EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI'NIN
"HÂTEMÜ'L-EVLİYÂ" HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (141)

Mahmûd bin Ali ed-Dâmûnî -kuddise sırruh- (2)

 

Halvetî/Şa'bânî silsilesi meşâyıhının büyüklerinden olan Şeyh Muhammed Mahmûd bin Alî ed-Dâmûnî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin; risâlet, nübüvvet, velâyet ve Hâtemü'l-Evliyâ olan zâtın mânevî hususiyetleri hakkında, "Fusûsu'l-Hikem"deki müphem noktaları aydınlatmak maksadıyla yazdığı "Kitâbu Cevâhirü'l-Kıdem alâ Fusûsu'l-Hikem" adlı şerhinde yer alan ifşaatlarına kaldığımız yerden devam ediyoruz.

 

"Risâlet Velâyeti", "Nübüvvet Velâyeti"
"İman Velâyeti" ve Velâyet-i İlâhî'nin "Hâtem"i:

Mahmûd bin Alî ed-Dâmûnî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fusûsu'l-Hikem" üzerine yazdığı "Kitâbu Cevâhirü'l-Kıdem alâ Fusûsu'l-Hikem" isimli şerhte; Risâlet, Nübüvvet ve Velâyet'in mâhiyeti üzerine inceden inceye eğilerek, "İlâhî velâyet" de denilen "İman velâyeti"ne mazhar olan Hâtemü'l-evliyâ'nın, bu has velâyetle nebî ve resullere dahi tasarrufta bulunduğunu haber vermiştir:

"Bu ilim, bu (Hatmiyyet) makamının ve tâkat nisbetinde istimdâd eden bu mişkâtın Sahibi'nin mişkât nûrundan alınmadıkça, Nebîlerden ve Resullerden -Aleyhimüsselâm- herhangi birinde görülmez ve mevcut bulunmaz. Zîrâ bu varlık, rûhânî hakikat Nûr'unun bu sırçalara irâde buyuruluşundaki ve tahdit edilişindeki varlığın nüfûz ettirilişinden çok daha başkadır. Bu onun için, O'nun bizlere âşikâr olan yardımcı yönü üzere, maiyyetinin zamanlarına karşılık gelen her zamanda, risâleti yerine getirmesi için Hâtemü'r-rusül'e ulaştırdığı keşif Nûr'udur. Bunun da sebebi; varlıkların çoğunun içine sirâyet eden, ‘İlâhî Vâhidiyyet' sırrıdır.

İşte bunun gibi, kıyâmete kadar her zamanda kâim olan varlığıyla Velâyet'te tahakkuk eden velîlerden herhangi biri de, yakınlaşanların öne geçirilişi şâyet kendisi için mevcut olmamışsa, velâyetle her zamanda, onu ancak Hâtemü'l-velî kandilinin nûrundan görebilir. Hatta Resuller dahi -Aleyhimüsselâm-, makam hususunda ilk bâbda Nebîler kendilerinden daha aşağıda bulundukları için, bu ‘Allah'ı bilme ilmi'ni, Allah'ın ezelî irâdesi kendilerinde öne geçip de, her velînin görmesi lâzım geleni görmek istediği vakit:

‘Bu Allah'ın fazl-u ikramıdır, kime dilerse ona verir.' (Cumâ: 4)

Kemâl-i evsâfıyla gerçekleştirememiş, kendilerini gördükleri an O'nu göremeyip, hâllerinden herhangi bir hâle muvaffak olamamışlarsa; Nebîlere ve Resullere -Aleyhimüsselâm- nisbetle ancak, Hâtemü'l-evliyâ kandilinin Nûr'undan istimdâd etmekle elde edebilirler. Zîrâ onlarınki, avâmın idrâk ve anlayış hususundaki körlükleri gibi; mutlak anlamda bir velâyet değil, Nübüvvet ve Risâlet velâyetidir.

Velâyet üç kısım üzere hâsıldır:

Tek başına İman velâyeti,

İman velâyeti ve tek başına Nübüvvet,

İman velâyeti, Nübüvvet ve Risâlet…

Velâyet'in bu üç kısmından: ‘Bu ilmi Nebîlerden ve Resullerden -Aleyhimüsselâm- herhangi biri ancak Hâtemü'r-rusül'ün kandilinden görürler.' sözüne aykırı bir durum teşkil etmeyecek şekilde; kendisinde bu makamın zevki bulunmayan bir kimsenin anlayış ve idrak etmede zorlandığı gibi, risâletin değil, Velâyet'in ‘Hatm' cihetini murâd ettik." ("Kitâbu Cevâhirü'l-Kıdem alâ Fusûsu'l-Hikem", Süleymâniye Ktp. Reşîd Efendi, nr.: 407, vr. 66a-66b)

 

Resul ve Nebîlerin Allah'ı Bilmeleri ile,
"Hâtemü'l-Velâye"nin Allah'ı Bilmesi Arasındaki Fark:

Şeyh Mahmûd ed-Dâmûnî -kuddise sırruh- Hazretleri "Cevâhirü'l-Kıdem alâ Fusûsu'l-Hikem"inde Resûl, Nebî ve Velî'lerin keşiflerini ve Allah-u Teâlâ'yı bilme cihetlerini birbirleriyle karşılaştırarak, Allah-u Teâlâ'yı kendi varlıkları ile bilen resul ve nebîlerin velâyetlerine kıyasla, O'nu bizzat kendi Zât'ı ile bilen Hâtemü'l-evliyâ'nın velâyeti arasında çok büyük bir fark bulunduğuna dikkati çeker:

"Teşrî (Şerîat kurma) ile alâkalı olan Risâlet ve nübüvvet, Rabb'ini bilen ve istikâmete eren Nebî ve Resûl'ün makamına her vârid olan için, hükümlerin inceliklerini beyan ile olan tebliğ Nübüvvet'i değil, Cenâb-ı Refî ile ülfete erişmiş olan Nübüvvet ve tebliğle değil, Şerîat'la ilgili olan Risâlet'in her ikisi de sabitlik yönünden değil, zaman yönünden kesilip nihâyete ermiştir. Çünkü onların her ikisi de her an ve zamanda ebediyyen geçerli olduklarından zevâle ermezler.

Nitekim Nübüvvet ve Risâlet kesilmiş, Peygamber'imiz ve Resul'ümüz Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-le peygamberlik kapısı kapanmıştır. Velâyet ise ebediyyen nihâyete ermez, bilâkis her an ve zamanda bâkî kalır ve şu kâinatta kalp temizliğinin şartlarıyla amel edildiği, ortaya çıkış ve yaratılış türlerinin şekillendiği, ona erişilen diğer vakitlerde de amellere ihtiyaç duyulduğu ve türlü kemâlleri kendinde toplamak haslet edinildiği sürece devam eder. Hele ki bir de bütün hârikulâdelikler onun elinde zuhûr etmişse!..

Bil ki, Velâyet tavrı (kuşatıcılığı) İlâhî hazîrelerdeki keşif, Nübüvvet tavrı mülkî hazîrelerdeki keşif, Risâlet tavrı ise insani hazîrelerdeki keşiften ibarettir. İlâhî hazîrelerdeki keşiften sonrasına ulaşılıncaya kadar, mülkî ve beşerî hazîrelerde keşfin mevcudiyeti mümkün değildir. Bunun için de Nebî veya Resûl değil, Velî olmak gerekir. İlâhî hazîrelerde keşfe gelince; o, mülkî ve beşerî hazîrelerdeki keşiften daha başka olur, Velî olur amma Nebî ve Resul olamaz.

Bu keşifler de üçtür:

Asâlet yoluyla, teşrî ile birlikte olan,

Allah-u Teâlâ'nın bir Âyet'te:

‘De ki: İşte benim yolum budur, ben Allah'a davet ediyorum. Ben ve bana tâbî olanlar basîret üzerindeyiz.' (Yûsuf: 108)

Buyurmak sûretiyle işâret ettiği gibi; verâset yoluyla, tebliğle birlikte olan…

Şu kadar var ki, basîret hususunda zikredilen şeyle, tâbîlerin ve istiklâlin farklılıklarını bilmemek sözkonusu olmayıp, o da, tâbîleri de eşittir. Tâbi olunan Şerîat'ın sahibi, tâbi olan ise verâseti değil, Şerîat'ı kesen Kimse'nin vârisidir.

Kitap ile gönderilen peygamberler, evliyâ da olmaları cihetinden ki, bu cihet Nebîlerin kâinâtla alâkalı oldukları cihet veya Resullerin kâinâtla ilgili oldukları cihet değil, Ulûhiyyet Hazret'i tarafından Allah-u Teâlâ'yı bilme cihetidir.

Çünkü Nebîler O'nu varlıkları cihetinden bilirler, onun Allah'ı bilmesi mülkî hazîreler cihetindendir; Resuller de Allah-u Teâlâ'yı varlıkları cihetinden bilirler, onun da Allah'ı bilmesi ancak insani hazîreler cihetindendir. Bu ilim ise, doğrudan doğruya Zât-ı alî ile alâkalı olan bir ilimdir.

Dolayısıyla Mürseller de velîlerden olmaları bakımından, her öne geçmiş tahsis sâhibinden daha öne geçiren zikrettiğimiz bu ilmi, Enbiyâ'ya ve Resulü'l-kirâm'a -Aleyhimüssalâtu vesselâm- nisbetle ancak Hâtemü'l-evliyâ kandilinin nûrundan görüp müşâhede edebilirler." ("Kitâbu Cevâhirü'l-Kıdem alâ Fusûsu'l-Hikem", Süleymâniye Ktp. Reşîd Efendi, nr.: 407, vr. 66b-67a)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |