Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (57)

 

Dâvûd bin Mahmûd Kayserî -kuddise sırruh- (2)

 

Osmanlı Devleti'nin ilk müderrisi ve Ekberiyye meşrebinin Osmanlı mutasavvıfları arasındaki ilk temsilcisi olan Dâvûd-ı Kayserî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin (ö. 751/1350), "el-Matlâ'u Husûsi'l-Kilem fî Me'ânî Fusûsu'l-Hikem" adlı Fusûs şerhinde yer alan ifşaatlarının açıklamalarına kaldığımız yerden devâm ediyoruz.

 

Hâtemü'l-Evliyâ,
İlâhî Keşif ve Sırların Kaynağıdır:

Şeyh Dâvud el-Kayserî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtemü'l-evliyâ'nın İlâhî sırları keşif ve müşâhade husûsunda, Hâtemü'r-rusül dışında herkese kaynak olduğunu haber vermiştir:

"Resuller de evliyâdan olmaları bakımından görecekleri herhangi bir şeyi, aynı şekilde, ancak Hâtemü'l-evliyâ mişkâtından görebilirler. Buradaki resullerden, yalnız Hâtemü'r-rusül'den başkaları hakkında bu mânâyı düşünmek mümkün olabilir. Onun dışında, Hâtemü'l-velâye'ye nisbet edilen nebîlerin nisbetleri de böyle olur ve herhangi bir üstünlük lâzım gelmez. Çünkü o, bu mertebenin bâtındaki sâhibidir; Hâtem de onun mazharıdır. Bu makam, Rûh-i Muhammedî'nin -sallallahu aleyhi ve sellem- âlemdeki mazharlarından herhangi bir kimseye, peygamber ve velî sûretiyle ancak, onun keşfettirmesiyle keşfettirilebilir." ("el-Matlâ'u Husûsi'l-Kilem fî Me'ânî Fusûsu'l-Hikem", Süleymâniye Ktp. Şehid Ali Paşa, nr.: 1242, vr. 30a-30b)

Yâni onu Allah-u Teâlâ'nın duyurmasıyla duyurur, bildirmesiyle bildirir. Nitekim: "Başka türlü onları idrâk etmek mümkün değildir." diyor.

Hâtemü'l-evliyâ'nın İlâhî keşif ve sırların kaynağı oluşunun mânâsı; Allah-u Teâlâ'nın tecelliyâtı vurduğu zaman bir Nûr'dur, bir güneştir; herkes ısısını, ışığını oradan alır. Niçin? Allah-u Teâlâ orada tecellî ettiği için. O yaprağı kaldır, altında Hazret-i Allah'ı görürüsün. Onda tecellî ettiği için, bu sırlar oradan çıkıyor. Allah-u Teâlâ ezelden ona vermiş, ona koymuş, başkasına vermemiş.

Her şeyin özü Resûlullah Aleyhisselâm'dır. Fakat ikinci kandili yaratması da o öz ile ilgili olduğu içindir, ilgisi olduğu için oradan oraya rahat akıntı yapabiliyor. Onun içindir ki o da o, o da o; esas O…

Nitekim: "Resuller de evliyâdan olmaları bakımından görecekleri herhangi bir şeyi aynı şekilde ancak Hâtemü'l-evliyâ mişkâtından görebilmeleri", O'nun oraya koyması sebebiyledir.

 

Hâtemü'l-Evliyâ'nın Nazar Ettiği
Kimselere Verdiği Mânevî Destek:

Dâvûd bin Mahmûd el-Kayserî -kuddise sırruh- Hazretleri "el-Matlâ'u Husûsi'l-Kilem fî Me'ânî Fusûsu'l-Hikem" adlı eserinin başka bir noktasında; Hâtemü'l-evliyâ'nın tıpkı resul, nebî ve velîlerle Hakk arasında bir vâsıta olması gibi, kendisinin "Hâtemü'l-evliyâ" olduğuna inanan ve nazar ve tasarrufu altında bulunan diğer kimselerle de Hakk arasında bir vâsıta olacağını beyan buyurmuştur:

"Risâlet ve nübüvvet zamanla ilgili olan kevnî sıfatlardandır; nübüvvet ve risâlet devrinin bitmesiyle birlikte kesilmiştir. Velâyet ise İlâhî bir sıfattır.

Bunun içindir ki O, kendisini 'Velî' ve 'Hamîd' diye isimlendirerek;

'Allah îmân edenlerin velîsidir.' buyurmuştur. (Bakara: 257)

Dolayısıyla o ezelî ve ebedî olup hiçbir şekilde nihâyete ermez. Peygamberlere ve İlâhî hazîreye ulaşan herhangi bir kimseye, nübüvvet'in bâtını olan velâyet dışında vusûl de mümkün olmaz. İşte bu mertebe, İsm-i a'zam'ı kendisinde toplaması nedeniyle Hâtemü'l-enbiyâ'nın; müşâhade sâyesinde (onun) tamâmıyla kendisinde zuhûr etmesi nedeniyle de Hâtemü'l-evliyâ'nındır. Onu elinde bulunduran kimse bütün peygamberler, velîler ve Hakk ile peygamberler arasında vâsıta olan bir meleğin yerini tutacak bir biçimde; onun velîlerin Hâtem'i olduğunu kabul etmek kendisine güç gelmeyen, nazar ile yardım ettiği herhangi bir kimse ile Hakk arasında vâsıtadır. Zîrâ o, toplayıp birleştirici olan ismin bâtın mazharıdır ve onun mertebesi onlarla Hakk arasında vâsıta olan meleklerinkinden daha âlâdır." ("el-Matlâ'u Husûsi'l-Kilem fî Me'ânî Fusûsu'l-Hikem", Süleymâniye Ktp. Şehid Ali Paşa, nr.: 1242, vr. 28b)

Çünkü o doğrudan doğruya Hakk'tan alıyor, melek de Hakk'tan alıyor, vâsıta oluyor. O Allah-u Teâlâ'nın tecellî edip bildirdiği şeyleri bildirmeye memurdur. O'nun öğrettiği, bildirdiği şeyleri ister bildirir, ister bildirmez.

Nazar Hakk'tan gelirse, O'nun nazar ettiği kimsenin üzerinde büyük tesiri olur, çünkü o nazar Hakk'tan geliyor.

Bu vâsıta hakkında Abdülkâdir-i Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri buyurur ki:

"O resûl ve nebîlerin vekîlidir, işte peygamberler bunu vekîl etmişlerdir." ("Fütûhü'l-Gayb", 33. Makâle'den)

Onların vazîfesi ne ise, onların o vazîfesini o yapacak.

Velâyet'in "İlâhî bir sıfat" olmasının mânâsı; Resullerin ve nebîlerin vazîfesi de intikâl ettiği için; hem velâyetinin, hem nübüvvetinin, hem risâletinin icraatını yapar.

Niçin?

Peygamberler onu vekil ettiği için, Hâtemü'l-velâye Resulullah Aleyhisselâm'ın velâyetine vâris olduğu için.

İlâhî destek üzerinde olduğu için "velâyet" hepsinin üstündedir. Tek kelime ile; onun desteği doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ'dır. O sıfatı ona vermesi, O'nun desteğinin orada olması demektir, sıfatı nerede ise O da oradadır. O ezelde nasıl takdir ettiyse öyle olur; ezelî yapar, ebedî yapar, dilediğini yapar. Çünkü o O'nun hükmünün içindedir, kendi arzusunun içinde değil!..

Allah-u Teâlâ tecellî edince gerek kendi varlığı, gerekse bütün yaratıklar bir kabuk olarak görünür. O'nu gördüğü için ötekilerin hiçbir hükmü olmadığını gözü ile görür. Bu o mânâya geliyor. Yarattığı bütün âlemlerin hükmü, bir nohut kabuğunun hükmü kadardır. Hazret-i Allah'ı gören kimse için bu böyledir.

İsm-i a'zam da orada doğuyor; O'nu görüyor, O'ndan başka hiçbir şey görmüyor.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtemü'l-evliyâ olan zâtın Allah-u Teâlâ'nın emri ve hükmü ile yürüyeceğini bin sene öncesinden haber vererek şöyle buyurmuştur:

"Hâtemü'l-evliyâ Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-in yolunda, onun nübüvveti ve Allah'ın mührü ile yürür." ("Hatmü'l-evliyâ", s. 384, 386)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |