bilgilerin kaynağına dâir herhangi bir iz ve işârete rastlanmazken, Firdevsî manzum özeti nihâyete erdirdiği en son beytinde:

"Nakl-i 'Otmân Târîhi' oldı tamâm

Böyle mezkûr oldı girçek ve's-selâm." demek sûretiyle kaynağın adını açıkça belirtmiştir.(8)

İşte kuruluş devri Osmanlı târih yazıcılığının en eski örneğini teşkil eden bu metnin mensur özetinin ilk satırlarına yansıyan şu ifâdelerden, kaynağa temel olan bilgilerin aslî kaynağının erken dönem bir "Oğûz-nâme" zeyli olduğu hemen anlaşılmaktadır: "Vaktâ ki Oğuz pâdişâhı Bayındur Hân ve begler-begisi Kazân Hân ve Korkut Ata fevt olıcak Oğuz cemâ'ati tefrika buldılar, taht-u saltanat Âl-i Selçûk'dan Sultân Süleymân Şâh Gâzî Hazreti'ne degdi…"(9) Bundan sonra asıl nüshada geniş bir biçimde ele alınmış olması gereken Anadolu Selçukluları ile ilgili kısım, Süleymân Şâh'ın Acem diyârındaki ve Anadolu'daki fetihlerinden, -konusu gereği- Osmanlılar'ın dip-atası Ertuğrul'un gazâ için Bithynia'ya geleceği Sultân I. Alâeddîn zamânına kadar özetlenir. Osman Gâzî'nin monografisine hasredilen bu kroniğin Süleymân Şâh ve Acem diyarındaki fetihleriyle başlamasının, Firdevsî'nin çağdaşı olan pek çok müverrihi yanılgıya sürüklediği ve onu Osmanlılar'ın dip-atası zannedip, Osman Gâzî'nin "Acem diyârının pâdişâhı olan dedesi" şeklinde yansıtmalarına sebebiyet verdiği bir gerçektir.

Bu metnin ilk yazarının, XIV. yüzyıl kaynaklarından Ahmed Eflâkî'nin "Menâkıb-nâme"sinde ve ünlü seyyah el-Ömerî'nin "Seyâhat-nâme"sinde de belirtildiği gibi, Germiyanoğulları'nın diğer beylikler üzerinde bir üstünlük ve otorite sâhibi olduğuna ilginç bir şekilde işâret etmesi,(10) kroniğin o dönemin ahvâlini ve hâkim siyâsî ortamını çok iyi bilen biri tarafından yazıldığını destekleyen bambaşka bir delildir.

"'Osmân Târîhi" yazarının kullandığı "Oğûz-nâme" nüshasındaki bilgilerin, Osman Gâzî'nin son yıllarını görmüş bir görgü şâhidinin anlatılarına dayandığında şüphe yoktur. Kim olduğu tespit edilememekle birlikte, Mü'eyyed-zâde'nin kütüphâne kataloğundaki "Târîh-i Mîr 'Osmân"ın yazarı olan "Mevlâ", ya da -devrin inşâ zayıflığına verilirse- "Molla" Rûhî ile aynı şahıs olması ihtimâl dâhilinde bulunan müellifin, kronikte vak'aları hep Bursa odaklı anlatması, bilinç altında bir "Bursa fethi" ideâlinin yattığını belirgin bir biçimde hissettirir. Bu da onun "'Osmân Târîhi"ne kaynak olan "zeyl" metnini "Oğûz-nâme"nin sonuna Osman Gâzî'nin son yıllarında, henüz Bursa ve İznik kuşatmaları devâm ederken eklemiş olduğunu kuvvetle te'yid eder. Özellikle kronikte, bizim bu tespitimizi doğrulayacak şekilde, Kayılar'ın biatından sonra Osmân Gâzî'nin Bilecik, Yarhisar, İnegöl, Göl ve Ermenipazarı ile sınırlandırılan fütûhâtının, buralara defâlarca kez akınlar düzenlendikten sonra Bursa ve İznik önlerine kadar gelindiği belirtilerek, beklenen fetihlerin de gerçekleşmesi temennisiyle sona erdirilmesi;(11) eserin Osmân Gâzî henüz hayatta iken, Bursa ve İznik kuşatmaları devâm ettiği sırada, kuşatmada hazır bulunan birinin kaleminden çıktığını neredeyse kesinleştirir.

Metnin genel analizi bizi, Osmanlı Devleti'nin kuruluş devrini anlatan bu eski kroniğin, Osmân Gâzî-Murâd Hüdâvendigâr arası dönemde yazılmış ilk "Oğûz-nâme" zeyillerinin Yıldırım Bâyezîd döneminde birleştirilerek müstakil bir kaynak hâline getirildiği sonucuna itmektedir. Sonuç itibâriyle ne şekilde derlenmiş olursa olsun; bu eski kronik şu veyâ bu şekilde, XV.-XVI. yüzyıl müverrihlerinden Yazıcı-zâde Alî, Rûhî Çelebi, Neşrî, Oruç Beg, İdrîs-i Bitlisî, Lütfi Paşa ve Bayburt'lu Osman'ın eserlerindeki pek çok rivâyetin bilinmeyen orijinal kaynaklarından birisidir. Özellikle Oruç Beg'in bu kaynaktan aktardığı rivâyetler, "'Osmân Târîhi"nin aslî nüshasının mevcut şeklinden çok daha geniş bir formatta kaleme alındığını, Mûsâ bin 'Alî ve Firdevsî'nin hacmi gereği "Velâyet-nâme"de bu ayrıntılı metni kısalttığını gösterir.

(Devam edecek)


Hacı Bektâş Velî "Velâyet-nâme"sinin mensur versiyonunda
"'Osmân (Otmân)" târihinin başladığı varak.
Ankara Millî Ktp. nr.: Yz. A-8597, vr. 144a.


"'Osmân (Otmân) Târîhi"nin manzum nüshasında,
kroniğin adının açıkça zikredildiği son beyitler.
Ankara Millî Ktp. nr.: Yz. A-7544, vr. 94a.

 

(1) Ebûbekir ed-Devâdârî, "ed-Dürerü't-Tîcân", Süleymaniye Ktp. Dâmâd İbrâhîm, nr.: 913, vr. 202a-202b.

(2) Yazıcı-zâde 'Alî, "Oğûz-nâme" ("Tevârîh-i Âl-i Selçûk"), TSMK, Revan, nr.: 1391, vr. 166b.

(3) Yazıcı-zâde 'Alî, a.g.e., TSMK, Revan, nr.: 1390.

(4) Yazıcı-zâde 'Alî, a.g.e., TSMK, Revan, nr.: 1390, st. 8-10.

(5) Krş. "Risâle min Kelimât-ı Oğûz-nâme el-Meşhûr bi-Atalar Sözi", Berlin Staatsbibliothek, Cat. Pertsch, IV/34, s. 1.

(6) Ahmedî, "Dâsitân ve Tevârîh-i Mülûk-i Âl-i 'Osmân", "İskender-nâme" içinde: Paris Bibliotheque Nationale, Supp. Turc, nr.: 309, vr. 289b-290a.

(7) Krş. TSMA, D. nr.: 9291/1-2.

(8) Krş. "Osmân Târîhi" (Manzum metin), "Velâyet-nâme" içinde, Ankara Millî Ktp. nr.: Yz. A-7544, vr. 94a.

(9) Krş. "Osmân Târîhi" (Mensur metin), Ankara Millî Ktp. nr.: Yz. A-8597, vr. 144b.

(10) Krş. "Osmân Târîhi", Mensur metin, vr. 144b.

(11) Krş. a.g.e., Mensur metin, vr. 151b-152a.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |