EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI'NIN
"HÂTEMÜ'L-EVLİYÂ" HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (142)

Mahmûd bin Ali ed-Dâmûnî -kuddise sırruh- (3)

 

Şeyh Muhammed Mahmûd bin Alî ed-Dâmûnî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin; risâlet, nübüvvet, velâyet ve Hâtemü'l-Evliyâ olan zâtın mânevî hususiyetleri hakkında, "Fusûsu'l-Hikem"deki müphem noktaları aydınlatmak maksadıyla yazdığı "Kitâbu Cevâhirü'l-Kıdem alâ Fusûsu'l-Hikem" adlı şerhinde yer alan ifşaatlarına kaldığımız yerden devam ediyoruz.

İlâhî Feyiz ve İhsanların Kaynağı Olan
"Hâtemü'l-Velâyeti'l-Kübrâ:

Şeyh Mahmûd bin Alî ed-Dâmûnî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fusûsu'l-Hikem" kitabına yazdığı "Kitâbu Cevâhirü'l-Kıdem alâ Fusûsu'l-Hikem" adlı şerhinde Risâlet velâyeti, Nübüvvet velâyeti ve iman velâyeti velilerinin, kendilerine verilen ilim, tecellî, marifet ve feyizlerin tümünü İlâhî feyiz ve ihsanların yegâne kaynağı olan "Hâtemü'l-velâyeti'l-kübrâ"dan aldıklarına işâret ederek, onun vâris olduğu Velâyet mertebesinden yalnız velilere değil, peygamberlere dahi istimdâtta bulunmasına Mûsâ Aleyhisselâm'ın Hızır Aleyhisselâm'a tâbî olması kıssasını örnek göstermiştir:

"Hatmü'l-velâyeti'l-kübrâ (büyük velâyetin Hatm'i), hiç şüphesiz has manâ itibariyledir. Umûmî manâ ise, Hızır Aleyhisselâm'ın velâyeti gibi, Nübüvvet velâyeti hakkında olmayıp, geçmişteki Kitap ile gönderilmiş peygamberlerin -Aleyhimüsselâm- zamanı ve risâlet velâyeti hakkındadır, fakat iman velâyeti ile ilgili değildir. Çünkü iman velâyeti, tâ kıyâmete ve mîzân kuruluncaya kadar, her zamanda ancak bu ümmetin içindeki iki Hâtem için geçerlidir. Peygamber'imiz ve Resul'ümüz -Aleyhis-salâtü vesselâm-ın ümmeti içinde Rüsulü'l-kirâm'dan herhangi bir kimse olmadığı bilindiğine göre, Resuller'den -Aleyhimüsselâm- daha aşağıda bulunan Nübüvvet velâyeti ve iman velâyeti velilerinin durumu acabâ nasıl olur? Hiç şüphe yok ki onlar da Vâhidü'd-Deyyân olan Zât'tan alınabilen [bu] ilmi ancak, ilk kapıdan feyiz ve ihsan sâhibi olan Hâtemü'l-velâye'nin mişkâtından (kandilinden) görürler. Çünkü onlar, makamda ve kademlerini (ayaklarını) sâbit kılma husûsunda onlardan daha aşağıdadırlar. Dolayısıyla velâyet ve nübüvvet ashâbı onu, Nübüvvet'in ve Velâyet'in Hâtem'inden başkasından göremezler; iman velâyeti ashâbı da ancak iman velâyetinin Hâtem'inden görebilirler.

Nübüvvet velâyeti, risâlet velâyeti ve iman velâyeti olanın dışında bulunan kısmın Hâtemü'l-evliyâ'sı, Ahkâm'ın zâhiriyle amel edilen hükümde Hâtemü'r-rusül Aleyhisselâm'ın geçmiş zamanlardan her zamanda, nebîlere ve resullere -Aleyhimüsselâm- nisbetle zamanlar ötesinden iman velilerine mukâbele ederek, mânâların sünneti üzere Allah 'Beyân' manâsıyla teşrî'den yana Allah -Azze ve Celle-nin katından getirdiği şeye tâbîdir; tıpkı Hızır Aleyhisselâm gibi. O, Mûsâ Aleyhisselâm zamanında nübüvvet Velâyeti'nin Hâtem'i idi; Mûsâ Aleyhisselâm mişkâtından aldığı bu ilmi görmede ona tâbî idi, makam hususunda Mûsâ'nın fevkinde olsa da, Ahkâm-ı Şerîat yönünden o da Mûsâ Aleyhisselâm'a tâbî idi. Bunun içindir ki Mûsâ Aleyhisselâm ona gemiyi delmek ve küçük çocuğu katletmekle, Ahkâm'ın zâhirinde reddi gerektiren bir iş yaptığını söylemişti. Risâlet ve nübüvvet, her ikisi de aynı zamanda velâyet olduğu için, onlardan her velâyet, mâzîdeki zamanlardan bugüne dek her zamanda hatme ermiştir. Bâkî olan îmân velâyeti için ise her zamanda, zamanların kendisiyle devam ettiği şey hatme ermiştir. İşte kâmillerden başkasına tahsis edilmeyen bu ziyâde ilim ancak, resullerin, nebîlerin ve müminlerin velâyet'inin Hâtem'ine mahsustur; resul ve nebîlerden herhangi biri onu, varlıklarının malûm olduğu zamanda mefhûm olan velâyetlerinin Hâtem'inin mişkâtından görürler, aynı şekilde müminlerin velîlerinden herhangi biri de tâ kıyâmete gününe kadar, ancak mü'minlerin velâyetinin Hâtem'inin kandilinden görürler." ("Kitâbu Cevâhirü'l-Kıdem 'alâ Fusûsu'l-Hikem", Süleymâniye Ktp. Reşîd Efendi, nr.: 407, vr. 67a-67b)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |