TARİHTEN SAYFALAR

 

Halkın ve Re'âyânın Hukûkunu Gözetmede Numune Bir Pâdişah:

Sultan III. Selîm Hân

Osmanlı hânedânı Şer'î ve örfî hukuka dayanan siyâset ve devlet geleneğinin güçlü birer temsilcisi olarak, yalnız İslâm siyâsî târihine değil, dünyâ siyâsî târihine damgalarını vurmuşlar; aralarındaki adâlet, şefkat ve merhametiyle meşhur mümtaz ve müstesnâ sîmâlar aracılığıyla devlet idâresi ve halkın yönetimi konusunda kendilerinden sonra gelenlere büyük birer numune olmuşlardır.

Devlet-i Aliyye'nin yıkılışına yakın bir zamanda, dünyâdaki önemli değişme ve gelişmeler karşısında benliğini yavaş yavaş kaybetmeye, zayıflamaya ve güçsüz düşmeye başladığı bir zamanda, onu eski canlılığına ve geçmişteki ihtişâmına kavuşturma yönünde nihâyetsiz bir çaba sarfeden Sultan III. Selîm Hân, Osman Gâzî'den beri süregelen kadim Osmanlı dinî ve siyâsî otoritesini tek başına yeniden ihyâ etmeye kendisini adayan, ancak halkın ve devlet adamlarının çoğu zaman tepkisiyle karşılaşan; iyi niyetli ve basîretli büyük bir Sultan olarak târihe geçmiştir.

 

Sultan III. Selîm'in,
Halkın ve Re'âyânın Hukûkuna Riâyet Konusundaki Titizliğini
Ortaya Koyan Hatt-ı Hümâyûnları:

XVIII. yüzyılın artık nihâyete ermek üzre olduğu bir zamanda Osmanlı tahtına geçen; siyâsî dehâsı ve mahâreti, dinî, askerî ve siyâsî işlerin ıslâhı konusundaki fedâkârâne gayreti, ekonomik buhrânın ortadan kalkması için uyguladığı kararlı siyâseti, halkın ve re'ayânın hukukunu koruma konusundaki hassâsiyeti ve titizliği ile dikkati çeken Sultan III. Selîm'den bize ulaşan yazılı belgelere bakıldığında; ona Osmanlı Devleti'ni yıkıma götürecek içteki zaaf ve gevşekliklerden ve dış kaynaklı olumsuz etki ve değişikliklerden koruyup, bir zamanlar şahlanmasına sebebiyet veren aslî çizgisine döndürmek için çırpınan son Osmanlı padişahıdır dense yalan olmayacağını gözler önüne sermektedir.

Her ne kadar bu adımları atarken, arkasında kendisine destek olacak kayda değer ikinci bir kimse bulamasa da; aldığı etkili ve ciddî tedbirler saray, ordu ve halk arasında çoğu zaman dışlanmasına, nihâyetinde büyük bir isyânın patlak vererek, zorbalar tarafından defâlarca hançerlenerek şehîd olmasına neden olmuşsa da, bugün Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde bulunan onun kaleminden çıkmış sayısız belge, içinde bulunduğu güç şartlara ve büyük zorluklara rağmen onun; dîninin, devletinin ve milletinin selâmeti uğrunda ömrünü adamış, tüm Osmanlı hânedânı arasında adâleti, keskin zekâsı ve merhametiyle ön plâna çıkmış seçkin ve yüce bir şahsiyet olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

III. Selîm'in karakterini ve idârî prensiplerini net bir biçimde görmemizi sağlayan bu Hatt-ı hümâyûnlar; siyâsî, idârî, iktisâdî, askerî, sosyal ve diplomatik pek çok alanda Sultân'ın önemli hamlelerini, aldığı kararlı tedbirleri ve keskin siyâseti açık bir tarzda meydana çıkarmakla birlikte,(1) biz burada yalnız halkın ve re'âyânın hukûkunu gözetme konusundaki sert, disiplinli ve tâviz vermez tutumunu sergileyen fermanları üzerinde duracağız.

Osmanlı fermân-ı hümâyûnlarının mutâd üslûbuna çoğu kez yansıdığı üzre; tüm Osmanlı pâdişâhları halkı ve re'âyâyı Allah'ın birer emâneti olarak görmekte, bu konuda mümkün mertebe emânete riâyetkâr bir tutum sergileyip, her konuda ince ve hassas tedbirler çerçevesinde hareket etme gâyesi gütmekteydiler. Sultan III. Selîm'in de bu konudaki dikkat ve hassâsiyeti o kadar büyüktü ki, zaman zaman kıyâfet değiştirerek onların arasına karışıyor; gelirlerini ve geçimlerini, ne yapıp ne ettiklerini bizzat yakından tâkip ediyor ve bu konuda yaşadıkları sorun ve aksaklıkların giderilmesi yönünde büyük bir çaba sarfediyordu.

Nitekim 1801 yılı Ramazan ayında, soğuk bir kış günü halkın iâşe ve alışveriş durumunu kontrol etmek amacıyla tebdîl-i kıyâfet saraydan dışarı çıkıp İstanbul sokaklarında dolaşan Sultan, Dîvân-yolu'ndaki bir fırının önüne geldiğinde ekmek kuyruğuna girmiş olan halkın birbirini ezdiğini görmüş; yaşanan kıtlık nedeniyle aralarından birinin çıkarak yiyecek ekmek bulamadığını söyleyip feryâd ettiğine şâhid olunca çok üzülmüş ve bu üzüntüsünü saraya döner dönmez sadrâzama yazdığı Hatt-ı hümâyûn'da şu ifâdelerle kâğıda dökmüştü:

"Benüm vezîrüm. Bu gün-tebdîlen geçerken Dîvân-yolı'nda furûn öñinde galabalık gördüm, herifüñ biri dahı: 'Yiyecek ekmek bulamıyoruz!' diyu feryâd eyledi. 'Alim-Allâh mükedder oldum. Şunuñ bir çâresine bakasun. Zîrâ Ramazân-ı şerîf'de 'ibadu'llâh zahmet çekmek lâyık degüldür. Rezzâk-ı 'âlem olan Allâh 'inâyet ihsân eylesün. Çâresi ne ise, ziyâde işletmek ile mi olur, hâsılı dikkat idesün!.."(2)

Mübârek Ramazan ayında müslümanların sıkıntı çekmelerine gönlü râzı olmayan pâdişâhın bu müdâhalesi; hiç şüphesiz Hakk'ın kendisine bir emâneti olarak gördüğü halka karşı gönlünde hissettiği engin şefkat ve merhamet duygusundan ileri gelmekteydi.

Halk arasında dolaşarak onların sıkıntılarını gidermeye büyük önem veren pâdişâh, Ramazan ayında halkın ekmek kıtlığı yaşamasına aslâ rızâ göstermediği gibi; sâir zamanlarda da ekmeğin gramajını ve düzgün üretilip üretilmediğini teftiş ediyor; bu konuda uyarıldığı hâlde gevşeklik göstermeye devam eden fırıncıların son haddine kadar üzerine gidilmesini, hattâ gerekirse idâm edilmesini emrediyordu.

İstanbul kaymakamına yazdığı şu Hatt'ında, ekmeği bilerek bozuk üreten ekmekçileri dükkânının önünde asmasını emretmesi, onun bu konudaki titizliğini yansıtması bakımından kayda değerdir:

"Kâ'im-makâm Paşa!

…Evvelki gün tebdîlde ekmek pek bozuk olmağla ekmekcileri saña gönderdüm. Elbet kabâhat kangısında ise dükkânuñ öñinde bugün asasun! Ben ne vakt tebdîle çıksam böyle râst geliyorum, sen bulamayorsun! Kabâhat kapudaki çukadârlaruñdur, haber viriyorlar. Eski tebdîlleri degişdürüb kendü etbâ'larından tebdîller iderseñ hôş olur. Anlar gezer haber virürler. Ve hem Şeyhü'l-İslâm'a takrîrler yazasun, İslâmbôl Efendisi'ne bir eyü tenbîh itsün; eger ekmekcileri böyle eksük görürsem İslâmbôl Efendisi'ni nefy-ü tebdîl iderem!"(3)

Ekmeğin yokluğuna ve bozuk çıkarılmasına tahammülü olmayan Sultan III. Selîm'in, iâşe azlığını ve ekonomik sıkıntıyı fırsat bilerek, fiyatları insafsızca arttırmaya ve depolarda saklayıp, "yoktur" diyerek halka iki kat fiyatıyla satmaya kalkışan karaborsacılara göz yumması ve onları da tespit ettirmekten geri kalması elbette düşünülemezdi.

Bu konuda en küçük bir suistimâle dahi meydan vermek istemeyen pâdişah, yine Ramazan ayında halkı geçim darlığına sürükleyen bu gibi fırsatçı bakkalların da, tıpkı işlerini düzgün yapmayan fırıncılar gibi dükkânlarının önünde derhâl asılmalarını vezîrine gönderdiği Hatt-ı hümâyûn'da şiddetle emretmekteydi:

"Benüm vezîrüm. Birkaç senedür nice esbaba mebnî' her şey' es'âr haddini tecâvüz eyleyerek bir dereceye vardı ki, ma'âza'llâhu Te'âlâ halkda geçinecek hâl kalmadı. Husûsâ mübârek günler geldi. Her ne kadar saña yazup te'kîd eyledümse hîç kimse siyâset eylemedigünden esnâf fursat bulub, 'yokdur' diyu olanı dahı saklayub iki kat bahâ ile 'ibadu'llâha satıyorlar. Esnâfa bu mecbûriyyet tevekkelli degüldür. Akça alurlar diyu nâs dahı levm eyliyor. Toğrusı bu mu'âmele baña güç geliyor. Elbetde şu günlerde erzâk saklayan muhtekirleri ve narhından ziyâde insâfsuz satabları siyâset idesün ve dâ'imâ bu siyâsetin üzerine olub, şey' saklayan bakkalı dükkânı öñinde salb eyleyüp, yolıyle tutub 'ibadu'llâha zahmet çekdürmeyesin. Böyle vaktda siyâsetsüz iş görülmeyecegini bilüp dâ'imâ siyâset idesün, ihmâl eylemeyesün!"(4)

Ne var ki onun tüm çaba ve gayretlerine rağmen bu pahalılığın ve yolsuzluğun önüne geçilemedi.

Dirâyetkâr bir yapıya sâhip olan pâdişâh, bunun üzerine sadrazama ikinci defâ olmak üzre şu Hatt'ı gönderdi:

"Benüm vezîrüm. Bu vech ile râyiç olmasıyçün fermânlar ısdâr olınup, fî-mâ-ba'd bir akça ziyâdeye viren her kim olursa olsun katl olınsun! Herkese tenbîh olınub, icrâ-yı emrüme dikkat eylemeyen cevâba kâdir olamaz!"(5) Halkın gelir-geçim işini inceden inceye tâkip eden pâdişâh, Şer'an haram olan içki ve benzeri alkollü içkilerin içilmemesi yönünde de sıkı tedbirler alıyor; İstanbul kaymakamına gönderdiği bir başka Hatt'ında: "Fî-mâ-ba'd, gerek İstanbûl'da ve gerek Galata'da ve Boğaz-içi'nde mey-hâneler olmamak ve ehl-i İslâm'a şarâb satılmamak ve her kim füruht ider ise siyâset olmak üzre iktizâ idenlere mü'ekked fermânlar yazılub tenbîh eyleyesün ve sen dahı gerek bu mâddenin küllî ref'ine ve gerek fâhişlerin ve sâ'ir fuhşiyyâtın olmamasına ve def'ine ziyâde dikkat ve ihtimâm eyleyesün. Eger tekâsül ider ve ihtimâm eylemezsen günâhı boynında olsun, Allâh'ın rızâsı olmayan işe benüm dahı rızâm yokdur." diyordu.(6)

Sultan I. Abdülhamid'in son yıllarında müslüman halk içkiye aşırı derecede mübtelâ olduğundan, dönemin Rum patriği içkinin yalnız hıristiyan Rumlar'a satılacağını ta'ahhüd etmeye cesâret edememişti. İzin talebi başkaları tarafından pâdişâha arzedilince, Sultan Selîm Hân: "Patrikler milletlerine ta'ahhüd itmedükleri hâlde ruhsat virilmek nasıl olabilür? Yine ehl-i İslâm'a sirâyet ider, yine bî-nihâye fesâdlara bâ'is olur!" diyerek bu teklifi şiddetle reddetmişti.(7)

Halkın iâşesinin aksamadan te'min edilmesi kadar, can güvenliklerinin muhâfaza edilmesi konusunda da büyük bir dikkat ve özen gösteren Sultan Selîm Hân, saltanatı zamânında vukû bulan İstanbul yangını sırasında gevşeklik gösteren reislere ve zâbitlere duyduğu öfkeyi ise, olaydan hemen sonra gönderdiği bir Hatt-ı hümâyûn'da şiddetli tehditler içeren şu sözlerle dile getirmişti:

"Kâ'im-makâm Paşa,

Bu ihrâk (yangın)larda rü'esâ ve zâbitân çalışmıyorlar ve geç kalıyorlar ve iktizâ idenlere bahşîş virilmiyor. Bu nasıl şeydür? Defterdâr cümleden evvel gelüp iktizâ idenlere bahşiş virmek lâzım iken; bu gece ihrâk altı buçukda olmış iken kendü sekiz buçukda gelmiş, böyle şey olur mı? Sekbân-başı dahı ihtimâm itmek lâzım degül midür? Sen bunlara n'îçün bakmıyorsun? Vaktıyla gelmelerine ve iktizâ idenlere 'atiyye ve bahşîş virilmesi ve defterdâra ve sâ'irelerine mü'ekked tenbîh idesün ve sen dahı bahşîş virmede kusûr itmeyesün, sonra cümleñüze infi'âl iderem!"(8)

Özünü Şer'î ve örfî hukûkun temel esaslarından alan bu icraatlar, Osmanlı Devleti'nin yıkılış sürecine girdiği bir devirde tahta oturan Sultan III. Selîm Hân'ın, halkın ve re'âyânın hak ve hukûkunu gözetmede ne kadar hassas ve ince bir yaklaşım sergilediğini gösteren son derece mühim örneklerdir. O devirlerden bugüne bu insânî hasletlerden maalesef çok az şeyin intikâl ettiği bir gerçektir.

 

(1) Bu belgelerin önemli bir kısmı yetmiş yıl kadar önce Ord. Prof. Enver Ziya Karal tarafından neşredilmiştir: a.mlf., "Selim III'ün Hatt-ı Hümayunları -Nizam-ı Cedit- 1789-1807", TTK yayını, Ankara, 1946.

(2) BOA, H. nr.: 42/23.

(3) BOA, H. nr.: 45/118.

(4) BOA, H. nr.: 28/24.

(5) BOA, H. nr.: 42/9.

(6) BOA, H. nr.: 45/26.

(7) Krş. "Yeni Mecmû'a", sy.: 23, s. 450, 13 Kânûn-ı evvel 1917.

(8) BOA, H. nr.: 45/81.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |