HAZRET-İ MUHAMMED
Aleyhisselâm

 

Hicretin Üçüncü Yılı

Gatafân Seferi

Ebu Râfi'in Öldürülmesi:

Ebu Râfi' de Kâ'b bin Eşref gibi Resulullah Aleyhisselâm'ı ve ashâbını daima rahatsız ve huzursuz etmekte, aleyhlerinde çalışmalar yapmakta idi.

Gatafânlılar'ı ve bunların çevresindeki müşrik Araplar'ı kandırarak, müslümanlarla çarpışmak üzere onlardan büyük bir topluluk meydana getirmişti.

Resulullah Aleyhisselâm şerrinden emin olmak için onun da öldürülmesine müsaade etti.

Abdullah bin Atik -radiyallahu anh-in kumandası altında beş kişilik bir fedai birliği kuruldu. Resulullah Aleyhisselâm onlara kadın ve çocukları öldürmemelerini emir ve tavsiye etti.

Abdullah bin Atik -radiyallahu anh- ile arkadaşları hazırlanarak yola çıktılar. Ebu Râfi'in Hayber'deki kalesine yaklaştıkları zaman gün batmıştı. Halk da sürüleriyle merâdan dönüyorlardı.

Abdullah -radiyallahu anh- arkadaşlarına: "Siz yerlerinizden ayrılmayın. Ben gidip kapıcılara biraz iltifat edip içeri girme imkânı arayayım." diyerek kale kapısına doğru yürüdü. İhtiyacını gideriyormuş gibi yaparak elbisesini toparlayarak çömeldi. Herkes tamamiyle kaleye girdiğinde kapıcı: "Ey Allah'ın kulu! Girmek istiyorsan gir, kapıyı kapatacağım." diye seslendi.

Abdullah -radiyallahu anh- hemen içeri girdi ve bir köşeye gizlendi. Kale dışında kimse kalmayınca kapıcı kapıyı kilitledi, anahtarı da bir direğe astı.

Abdullah -radiyallahu anh- müsait bir anda kalkıp anahtarı aldı ve kapıyı açtı.

Ebu Râfi'in evinde akşamdan sonra gece sohbeti yapılırdı, bu sohbet hususi bir köşkte idi. Gece sohbeti sona erip dostları yanından ayrıldılar. Abdullah -radiyallahu anh- de hemen yukarı çıktı. Halkın haberi olur da kendisini öldürmeye azmederlerse Ebu Râfi'i öldürmeden yanına gelemesinler diye her bir kapıyı açıp girdikçe, içeriden üzerine kapadı. Ebu Râfi' köşkün ortasında yer alan karanlık bir odada âilesiyle beraber yatmakta idi. Odanın neresinde olduğunu kestiremediği için: "Ebu Râfi'!" diye bağırdı. "Kim o?" diye seslenince, sese doğru giderek heyecan içerisinde bir kılıç darbesi indirdi, fakat darbe boşa gitti. Adam haykırmaya başladı. Odadan çıkan Abdullah -radiyallahu anh- kapının önünde biraz oyalandıktan sonra tekrar odaya girdi. Sesini değiştirerek: "O ses de ne ey Ebu Râfi'?" dedi, "Kahrolası! Odada biri var, az önce bana kılıç vurdu." diye bağırdı.

Abdullah -radiyallahu anh- yerini iyice keşfedince bir darbe daha yerleştirdi. Ebu Râfi' yaralandı, fakat yine öldüremedi. Sonra kılıcın ucunu karnına sapladı, sırtına kadar dayandı. Öldürdüğünü anlayınca geri döndü. Kapıları teker teker açıp merdivene kadar geldi. Yere kadar ulaştığını zannederek ayağını attığında, ayağı boşta kalarak düştü ve bacağı kırıldı. Oturup bacağını sarığı ile sardı. Sonra gidip kapının önüne oturdu. Mehtaplı bir gece idi. Onu gerçekten öldürüp öldürmediğini öğreninceye kadar kaleden dışarı çıkmamaya karar verdi. Horozlar ötünce, surların üzerinden ölüm habercisi: "Hicaz ahâlisinin tüccarı Ebu Râfî'in ölümünü duyuruyorum!" diye bağırmaya başladı.

Abdullah -radiyallahu anh- hemen arkadaşlarının yanına giderek, onlara: "Başardık! Allah Ebu Râfî'i katletti." dedi. Daha sonra Resulullah Aleyhisselâm'ın huzuruna gelerek olup biteni anlattılar. Abdullah bin Atik -radiyallahu anh-in ayağının kırıldığını duyunca: "Uzat ayağını!" buyurdu. O da ayağını uzattı. Resulullah Aleyhisselâm onu sıvazlar sıvazlamaz, sanki hiçbir şey olmamış gibi hiçbir rahatsızlık kalmadı. (Buhârî)

Allah düşmanını yatağında öldüren Abdullah bin Atik -radiyallahu anh-in bu cesaret ve kahramanlığı akılları durduracak derecededir. Vazifesini gerçekleştirme uğrunda ayağının acısını unutmuş, Ebu Râfi'in ölüm haberini duymadan arkadaşlarının yanına dönmemiştir.

Diğer taraftan bu suikast hadisesi Hayber yahudilerinin kalplerine müthiş bir korku salmıştır.

 

İbn-i Süneyne'nin Öldürülmesi:

İbn-i Süneyne, Hârise oğulları yahudilerinden ve Huveysâ bin Mes'ud'un müttefiklerinden idi. Resulullah Aleyhisselâm'ın emri ile Huveysâ'nın kardeşi Muheysâ bin Mes'ud -radiyallahu anh- tarafından öldürüldü. Bunu duyan Huveysâ, kardeşinin yanına gelip ona vurmaya başladı ve ona: "Onu niçin öldürdün? Yemin ederim ki göbeğinde biriken yağlar bile onun malındandır." dedi.

Muheysâ: "Allah adına yemin ederim ki, onu öldürmemi emreden, seni de öldürmemi emretse hiç çekinmeden senin de boynunu vururdum!" deyince Huveysâ: "Eğer Muhammed benim de öldürülmemi emredecek olursa, gerçekten beni öldürür müsün?" diye sordu. Muheysâ: "Evet, vallahi o bana senin de boynunu vurmamı emretse, hiç çekinmeden vururum!" dedi.

Huveysâ şaşırmıştı. "Vallahi seni bu dereceye kadar getiren bu dinde muhakkak bir hayır vardır." diyerek hayretini belirttikten sonra müslüman oldu.

Yahudiler ise İbn-i Süneyne'nin öldürülmesini şikâyet etmeye geldiler. Resulullah Aleyhisselâm onlara:

"O da kendisi gibi düşünenlerle birlikte Medine'den çıkıp gitseydi öldürülmezdi. Fakat o böyle yapmadı. Burada kalarak şiirleri ve sözleriyle bizi hicvedip eziyet etmeye başladı. Şunu çok iyi bilin ki, içinizde kim ki bu şekilde davranacak olursa cezası kılıçtır!" buyurdu.

Kalplerine öyle bir korku girdi ki, liderlerinden hiçbiri tek başına dolaşamaz hale geldi.

 

Gatafân Seferi:

Bedir savaşından sonra civardaki Arap kabilelerinde bir takım kıpırdanmalar göze çarpıyordu. Müslümanların güçlerini ortaya koymaları onları hayli tedirgin etmişti.

Muharib oğulları'nın reislerinden ve Gavres lâkabıyla tanınan Dü'sur bin Hâris, Gatafân kabilesine mensup Sâlebe oğulları ile Muharib oğullarından çok sayıda adam toplayarak Medine-i münevvere üzerine baskın düzenlemeye karar verdi. Bir taraftan müslümanlara gözdağı vermeyi kuruyor, diğer taraftan da bulabilirse Medine civarından bir şeyler yağmalamak istiyordu. Bu sebeple Necid bölgesinde Zûemer denilen yerde toplandılar.

Resulullah Aleyhisselâm bu durumu derhal haber aldı. Müslümanlarla istişare yaptıktan sonra yerine Hazret-i Osman -radiyallahu anh-i vekil bırakarak, aralarında atlıların da bulunduğu dörtyüz elli kişilik bir kuvvetle yola çıktı.

Müşrikler Resulullah Aleyhisselâm'ın gelmekte olduğunu duyunca dağ başlarına kaçtılar.

Müslümanlar Zülkassa'ya geldiklerinde Sâlebe oğulları'ndan Cebbâr adında birisi esir edildi. Ondan bütün bilgileri aldılar. Daha sonra Resulullah Aleyhisselâm'ın dâveti üzerine müslüman oldu.

Gatafân veya Enmâr gazvesi diye bilinen bu harekâtta karşılarında düşman kuvveti bulamayan müslümanlar Zûemer'de karargâh kurdular.

Bu sırada sağanak halinde yağan yağmurdan ıslanan Resulullah Aleyhisselâm, ashâbından biraz uzaklaşarak elbisesini kurutmak istedi ve kılıcını bir ağacın dalına asarak ağacın gölgesine uzandı. O sırada bedevîler Resulullah Aleyhisselâm'ın bütün yaptıklarını seyrediyorlardı. Reisleri ve en cesurları olan Dü'sur'a: "İşte sana bir fırsat!" diyerek bu fırsatı değerlendirmeye teşvik ettiler.

Kimseye görünmeden Resulullah Aleyhisselâm'ın yanına kadar gelen Dü'sur, ağaçta asılı duran kılıcı kınından çıkararak Resulullah Aleyhisselâm'ın başucuna dikildi.

"Yâ Muhammed! Şimdi seni benden kim kurtarır?" diye sordu.

Resulullah Aleyhisselâm'ın;

"Allah kurtarır!" demesi üzerine kılıç elinden düştü.

Bu defa kılıcı Resulullah Aleyhisselâm alarak ona:

"Şimdi seni benden kim kurtarabilir?" dedi.

Çaresiz kalan Dü'sur: "Hiç kimse!" cevabını verdi. (Buhârî-Müslim: 843)

Ashâb-ı kiram'dan Câbir -radiyallahu anh-der ki:

"Biraz uykuya daldığımız bir sırada Resulullah Aleyhisselâm'ın bizi çağırdığını işittik, yanına vardık. Bir de ne görelim? Resulullah Aleyhisselâm'ın yanında müşriklerden bir bedevî oturuyordu." (Buhârî)

Resulullah Aleyhisselâm Dü'sûr'u cezalandırmayıp serbest bıraktı. O da kavminin yanına döndü ve: "Vallahi ben insanların en iyisinin yanından geliyorum." dedi. Müslüman olan Dü'sur -radiyallahu anh- kavmini de İslâm'a dâvet etti, birçok kimsenin müslüman olmasına vesile oldu.

Gatafân seferi on bir gün sürdü, müslümanlar Medine'ye döndüler.

Bu hadise hakkında nâzil olan Âyet-i kerime'de, Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu:

"Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani bir kavim size ellerini uzatmak istemişti de Allah onların ellerini sizden çekmişti.

Allah'tan korkun ve müminler yalnız Allah'a güvensinler." (Mâide: 11)

O ki, kendisine tevekkül edenleri her türlü tehlikelerden korur.

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"Ancak sizinle kendileri arasında anlaşma olan bir topluluğa sığınmış kimseler veya ne sizinle ne de kendi topluluklarıyla savaşmayı göğüslerine sığdırmayıp size gelenler müstesnâdır.

Allah dileseydi onları sizin başınıza musallat ederdi de sizinle savaşırlardı. Eğer sizden uzak dururlar, sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse, bu durumda Allah size onların aleyhine olarak yol vermemiştir." (Nisâ: 90)

Onları bir antlaşma yapmadı diye ne öldürmeye, ne esir etmeye, ne de bir saldırıya uğratmaya hak ve yetkiniz yoktur.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |