TARİHTEN SAYFALAR

 

Osman Gâzî'nin Bastırdığı Sikkeler ve
Ona Atfedilen Yeni Bir Sikke Hakkında (1)

 

Ünlü Osmanlı târihçisi Hadîdî manzum "Tevârîh-i Âl-i 'Osmân"ında, bir görgü şâhidinin ifâdelerine dayandığı anlaşılan çok eski bir kaynaktan, 'Osmân Gâzî'nin adına hutbe okuttuktan sonra, üzerinde "'Osmân bin Ertuğrul" yazan bir de sikke bastırdığına ilişkin şu önemli bilgiyi aktarır:

"İdüb tertîb gayrı nâmı korlar

Hemân 'Osmân adına hutbe okurlar

Buyurdı akçaya sikke kazarlar

Ki 'Osmân İbn-i Ertuğrul yazarlar

Ol iklîm oldı 'Osmân'a musahhar

Nizâm-ı saltanat oldı mukarrer…"(1)

Hadîdî'nin aktardığı bu bilginin güvenilirliğini ve târihî gerçekliğini nümizmatik tespitler göstermiştir. Nitekim birazdan görüleceği üzre; gerek İbrahim Artuk tarafından otuz yıl önce bilim dünyâsına tanıtılan bir sikkenin, gerekse bu sikkeden iki yıl sonra Lindner'in, ünlü nümizmat Nicholas Lowick'in koleksiyonunda görüp incelediği ikinci bir sikkenin üzerinde, Hadîdî'nin yukarıda söylediği gibi gerçekten de "'Osmân bin Ertuğrul" yazılı olduğu saptanmış, böylece bu rivâyetin doğruluğu kesin olarak ortaya çıkmıştır.

Bu orijinal bilginin, o devirde yazılmış çok eski bir kroniğe veyâ o günleri görmüş çok eski bir görgü şâhidinin sözlerine dayandığı son derece açıktır.

 

İbrâhim Artuk Tarafından Bulunan
İlk "Osman Gâzî" Sikkesi:

Bundan otuz yıl öncesine kadar Osmanlılar'ın kuruluş devrine âit en eski târihli sikkenin Orhan Gâzî'nin Bursa'da darp ettirdiği 727 (1327) târihli akçeden ibâret olduğu sanılıyordu. Ancak ünlü nümizmat İbrahim Artuk'un 1977 yılında Arkeoloji Müzesi'nde yaptığı bir çalışma sırasında, her iki yüzünde de "'Osmân bin Ertuğrul" yazan yeni bir sikkeye rastlaması ve üç yıl sonra, 1980'de yayınladığı bir tebliğle bu sikkeyi bilim dünyâsına duyurması üzerine,(2) Osman Gâzî'nin adına hutbe okutup sikke bastırdığını gösteren Osmanlı kaynaklarının aslında târihî bir hakîkati dile getirdiği meydana çıkmış oldu.

Her ne kadar Osman Gâzî'ye âit bu ilk sikkeyi ortaya çıkarıp ilim âlemine tanıtmakla büyük bir hizmet yapmış olsa da, Prof. Dr. İbrahim Artuk'un sikkenin okunuşunda mühim hatâlar ve atlamalar yaptığı göze çarpmaktadır. İşin daha ilginç tarafı; o günden bugüne dek sikke üzerindeki yegâne bilimsel çalışma Artuk'un yayınladığı tebliğden ibâret kalmış, dolayısıyla bu hatâ ve atlamaları ne yazık ki fark edip düzelten de olmamıştır.

Peki Artuk'un sikkede yaptığı bu okuma hatâları ve atlamalar nelerdir? Öncelikle bunun üzerinde durarak, şimdiye kadar devâm eden bâzı önemli hatâları tashihe çalışalım.

İbrahim Artuk, sikkeyi tanıtmak için yazdığı makâlede öncelikle "'Osmân" isminin klâsik Arap imlâ şeklinden farklı bir biçimde yazıldığına dikkati çekerek, bunun sikkeyi bastıran tarafından bilinçli olarak yapıldığını öne sürmüştür.(3) Ünlü İlhanlı mâliyecisi, bürokratı ve son İlhanlı târihçisi olan Hamdu'llâh Müstevfî el- Kazvînî'nin, Orhan Gâzî'yi "Ûcât"ta, yâni uçlarda vergi veren Türkmen beyleri arasında zikreden kaydını,(4) Prof. Dr. Uzunçarşılı'dan beri süregelen yanlış bir anlayışın etkisinde yorumlayan Artuk, Osman Gâzî devrinde de mevcut olduğunu düşündüğü İlhanlı baskısının onu sikkeyi bu şekilde bastırmaya sevkettiği görüşündedir.(5) Hâlbuki Kazvînî'nin, yayına hazırladığımız "Kaynak ve Belgeler Işığında Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu" adlı kitapta neşredeceğimiz 1229 yılına âit daha eski bir kaydı, İlhanlı sarayının Osmanlılar'a ve diğer Batı Anadolu beyliklerine tâbî birer yönetim gözüyle değil, bağımsız birer "uç pâdişâhı" gözüyle baktığını şüpheye imkân bırakmayacak bir biçimde ispat etmektedir.(6)

"Between Two Worlds" (İki Cihan Âresinde) adlı çalışmasında Osman Gâzî'nin adıyla ilgili tartışmaları değerlendiren Cemal Kafadar da, Prof. Dr. Artuk'un tesiri altında kalarak, sikkedeki "'Osmân" isminin klâsik Arapça imlâ şeklinden farklı biçimde "mim" harfine "elif" konulmadan yazıldığını savunmuş ve bu durumun okuyucuyu Arapça orijinalinde uzun okunan ikinci heceyi kısa okumaya zorladığını söylemiştir.(7)

Bu görüşlerin her ikisinin de yanlış olduğunu peşinen söyleyebiliriz; çünkü sikkede "'Osmân" ismi iddiâ edildiği "elif"siz yazılmamış, tam aksine "mim" harfi "elif" açıkça gösterilecek biçimde yukarıya doğru uzatılmış, "nûn harfi de bu "elif" harfinden sonra, ayrı olarak yazılmıştır. "Nun"un tek gövde şeklinde "elif"e bitiştirildiğini zanneden Artuk'un okuyuşu tâkip edildiğinde, "bin" kelimesinden önceki "nun" mânâsız bir şekilde ortada kalmaktadır ki, sikkenin burada yayınladığımız resmi dikkatle incelendiğinde bu daha iyi anlaşılacaktır.

Sikkedeki "'Osmân" isminin mevcut resmî belgelerdeki yazılışına nisbetle karışık bir tarzda darp edilmiş olması, her iki bilim adamını da zincirleme bir okuyuş hatâsı nedeniyle yanılgıya düşürmüştür ki, bu tip imlâ karışıklıklarına çağdaş diğer beylik sikkelerinde de sıklıkla rastlamaktayız.

Artuk'un, Osman Gâzî'nin "Anadolu'daki İlhanlı vâlileri kuşkulanır diye" kaçamak bir yola başvurduğu(8) hipotezi de peşinen anlamsızdır; çünkü o böyle bir endişeye kapılmış olsaydı, kendisi dışında Anadolu'da babası "Ertuğrul" adını taşıyan başka bir bey bulunmadığına göre, babasının ismini sikkeye net bir biçimde bastırırken bundan dolayı da İlhanlılar'a yakalanıp (!) kendisini ele vermemenin hesâbını yapar, ya da başından böyle bir işe kalkışmazdı. Dolayısıyla bu ve benzeri iddiâların tümü asılsız birer spekülasyondan ibârettir.

İbrahim Artuk'un sikkeyi okurken yaptığı bir başka okuma hatâsı ön yüzün en alt satırındadır ki, o, Osman Gâzî hakkında kısa bir duâ ibâresi içeren bu kısmı da yanlış bir biçimde "ebbedehu'llâh" (Allah onu ebedî kılsın) şeklinde okumuştur. Hâlbuki klasik Osmanlı inşâ literatüründe "ebbedehu'llâh = Allah onu ebedî kılsın!" şeklinde bir duâ ibâresi yoktur ve bu okuyuş, yalnız şeklî yönden değil mânâ yönünden de hatâlı ve kusurludur. Artuk'un burada "b" harfi zannettiği harfin altında, belirgin şekilde okunan en alttaki noktanın üzerinde, bu nokta ile harfin gövdesi arasında biraz kararmış şekilde de olsa bir nokta daha yer alır ki, bu nokta Artuk'un imlâsını geçersiz kılacak ve yaygın inşâ üslûbuna daha uygun düşecek bir tarzda, sözkonusu duâyı "eyyedehu'llâh = Allah onu te'yid etsin!" şeklinde okutur.

Ünlü nümizmatın bu son satırı okurken atladığı bir başka önemli nokta da, bu duâ ifâdesinin hemen başında yer alan ve Fahriye Arık ve Prof. Dr. Uzunçarşılı gibi târihçilerin Kayı damgasının bozuk bir şekli olduğu noktasında birleştikleri "V" işâretidir ki, biz bu işârete Orhan Gâzî'nin 727 (m. 1327) yılında Bursa'da bastırdığı akçesinde de rastlıyoruz.(9)

Sikkenin arka yüzünün şablonunda Artuk'un okuyamadığı için üç nokta (…) ile gösterdiği "Ertuğrul"dan sonraki kısma gelince; burada "Gündüz Alp" ibâresinin yer aldığı dikkatli bir okuyuş ve analitik bir yaklaşımla ortaya konulabilir. Burada "Ertuğrul"un "rı"sının tam altında, "kef"in küçük bir kıvrım şeklindeki ucu ve bunun altında, onun birleştiği gövde kısmının üstü yarım bir şekilde de olsa okunmakta; hemen yanında, "Ertuğrul"un "tı"sının altına denk gelen kısımda da (üzerinde "nun" harfinin noktasıyla birlikte) "dal" harfinin üst kısmı ve daha sonra gelen "zel" harfi ile birleşmiş biçimde uç kısmının yer aldığı göze çarpmaktadır. Bundan sonra "dal"ın alt ucuyla birleşen "zel"in altına "zel"in noktası, üstüne de "Alp"in ilk harfi olan "elif" yazılmış; sikkenin sol alt köşesine ise yer darlığı nedeniyle "lam" harfi kısa bir kıvrım şeklinde kazınmıştır. "P" harfinin gövdesi ise, altındaki üç nokta sol tarafa gelecek şekilde 90 derecelik bir açıyla, eğik olarak yana doğru uzatılarak yazılmıştır.

Buna göre sikkenin ön ve arka yüzleri, arka yüzün en son satırının da okunuşuyla birlikte şöyle bir görünüm arzetmektedir:

Devam edecek

 

(1) Krş. Mevlânâ Hadîdî, "Tevârîh-i Âl-i 'Osmân", Beyazıt Devlet Ktp. Veliyyüddin, nr.: 3443/152, vr. 26b.

(2) İbrahim Artuk, "Osmanlı Beyliği'nin Kurucusu Osman Gazi'ye Ait Sikke", Birinci Uluslararası Türkiye'nin Sosyal ve Ekonomik Tarihi (1071-1920) Kongresi Tebliğleri, Ankara 1980, s. 27-31.

(3) İbrahim Artuk, a.g.m., s. 27.

(4) Krş. Mâzenderânî, "Risâle'-i Felekiyye", Süleymaniye Ktp. Ayasofya, nr.: 2756, vr. 90b.

(5) İbrahim Artuk, a.g.m., s. 27, 30.

(6) Şimdiye kadar Osmanlı bağımsızlığına engelmiş gibi gösterilen bu muhâsebe kaydının yazarı olan Hamdullah Müstevfî'nin, araştırmacıların dikkatinden kaçan bu eski kaydı ve ayrıntılı tahkîki için sözkonusu çalışmamızın neşrini beklemek gerekecektir.

(7) Cemal Kafadar, "İki Cihan Âresinde" (Between Two Worlds), trc.: Ceren Çıkın (Ankara, 2010), s. 252, n.: 13.

(8) İbrahim Artuk, a.g.m., s. 27.

(9) Orhan Gâzî'nin bu akçesi ve üzerindeki işâret için, şimdilik bk. H. Yılmaz, "Osmanlı Hânedânı Oğuz Soyundan, Kayı Boyundandır!", Hakikat AİD, sy.: 193 [Ekim / 2009], s. 39-41.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |