EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI'NIN
"HÂTEMÜ'L-EVLİYÂ" HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (120)

Seyyid Yâkub Hân Kâşgârî
-kuddise sırruh- (1)

 

HAYATI ve ESERLERİ

Asıl ismi Seyyid Nizâmeddîn Yâkub Taşkendî olan Hazret, Türkistanlı mutasavvıfların en meşhurlarındandır. Doğu Türkistan devlet hükümdarlığı da yapmış olduğu için târihte daha çok "Yâkub Hân bâ-Devlet" ismiyle tanınır.

1818'de Taşkent'te dünyaya gelen Hazret, Kâşgar'da şeyhülislâmlık ve sadrâzamlık yapmış; o yıllarda Çin'e karşı girişilen savaşlarda ve yürütülen bağımsızlık mücâdelelerinde oldukça ciddi ve mühim bir rol oynamıştır. Daha sonraki yıllarda ise, Emîr Haydar Hân tarafından İstanbul'a gönderilerek, Kâşgâr emirliğinin hilâfet makâmına bağlanmasını sağlamıştır. Nitekim emirliğini Osmanlı Devleti'ne bağlayan Yâkub Hân Kâşgârî Hazretleri'nin, Sultan Abdülazîz'in himâyesi altında bulunduğunu gösteren, onun adına bastırılmış paralarına rastlanır. Ömrünün son yıllarını Hindistan'da geçiren Hazret, 1899 (H.1317) senesinde Delhi'de vefât etmiştir.

Tasavvufla ilgili çok sayıda eseri bulunan Yâkub Han Kâşgârî -kuddise sırruh- Hazretleri; "Levâih Tercemesi", "Ayân-ı Sâbite Risâlesi", "Tasavvuf Risâlesi", "Miftâhu'l-Gayb Tercemesi" ve "Kitâbu'r-Rumûz ve'l-Emsâli'l-Lâhûtiyye Tercemesi" adlı eserleriyle irfan ehlinin gönüllerini nurlandırmıştır.

Ayrıca Şeyhü'l-ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Fusûsu'l-Hikem"i üzerine "Tavzîhu'l-Beyân" adında fevkalâde güzel bir şerh yazmış olup; bu şerh, vefâtından iki yıl önce, 1897 (H. 1315) yılında Hindistan'da basılmıştır.

"Yâkub Hân bâ-Devlet" unvanıyla meşhur olan ve
"Fusûsu'l-Hikem" kitabına muhteşem bir şerh yazan
Yâkub Hân Kâşgârî -kuddise sırruh- Hazretleri (1818-1899)

 

"HÂTEMÜ'L-VELÂYE" HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI

Seyyid Yâkub Hân Kâşgârî -kuddise sırruh- Hazretleri "Tavzîhu'l-Beyân" isimli eserinde, "Hâtemü'l-velâye" mevzusunun asırlardır tartışılan en müşkil meselelerine mükemmel bir üslûpla birbirinden muhteşem cevaplar vermiş; Hâtemü'l-enbiyâ ile Hâtemü'l-evliyâ arasındaki farkı izâh ederken keşfen sâbit olan çok büyük sırları deliller ve temsillerle akla yatkın bir hâle getirmiştir.

 

"Hâtemü'l-Velâye" Mertebesi
"Hâtemü'r-Risâlet"in Bâtınıdır!

Yâkub Hân Kâşgârî -kuddise sırruh- Hazretleri "Hâtemü'l-velâye"nin müşkil meseleleri hususunda mühim bir kaynak olan "Tavzîhu'l-Beyân" adlı eserinde; Hâtemü'l-evliyâ'ya nispet edilen "Hâtemü'l-velâye"nin, Hâtemü'r-rusül olan Muhammed Aleyhisselâm'ın bâtınından başka bir şey olmadığını haber vermektedir:

"Ey Muhammedî kemâlleri tasdik eden tâlip!

Bil ki bu ilim, Muhammedî kemâlin insânî hakîkati dışında tahakkuk etmez ve tahsil de edilemez. Onun hem zâhirliği, hem de bâtınlığı vardır. İkisinden her biri için birleştirici, toplayıcı ve kemâle erdirici bir taayyün mevcuttur. Onun zâhirî, ilâhî hakîkatlerin ve kevnî hakîkatlerin tümünü birleştirmiş; bâtını da ilâhî gizlilikleri ve Rabbânî vasıfları ihâtâ etmiştir. Onun zâhiri Hâtemü'l-enbiyâ mişkâtı, bâtını ise Hâtemü'l-evliyâ mişkâtıdır. Nebîler ve resuller Allah-u Teâlâ'dan aldıkları hakîkati, kendilerine tahsis edilen birtakım isimler sebebiyle, risâletleri yönünden değil, velâyetleri yönünden; Hâtemü'r-rusül mişkâtının velâyet yönünden elde ederler. Bu ilim, velâyetle ilgili tahsislerden olduğu için ve onun mişkâtı, onların hakîkatlerinin ve isimlerinin birleştiricisi de olduğu için, onun velâyet yönü bir kimseye daha kayıtlanmıştır. Dolayısıyla, aynı şekilde; velîler de (bu ilmi) yalnız Hâtemü'l-velâye mişkâtından elde ederler. Bu ise, mişkâtı onların ve onlara tahsis edilen isimlerin üzerine de şâmil olan Hâtemü'r-resul'ün bâtınî cihetidir.

Sen onu onun bâtını olarak bildiğin vakit, Hâtemü'l-evliyâ mişkâtı aslında yine Hâtemü'r-rusül'ündür. O'nun zuhûru en kâmil vârisinde meydana gelince; o da, bizim Nebî'miz, Resûl'ümüz ve Velî'miz, resullerin ve velîlerin Hâtem'i olan Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-in hakîkati üzere bulunan, ona isnâd edilen şeyden sonra bilinip tanınan ve 'Hâtemü'l-evliyâ' diye adlandırılan bir şahıstır. Öyle bir şahıs ki; '(Onun) hasenâtından bir hasene ve mazharlarından bir mazhar' olarak tanınmıştır." ("Tavzîhu'l-Beyân", s. 63-64, bas.: Delhi, 1315)

 

Velâyete Nispet Edilen Kandil
"Hâtemü'l-Velâye" Mişkâtıdır!

Seyyid Yâkub Hân Kâşgârî -kuddise sırruh- bu arada, peygamberlerin ve velîlerin görmesini sağlayan bir mişkâttan söz edilince, bunun Hâtemü'r-rusül Aleyhisselâm'ın risâlet ve nübüvvetine değil, ancak velâyetine nispet edilebileceğini beyân ederek şöyle buyurmuştur:

"Hâtemü'r-resul'ün velâyet mişkâtı olan Hâtemü'l-evliyâ mişkâtına görme nisbet edildiği zaman; bana göre mişkât, onun risâletine ve nübüvvetine nisbet edilmez." ("Tavzîhu'l-Beyân", s. 64)

 

Hâtemü'r-Rusül'ün Kendi Bâtını Olan
"Hâtemü'l-Velâye"den İstimdâdı:

Yâkub Han Kâşgârî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Tavzîhu'l-Beyân" isimli eserinde işâret ettiği en mühim sırlarından birisi de; Hâtemü'l-evliyâ'nın bir yönden düşük, bir yönden yüksek olmasının sebebini açıkladığı noktadır.

Hazret bu mertebede Hâtemü'r-rusül'ün dahî ilmini Hâtemü'l-evliyâ'dan almasını, bir hükümdârın kendisine âit olan hazîneyi hazînedârından almasına benzeterek, aynı şekilde, Hâtemü'l-enbiyâ'nın da alacağını yine kendi bâtınından aldığını vurgulamıştır:

"Onun (Hâtemü'l-evliyâ'nın) düşük oluşu, unsûrî neş'et hasebiyle Hâtemü'r-rusül'ün şeriat ahkâmına tâbî olmasıyla ilgilidir. Yüksek olmasına gelince; onun, Hâtemü'r-rusül'ün hakîkati olan bâtınına tâyin edilmesi itibâriyledir. O, daha önce de zikrettiğimiz gibi, mutlak bir velâyettir.

Hâtemü'r-rusül'ün bâtınî ciheti, Hâtemü'l-velâye'nin hakîkati üzeredir. Onun bâtın cihetinin, nübüvvetten ibâret olan zâhir cihetinden üstün olduğunda şüphe yoktur. Tıpkı bir hükümdârın (kendi hazînesini) hazînedârdan alması gibi; Hâtemü'r-rusül de kendi zâhirî mişkâtına karşılık alması gereken bu ilmi ondan alır ve hakîkatiyle yine zâhirî mişkâtından üstün bulunan ve alabildiğine geniş olan, kendi bâtın mişkâtından almış olur.

O -sallallahu aleyhi ve sellem- has bir sûrette, yalnız kendisine tahsis edilen risâletle, kendi zâhiriyle zuhûr edince; vahdet kesrete muhâlif olduğu için, onun bâtın hükümleri de zâhire aykırı olur. Onun bâtını ancak, onun en kâmil vârisi olan kimsenin zuhûru ile izhâr edilmiş olur. O ise, onun mazharlarından bir mazhar olduğu için, sana târif ederken hakkında, Hazret-i Şeyh(ü'l-ekber)'in de zikrettiği gibi; 'Onun hasenâtından bir hasenedir.' dediğim kimsedir." ("Tavzîhu'l-Beyân", s. 66-67)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |